Yeni bir siyasi tarih teorisi – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______12 Eylül 2011_______

Yeni bir siyasi tarih teorisi

İskender Öksüz
Paylaş:

Sosyolog ve siyaset bilimci Francis Fukuyama’nın hemen her kitabı hadise oldu. “Tarihin Sonu ve Son İnsan” ile başlayan yankı “Güven”, “Büyük Çözülme” ve toplam dokuz kitapla devam etti. Kariyerine sosyolog olarak başlayan, edebiyata merak sarıp Fransa’da Derrida gibi flaş isimlere öğrenci olan, fakat sonunda pişmanlıkla Harvard’a, Samuel Huntington’un yanında siyaset bilimi doktorasına dönen son derece önemli bir akademisyen. Son durağı, Stanford Üniversitesi’nin Demokrasi Merkezi.

Fukuyama’nın muhtemelen kariyerinin zirve eseri olarak planladığı “Siyasi Teşkilatların Menşeleri”nin 600 sayfalık ilk cildi bu yılın başında yayınlandı. Kitabı 

Devlet ve fıtrat”:
http://www.stargazete.com/acikgorus/devlet-ve-fitrat-haber-376308.htm
ve

Evreni sırtlayan kaplumbağalar”: 
http://www.stargazete.com/acikgorus/evreni-sirtlanan-kaplumbagalar-haber-379437.htm

başlıklı iki yazıda tanıttım. 

Fukuyama bir genel siyasî tarih teorisi kuruyor. Ancak bu, insan cemiyetlerinin tarihini, meselâ ilkel toplum- feodal toplum- burjuva toplumu gibi tek yönlü bir ray üzerine oturtan teorilerden çok farklı. Hatta insanların Avrupa’nın veya Protestanlığın liderliğinde modern olmayan çağlardan moderniteye geçtiğini iddia eden Durkheim, Weber v. s. gibi yine tek yönlü teorilerden de çok ayrı. Fukuyama, modernite diye bir şeyin varlığını temelden reddediyor. Ona göre, bütün insanlarda ortak bazı özelikler var. Bunlar bütün insan toplumlarının temel sürücüleri. Tarih bu sürücülere dayanıyor. Fakat her siyasi teşkilâtın, yani devletin veya başka otorite organizasyonlarının teşekkülü, o zamanın, o coğrafyanın ve o çevrenin şartlarına göre bambaşka bir çizgi izleyebiliyor. Aynı sürücüler, fakat zaman ve zemine göre farklı sonuçlar…

Fukuyama’nın temel sürücülerini ben, bizim kültürümüzdeki “fıtrat”a çok yakın buldum. Köklü yenilikler taşıyan teorisinin çok kısa özeti için yukarıda bağlantılarını verdiğim yazılara bakabilirsiniz. O yazılarda temel sürücüleri çok kısa geçmiştim. Aşağıda, Fukuyama’nın insan tabiatının değişmez altı özelliğini anlattığı birkaç sayfanın tercümesini veriyorum.

* * *

İnsanlar toplum öncesi bir yapıda hiç yaşamadılar: İnsanların bir zamanlar tecrit edilmiş fertler halinde yaşadığı, birbirleriyle münasebetlerinin ya anarşik şiddet (Hobbes) veya pasif aldırmazlıkla (Rousseau) yürüdüğü fikri doğru değildir. İnsanlar ve onların primat cetleri her devirde akrabalığa dayanan çeşitli büyüklükte sosyal gruplar halinde yaşamışlardır. Bu toplum birimleri içinde o kadar uzun süre yaşadılar ki toplumsal işbirliği için gereken algı (cognitive) ve his melekeleri genetik yapılarına yerleşti. Bunun anlamı şudur: Fertlerin işbirliği yaparlarsa avantaj sağlayacakları hesabı yaparak birlikte hareket ettiklerini iddia eden rasyonel-seçim modeli insan cemiyetlerinde mevcut sosyal işbirliğini büyük çapta ihmal etmekte ve bu işbirliğine yol açan motifleri yanlış anlamaktadır.

Tabiî insan cemiyetçiliği iki ilke etrafında şekillenir: Akraba seçimi ve dayanışma. Akraba seçimi veya iç uyum ilkesi, insanların soylarından gelen akrabalara (veya soylarından gelen akraba olduğuna inandıklarına) karşılık beklemeden destek vereceklerini ve bu desteğin kabaca ortak gen miktarıyla orantılı olduğunu söyler. Dayanışma ilkesi, zaman içinde başka kişilerle temas içinde insanların karşılıklı fayda veya karşılıklı zarara dayanan ilişkiler kuracaklarını ifade eder. Dayanışma, akraba seçiminden farklı olarak genetik soya bağlı değildir. Fakat tekrarlanan, doğrudan ve şahsî temasa ve bu cins temasın yarattığı güven ilişkisine dayanır. Bu sosyal işbirliği şekilleri, ortada başka şahsî olmayan kurumlar ve bu kurumlara uymaları için teşvikler yok iken insanların kullandıkları tabiî yollardır. Gayrı şahsî kurumlar çöküntüye uğradığında da bu işbirliği şekilleri tekrar ortaya çıkar, çünkü insan cinsi için tabiî olanlar bunlardır. Patrimonializm diye etiketlediğim de bu iki ilkeden birine dayanan siyasî tayin mekanizmalarıdır. Çin’de Han Hanedanı’nın sonunda bürokratik makamlar yöneticilerin akrabalarıyla doldurulduğunda, Yeniçeriler evlatlarının ocağa alınmasın talep ettiklerinde veya Fransa’nın eski idaresinde (ancien régime) makamlar satılıp sonra da babadan oğula geçtiğinde tabiî patrimonial ilke yeniden hâkimiyet kurmaktaydı.

İnsanlar normlar veya kurallar koyma ve onlara uymaya tabiî bir eğilim gösterirler. Kurumlar temelde kişinin hürriyet ve seçimini sınırlandıran kurallar olduğu için, bu ifadeye eşdeğer olarak, insanların kurum tesisine tabiî bir eğilimi bulunduğunu söyleyebiliriz. Kurallar, kendi çıkarlarını azamiye ulaştırma hesabı yapan fertlerce akıl yoluyla çıkarsanabilir ki bu durumda başka fertlerle sosyal sözleşmelere girmeleri lazım gelir. İnsanlar, mahkûmun açmazı tipinde içtimai işbirliği problemlerini çözebilecek algı yeteneğiyle donanmış olarak doğarlar. Gelecekteki iş birliğine kılavuz olabilecek geçmiş davranışları hatırlarlar; güvenilirlikle ilgili bilgileri dedikodu ve başka bilgi paylaşımı yollarıyla birbirlerine ulaştırırlar; ses ve görüntü ipuçlarından yalanı ve güvenilmez davranışları fark eden keskin algı yetenekleri vardır ve konuşarak veya konuşmadan malumat paylaşmalarını sağlayan ortak iletişim modalitelerine sahiptirler. Kural koyma ve kurallara uyma kabiliyeti, sosyal alışverişin etkileşim maliyetini büyük çapta azaltan ve verimli ortak eyleme izin veren bir tasarruf davranışıdır.  

Fakat insanın kurallara uyma içgüdüsü genellikle akla değil, hisse dayanır. Suçluluk, utanç, gurur, öfke, mahçubiyet ve takdir gibi hisler Locke anlamında, ferdin, dışındaki ampirik dünya ile alışverişinden kazandığı öğrenilmiş davranışlar değildir. Bunlar küçük çocuklarda tabiî olarak uyanırlar. Sonra çocuklar, davranışlarını, genlerinden gelen, fakat kültür tarafından taşınan kurallar etrafında inşa ederler. Kural koyma ve kurallara uyma kapasitemiz, lisan kapasitemize epey benziyor: Kuralların içeriği konvansiyoneldir ve cemiyetten cemiyete değişir, fakat kuralların derin yapısı ve bunları edinebilme kabiliyeti doğuştan gelir.

İnsanların kurallara bizatihi değer atfetmesi, cemiyetlerin olağanüstü muhafazakârlıklarını açıklar.Kurallar belirli çevre şartlarına uyabilmek için geliştirilmiş olabilir, fakat cemiyetler, bu şartlar değiştikten, kuralların faydası ortadan kalktıktan hatta engel haline geldikten çok sonra da onlara sarılmaya devam ederler. Memlukler, yararı Avrupalılarca ispatlandıktan çok sonra bile ateşli silahları kullanmaya direndiler, çünkü belli bir süvari harp usulüne hissî yatırımları vardı. Bu tutum, uyuma daha açık olan Osmanlılara yenilmelerinin yolunu açtı. Birbirinden farklı insan cemiyetlerinin hepsinde kurumların muhafazası genel bir ilkedir. 

İnsanların şiddete tabiî bir eğilimi vardır. Varoluşlarının ilk anından itibaren tıpkı primat cedleri gibi insanlar, başka insanlara şiddet uyguladılar. Ruso’nun dediğinin aksine, şiddet, insan tarihinin belli bir döneminde ortaya çıkmış ve sonradan öğrenilmiş bir davranış değildir. Buna paralel olarak şiddeti kontrol edip yönlendirmeye matuf toplum kurumları da her zaman var oldu. Gerçekten, siyasî kurumların en önemli işlevlerinden biri, tam da şiddetin ortaya konulacağı seviyeyi kontrol altına almak ve toparlamaktır. 

İnsanlar, tabiatları icabı sadece maddî kaynakları değil, tanınmayı da isterler. Tanıma, bir başka insanın izzeti nefsini veya kıymetini tasdik etmektir ki bu statü olarak da anlaşılır. Statü için verilen mücadelelerle kaynaklar için verilen mücadelelerin cinsi çok farklıdır, çünkü statü görecedir, mutlak değildir. İktisatçı Robert Frank’ın “konumla ilgili ürün” dediği şeydir. Başka bir ifadeyle, birinin yüksek statüye sahip olması, ancak geri kalan herkesin daha düşük statüye sahip olması ile mümkündür. İşbirliğiyle oynanan oyunlar veya serbest ticaret, pozitif sonuç oyunlarıdır ve bunlarda oynayanların tamamının kazanmasına müsaade vardır. Bunlardan farklı olarak; görece statü üzerindeki mücadeleler sıfır toplam oyunlarıdır ve bir oyuncunun kazancı, ister istemez diğerinin kaybı ile mümkündür.

İnsan siyasetinin önemli bir kısmı tanınma mücadelelerinin etrafında dönüp dolaşır. Bu Göğün Tasdikini arayan bir Çin hanedanı için geçerli olduğu kadar, Sarı veya Kırmızı Türbanlılar gibi zavallı çiftçi isyancılar veya Fransız Bonnets Rouges için de geçerlidir. Arap kabileleri dinleri Islamiyet’in tanınması peşinde kendi aralarındaki geçimsizlikleri bir yana bırakıp Kuzey Afrika ile Orta Doğu’nun büyük kısmını feth ettiler. Avrupalı savaşçılar da Yeni Dünya’yı, Hristiyanlık bayrağı altında fethetti. Daha yakın zamanlarda modern demokrasinin yükselişini, çekirdeğindeki eşit olarak tanınma talebini fark etmeden anlamak mümkün değildir. İngiltere’de, tanınma taleplerinin yapsında giderek ilerleyen bir kayma meydana geldi. Önce kabilelerin haklarının tanınması istendi, sonra İngilizlerin haklarının tanınması, ve en sonunda Locke’nin, insan haklarının tanınması.
İnsan motivasyonunu kaynaklardan elde edilecek ekonomik çıkara indirgemenin cazibesine kapılmamak gerekir. İnsanlık tarihinde şiddet, sık sık, maddî zenginlik isteyen değil, tanınmak isteyen insanlar tarfından uygulanmıştır. Çatışmalar, iktisadî anlamın çok ötesindeki noktalara taşınırlar. Tanınma bazen maddî zenginlikle ilişkili olabilir, fakat bazen da maddî zenginliğin kaybı bahasına istenir. Dolayısıyla tanınmayı, bir ekonomik mal gibi görmek aşırı ve faydasız bir basitleştirmedir. 

Devlet ve Fıtrat

Fukuyama, “insanlar önce tek tek yaşıyordu¸ sonra karşılıklı menfaat alışverişini bir anlaşma, bir kontrat haline getirip cemiyetleri oluşturdular” teorisinin zamanın hiçbir noktasında geçerli olmadığını söylüyor.

Prof. Dr. İSKENDER ÖKSÜZ / Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi 

Müfettişleri kim teftiş edecek? Teşkilâtların zor sorusu bu… En eski devletlerden Çin, doğru dürüst devlet olmanın gereğini yerine getirip, ülkenin köşesine, bucağına, merkezde eğitilmiş yöneticiler tayin eder. Bu yöneticiler kimsenin oğlu, yeğeni falan değildir. 2000 yıl öncesinin KPSS’si olan bir sınavla seçilmektedirler. Fakat sistemde aşağıdan yukarı işleyen bir hesap verme mekanizması bulunmadığından yolsuzluk, rüşvet gırla gider… 

İmparator bunları kontrol için çareyi bir gizli örgütte bulur. Devlet teşkilâtına paralel bir iç casus teşkilatı. Ming Hanedanı’nın sonuna doğru, yani 17. asırda, bu teşkilatta yüz bin hafiye istihdam edilmektedir. 
Bu hafiyelerden başarılı olup, iyi ispiyonculuk yapanlar kariyerlerinin bir noktasında saraya alınır ve merkezi idarede yükselirler. Vezir, hatta veziri-azam statüsü elde ederler.  Fakat sayı yüzbinlere tırmanınca casuslar da fire vermeye başlar. Az önceki problem: Müfettişleri kim teftiş edecek? Casuslara kim casusluk yapacak? Yoldan çıkanları cezalandırmak için Çin sarayında bir “Hadım Edeplendirme Bürosu” ihdas edilir. 

Evet ‘hadım’! Çünkü bu yüz binlik casus teşkilâtının tamamı, yani Çin’in en, en üst yönetimi hadımdır. Niçin? Bugünkü Çin nüfusunu asırlar önce tahmin edip, üremeyi sınırlamak için mi? Çapkınlık yapıp internete düşmesinler diye mi? Hiç biri değil. Servet biriktirip çocuklarına, ailelerine haksız zenginlik sağlamasınlar, o biriken servete dayanan güçlü sülaleler kurmasınlar diye. 
İnsan nasıl bin yaratıktır?

Bu hikâyeyi Francis Fukuyama’nın son kitabından, “Siyasi Teşkilatların Menşeleri”nden aldım. Bu yılın Nisanı’nda yayınlanmış. 608 sayfa. Nasıl sayfa derseniz, kitap bir kilo çekiyor. Ve bu henüz birinci cilt. Bu cildin alt başlığı, “İnsan öncesi zamanlardan Fransız İhtilaline”. İkinci cilt, ihtilâlden bugüne kadarki dönemi kapsayacakmış. “İnsan öncesi” ne oluyor diye merak edersiniz… Fukuyama, historisizme sapmaktan çekiniyor. Historisizm, hani “dünya şuraya gidiyor, sizin haberiniz yok salaklar” şeklinde özetleyebileceğimiz bir edepsizliktir ve bunun Karl Popper’le birlikte sona ermesi beklenirdi. Fakat öyle olmadı ve bize yine, “edep yahu!” demek düştü. “Tek yol devrim”, “tek yol devletin-veya milletin yok olması” velhasıl cümle tek yollardan kaçınmak gereği duyan Fukuyama, kendine başka bir yol bulmuş: “İnsanın fıtratı nedir” diye sormuş. İşte bu sorunun cevapları, siyasi teşkilâtların da temel sürücüleridir… Müdir sebep bu ‘fıtrat’. Fakat maddî şartlara, coğrafyaya, tarihin cilvelerine göre bu temeller farklı toplumları farklı yerlere taşımış. İnsana ait temel güdüleri belirlerken de işe insan öncesinden, pirimatlardan, özellikle şempanzelerden başlamış, sonra ilk insanlara gelmiş ve insanı insan yapan temelleri aramış.

İnsanın fıtratı nedir? Tek tek belirliyor:

1. İnsan bir toplum yaratığıdır. O her zaman sosyaldi. Hiçbir zaman cemiyet dışı bir insan olmamıştır. 
Fukuyama, “insanlar önce tek tek yaşıyordu¸ sonra karşılıklı menfaat alışverişini bir anlaşma, bir kontrat haline getirip cemiyetleri oluşturdular” teorisinin zamanın hiçbir noktasında geçerli olmadığını söylüyor.

2. İlkel insanın sosyalliği iki mekanizmaya dayanır: Soy tercihi ve dayanışma. 

Kabileden ulus devlete

Yakın akraba ve menfaate dayalı gruplar oluşturup bunların babadan oğla sürmesine yazar, “patrimonializm” diyor. 

Liste uzayıp gidiyor. Bazı maddelerin açıklanmadan birkaç cümleyle anlaşılması mümkün olmadığı için iki maddede kesiyorum. Şu anki maksadımıza bu iki madde yetecek.

Devletin düşmanı, her devirde, patrimonializm olmuş. Devletten önce akrabalığa dayanan kavim-kabile yapıları var. Avrupa’da kabileden sonra feodalite geliyor ki bu da yine aile ve al gülüm-ver gülüm üzerine kurulu. Devlet ne zaman zayıflasa, akraba veya karşılıklı rant temelli yapılar bir yerlerden başını çıkarıyor. 
Kabilelerin devleti nasıl yıktığını İbni Haldun’dan biliyoruz. Kabileden küçük akraba-eş-dost grupları da bunu pekâlâ yapabiliyor. Devleti kurdunuz… Şimdi temel soru şu: Devlet imkânlarının patrimonial grupların eline geçmemesi için ne tedbir alacaksınız? Fukuyama bu soruya cevap olarak, birbirinden bağımsız üç tarihî devlet oluşumuna işaret ediyor: ÇinMemluklar ve Osmanlı.

Çin’in patrimonializme cevabı, yukarıda bahsettiğim kamu personel seçme sınavı. Çin asırlar boyunca, müstakbel devlet memurlarını Konfüçyüs felsefesinin temel kitapları üzerinden sınava tabi tutarak işe almış. Bu sınava hazırlık kursları var mıymış? Fukuyama o ayrıntıya girmiyor. Fakat sistemin sapıttığı birkaç kısa dönem hâriç Çin, bir devlette olması gereken şekilde, liyakat esasına göre seçilmiş memurlarca yönetilmiş. O sınav metinleri Çin’in tek dil ve tek kültür etrafında birleşmesini de sağlamış. Hadımlar bu önlemin üzerine ikinci bir sigorta diye düşünülmüş. Bütün gayret, devlet gücünden rant elde eden sülalelerin belirmemesi, imparator dışında ve imparatora rakip asil ailelerin türememesine yönelik. 
Araplarda, İslâmiyet’e kadar akrabalık her şey demek. Kabileler, kabileler… Emeviler ve Abbasiler… Asr-ı Saadet’te dört halifeden üçünün öldürülmesinin sebebi de bu. Sonunda akrabalıklardan kurtulmanın yolu şöyle bulunuyor: Arapların dışından, yani bu birbirinin boğazındaki kabilelerin dışından esirler getirilecek ve bunlar devletin ordusunu teşkil edecekler. Ki, kabile güçleri devleti alt edemesin. Arap fethi Türk topraklarına uzandığı zaman tam da maksada uygun esirler bulunmuş. Hem de nasıl uygun! Fukuyama, David Ayalon’dan naklediyor, o da Halife Ma’mun’un seferinin bir gözlemcisinden: 

“…mola yerinin yakınındaki yolun iki yanında iki sıra atlı… Sağdaki sırada 100 Türk atlısı vardı. Soldaki sırada 100 ‘diğer’ (yani Arap) atlısı… Hepsi sefer düzeninde Ma’mun’un gelmesini bekliyordu… Öğlen vaktiydi ve sıcaklık çok şiddetlendi. Ma’mun o yere vardığında üç veya dördü hariç bütün Türkleri atlarının sırtında oturur buldu, halbuki ‘bütün o diğerler’…kendini yere atmıştı.

Fakat bilindiği gibi bu ordu, bir süre sonra başa geçti ve ülkeyi yönetmeye başladı. Fukuyama bu sefer Bernard Lewis’ten, o da İbni Haldun’dan aktarıyor:

“…(Abbasi devletinin çürümüşlüğünü ve Cengiz istilasıyla yok oluşunu anlattıktan sonra) Allah’ın lütfu ölen nefesini canlandırarak, Müslümanlığın birliğini, düzeni ve İslâm’ın surlarını korudu. Allah bunu bu Türk Milleti’nden Müslümanlar göndererek yaptı, onların büyük ve sayısız kabilelerinden, onları savunacak emirler ve tam manasıyla sadık yardımcılar ki bunlar esaret marifetiyle darülharpten darülislama gelmişti...”

Yönetim Memluklar’a geçtikten sonra, yani tarih açısından memluku, büyük harfle, Memluk diye yazmak gerektikten sonra da -ki o devletin resmî adı, “Ed-devleti Türkiyye”dir- Memluklar Orta Asya’dan ve daha sonra Kafkaslar’dan yeni memluklar getirmeye devam ettiler. Patrimonializme karşı memluk çözümü, bu hastalığın Memluklar’ın kendi içinde başlamasıyla sona eriyor. Fukuyama, “ordunun kendisi başa geçmeyip, Osmanlı’da olduğu gibi sivil idarenin emrinde olsaydı bu çürüme meydana gelmeyebilirdi” diyor.

Çin ve Osmanlı örnekleri

Çin ve Memluklar’dan sonra Fukuyama’ya göre üçüncü anti-patrimonial çözüm Osmanlı’dır. Osmanlı’nın Kapıkulu ve Yeniçeri mekanizmalarıdır. Devşirmeler Çin’deki gibi kısırlaştırılmıyordu. Bunun yerine başka bir çözüm vardı: Evlenmeleri yasaktı. İş sahibi olmaları da. Patrimonializmi bertaraf etmek için ille iğdiş gerekmiyor. Fukuyama, kapıkuluna “tek nesillik aristokrasi” diyor ve memleketlerine yazan Avrupalı diplomatların, Osmanlı saray erkânının asalet değil de tamamen liyakat üzere seçilmesini hayretle anlattıklarını söylüyor. Kutsal Roma İmparatoru Ferdinand’ın elçisi Baron Busbek’ten şu pasajı kastediyor olmalı: “Huzurda iken, büyük bir kalabalık dikkatimi çekti… Bu kalabalık mecliste herkes şahsî kabiliyeti, ehliyet ve liyakati sayesinde bulundukları mevkilere getirilmişlerdir. Filâncanın neslinden geldiği için hiç kimseye diğerlerinden üstün bir rütbe verilmez. Herkes memuriyet derecesine göre saygı ve itibar görür… Çobanlıktan gelmiş olsalar dahi, mazideki durumlarından dolayı bir eksiklik duymadıkları gibi, ebeveynlerine ne kadar az borçlu olurlarsa bununla o kadar çok iftihar ederler.”

Halbuki Baron Busbek, babası Baron Busbek olduğu için orada bulunuyordu ki babasının babası da Baron Busbek idi.

Resmen devlet olmadığı halde Avrupa’daki birçok devletten daha devlet olan bir kurum da evlilikleri yasaklamış Papalık! Sebep tamamen aynı. Avrupa’nın topraklarının çok önemli bir kısmına hâkim ve tarım ekonomisi döneminde bütün krallıklardan daha zengin bir teşkilat olan Papalık, tıpkı Çin, Memluklar ve Osmanlı gibi, merkezi otoritesini sağlama almak için memurlarına, yani cümle papazlara evlenmeyi men etmiş. Belki Çin gibi iğdişi düşünebilirdi ama iğdiş edilmiş papazın kürsüde sesi yeterince davudî çıkmazdı herhalde… Kilise devletinin her seviyedeki memuru, yani kardinali, piskoposu, papazı ailesiz olunca zenginliğin yönlendirileceği aile veya bırakılacak miras da söz konusu değildi. 

Patrimonyalizme yol vermemek

Papa 7. Gregor’a kadar siyasi iktidar Katolik kilisesinde papa dahil yöneticileri tayin ve azledebiliyordu. Papa olduktan sonra 7. Gregor unvanını alan keşiş Hildebrand, önce papazların evlenmemeleri gerektiğini ilân etti. Gerekçe dinî değildi. Ranta, yolsuzluğa engel olmak için böyle yapılması gerekiyordu. Papazlar tabiatıyla bundan hoşlanmadılar. Gregor, piskopos tayin yetkisini Kutsal Roma-Germen İmparatoru’ndan almadıkça bu reformu gerçekleştiremeyeceğini anladı ve 1075’te bu yetkiyi İmparator’dan aldığını ilan etti. İmparator 3. Henry de Gregor’u görevden aldığını, “in aşağı, in aşağı ebedi lanetli” sözlerini ihtiva eden azilnameyle ilan etti. Gregor, Henry’i aforoz ederek karşılık verdi! Öyle anlaşılıyor ki Gregor, adımını atmadan önce koalisyonunu sağlam kurmuştu. Alman prensleri ve Gregor taraftarı piskoposlar İmparator’u ikna ettiler. Bu bir felsefi ikna kılıfına büründü ama aslında bir siyasi bilek güreşiydi. 1077’de Henry, Papa’nın huzuruna çıkmak için üç gün bekletildi ve karlar içinde yalınayak yürüyerek affedilmeye gitti. 
Niçin sadece Katolik kilisesinde evliliğin yasaklandığını, Ortodoks veya Protestanlarda bu yasağın bulunmadığını merak ettiyseniz, cevabı şimdi keşfediyoruz. Çünkü sadece Katolik kilisesi bir imparatorluk kadar zengindir ve bir tek o, egemenliği siyasî iradeden koparıp alabilmiştir. 

Patrimonial yapılarda miras mal ve mülkten ibaret değildir. Zenginliğin kazanılmasına sebep olan makam da çocuklara bırakılmak istenir. Çocuk faktörünü ortadan kaldırdınız mı, patrimonializmi bir vuruşta yok ediyorsunuz. 

iskenderoksuz@gmail.com

Star Gazetesi / Açık Görüş / 22 Ağustos 2011

Evreni sırtlanan kaplumbağalar

İnsan toplumlarına ait problemler Senge’nin “beş defa sorun” ve Fukuyama’nın “kaplumbağaların da altında kaplumbağalar var” anlayışlarının işaret ettiğinden daha karmaşıktır. Evren bir değil düzinelerce kaplumbağanın sırtındadır… 

Prof. Dr. İSKENDER ÖKSÜZ / Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi 

Bir popüler bilim konferansında genç astrofizikçi, evrenin doğuşu ve yapısı hakkındaki buluşları bir saat boyunca anlattı. Takyonlar, zaman, kara delikler, büyük patlama… Konferansın sonunda ön sırada oturan ileri yaşlarda şirin mi şirin bir hanım teyze sesini yükseltti. “Evladım, evrenin bir kaplumbağanın sırtında tepsi gibi oturduğunu herkes bilir. Niçin kafamızı böyle şeylerle karıştırıyorsun?” Fizikçi baktı, teyze son derece ciddî idi. Cevap vermeli mi diye düşündü. Nasıl cevap vermeli… Sonunda çözümü bulduğu kanaatine vardı ve sordu, “Peki, o kaplumbağa neyin üzerinde duruyor?” Hanım teyze gülümsedi. Kabahatli çocuğa hitap eder gibi, işaret parmağını fizikçiye doğru sallayarak, “Genç adam” dedi, “Çok zekisin… Ama o kaplumbağa da başka bir kaplumbağanın sırtındadır. En alta kadar hep kaplumbağalar var.”

Geçen yazımda anlatmaya başladığım “Siyasî Teşkilâtların Menşeleri” kitabında Francis Fukuyama, bu hikâyeyi Stephen Hawking’ten naklediyor. Hikâyedeki genç fizikçi Hawking değil tabi. Fukuyama, kaplumbağaların altında kaplumbağalar teşbihini, insan toplumlarıyla ilgili konularda sebep-sonuç ilişkisinin karmaşıklığına sembol yapmış. Bir olaya “işte sebep bu” diyorsunuz. Yani olayın dayandığı, alttaki kaplumbağayı buluyorsunuz. Ama bakıyorsunuz ki onun da altında bir kaplumbağa var… Sonra onun da altında… 

1990’ların moda kitabı “Beşinci Disiplin”de Peter Senge, benzer bir tavsiyede bulunarak “En az beş defa sorun” der. 

– Osmanlı niçin yıkıldı?

– Çünkü Batı askeri bakımdan üstünlük sağladı.
– Batı niçin askeri üstünlük sağladı?
– Çünkü ekonomik üstünlüğü vardı.
– Niçin ekonomik üstünlüğü vardı?
Ve böylece devam edin… 

Devlete gerek yok mu?

Aslında insan toplumlarına ait problemler Senge’nin “beş defa sorun” ve Fukuyama’nın “kaplumbağaların da altında kaplumbağalar var” anlayışlarının işaret ettiğinden daha karmaşıktır. Evren bir değil düzinelerce kaplumbağanın sırtındadır ve o kaplumbağaların her birinin de altında farklı yönlere hareket eden daha düzinelerle kaplumbağa vardır. Sebep- sonuç haritaları öyle tek bir çizgiye değil, her adımda birçok yan kolun beslediği ırmağa benzer. O yüzden Pareto’nun öncelikli etkiler analizi ve İşikawa’nın kılçık diyagramı gerçeği daha iyi yansıtır.

Fakat burada hedefimizde Fukuyama’nın son kitabı var ve biz kaplumbağalarla yetinelim… 

Yazar en dipteki kaplumbağayı arıyor. Ona bir de Almanca etiket bulmuş: Grund-Schildkröte! Yani temel kaplumbağa. Niçin Almanca? Herhalde iş felsefe ve metafizik yönünden uçuklaşınca Almanca daha uygun bir lisan. Tıpkı post-neo-Marksizm için Fransızca’nın rakipsizliği gibi. 

En altta – tahmin edileceği gibi -bir değil birçok kaplumbağa çıkıyor. Bu temel sürücülere geçen yazıda “insan fıtratı” demiştim. Fukuyama’nın insan öncesinden başlayarak keşfettiği, insanı insan yapan güdüler. Kan hısımlığını tercih, toplum yaratığı olma gibi temeller. Bu temeller öyle her şeyin sebebi üretim araçlarının mülkiyetidir, yok efendim, her şeyin sebebi ekonomiktir gibi kolay reçeteler vermiyor. Aslında temel kaplumbağalar arasında maddî olanlardan çok maddî olmayan sürücüler var. Meselâ Fukuyama, mülkiyetin menşeinde, ataların gömüldüğü topraklara sahipliği görüyor. 

Dünyadaki bütün toplumlar ve bütün zamanlar için geçerli formüller yok. İnsan fıtratı dediğimiz temel sürücüler var. Bu sürücüler o andaki ve o yerdeki şartlara göre insanlara birbirinden çok farklı şeyler yaptırabiliyor. Sürücüler genel, yaptırdıkları özel…

Basit izahlar kaplumbağa taarruzuna uğrayınca bu katliamdan artık çürütülmekten dayak delisi haline gelmiş Marksizm ve diğer klasik modernizasyon teorileri ve “devlete gerek yoktur” diyen tipteki liberalizm de payını alıyor tabi… 

Sonuncudan başlayalım: “Sağda en yaygın devletsizlik fantezisi, pazar ekonomisinin hükümeti bir şekilde gereksiz ve anlamsız kılacağıdır… 1990’lardaki İnternet şirketleri çılgınlığı sırasında birçok heveskâr dünyada ‘egemenliğin gün batımı’nın yaşandığına inanıyordu… Global kapitalist ekonominin marifetiyle pazarın egemenliği, demokratik hükümetlerin egemenliğinin yerine kaim olacaktı…

Gerçekten de, solun ve sağın hayalperestlerince tahayyül edilen minimal veya sıfır hükümetli toplumlar fantezi değildir; zamanımızın gelişmekte olan ülkeler dünyasında hakikattirler. Sahra Altı Afrikası’nın birçok bölgesi bir libertaryen cennetidir. Bölgenin tamamı düşük vergi ütopyasıdır. Hükümetler burada GSMH’nin yaklaşık yüzde 10’undan fazla vergi toplayamaz. Bu oran ABD’de yüzde 30’un, Avrupa’nın bazı bölgelerinde yüzde 50’nin üstündedir. Bu düşük vergi oranları teşebbüsü şahlandırmamakta, sağlık, eğitim… gibi temel kamu hizmetlerinin ödenek açlığı çekmesi sonucunu doğurmaktadır. Yollar, mahkemeler ve polis gibi modern ekonominin dayandığı fizik altyapı mevcut değildir. 1980’den beri güçlü merkezî hükümetin bulunmadığı Somali’de tek tek şahısların sadece taarruz tüfekleri değil roketli el bombaları, uçaksavar füzeleri ve tankları vardır. İnsanlar ailelerini koruma hürriyetine sahiptir ve gerçekten de bunu yapmak zorundadırlar…

Modernleşmeyi bütün güzellikleri ihtiva eden tek paket gibi gören klasik modernizasyon teorisyenleri olarak Marx, Durkheim, Tönnies ve Weber’i ve ABD için de Weber’in takipçisi Talcott Parsons’u sayan Fukuyama, bunlar birçok konuda birbirinden farklı düşünüyordu ama hepsi de modernleşmenin endüstrileşmeyle birlikte geldiği kanaatindeydiler diyor. Modernizasyon tek parçaydı ve bu paket, yaygın bir iş bölümünü, güçlü merkezî bürokratik devleti, dayanışmacı köy cemaatlerinden gayri şahsi şehir cemiyetlerine, cemaat ilişkilerinden ferdiyetçi sosyal ilişkilere geçişi ihtiva ediyordu. Bunların tamamının dibinde de endüstrileşme kaplumbağası yatıyordu!

Fukuyama, bu modernizasyon teorilerini, hocası Samuel Huntington’un öldürdüğünü söylüyor. Kendisine tabutun çivilerini çakmak kalıyor.

Fukuyama, Çin devletinin, bundan iki bin yıl önce güç, merkezilik ve gelişmiş bürokratik yapıda onaltıncı asır Avrupa’sının birçok devletinden çok önde olduğunu gösteriyor. Memluk ve Osmanlı için de aynı hükmü veriyor. Bu tarihler, modernizasyon kavramını saçmalaştırıyor. Üstelik bu devletlerin devlet olarak “modernliği” apaçık ortadayken modernitenin diğer bileşenlerinden eser yok! Sadece devlette değil… Modernitenin ürünü sandığımız birçok şey, endüstriden de Protestanlıktan da bin yıl öncesine gidiyor. Avrupa’da kabile ve aile ilişkileri Roma İmparatorluğu’nun sonuna doğru değişmeye başlıyor. Burada Ferid Zekeriya’yı hatırlıyoruz. Ona göre de her şey Konstantin’in Roma’yı bırakıp İstanbul’a gelmesiyle başladı. 
Fukuyama, Avrupa’nın kabile ve aile bağlarında farklılaşmasını Jack Goody’den aktarıyor… 

İnsan cemiyetleri kabileler halinde teşkilatlanmış. Kabileler de “agnatik”, yani erkek oğullarla devam eden soylara bağlı. Ortalama ömür otuz-otuzbeş sene. O otuz, otuz beş seninin içinde erkek çocuk sahibi olmak her çiftin harcı değil. Baba, erkek varis bırakmadan ölürse malın, yani toprağın, başka sülalelere, başka kabilelere geçme tehlikesi var. Buna karşı bir dizi önlem alınmış. Amca kızı ile evlenmek…  Erkek çocuk doğmuyorsa boşanıp erkek varis ümidiyle tekrar evlenmek… Erkek evlatlık almak… Ölen erkeğin erkek kardeşinin, dul yengesiyle evlenmesi. Nihayet cariye müessesesi. Bunların hepsi Roma zamanında – ve bugün de— Akdeniz çevresinde bol bol yapılmakta. 

Katolik kilisesi ‘soy kurtaran’ uygulamaların hepsini yasaklıyor. Goody’e göre bu yasağın dinle bir ilgisi yok. İsa’nın yaşadığı asırlarda da, daha sonra da Filistin ve civarında yukarıda sayılan kabile koruma önlemlerinin tamamı uygulanıyor. Hatta Hz. Meryem ile kocası Yusuf’un bile kuzen olması ihtimali var. Buna rağmen kilise bu yasakları koyar. Niçin? Goody, varissiz insanların mallarını kiliseye bağışladığını, Katolik kilisesinin de bu yasakları bağışlanan mal artsın diye koyduğunu söylüyor. 

Dahası var… 

“Batı Avrupa’da kadınların statüsünün görece daha yüksek olması, kilisenin bencilliğinin kazara yol açtığı bir sonuçtur. Kilise, dul kadının aile grubu içinde tekrar evlenerek malların kabileye kalmasını önleyince, dul kadın, malın sahibi oldu. Kadınların mal sahibi olması ve mal üzerinde tasarrufa hak kazanması kilisenin lehineydi çünkü çocuksuz dullar ve hiç evlenmemiş kadınlar kilise için büyük bağış kaynağıydı. Kadının mülk sahibi olma hakkı, yalnız erkek soyundan yürüyen mirasa son vererek agnatic sülalenin ölümünü getiriyordu.

Katolik Kilisesi, bu kurallar konduktan sonraki asırlarda maddî bakımdan çok başarılıdır. Yedinci asrın sonunda Fransa’daki üretken toprakların üçte biri semavî ellerdeydi. Sekizinci ve dokuzuncu asırlarda  (Bu kurallar konduktan sonra) Kuzey Fransa, Alman toprakları ve İtalya’da kilise mülkiyetindeki arazi ikiye katlandı.”

Feodaliteden moderniteye…

Fukuyama’nın “Malthus çağı” dediği, hemen bütün üretimin topraktan ve tarımdan sağlandığı bu devirde arazilerin büyük kısmına sahip olmak, büyük bir ekonomik ve siyasi güç olmakla eş anlamlıdır. Geçen yazıda bahsettiğim, 7. Gregor’un Kutsal Roma İmparatoru 3. Henry’e kafa tutup galip gelmesini sağlayan işte bu güçtür. 

Erkeğe dayanan sülale yapısının tahribi, kabilenin sonunu getirdi. Kabilelerin sağladığı dayanışma ortadan kalkınca insanlar içinde yer alacakları yeni bir toplum birimine ihtiyaç duydular. Fakat Avrupa’da ne Çin gibi bir merkezî devlet, ne de bozkırda hâkimiyeti binlerce kilometreye ulaşabilen atlı bir medeniyet ve devlet vardı. Ama sığınılacak bir çatı şarttı… Temel kaplumbağalarımızdan biri insanın sosyalliğidir… Fukuyama bu çatıyı işaret ediyor: Feodalite. 

Anlaşılıyor ki feodalite, öyle modernite öncesi her toplumun geçmesi gereken bir köprü değil. Bırakın böyle genel olmayı; Avrupa’daki feodalite, tamamen Avrupa’ya has bir kurum. Hani Marksistlerin yaptığı gibi genel mekanizmaya feodaliteyi yerleştirip bunun dışını “Asya Tipi Üretim Tarzı” gibi istisnalarla açıklamaya çalışmanın hiç iler tutar tarafı yok. Tam tersine, Avrupa feodalitesinin kendisi Katolik Kilisesi’nin sebep olduğu bir kaza. İstisna olan feodalite. Avrupa’da, ikinci bin yılda, yani on birinci asırdan itibaren, teokrasinin de, laikliğin de altındaki kaplumbağa Katolik Kilisesi’nin gücü ve onun bağımsız devlete benzer yapısıdır. Yoksa dünyanın hemen bütün ülkelerinde din kurumu devletin yönetimindedir.  Bizans, bütün Ortodoks dünyası, Türk devletleri… Sonra Rusya… Hepsi “sezaropapist”, yani din liderini siyasî iktidarın tayin ettiği yapılardır.  Fukuyama, Osmanlı ile Batı Avrupa’nın “kilise”, yani din kurumunda tuttukları zıt yollara dikkat çekiyor: Papa, imparatora galebe çaldıktan sonra Katolik dünyada kilise giderek bir devlet haline geldi. Osmanlı’da ise, din kurumunu devlet temsil etti, devlet yönetti. Dinî teşkilat devletin bir parçasıydı.

iskenderoksuz@gmail.com

Star Gazetesi / Açık Görüş / 5 Eylül 201

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları