YANLIŞ GİDEN NE OLDU? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

-
_______7 Aralık 2016_______

YANLIŞ GİDEN NE OLDU?

Aziz Bozatlı
Paylaş:

Bernard Lewis’in “Yanlış giden ne oldu?” isimli kitabını konu edeceğim. Önce yazar hakkında kısa bir bilgi verelim.

Bernard Lewis İngiliz asıllı, Yahudi kökenli, Amerikalı bir profesör. Batının en büyük Ortadoğu tarihçisi ve yorumcusudur. Yetmişli yılların başından beri ABD başkanlarının değişmez Ortadoğu danışmanıdır. Böyle olunca ABD’nin Ortadoğu politikalarında neredeyse yarım asır etkili olmuş, yüz yaşında bir uzman. Konumu nedeniyle siyaseten Ortadoğu’ya Batının ve özellikle de ABD’nin gözlüğü ile baktığı, ülkemiz için siyasi intihar anlamındaki ve siyasal İslamcıların pek sevdiği “Osmanlının canlandırılması” görüşünü savunduğu ve “Ilımlı İslam” a sahip çıkılmasını istediği bilinir. Kitapta genellikle Ortadoğu konusunda isabetli tespit ve gözlemler vardır ve ben daha çok onları ön plana çıkaracağım. Yazara 1998 de Çankaya Köşkünde “Atatürk Barış Ödülü” verildiğini de hatırlatmak isterim.

Kitapta geçmişte Müslümanların gerek askeri ve gerekse bilimsel ve teknolojik alanda Batı dünyasına karşı çok üstün oldukları halde, zaman içinde bu üstünlüklerini kaybederek günümüzdeki perişan duruma hangi yanlışları yaparak, nasıl geldikleri anlatılır.

Kitapta aşağıdaki soruların cevapları aranmaktadır.

  • Geçmişte böyle parlak bir dönem yaşamış olan İslam dünyası günümüzde niçin Batıdan bilim dilenir hale gelmiştir?
  • Geçmişin görkemli devletleri niçin günümüzün zayıf ve çirkin tiranlıklarına dönüşmüştür?
  • Müslümanların çoğunluğu şimdi yoksul ve bilinçsiz kitleler halinde, niçin bağımsız ama sorunlarına hiçbir çözüm bulamayan ülkelerde yaşamaktadırlar?
  • Yanlış giden ne olmuştu da, 9 asır önceki iyi gidişat tersine dönmüştür? Dün mürit olanlar bugün öğretmen, dün üstat olanlar bugün öğrenci olmuştur.

Başarılı dönem

Askeri sahada İslam ordularının başarıları yedinci yüzyılda Suriye, Filistin, Mısır ve Kuzey Afrika’nın fethedilmesi ile başladı. Sekizinci yüzyılda İspanya ve Portekiz’i, dokuzuncu yüzyılda Sicilya’yı fethedip, İtalya’yı işgal ettiler.

Doğuda, 1071 de Anadolu’yu fetheden Türkler, 1453’de İstanbul’u zaptettiler. Balkan yarımadasını tamamen aldıktan sonra iki kez Viyana’ya kadar uzanarak Avrupa’nın tam kalbini tehdit ettiler.

Bilimsel alanda ise Müslümanlar birçok yeni buluşa imza attılar. Bu bağlamda trigonometride tanjant’ı buldular, cebir kitabını yazdılar, bazı ilaçları, küçük kan dolaşımını bulup, daha birçok yeniliğe imza attılar. Aristotales’i Batıya bizzat İbni Rüşt tanıtmıştır. İbni Sina “kanun” adlı bir tıp ansiklopedisi yazmış ve daha birçok bilgin yetişmiştir.

Yazar, Müslümanların askeri sahadaki üstünlüklerinin başlangıcını yedinci yüzyıl (634) ve sonunu 1683 olarak belirtirken, bilimsel sahadaki üstünlüklerinin başlangıç ve sonunu net olarak belirtmemiştir. İşte burada kitap dışına çıkarak, bu konuyu biraz açmak ve kitaptaki tespitlerin daha iyi anlaşılmasına katkı yapmak isterim.

Bilindiği üzere “İslam Rönesansı” ya da “İslam’ın Altın Çağı” olarak da nitelenen bu parlak dönemin Me’mun’un halifeliği (813)ile başladığı kabul edilir. Bu dönem kimilerine göre İbn-‘i Rüşd’ün 1198 de sürgüne gönderildiği Marakeş’te ölümüne kadar, kimilerine göre de 12.ci yüzyılda İslam’da İçtihat kapısının kapatılmasına kadar sürmüştür. Yani bilimsel ezici üstünlük çağı maalesef dört asır gibi kısa sürmüş, bundan sonra özellikle Osmanlı’nın sürdürdüğü askeri üstünlüğe rağmen, belirgin bir bilimsel üstünlük görülmemiştir. Örneğin 1200 yıllarından sonra Türk dünyasında Ali Kuşçu ve Arap dünyasından İbn-i Haldun dışında önceki dönemdeki gibi çaplı bir bilim adamına, önemli bir buluşa veya teknolojik bir ilerlemeye rastlanmaz.

Diğer taraftan Haçlı seferleri sürerken İslam dünyasında mezhep kavgalarına son vermek düşüncesi ile Nizamiye medreselerinin başına getirilen Gazzali, İslam anlayışında bir paradigma değişikliğini sağlamıştır. Farabi, İbn-i Sina gibi bilginleri “kafir” olarak tanımlamıştır. Felsefeyi dinsizlik olarak nitelemiştir. Kur’an şerh duvarları arasına hapsolmuştur. Şekilcilik ve dogmatizmin hakimiyeti, İslam dünyasını tutuculuğa mahkum etmiştir. Böylece Haçlı belasından kurtulan İslam dünyasında gerilemenin de fitili çekilmiştir. (Kaynaklar: Y. Nuri Öztürk, Sönmez Kutlu, Roger Garaudy, Cengiz Özakıncı)

Şimdi kitaba dönerek, İslam dünyasının geri kalmışlığın nedenleri ile yapılan hatalara ilişkin yazarın tespitlerinden önemlilerini özetleyelim.

İslam dünyası, Batı karşısında geri kalmışlığı için önceleri Moğol istilasını neden olarak görürken, sonraları buna Siyonizm ve Batı emperyalizmini eklemiştir.

İslam dünyasında geri kalmışlığın nedenleri farklı toplum kesimlerince farklı yorumlanır. Şöyle ki:

Kökten dinci ve İslamcı olarak bilinen kesimler, bunu yabancı kavram ve uygulamaların kabulüne bağlamaktadırlar.

Çağdaş veya reformcu kesimler ise aksi görüşü savunmakta, gerileme ve kayıpların nedeninin eski yollardan sapma olmayıp, Müslüman din adamlarının katılıkları ve yaşamın her alanını katı din kurallarına dayandırmaları olduğunu söylemektedirler.

Orta Doğu’dan Batı’ya ara sıra ticari veya siyasi nedenlerle gidenlerin bile önemli bir bölümü Rum, Ermeni ve Yahudiler gibi azınlıklardı. Müslümanlarda Batı dilleri bilgisi çok azdı. Ortadoğu’da tüm ekonomik faaliyetler, yabancıların eline geçmişti.

Dünyanın her yerinde görülebilen yolsuzluk konusunda bile Batı ile Ortadoğu arasında yöntem farkı ilginçtir; Batı’da “Para piyasada kazanılır ve iktidar satın almakta kullanılır”. Ortadoğu’da ise, “İktidar ele geçirilir ve oradan para kazanılır”.

İslam doktrini soydan gelen tüm önceliklere, hatta ilke olarak monarşiye bile şiddetle karşı olmasına rağmen, buna aykırı birçok rejim hüküm sürebilmiştir. İslam’ın meşverete, demokrasiye açık olduğu görmezden gelinmiştir.

İslam’daki başlıca bölünme olan Sünnilik ve Şiilik, bir doktrin tartışmasından değil, politik önderlik üzerine yaşanan tarihi bir çatışmadan doğmuştur.

Yazar, İslam dünyasının Batı karşısında geri kalmışlığının en önemli nedeninin Kadının toplumda dışlanması ve kadın erkek eşitsizliği olduğuna vurgu yaparken, bu konuda Türkiye’yi ayrı tutmaktadır.1665’de Viyana’yı ziyaret eden Evliya Çelebi’nin Batıda kadının onurlandırıldığını gözlemleyerek yazdığından, Namık Kemal’in 1867 yılında, Tasvir-i Efkar gazetesinde, kadının içinde bulunduğu bu durumun düzeltilmesi gerektiğini belirten yazılarından övgüyle bahseder.

Müslümanlar laiklikle ilk kez Fransız Devrimi’nde karşılaştılar. Yalnızca bir Müslüman devlet, Türkiye Cumhuriyeti, laikliği bir ilke olarak kabul etti, İslam’ı anayasadan çıkardı ve şeriatı yasal alanın dışına koydu.

Son yıllarda, bazı İslam ülkelerinde, şeriata dönüşü savunan şiddetli tepkiler oluştu. Kökten dinci-fundamentalist denen bu gruplar İran, Afganistan ve Sudan’da iktidarı ele geçirdiler.

Müslüman literatüründe radikal ve militanlar, düşmanı değişik şekillerde tanımlamaktadırlar. Bazen Yahudi ve Siyonistler, bazen Hıristiyan ve misyonerler, bazen Batılı emperyalistler, bazen de Ruslar ve komünistler düşman olarak gösterilmektedir. Ama hepsinin temel düşmanı yerli laik kesimdir. Radikal Müslümanlar; “Yerli laik insanların, laik okul ve üniversiteleri, laik yasalar ve mahkemeleri yürürlüğe sokarak, İslam’ı iki profesyonel temel üssü olan adalet ve eğitim alanlarından dışlayarak, devletin İslami temellerini zayıflattığını” ileri sürmektedirler. Bunların çoğu için eski ve başlıca düşman, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve İslam dünyasının ilk büyük laik reformcusu olan Kemal Atatürk’tür.

Yazar, yakın dönem için de Humeyni’nin İran’ı ile Atatürk’ün laik Türkiye’sini iki zıt örnek olarak gösterir.(Yazar,2012 de “İnanç, İktidar ve Ortadoğu’da Siyaset” isimli bir başka kitabında Türkiye’de İslamcı bir partinin-AKP- iki defa üst üste seçim kazandığından bahisle, gelecekte bu iki ülkenin rol değiştireceği öngörüsünde bulunmuştur.)

Rönesans’ın yarattığı yeniden doğuş sayesinde Avrupalılar birçok alanda atılımlar yaparlarken, Müslümanlar uzun süre bu atılımların farkına varamadılar. On sekizinci yüzyıla kadar yalnızca Frengi hastalığıyla ilgili bir tıbbi kitap, Avrupa dillerinden Ortadoğu dillerine çevrilmiştir. Avrupalılar önce denizlerde üstünlüğü ele geçirdiler. Avrupa’nın kalyonları Osmanlıların kadırgalarından daha üstündü. Sonra sanayi devrimini yaparak, tüm İslam dünyasını pazarları haline getirdiler.

Yanlışlar Nelerdi?

İslam dünyasının geri kalmışlığının nedenleri veya yapılan yanlışlara ilişkin kitaptan süzüp çıkardıklarımı maddeler halinde bir çerçevede sunmak gerekirse:

  1. İslam dünyası yoksul, zayıf ve bilgisizdir. Bunu aşmak için askeri, ekonomik ve politik alanda yapılan reformlar düş kırıklığı yaratmıştır.
  2. Bu coğrafyada petrole dayalı zenginlik, sağlıksız bir bağımlılığa yol açmıştır.
  3. Bu coğrafyada başarısızlığın nedenlerini araştırmak yerine bir “günah keçisi” bularak başkalarını suçlamak alışkanlığı yerleşmiştir.
  4. İslam dünyasının içinde bulunduğu sefil durumun baş nedeni cinsiyet ayrımıdır. Kadın, toplumda küme düşürülmüştür. Bir bakıma Ortadoğu toplumlarının geleceğini laik-feminist görüşlerin galip gelmesi veya mağlup olması şekillendirecektir.
  5. Müslümanlar şu sorunun cevabını kendileri bulmalıdırlar: Eğer İslam özgürlüğe, bilime, ekonomik kalkınmaya engel ise, geçmişte İslam nasıl olmuştur da bu üç alanda öncü olabilmiştir?
  6. İslam dünyasının geri kalmasının bir başka önemli nedeni “Özgürlük eksiğidir” ki açılımı da şöyle yapılır;
  • Beyin yıkama işlemine tabi tutulmuş ve sınırlandırılmış aklın konuşma, araştırma, soru sorma özgürlüğü,
  • Ekonominin yolsuzluklardan ve sürekli kötü yönetilmekten kurtulma özgürlüğü,
  • Kadının erkek baskısından kurtulma özgürlüğü,
  • Vatandaşların despotluktan kurtulma özgürlüğü.

7   Müslümanlar şunu anlamalı ki, Batının en önemli üstünlüğü laik yasalarla yönetilmesindedir.

Çıkış Yolu Nedir?

Geldikleri noktada,

  • İslam Müslümanlara ne yaptı? Sorusunu soran Müslümanlar, kendilerine şu soruyu sormalıdırlar:
  • Müslümanlar İslam’a ne yaptı?

Benzer şekilde,

  • Bunu bize kim yaptı?” Sorusu yerini bundan böyle,
  • Neyi yanlış yaptık?” ve “Yanlışı nasıl düzeltiriz?”

sorularına bırakmalıdır.

İslam dünyasının içinde bulunduğu durumdan çıkış için yazarın ileri sürdüğü (kısmen ihtiyatla karşılanması gereken) görüşlerini şöyle toparlayabiliriz:

“Demokrasi yolu uzun ve zordur, uçurum ve engellerle doludur… Eğer Ortadoğu halkları bugün izledikleri yolda gitmeyi sürdürürlerse, intihar bombacısı tüm bölgenin simgesi olabilecektir… Nefret, öfke, kendine acıma, yoksulluk ve baskı eninde sonunda bir yabancı hakimiyetiyle sonuçlanacaktır. (Yazar İslam dünyasının bu güne kadar Batı tarafından sömürüldüğünden bahsetmeksizin “Bu kafa ile giderlerse Müslümanların mutlaka başkaları tarafından sömürülmesi kaçınılmazdır. Batı giderse yerini Rusya veya Çin gibi yeni bir başka güç dolduracaktır” demek ister). Eğer Ortadoğu ve İslam dünyası sızlanmayı bırakır ve kurban psikolojisini sürdürmeyi terk ederse, farklılıklarını çözüme kavuşturursa, yetenek, enerji ve çabalarını ortak bir yaratıcı çabada birleştirirse, bir kez daha geçmişte olduğu gibi ana uygarlık merkezi olabilir. Tercih kendilerinindir.”

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları