“Aldanmaktan daha büyük teselli vardır: Unutmak!” – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)   • Söz Konusu-5: Açık Oturum

“Aldanmaktan daha büyük teselli vardır: Unutmak!”

Bir çok şeyi unutuyoruz. Gerçekten önemli, değerli, faydalı, ciddî birçok olay, konu, söz, insan… zihnimizden silinip gidiyor.

26 Mayıs 2020
Ayşe Göktürk Tunceroğlu

Refik Halid Karay “Unutmak Lâzım!” başlıklı yazısında “Bana öyle gelir ki….” der, “…insan dimağının da arasıra, tıpkı yazıhâne çekmeceleri gibi lüzumsuzlaşan öteberiden, yani kıymeti kalmayan hatıra ve hafıza birikintilerinden temizlenmesi büyük bir rahatlık temin edebilir. Kafamızda ne kadar is, kurum toplanmıştır. Hele yaş ilerlemişse!”

Üstâdın şikâyeti, “yıllarca evvele ait bazı hiçten sözlerin ve tiplerin faydasızca aklımızda yer etmesi, ikide bir zihnimizden geçmesi….” Bir hatırasını nakleder:

“….Çocuk denilecek yaşta iken birgün selâmlıkta misafirler konuşurken, Hoca Hafız Efendi adı ile anılan bir zat şu mânâsız fıkrayı büyük bir hikmet ihtiva edermiş gibi mühim bir eda takınarak anlatmıştı: Bilmem hangi padişah kırda gezerken bir kiremitçi sergisi önünde durmuş ve dükkâncıya demiş ki: “Kiremitçi, kiremitten kerem et!” Öteki cevap vermiş: “Kiremitten kerem olmaz, kerem et de geri git!” Peki ben elli sene sonra kiremit lâfı edildikçe yahut bir yapı yerinde kiremit gördükçe, hatta damlara baktıkça neden bu saçmasapan lâfı ve o adamcağızı hatırlamak mecburiyetinde kalayım? Yalnız hatırlayıp geçebilsem gene iyi! Ayrıca her defasında nice ehemmiyetli, faydalı sözler aklımda kalmamışken bunu ezberlemiş olmama kızdığım gibi ‘Acaba aslı öyle midir? Yoksa Hoca Hafız Efendi  mi eksik söyledi?’ kabilinden düşüncelere kapılmama, beynimi yormama üzülmüyor muyum?”

 Gerçekten enteresan bir durumdur bu. Bir çok şeyi unutuyoruz. Gerçekten önemli, değerli, faydalı, ciddî birçok olay, konu, söz, insan… zihnimizden silinip gidiyor. Yıllar sonra bir dostumuz hatırlattığında, yahut eğer tutmuşsak hatıra defterimizi karıştırdığımızda bazen hayal meyal hatırlayıp “Sahi…” diyoruz. “Öyleydi.” Bazen o kadar bile hatırlamıyoruz. Öte yandan nice önemsiz, değersiz şey beynimizin kıvrım kıvrım gövdesindeki hangi kompartımana giriyorsa, girdiği yere nasıl sağlam yapışıyorsa, bir daha yerinden sökmek mümkün olmuyor. Hayatımızda yer almış insanların, olayların, sözlerin kiminin beynimizde çok korunaklı bir kompartımana girip sıkı sıkı yerleşmesi; kiminin de her tarafından rüzgâr alan bir kıyıya alelusul tutunup ilk esintide savrulup gitmesi nedendir? Kim karar veriyor buna? Kendimiz karar veriyor olsaydık, önemli, değerli, faydalı olanları sağlam  yerlere yerleştirmez miydik? Öneme, değere bağlı bir hiyerarşik yerleşme düzeni olmadığı anlaşılıyor.

Bir türlü unutulmayan o “şey”lerin önemsiz, faydasız olduğunun da farkındayız, nasıl unutmadığımızın hayreti içindeyiz ama onları yerlerinden söküp atmak da elimizde değil. Kiremitler gibi!

Refik Halid yazısına “Aldanmaktan daha büyük teselli vardır: Unutmak!” diyerek nokta koyar.

Ben gerçi çekmecelerimi de kolay kolay temizleyemem. O hafıza ve hatıra birikintilerinin, işime yaramayacak bile olsalar, işime yaramayacak olduklarını bilsem bile, orada duruyor olmasını isterim. Evleri “çöp ev”e döndüğü için haberlere konu olan ihtiyarların hâlet-i rûhiyesini anladığımı düşünürüm. Fakat Refik Halid hep merak ettiğim, kendi kendime sorup durduğum soruyu sormuş, unutulmaması gereken onca şey unutulurken, unutulması gerekenler beynimizde nasıl demirbaş olup çıkıyor? Nasıl bir mekanizmadır bu? Mantığımız der ki önemsiz, değersiz, faydasız şeyler unutulur, unutulmalıdır. Ama beynimizin önemliyi, değerliyi, faydalıyı; önemsizden, değersizden, faydasızdan ayıran mekanizması mantığımızdan farklı işliyor. Ve bu mekanizmaya aklımız ermiyor. “Hâfıza-yı beşer nisyân ile malûldür.” demişiz amma bu “nisyân” çifte standartlı! Hafızanın mündericatına aynı muameleyi yapmıyor. Önemli, değerli, faydalı olan nice bilgiyi, hatırayı silip süpürüyor da sıradan şeylerin beynimizin kıvrımlarında mesken tutmasına ses çıkarmıyor! Çifte standart uygulayacaksa, hiç değilse, bize üzüntü veren, canımızı acıtan şeyleri bari süpürse ya! Böylece onun çifte standardında teselli buluruz.

Hayır, neyi unutacağımıza, neyi unutmayacağımıza biz karar veremiyoruz!

Yani ben… Evi “bal dök yala” olan arkadaşımın, pazar yerinde gezerken, elindeki naylon torbayı buruşturup atıverdiğine şahit olduğumu, pazar dağıldıktan sonra da ortalıkta kalan mezbele görüntüye bakıp “Şu bizim millet nasıl pis!” diye yakındığını hep hatırlamak zorunda mıyım? Unutsam daha iyi olmaz mı?

O kadar sevdiğim ilkokul öğretmenimin, birgün Sosyal Bilgiler kitabındaki bir fotoğrafı, daha beşinci sınıfta okuyan bizlere gösterip “İşte vatanı satan adamlar!’ diyerek Menderes, Zorlu ve Polatkan’ı işaret ettiğini, bu “alışverişin” nasıl olduğunu anlayıp anlamadığımızı, anlayacak yaşta olup olmadığımızı hiç umursamadığını artık unutsam ya…

Taa çocukluğumda, bir gün, çevremde konuşulurken nasılsa kulağıma giren, birkaç kişiyi öldürmüş bir katile takılan takma isim olan “İpsala canavarı” lâfını, İpsala şehrimizin her adı geçtiğinde artık hatırlayıp durmasam, daha da beteri “İpsala” deyince gözümün önünde bir canavar canlanmasa olmaz mı?

Diyeceksiniz ki, etkilendiğimiz, üzüldüğümüz, kızdığımız, korktuğumuz şeyler beynimizin kıvrımlarına sıkı sıkı yerleşiyor, bir daha çıkmıyor. Hayır, öyle olmadığını ispatlayan örneklerim de var. Öyle olmadığı Refik Halid’in kiremitlerinden de anlaşılmıyor mu zaten? Yirmibeş sene önce bir arkadaşımla aramızda geçen ayaküstü, sıradan bir konuşmanın ayrıntılarını bugün gibi hatırlarım. Dün akşam ne yediğimi unutmuşken, kırk sene önce bir arkadaşımın evinde akşam yemeğinde yediklerimi hatırlarım. İşte, sıradan, önemsiz hatıralar. Niçin hâlâ unutmuyorum? Ne faydası var bana? Buna benzer işe yaramaz hatıralardan beynimizi nasıl temizleyeceğiz?

İlâhi üstad! “Kiremitçi, kiremitten kerem et!” “Kiremitten kerem olmaz, kerem et de geri git!” Beynimin kıvrımlarına yapışıp kalan yığınla lüzumsuz, faydasız, hatta rahatsız eden, mutsuzluk veren hatıra zerrelerinin arasına bir de kiremitler girdi şimdi. Kiremitler, kiremitçi, Hoca Hafız Efendi… Artık ben de damlara bakarken, inşaat yerlerinde, hatta kiremitte balık yerken….

Şimdi meselâ… İki aydır sokağa çıktığım kısıtlı zamanlarda, kaldırımda yürürken karşıdan biri geliyorsa onu yürüyen bir virüs olarak görüyor ve hemen yönümü değiştiriyorum. Bu bilgi beynimin kıvrımlarına yerleşti. Sağlam bir yere mi yerleşti, artık unutulmayacak ve ben bundan böyle karşıdan gelenleri virüs olarak görmeye devam mı edeceğım? Öyleyse eyvah! Yoksa zamanla unutup, insanları yürüyen virüsler olarak görmekten kurtulup eski halime dönecek miyim?

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları