“Yeni” Anayasada Din ve Diyanet Neden ve Nasıl Yer Almalıdır? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______28 Kasım 2011_______

“Yeni” Anayasada Din ve Diyanet Neden ve Nasıl Yer Almalıdır?

Abdülkadir Sezgin
Paylaş:

– TÜRK ANAYASALARINDA DİN

a)1876 Kanun-u Esasî Din ve Din Kurumu

Türk tarihinin ilk anayasası diyebileceğimiz ilk anayasa ‘KANUN-U ESASISİ’adıylada bilinir. Eski takvime göre 7 Zilhicce 1293; miladi takvime göreyse 23 Aralık 1876 yılında kabul edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda mutlak monarşiden anayasalı monarşiye geçişi belirleyen ve meşrutiyet rejiminin temelini atan bir anayasadır.

Devlet Başkanı olarak “Osmanlı Sutan” Osmanlı Hanedânı’na mensup, “Halife-i Müslimîn”  unvanı da bulunan Osmanlı Devleti laik değildir. Anayasada da devletin bir dinî vardır, o da “din-i İslâm dır (madde.11).

Kanun-u Esasî de devletin dinî niteliğini gösteren başka hükümler de vardır. Keza, Padişah aynı zamanda “dünya Müslümanlarının Halifesi”dir (m.3, 4) ve “Ahkâm-ı şer’iye”yi uygulatır (m.7). Şeyhülislâm devlet teşkilatı içinde ve Hükûmet’te yer almaktadır (m.27). Kanunlar, “umur-u diniye”ye (dinin emirlerine) aykırı olamazlar (m.64). Keza ülkede şer’iye mahkemeleri vardır (m.87). Nihayet Padişahın ismi hutbelerde zikredilecektir (m.7).

Anayasadaki bu hükümlere rağmen kuruluşundan itibaren Osmanlı Devleti hiçbir zaman “şer’i devlet” olmamış; daima “örfi devlet” olma vasfını korumuştur. Bunun açık delili, Hilafetin İstanbul’a geldiği günden itibaren “Halife-i Müslimin” imzası ile yayınlanmış bir tek hukuk metni olmayışıdır.

Osmanlı’da Hilafet sembolik bir isim, bir hatıra gibi korunmuştur.

Hakikat olarak kabul etmek gerekir ki, “Kanun-u Esasî”yi kabul eden mecliste Türkler daha az sayıdadır. Çoğunluk Türk ve Müslüman olmayan ahaliye mensuptur. Buna rağmen kabul edilen anayasa metninde devletin resmî dili Türkçedir (m.18). Devlet hizmetine girmek için bu dili bilmek gerekir (m.18).  Bunun en önemli sebebi de, herkesin bilebildiği ortak dil sadece “Türkçe” olmasındır.

a)    1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanununda Din ve Din Kurumu

Eski tarihle 7 Şubat 1337 ve miladi tarihle 23 ocak 1921 tarihinde kabul edilen “Teşilat-ı Esasiye kanunu” adiyle kabul edilen yeni anayasa Milli Mücadele’nin fevklade çetin şartları içinde kabul edildi. İstanbul dahil,  topraklarımızın bir kısmı düşman işgali adlındaydı. Bu sebeple de bu anayasada pek çok şey bilerek, istenerek, -şartların gereği olarak- eksik veya noksan bırakılmıştı. Bu sebeple de bu anayasada bulunmayan hükümler için 1876 anayasası hükümlerine atıflar yapılarak işler hallediliyordu.

Bütün bu zorluklara rağmen 1921 anayasasında milli egemenlik anayasada yer almıştı.

b)    1924 Teşkilatı Esasiye Kanununda Din ve Din Kurumu

20/4/1340 tarihli ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanununun milli egemenliği öne çıkartan, yasama ve yürütme yetkileri Meclisin yetkisine ve Yargı millet adına bağımsız mahkemelerce kullanılır hükmüne yer verilmiştir.

Din konusu 1924 anayasasında yer aldığı halde, din kurumu anayasada yer almamıştır. Anayasaya göre,  “Türkiye Devletinin dini, dinî İslâmdır: Resmi dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir.”

 

3 mart 1924 tarihinde kabul edilen 429 sayılı  “Şer’iyye ve Evkaf ve Erkanı Harbiye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun”la daha önce kurulmuş olan “Şer’iye ve Evkaf Bakanlığı”  ile “Erkân-ı harbiye Bakanlığı” kaldırılarak, (Diyanet İşleri Reisliği) ve bugünkü adıyla Genelkurmay Başkanlığı kurulmuştur.

429 sayılı kanunun 1. nci maddesi aynen şöyledir:

“Madde 1- Türkiye Cumhuriyetinde muamelât-ı nasa dair ahkâmın teşrî ve infazı Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Onun teşkil ettiği hükümete ait olup, dîn-i mübîn-i İslâmın bundan maada itikadâd ve ibadâta dair bütün ahkâm ve mesâilinin tedviri ve müessesat-ı diniyenin idaresi için Cumhuriyetin makarrmda bir (Diyanet İşleri Reisliği) makamı tesis edilmiştir.

Bu kanunla, Din kurumunun başı olarak Diyanet İşleri Başkanı kamu görevlisi yapılmış, ayrıca daha önce Şeyhülislamlığa bağlı olan;

1. Eğitim

2. Yargı

3. Vakıflar diğer birimler ayrı ayrı kurumlar haline getirilmiştir.

Anayasamıza laikliğin 1937 yılında girmiş olmasına rağmen uygulamanın 1924’te fiilen ve hukuken başladığı kabul edilmelidir.

Aslında Osmanlı devletinde başlangıçta “Müftülük” daha sonra “Başmüftülük” ve “Şeyhülislamlık”  şeklinde kurulmuş ve gelişmiş olan Din Kurumu, devletin ekonomik ve siyasi olarak zayıflamasına paralel olarak “Şeyhülislam’nın yetkilerinin arttığı” ve İmparatorluğun son dönemlerinde “sadrazam” (başbakan)la eşit yetkilere sahip hale geldiği görülür.

Bunu, halka moral verilmesi ve yeniden eskiye ulaşılabilmesi için dine sığınma ve dinden medet umma şeklinde yorumlayanlar vardır. Bu ayrı bir konudur.

Cumhuriyeti kuranların “başbakanlığa bağlı” Diyanet İşleri Başkanlığı kurmuş olmaları; daha önceki “bakanlık” uygulamasının da tecrübesiyle “din-Siyaset” ayrılığına önem verilmiş olması şeklinde yorumlanmalıdır.

d)1961 Anayasasında Din ve Din Kurumu

Din Kurumunun ilk defa anayasada yer alması ve “anayasal kurum” niteliği kazanması 1961 anayasasının 24. Maddesi olmuştur. Madde başlığı ile birlikte aşağıdadır:

“II. Diyanet İşleri Başkanlığı

Madde 154- Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir”.

Bu maddenin yürürlükte olduğu dönemde (1965) çıkartılmış olan 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluş ve görevleri hakkında kanun bazı önemli hususları içermekle birlikte, din kurumunun “genel müdürlük” olarak düzenlenmiş olması, özellikle Atatürk uygulamaları dikkate alındığında bürokratik, hiyerarşik ve mânevî olarak küçülmesi ve itibar kaybetmesi gibi sonuçları da birlikte getirmiştir.

 

1965-1980 arasında güçlenen, gelişen siyasetle hukuken yasak, fiilen serbest dinî yapılarla Diyanet’in doğrudan mücadele etmesinin istenmesi ve kurum yöneticilerinin de bunu aşkla, şevkle yapması ile Diyanet’in ciddi bir itibar kaybettiği de kabul edilmelidir.

Din kurumu dinsizlik (ateizm)le değil, dindarlarla uğraşıyor görüntüsü, illegal yapıların güçlenmesine sebep olmuştur.

Diyanet’ten sorumlu devlet bakanlarından birinin, Afrika ülkelerinde resmi gezisi sırasında, gezisi yarıda bıraktırılarak Diyanet İşleri Başkanı’nın Türkiye’ye apar topar döndürmesi ve görevden alınması, bir başka Devlet Bakanı’nın “Diyanet İşleri Başkanı”nın Tapu Kadastro Müdürü ile aynı gördüğünü açıklaması, Diyanet İşleri Başkanlığı’na atama yapılmayarak, yıllarca eğitimi uygun olmadığı halde, Başbakan’a yakınlığı sebebiyle bir zat tarafından idare edilmesi ve pek çok olumsuz olay siyasetin din kurumuna olumsuz, haksız baskısı olarak hafızalardadır.

e)1982 Anayasasında Din ve Din Kurumu

Halen yürürlükte olan 1982 anayasası, kendisinden önceki tüm anayasalardan daha fazla dine ve din kurumuna yer vermiştir. Bunu kabul ve itiraf etmeliyiz. Ancak 1979 yılında anayasa mahkemesince iptal edilen Diyanet teşkilat yasasının yerine yeni bir teşkilat yasası çıkartılmaması başta olmak üzere çoğu zaman şifahi emirlerle ve ideolojik uygulamalarla bu dönemde Diyanet kurumunun ciddi şekilde yıprandığı bilinmektedir.

12 Eylül 1980 darbesinin dine destek veriyor ve illegal din “örgütleri” ile uğraşıyor görünmesi, 2000 yılından bu tarafa karşılaştığımız yeni, Diyanet dışı din kurumlarının oluşmasına ve kurumlaşmasına zemin oluşturmuştur.

Küresel güçlerin “Ilımlı İslam” meraklarıyla birleşen bu mevcut yapının kurumsallaşarak Diyanet şekline dönüştüğünü söylemek ciddiye alınacak bir değerlendirme olmalıdır.

12 Eylül dönemiyle devlet teşviki ile Nakşi olduğu iddiası bulunan bir takım “müteşeyyih” dergahlarına halkın götürülmesi, “ziyaret edenler içkiden kurtuluyor” reklamları, bir toplum mühendisliği projesi değilse, başka nasıl izah edilebilir?

1982 anayasasında din kurumu ile ilgili madde şöyle:

“İ. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

Madde 136 – Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir”.

Madde incelendiğinde, “bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek… Kanununda gösterilen görevleri yerine getir”mek bütün kamu kurumlarının görevi olması gerekirken veya hiçbir kuruma böyle bir görev verilmemesi gerekirken bu görevin sadece Diyanet’e verilmiş olması ne kadar doğrudur?

Bu dönemde, öncesinde veya sonrasında Diyanet ne kadar ““bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak” hareket etmiştir?

Diyanet İşleri Başkanı’nın başında siyasi partili bir bakan ve teşkilat kanunu olmadığı için de, 3046 sayılı kanun gereği her türlü atama ve tasarruf yetkisi bakana aitken, Diyanet bunu ne kadar başarmıştır? Olmalıdır.

Hayır, Diyanet bunu başardı, diyenler kurumu tanımayanlar

Böyle bir şeyi başarmamış veya başaramamışsa sorumluları Diyanet çalışanları mıdır?

Bakanlar, başbakanlar, Hükümet, siyasi partiler bu işten, din kurumunu siyasi bir kurum gibi görerek laikliği onlar ihlal veya ihmal etmediler mi, dersiniz?

“Din ve Vicdan Hürriyeti”  matlaplı 24. Maddede yer alan, “Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır” şeklindeki hükmün ikinci cümlesi, yani “Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır” hükmü niçin hiç uygulamaya sokulmamıştır?

Diyanet’in ve/ya tarikat ve/ya Cemaatlerin açtığı,  zaman zaman iki bin ile yirmi bin arasında değişen Kuran Kursu’na övgüler yağdırılırken Seçmeli (isteğe bağlı) din dersi veya Kuran-ı Kerim dersi okullara niçin konulmamıştır?

Anayasada yer alan ve hiçbir zaman uygulama imkânı bulmayan bu “kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlı” din eğitim ve öğretimi ile ilgili hüküm be madde sebebiyle din, din kurumu ve din eğitimi aleyhindeki fikirlerin oluşup gelişmesine zemin hazırlama dışında ne işe yaramıştır?

Bu hüküm yeni anayasada geliştirilerek yer almalı, isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi içinde “Kuran-ı Kerim”in okutulması konusu özellikle bulunmalıdır.

B. YENİ ANAYASADA DİN VE DİYANET TARTIŞMALARI

Anayasa tartışmaları ile birlikte başta görsel medya olmak üzere, STK’lar tarafından düzenlenen toplantılarda ciddi anlamda din, din eğitimi ve din kurumu konusu epeyce yer almaktadır.

Özellikle her konunun uzmanı ve görüntülerine bakıldığında da, “her dine eşit mesafede duran” etkili ve önemli aydın(!)larla, kendisine “İslamcı” denen kimseler konuşmalar yapmaktadırlar. Biz bu tartışmaları akratacak değiliz. Ancak birkaç başlık altındaki tartışmalara dikkat çekmek istiyoruz.

1. Din Kurumu sadece Sünnilere hizmet vermektedir. Hâlbuki Alevi, Mevlevi, Hıristiyan, Musevi’leri de içine almamaktadır.

2.  Din için toplanan vergiler sadece Sünnilere hizmet veren Diyanet’e verilmekte, diğerlerine hak tanınmamaktadır.

3. Diyanet Sünnileştirme faaliyetlerinde bulunmakta ve Sünni misyonerliği yapmaktadır.

4. Sadece camilerin ibadethane sayılması haksızlıktır.

5. Diyanet iktidar partisinin emrindedir ve siyasallaşmış bir kurumdur.

6. Diyanet İşleri Başkanı Kürt oylarını almak için atanmıştır.

7. Anayasanın 136. Maddesi Diyanet’i siyasallaştırmaktadır.

8. Diyanet Türkçe Meal, Türkçe Hutbe ve Türkçe dua ile etnik bölücülük yapmaktadır.… Gibi iddialar öne sürülmektedir.

Bunun sonunda da önerilerin ağılıklı olanı şunlardır:

1.  Diyanet anayasal kurum olmaktan çıkartılmalıdır.

2.   Diyanet özerk bir kurum olmalıdır.

3.   Diyanet Alevi, Mevlevi, Hıristiyan, Sünni, Şafii ve Şiileri de içine alan bir kurum olarak yapılandırılmalıdır.

4. Diyanet cemaatlere ve inançlara göre kurulmalı ve genel idare içinde yer almamalıdır.

5.  Herkes kendini nasıl hissediyorsa, sivil toplum örgütü olarak din kurumunu kendisi kurmalıdır.

Bu iddia sahipleri içinde anlı şanlı akademisyenler, gazeteciler, devlet adamları eski istihbaratçılar, aklınıza gelen her meslek ve meşrepten insanı görmek son derece şaşırtıcıdır.

Bu taleplerin hiç birisi doğru, tutarlı, toplumun talep ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek durumda değildir. Küresel emperyalizme şapka çıkartan bu çağdaş saygıdeğer insanlar bu milletin binlerce yıllık birikimi, sosyo-kültürel yapısı ve değerlerini niçin hatırlamazlar? Acaba emperyalizm aşk haline gelip, bütün benliğimizi yakıp kül mü etti diyeceğimiz geliyor.

Hayır,  binlerce hayır.

Türk Milleti tarihte vardı, gelecekte de olacaktır. Yirminci yüz yılın ilk çeyreğinde karşılaştığımızdan daha fazla bir tehdit, bölünme ve parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya gibi görünen yeni küresel eperyalizmi de bu topraklardan kovmalıyız.

Bunun için muhtaç olduğumuz kudreti harekete geçirmeliyiz.

1984 tarihinde ortaya çıkmaya başlayan ve 1990’ların başında görülen Sovyetler Birliği’nin çöküşü sömürgeci, emperyalist batıyı kışkırtmakta ve şımartmaktadır. “Tek kutuplu dünya” yalanı ile herkesi uyutmak istiyorlar.

Bu asla olmadı, bundan sonra da olmayacak. Bizim stratejik,  jeo-stratejik yerimiz; tarihimiz, kültürümüz ve mânen meydana getirebileceğimiz rüzgâr düşmanlarımızı ciddi anlamda tedirgin ediyor. Onun için bir tek mantar tabancası patlatmadan Sovyetleri çökerten batı, bizi de aynı şekilde çökertmek, dize getirmek ve “Haçlı Zihniyeti”yle tarihi intikamını almak istiyor.

Anayasa tartışmalarını da etnik, ideolojik, sosyolojik ve hukuki bölünmüşlüğü sağlama amaçlı hale getirmek istiyorlar.

Bu topraklarda, diğerlerini saymasak bile Selçuklu ve Osmanlı tecrübeleriyle birleşen ve bin yılı aşan bir süredir bu topraklar üzerindeyiz ve “İslam’ın Bayraktarlığı” gibi bir şerefi de biz; evet sadece biz taşıyoruz.

Yeni yüz yıllarda da dünyanın sıklet merkezini yine biz oluşturacağız.

C. GÜNÜZDE DİYANET VE DİYANET’İN YAPTIKLARI

1/7/2010 tarihLİ 6002 sayılı kanunla Diyanet yeniden teşkilatlanmış ve bir kuruluş kanununa kavuşmuştur.

İşin özüne bakıldığında, bizim 1998 den başlayarak bilimsel dergi, günlük gazete ve internette yazıp yayınladığımız, “Diyanet İşleri Başkanlığı Müsteşarlık olarak yapılanmalı” şeklindeki önerimiz devlet nezdinde itibar görmüş ve ana yapı olarak bizim hayalimiz gerçekleşmiştir.

Bu satırların yazarının bu bakımdan son derece mutlu olması; kurum yöneticilerinin de kendi meslektaşları tarafından geliştirilen bir projenin gerçekleşmiş olması sebebiyle mutlu olmaları yanında, proje sahibine teşekkür etmesi ve kutlaması gerek miyor mu?

Proje sahibinin, projesinin kısmen uygulanmış olması sebebiyle mutlu olması bir yana, İlahiyat fakültelerinden emaneten Diyanet’e gelmiş üst yöneticiler mutlu olmamış görünmektedir.

Bunun sebepleri, Diyanet tarafından hazırlanıp hükümete, oradan da TBMM’ne sevkedilen tasarılar arasındaki farklılıklarla, kanun haline gelen metindeki farklılıklarda gizlidir.

Diyanetin varlığı ve misyonu ile Diyanet sistemini yeteri kadar tanımamış akademisyenlerin il idaresi dışına çıkartılmış ve keyfi yönetimlere açık Diyanet’i kuramamanın ıstırabını yaşadıkları biliniyor.Diyanet tasarısı TBMM komisyonlarında görüşülürken STK olarak yaptığımız konuşmalarda, “para herkesi bozdu, din adamını da bozdu. Biz dernek olarak kamu bütçesi ile yetinen ve denetlenmeyen para kurumu olmaktan çıkmış bir Diyanet istiyoruz” tarzında bir konuşma yapmıştık.

Memuriyetinin 41. Yılını yaşayan bir insan olarak bu talep geldiğimiz noktayı kısmen açıklamaktadır.

Yeni Diyanet İşleri Başkanı 11.11.2010 tarihinde atandı. 12.11.2010 tarihli “Taraf” gazetesi ise, manşetinden verdiği haberde, “Diyanet artık Kürtçe biliyor” diye yazdı. Aynı haberin devamındaki başlık ise, “Kürtçe anlayan Diyanet” ara başlığı ile verilen bilgiler son dere ilginçtir.

Sanki Diyanet’te daha önce hiç Kürt kökenli insan bulunmamıştı.

Sanki Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti bir yere birini tayin ederken, eğitimine, tecrübesine, mesleğine, işin ehli olup olmadığına bakmaksızın şu kökten veya bu kökten diye tayin mi yapıyordu?

Sanki, çağdaş demokrasi ve hukukun üstünlüğü ve laiklik ilkesi atamaların etnik kökene göre yapılmasını öngörüyor.

Daha önce Diyanet İşleri başkan yardımcısı, Diyanet İşleri Başkanlığı makamında “Kürt” aileye mensup insanlar bulunmuştu. Merkez ve taşra dahil, her kademede çalışan farklı etnik kökenden her kurumda olduğu gibi, Kürt kökenliler de elbette vardı.

Bu satırların yazarı da Mardin Kızıltepe ilçesindeki 18 aylık yedek subay askerliği sırasında, derdini anlatacak kadar Kürtçe öğrenmişti. Bunu ayıplayan, yasaklayan olmadığı gibi, bir meziyet olarak alkışlamaya da gerek yoktu.

 

Demek onlar bu işin ne kadar önemli olduğunu fark edememiş ve fark ettirememişlerdi. “Diyanet’in başı artık Kürtçe biliyor”du

Hatta Kürtçülüğü Diyanet’e getirmiş ve Cumhuriyet Senatosu’nda günlerce süren araştırma müzakereleri üzerine Diyanet’ten ayrılmış olanlar da vardı.

Aynı gazetede tam bir ay sonra 12.12.2011 tarihinde Sayın Neşe Düzel’in Prof. Dr. İştar Gözaydın’la yaptığı,  ‘Türkiye’de din yükselen bir olgu’ başlıklı ropörtajda, “Diyanet’in yeni başkanı ne yapabilir?” sorusuna Sayın Profesörün verdiği cevap ilginçtir:

“Gerçekleştirilmesi istenen birtakım açılımları daha iyi yapabileceğini düşündükleri bir kişiyi getirdiler Diyanet’in Başkanlığına. Ayrıca etnik farklılıklar konusunda yeni Diyanet’in nasıl tavır alacağı da izlenmeli. Bence Mehmet Görmez’i özellikle Kürt oylarını elde etmek için getirdiler”.

Cumhuriyet Kurumu olarak Diyanet’in bu yoruma muhatap olacak hale gelmesi veya getirilmesi ayıp olarak yasama, yürütme, yargı ile birlikte Diyanet çalışanları için de yeterli olmalıdır.

Diyanet siyaset, ticaret, ideoloji ve ırkçılık girdabına sokulmamalı; siyasetçinin insafına terk edilmemelidir.

Taraf Gazetesinde yazılanlar ne kadar doğrudur, bilemeyiz. Ama Nisan 2011 tarihinde kutlanmış olan “Kutlu Doğum Haftası” Diyarbakır, Ş.urfa gibi yerler dahil pek çok ilde “stadyumlarda” yapıldı. Buraların kira bedelleri için, ikramlar vb. hizmetler hariç, 70-100 TL ödendiği; bu paraların Vakıf veya devlet bütçesinden ödenmediğini öğünerek anlatan meslektaşlarımıza bakarsanız, koltuklar ve maç yapılan alanlarda yer kalmamıştır. Seçim öncesi bu faaliyetlerin veya Sayın Başbakanımızın konuşmalarının Sayın Başkan tarafından tekrarlanması, Kürtçe şiirler okunması gibi çalışmalar insanları heyecanlandırmış. Parayı da kim vermişse, vermiş.

Mer’i anayasanın emrettiği “bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek… Kanununda gösterilen görevleri yerine getirmek”ten şimdi anlaşılan bu mu demeliyiz?

Bu yeni Başkan gerçekten bahsedilen amaç için getirilmiş ve bu amaç da gerçekleşmişse, peki mevcut anayasamızdaki laiklik ilkesi nereye gitti, diye sormak gerekmiyor mu?

Asıl tehlike de burada gizlidir. Siyaset ve din birbirine iyice karışmış demektir.

Yani Diyanet’in siyaset ve ticaretle ilişkisi kesilmeden ve Diyanet’in denetim dışı akçalı işleri denetim altına alınmadan Diyanet’i “siyaset dışı alanda tutma imkânından bahsetmek mümkün olmayacaktır”.

Diyanet’in denetim dışı akçalı işleri derken kastedilen bütçe gelirleri dışında denetlenmeyen ve/ya denetlenemeyen akçalı işleridir.

Bunların başında ve öncelikle, cemaati da bıktırmış olan, camilerden (yardım toplama kanunu ve yönetmeliğine açıkça aykırı olarak) toplanan ve bir türlü bitmeyen yardımlardan bahsetmek lazımdır.

İkici akçalı iş ise, devletin temel görevi olan devlet gelirlerinin toplanması kapsamına girdiği halde, Maliye Bakanlığınca %70 komisyonla “Diyanet eliyle toplanması”na karar verilmiş olan “mülkiyeti Hazineye ait arsalar üzerine yapılmış gayr-i menkul kiralarıdır.

Üçüncüsü, ülke genelinde haksız olarak cami minarelerine, yıllık yaklaşık beş bin dolar kira karşılığında yerleştirilmiş olan cep telefonu vericilerinden gelen paralardır.

Tabi dördüncüsü de hac gelirlerinden elde edilen paralardır. Yüzlerce milyon lira tutan, ne işe yaradığı, hangi hizmetlerde kullanıldığı, bu paralarla yurt içinde ve/ya yurt dışında hangi şirketlerin kurulduğu bilinmeyen ve denetlenemeyen akçalı işlerden söz etmek mümkündür.

Avrupa ülkelerindeki yardım toplamaları, açılan ticarethaneler ve bunlara yapılan ihracat ve ithalatları hatırlamıyoruz.

Bu faaliyetler toplanıp değerlendirildiğinde Diyanet bir ekonomi devi veya işletmesi olarak ortaya çıkar. Din kurumu olma özelliği ve hizmeti gölgede kalır.

Batıda laikliği elde etmek için 200 yıl savaşları vermiş olanlar, din kurumunu siyasetin dışında tutmayı başarıyorlar, ama biz ucuza aldığımız bu değerin kıymetini henüz yeteri kadar anlamadık mı, diye sormamız gerektiğini düşünüyoruz.

Her hal-ü kârda din, siyaset ve ticaret dışında tutulmalı; cami ve dini değerler para kazanma aracı olmaktan kurtarılmalıdır.

İşte tam da bu amacın gerçekleştirilebilmesi için Din ve Diyanet konusu anayasada yeterli şekilde yer almalıdır.

D. YENİ ANAYASA DA DİN KURUMU NASIL YER ALMALIDIR?

 

Diyanet’in 80 yıllık uygulamalarının da tecrübesi ile Genel idare içinde başbakanlığa bağlı olmasının amacı gerçekleştiremediği, laiklik uygulamalarının şöyle veya böyle delindiği, zarar gördüğü ve halka gereği gibi din hizmeti verilmekten çok başka sosyal, stratejik, siyasi veya inşaat emlak, ticaret ve turizm işlerinin önemli hale geldiği kanaatına varılabilir.

Alevi Açılımı ile ilgili toplantılara Diyanet adına katılan üst yöneticilerin söylediği, “Alevilik konusunda sosyal, kültürel ve siyasi açılım olabilir, teolojik açılım olamaz” sözü sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda, Diyanet’in topyekûn olarak “teolojik hizmet”ten yani din işinden uzaklaştığı ve onun için Alevilik konusunda da “teolojik açılım yapılamaz” dedikleri anlaşılır.

Diyanet’in kuruluş amacına dönmesi, siyaset ve ticaretle arasına yalıtım maddeleri koyarak, doğrudan din hizmetleriyle meşgul olması sağlanmalıdır ve anayasada Diyanet’in yerinin açıkça yer alması gerekir.

41 yıllık kamu hizmetinin 39 yılını Diyanet’te geçirmiş bir insan olarak, bu kadar geniş imkânları olan bir kurumu her hangi bir bakanın yönlendirmesi, yönetmesi asla mümkün olmadığı görüşündeyiz. Bakanlar kendi “ricalarının kırılmadığını gördüğü birkaç örnekten hareketle Diyanet’i kendileri yönetiyor zannedebilirler”. Gerçek hiç de öyle değildir.

Belirtilen ve benzeri sebeplerle Diyanet her hangi bir bakanlığa veya siyasete bağlı olmamalıdır.

Bize göre “genel idare içinde, kamu tüzel kişiliğine sahip bir YÜKSEK DİN KURUMU” kurulmalı ve Diyanet bu kuruma bağlı olmalı; milli din kurumu özelliği kazanmalıdır.

“YÜKSEK DİN KURUMU” şu anda bulunmayan, ülkenin “Din politikasını belirlemek, dinle ilgili uluslararası ilişkileri düzenlemek, halen bakanlıkça yapılan bürokratik işlemleri ve Diyanet’in denetimini yapmak ve boşaldığında Diyanet İşleri Başkanlığı için üç aday belirleyerek Cumhurbaşkanı’na sunmakla görevli olmalıdır

1998-2003 yılları arasında muhtelif (dergi, gazete, internet gibi) yayın organlarında yazdığımız gibi, Yüksek Din Kurumu, asgari doktora yapmış, çoğu farklı bilim dallarına mensup, 40 yaşını tamamlamış 12 veya 15 kişiden oluşmalıdır. Bu heyetin içinde (Caferilik ve Şafiilik gibi) İslam dininin farklı mezheplerine mensup bilim adamlarıyla, tasavvufi ekollere mensup kişiler, hukuk, iktisat, işletme, uluslararası ilişkiler, sosyoloji, sosyal psikoloji uzmanları ile millî güvenlik ve siyaset uzmanları da bulunabilmeli; eski Diyanet İşleri Başkanlarından hayatta olanlardan da bir temsilci olmalıdır.

Böyle bir yapı ülkemizde din kaynaklı ayrışma, tartışma ve çatışma risklerini de son derece azaltacak ve bütün İslam ülkelerine de bir “örnek model” oluşturacaktır.

Netice olarak yeni anayasada aşağıdaki gibi bir metnin yer alması, geleceğimiz açısından son derece önelimdir:

“Genel idare içinde, kamu tüzel kişiliğine sahip Yüksek Din Kurumuna bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kanununda gösterilen görevleri yerine getirir”.

 

 

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları