<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Konuralp Ercilasun, Milli Düşünce Merkezi sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://millidusunce.com/author/konuralpercilasun/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://millidusunce.com/author/konuralpercilasun/</link>
	<description>Dünyaya Türkçü bakış</description>
	<lastBuildDate>Fri, 21 Jan 2022 15:17:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2026/07/icibeyazdoluicon.png</url>
	<title>Konuralp Ercilasun, Milli Düşünce Merkezi sitesinin yazarı</title>
	<link>https://millidusunce.com/author/konuralpercilasun/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türk Anayasacılığında Halk Hâkimiyetine Doğru: Teşkilat-ı Esasiye Kanunu</title>
		<link>https://millidusunce.com/turk-anayasaciliginda-halk-hakimiyetine-dogru-teskilat-i-esasiye-kanunu/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/turk-anayasaciliginda-halk-hakimiyetine-dogru-teskilat-i-esasiye-kanunu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Konuralp Ercilasun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Jan 2022 19:30:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim Kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[Teşkilatı Esasiye]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Devlet Geleneği]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Devrimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=37374</guid>

					<description><![CDATA[<p>Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun en önemli özelliği birinci maddesinde hâkimiyeti kayıtsız şartsız millete vermesidir. Özellikle bu madde ile kendisinden önceki Kanun-ı Esasi’den ayrılıyordu. </p>
<p><a href="https://millidusunce.com/turk-anayasaciliginda-halk-hakimiyetine-dogru-teskilat-i-esasiye-kanunu/">Türk Anayasacılığında Halk Hâkimiyetine Doğru: Teşkilat-ı Esasiye Kanunu</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fransız İhtilali’nden itibaren meydana gelen gelişmeler, dünyada hâkimiyetin ailelerden halklara doğru gidişini gösteriyordu. Bu gidiş, bir anda ve kısa bir sürede gerçekleşmedi. Halk hâkimiyeti fikrinin ilk ortaya çıktığı Fransa’da bile birçok geri dönüşler yaşandı. İhtilalden kısa bir süre sonra ihtilalin sunduğu fırsatları kendi lehine kullanan Napolyon, yönetimi tekrar monarşiye döndürdü. Fransa, Napolyon’dan kurtulduğunda ise yönetim için çekişen üç güç ortaya çıkmıştı. İhtilalin fikrini devam ettiren cumhuriyetçiler ve halk egemenliği savunucuları bu güçlerden biriydi. Diğer güç 1789’da yıkılan hanedanın taraftarı olan monarşistlerdi. Üçüncü güç de Napolyon’la başlayan yeni bir hanedan peşindeydi. Halk hâkimiyeti, ihtilalden ancak yüz yıl sonra, yavaş yavaş oturmaya başladı.</p>
<p>Fransa’da egemenliğin aileden halka doğru gidişi, önce Avrupa’yı sonra da bütün dünyayı etkileyecekti. Bu, aynı zamanda geleneksel devletten modern devlete bir geçiş süreciydi. 19. yüzyılda, Osmanlı’da da Avrupa’daki gelişmeler yakından takip edildi. 3. Selim’le teknik alanda başlayan değişmeler, 2. Mahmut devrinde merkezileşme çalışmaları ile idari alanda da ivme kazandı. Devletin bekasını dert edinmiş ve genellikle memur olan aydın sınıfı, zaman zaman padişahlarla birlikte zaman zaman ise onlarla çatışmak zorunda kalarak devleti modernleştirme çareleri aradılar. Nihayet 1876’da Meşrutiyet ilanı ve Kanun-ı Esasinin kabulü ile Türk devlet egemenliği, modern anlamda bir anayasa anlayışıyla tanıştı. Bu ilk deneme, padişahın yetkileri, ölçüsüzce aşırı olduğu için çok sürmedi. Az zamanda Meclis ile Padişah karşı karşıya geldi. Padişah da Kanun-ı Esasi’deki yetkisine dayanarak Meclisi feshetti. Kanun-ı Esasi’yi de uygulamadan kaldırdı.</p>
<h2>Yeniden Başlayan Zorlu Mücadele</h2>
<p>Anayasa taraftarları, takibata uğradılar ve bir kısmı yurt dışına kaçtı. Bundan sonra uzun bir zaman aydınlar, Osmanlı anayasası olan Kanun-ı Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymak için çalıştı. Nihayet 1908’de, 2. Meşrutiyet ilan edildi ve Kanun-ı Esasi yeniden kuvvet kazandı. Anayasanın önemi şu idi: Belli esaslara bağlı, zor değişen, yani, değişmesi için birçok kişinin oyuna ihtiyaç duyan, kalıcı bir metnin olması devlet işlerinde bir süreklilik getirecekti. Mutlak monarşide padişah veya kral, istediği fermanı çıkartabiliyor, hatta bunlar birbiriyle uyumsuz da olabiliyordu. Ortada bir anayasa olduğu zaman, padişah da dâhil olmak üzere bütün kanun yapıcılar, belli kurallara, ilke ve ölçülere tâbi olmak zorunda kalıyordu. İşte bu, devlet uygulamalarında düzen ve süreklilik getirecek bir gelişmeydi.</p>
<p>İkinci Meşrutiyet devrinde Kanun-ı Esasi uygulandı. Fakat Birinci Dünya Savaşı sonrası işgalciler, Türk Meclisi olan Mebuslar Meclisi’ni ve Kanun-ı Esasi’yi yok saydı. Meclis uzun süre toplanmadı. İşgal altındaki İstanbul Hükümeti işgalcilerin istekleri doğrultusunda, kendi yetkisinde olmayan ve sadece Meclisin yetkisinde olan konularda da kararlar aldı. Bütün bunlar Kanun-ı Esasi’nin uygulanmaması demekti. Nihayet Millî Mücadele’yi örgütleyen Atatürk’ün çaba ve baskılarıyla İstanbul Hükümeti, Meclis’in toplanmasını kabul etti. 12 Ocak 1920’de toplanan ve son Osmanlı Meclisi olarak bilinen bu Meclis, Atatürk’ün hazırladığı Misak-ı Millî’yi, 28 Ocak’ta kabul etti. Mebuslar Meclisinin toplanması ve aldığı kararlar, işgalcilerin hoşuna gitmiyor, padişah ve hükümete baskı yapıyorlardı. Sonunda İngilizler, 16 Mart’ta Mebuslar Meclisi’ni basarak birçok vekili Malta’ya sürgün ettiler. O gün İstanbul’da, Meclis dışında bazı yerler de basılarak bazı kişiler İngilizler tarafından katledildi. Osmanlı’nın son meclis toplantısı bu şekilde kanlı bitti. İşgalciler, hukuk tanımadıklarını bir kere daha göstermişlerdi.</p>
<h2>Kaderini Eline Alan Millet</h2>
<p>Atatürk, hemen harekete geçerek bir genelgeyle; Meclis’in işgalciler tarafından dağıtıldığını, milletin temsilcilerinin tekrar toplanması gerektiğini ve toplanma yerinin Ankara olacağını ilan etti. <a href="https://millidusunce.com/23-nisan-1920-savas-yillarinda-hukukun-ustunlugu/">Büyük Millet Meclisi yazımızda da belirttiğimiz gibi</a> Atatürk, her adımını hukuki ve meşru atıyordu. Burada da İstanbul’dan yakalanmadan kaçabilen Mebuslar Meclisi üyelerini, yeni Meclis’in üyesi saymak yoluyla başka bir yerde de toplansa gerçek vekillerin bir araya geleceği bir meşru organ oluşturuyordu. Tabii ki boş üyelikler için seçim yapılacaktı.</p>
<p>Atatürk bu hamlesiyle, 16 Mart’ta işgalciler tarafından dağıtılan Meclis’in yerine 23 Nisan’da, Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni açtı. Artık işgalcilerin yok saydığı milletin temsilcileri yeniden faaliyetteydi. Böylece Kanun-ı Esasi de yeniden hayata geçebilecekti. Diğer yandan şartlar önemli ölçüde değişmişti. Padişah, İstanbul’da işgalcilerin elinde âdeta bir esirdi. Onların isteklerini yerine getiriyor, atadığı hükümet vasıtasıyla yeni Meclis’e karşı ayaklanmalara zemin hazırlıyordu. Bu gelişmeler sonunda, Amasya Genelgesinde de belirtildiği gibi işgale karşı millet kendi kaderini kendi eline almak zorunda kaldı. Artık padişah olmadan ve hatta padişaha rağmen işgale direnilecekti. Bu da halk egemenliğinin daha net ortaya çıkması demekti.</p>
<h2>Yeni Türk Devleti Kuruluyor</h2>
<p>Meclis açıldıktan bir süre sonra, Kanun-ı Esasi’nin yerini alacak, yeni bir anayasa çalışması başladı. Teşkilat-ı Esasiye olarak adlandırılan bu anayasa, 18 Kasım 1920’de Büyük Millet Meclisi’nde müzakere edilmeye başlandı.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Dönem dönem devam eden müzakereler nihayet 20 Ocak 1921’de tamamlandı.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Böylece bugün <em>1921 Anayasası </em>dediğimiz, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edildi ve Resmî Gazete’nin ilk sayısında yayımlandı.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun en önemli özelliği birinci maddesinde hâkimiyeti kayıtsız şartsız millete vermesidir. Özellikle bu madde ile kendisinden önceki Kanun-ı Esasi’den ayrılıyordu. Dolayısıyla Teşkilat-ı Esasiye, hâkimiyetin bir aileden halka geçişinde önemli dönüm noktalarından birini oluşturuyordu. Bundan sonra Millî Mücadele’nin kazanılması, saltanatın kaldırılması ve cumhuriyetin ilanı ile halk hâkimiyetinin adımları tamamlandı. Anayasal sisteme dayalı millet egemenliğinde modern bir devlet teşkilatı ortaya çıktı.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>TBMM Zabıt Ceridesi</em>, Devre: 1 Cilt: 5, 18 Kasım 1920.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> <em>TBMM Zabıt Ceridesi</em>, Devre: 1 Cilt: 7, 20 Ocak 1921.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> <em>Resmî Gazete</em>, 7 Şubat 1921, Sayı 1.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/turk-anayasaciliginda-halk-hakimiyetine-dogru-teskilat-i-esasiye-kanunu/">Türk Anayasacılığında Halk Hâkimiyetine Doğru: Teşkilat-ı Esasiye Kanunu</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/turk-anayasaciliginda-halk-hakimiyetine-dogru-teskilat-i-esasiye-kanunu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Irkçılığa Karşı Yurttaşlık</title>
		<link>https://millidusunce.com/irkciliga-karsi-yurttaslik/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/irkciliga-karsi-yurttaslik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Konuralp Ercilasun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Nov 2021 16:30:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim Kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[vatandaşlık]]></category>
		<category><![CDATA[Yurttaşlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=36274</guid>

					<description><![CDATA[<p>Grup hakları, demokratik toplumu hemen değil ama adım adım ölüme götürecek bir zehirdir. Bir ülkede yaşayan, her şeyiyle eşit yurttaşlar olmak yerine çeşitli özelliklerine göre bölünmüş gruplardan oluşan bir topluluğu tercih etmek demokrasi değildir.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/irkciliga-karsi-yurttaslik/">Irkçılığa Karşı Yurttaşlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de kavramlar birbirine karıştırılarak demokrasi adına demokrasinin zıddı savunuluyor. Üstelik bunlar, demokrasi sosuna bandırılarak halka yutturulmaya çalışılıyor. Bir anlamda demokrasi diyerek demokrasiyi öldürecek uygulamalar öneriliyor. Aslında bunu milliyetçilik diyerek milliyetçiliği gömecek politikaların uygulanmasına da benzetebiliriz.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/irkciliga-hayir/">Irkçılığa Hayır!</a> yazımızda halkın gruplara bölünemeyeceği kısmında kalmıştık. Hatırlayacak olursak halkı herhangi bir ırk, mezhep, din, cinsiyet veya hatta parti mensubiyeti gibi tek bir özelliği üzerinden gruplara bölüp buna göre politika üretmenin ayrımcılık olduğunu söylemiştik. Eğer bu özelliği ırka dayandırıyorsak da bunun adı ırkçılıktı.</p>
<p>Bugün bazıları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da farklı uygulamalar yapılmasını öneriyor. Bunlar da sanki demokrasinin gereği imiş gibi halka sunuluyor. Geçenlerde Barış Doster, bu önerilerin altında yatanları net bir şekilde deşifre etti.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Şimdi biz de bu önermelerin ne kadar demokrasiye uygun olduğunu tartışacağız.</p>
<p>Farklı ırktan geldiğini söyleyerek halkın bir kısmının farklı millet olduğunu iddia etmenin ırkçılık olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bu ön kabul üzerine bina edilecek bütün politikaların temelinde de ırkçılık olacaktır. Ama biz biraz somuttan gidelim.</p>
<p><strong>Demokrasi mi, Grup Hakları mı?</strong></p>
<p>Hadi gelin bu söylenenleri uyguladığımızı farz edelim. Diyelim ki ülkenin belli bir kısmını diğerlerinden ayrı kabul edip farklı politikalar uygulamaya başladınız. Orada okullarda Türkçeden farklı bir dille, mesela Kürtçe ile eğitimi devreye soktunuz. Burada okuyan çocuklar sırasıyla ilk, orta, liseden mezun oldu. Bunların üniversiteye gitmesi gerekecek.</p>
<p>Arka arkaya bazı sorular akla geliyor. İlk soru: Hangi üniversiteye gidecekler? O zaman diyelim ki Kürtçe eğitim veren üniversite de açtı devlet. İyi de, kaç tane açacak? Bir tane mi, on tane mi, yüz tane mi? Beş tane açtı diyelim. Kürtçe eğitim ile mezun olmuş gençlerin o zaman iki yüz küsur üniversiteden sadece bu beşine girebilecek bir eğitimi olacak demektir. Biz bu gençlere iyilik mi yaptık şimdi? Onları kısıtlamış olmadık mı?</p>
<p>Efendim, kısıtlanmış olsa da bu benim kimliğim, sen bana yüz tane üniversite aç. Peki açtık. Hadi yüz üniversitenin kontenjanını dolduracak kadar Kürtçe eğitimle mezun olan genç de var diyelim. Veya kaç kişi olduğuna gerek de yok. Devlet olarak sübvanse ediyoruz nasılsa… Bu yüz üniversiteden de şimdi elimizde iş hayatının, devletin veya akademinin gerektirdiği Türkçeyi bilmeyen üniversite mezunları olacak. Buradan nereye gideceğiz? Türkçeyi kullanmadan hangi işte, hangi devlet dairesinde çalışacaklar? Hangi üniversite diyecektim ama yüz tane açtık ya, oraya girerler. Gerçi orada hangi hocalarla okudular diye bir soru da var ama “Takılmayın kardeşim ayrıntılara.” (Hay Allah! Kumpas davalarının “Büyük resme bakalım.”cıları devreye girdi).</p>
<p>O zaman iş hayatını, devlet hayatını ve her şeyi Kürtçeye göre düzenle. Kürtçe bilen ama Türkçe bilmeyen nüfus bütün kurumlara yetecek hâle gelinceye kadar bunu devlet olarak sübvanse et. Yani aslında dedikleri şu: <em>“Elde bir etnik grup var. Bunu ayrı bir millet hâline getirmek lazım. Ama PKK gibi terörist bir örgüt de kurulsa gelinebilecek nokta ancak dağlarla sınırlı. Bundan sonrası için Türkiye Cumhuriyeti devleti önayak olsun. O, bölücüleri sübvanse ederek bu grubu ayrı bir millet hâline getirsin. Eh ayrı millet olunca ne olacak? Hâliyle bir sınır belirlenip ayrı bir devlet kurulacak.”</em></p>
<p><strong>Grup Hakları Demokrasiyi Yavaş Öldürür</strong></p>
<p>Grup haklarının eninde sonunda gideceği nokta burasıdır. Grup hakları, demokratik toplumu hemen değil ama adım adım ölüme götürecek bir zehirdir. Bir ülkede yaşayan, her şeyiyle eşit yurttaşlar olmak yerine çeşitli özelliklerine göre bölünmüş gruplardan oluşan bir topluluğu tercih etmek demokrasi değildir.</p>
<p>Ülkemizde mesele Doğu ve Güneydoğu Anadolu bağlamında ve Kürt kökenli yurttaşlar üzerinden tartışıldığı için biz de bu konu üzerinden örneklerle gidiyoruz. Yoksa milleti bir kere bölmeye başladınız mı her özelliği bahane edebilirsiniz. Farklı din, farklı mezhep, farklı şehirden olma, farklı cinsiyet, farklı partiye oy verme gibi… Bu bağlamda bugünkü iktidar tam bir parti ayrımcılığı uygulamaktadır ki eski Türkiye diye kötülenen devirde böyle bir şey yoktu. Bir partinin iktidara gelmesi o partinin devlete sahip olması demek değildir. Sadece belli bir süre yürütme görevini yapması demektir. Neyse biz konudan uzaklaşmayalım.</p>
<p><strong>Ya Yurttaşlık Ya da Hukuksuzluk</strong></p>
<p>Yurttaşlık hukuku, insanlık gelişiminin son birkaç yüzyıllık serüveninde ulaştığı toplum sistemidir. Devlet, yurttaşları arasında ayrım gözetmez. Yurttaşların etnik aidiyeti, ırkı, dili, dini, mezhebi, cinsiyeti veya başka bir özelliği karşısında kör olmak zorundadır. İşin hukuki boyutunu aynı zamanda sitemiz yazar ve editörlerinden olan Gülcan Havva Eraslan, kendi köşesinde yazdı.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Kanunlar, mesela <em>“Evlilik yaşı 18’dir ama bu durum filanca bölgenin geleneklerine aykırıdır. O yüzden o bölgede daha küçük evlenilebilir.”</em> diyemez. Burada bölge yerine inanç da koyabilirsiniz. Kanunlarda mevcut olan istisnalar ancak objektif kriter istisnalarıdır. Bu tip sübjektif kriterler üzerinden istisnalar oluşturmaya başlarsanız o zaman bırakın üç beş tane grup için istisna bulmayı, 83 milyonun hepsine ayrı ayrı kriter bulursunuz. Bu durum <em>“İstediğime istediğim kanunu uygularım!”</em> mantığına çıkar ki bu tam da bazılarının arzuladığı ve hatta fırsatını bulduğunda fiilen uyguladığı hukuk sistemidir, daha doğrusu hukuksuzluk sistemi…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-doster/anayasa-kimlik-siyaseti-ve-emperyalizm-1875333</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> https://www.aykiri.com.tr/yazarlar/gulcan-havva-eraslan/kakofoni-deryasinda-savrulan-turkiye/413/</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/irkciliga-karsi-yurttaslik/">Irkçılığa Karşı Yurttaşlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/irkciliga-karsi-yurttaslik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Irkçılığa hayır!</title>
		<link>https://millidusunce.com/irkciliga-hayir/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/irkciliga-hayir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Konuralp Ercilasun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Nov 2021 16:30:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim Kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=36143</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de ırklara, dillere, mezheplere, bölgelere göre ayrı siyasetler uygulamak ayrımcılığın ta kendisidir. Irklara göre farklı siyaset uyguluyorsanız veya uygulanmasını talep ediyorsanız düpedüz ırkçısınız.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/irkciliga-hayir/">Irkçılığa hayır!</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemizde birçok kavramın çarpıtıldığını görüyoruz. Bu çarpıtmalar cahillikten veya saflıktan gelmiyor. Türk milletinin kafasını karıştırmak için kasten yapılıyor. Bizim milletimiz de tarihte bütün kaynakların yazdığı gibi saf olduğundan, içi dışı bir olduğundan herkesi de böyle zannediyor ve birtakım çarpıtmalardaki art niyeti fark edemiyor. İşte bu yazıda bu çarpıtmalardan birini, ırkçılığı deşifre edeceğiz.</p>
<p>Bir konuda tartışabilmek, fikir alışverişinde bulunabilmek için konuşanların kavramlara aynı anlamları vermesi gerekir. Birbiriyle konuşanlar aynı kelimelerden başka mânâları çıkarıyorlarsa o zaman konuşma, anlamsız bir kör dövüşüne dönüşür. Bu sebeple kavramlara doğru anlamları yüklemek gerekir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Şimdi gelelim ırkçılık meselesine… Irkçılık nedir? Irkçılık bir ırkı diğerlerinden üstün tutma düşüncesidir. Bu düşünce, Batı dünyasında İkinci Dünya Savaşına kadar çok yaygındı. Hatta ABD’de bu düşünce, 1960’ların sonuna kadar revaçtaydı. Hitler Almanya’sı Alman milletinin bir bölümünü diğerlerine üstün tuttu ve başta Yahudiler olmak üzere onları yok etmek istedi. Hâlbuki Almanya’daki Yahudiler, Alman milletinin bir parçasıydı. Hitler bu şekilde kendi milletini bölmüş oldu. Dönemin İngiltere’si ve Fransa’sı da ırkçılık konusunda farklı değildi. Sadece uygulamaları, Hitler’e göre daha yumuşaktı diyelim. Sovyetler Birliğinde de ırkçılık vardı. Niye Çin sınırında bir Yahudi özerk bölgesi var diye düşünebilirsiniz mesela.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> ABD’de durum, savaştan sonra da devam etti. Tabii uygulamalar giderek yumuşadı. 19. yüzyılda insan yerine konmayan zencilerden, 1950’lerde otobüslerin ön koltuklarına oturamayan zencilere gelinmişti. Tabii bu da bir ırkçılıktı ve ancak 1960’ların sonundan itibaren aşılabildi. Burada sadece Yahudi ve zenci örneklerini vermemiz, bu iki kitleye yönelik ırkçılığın küresel anlamda daha bilinir olmasından dolayıdır. Gerçekte ise Batı’daki ırkçılık, sadece bu iki kitleye yönelik değildi. İngiltere’de başta Hintlilere, Fransa’da da Mağriplilere karşı olmak üzere bütün bir Afrika ve Asya kökenlilere yönelik ırkçılıklar vardı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkım, bu devletleri, yaptıkları ayrımcılığı gözden geçirmeye itti. Modern dünyada bütün insanlara eşit davranmak gerektiği, gerçeği ortaya çıktı. Tamamen kurtuldular mı, tartışılabilir. Ama artık İkinci Dünya Savaşı öncesi siyasetlerini devam ettirmediklerini, bu konuda daha insani noktaya geldiklerini söylemek mümkündür.</p>
<p>Çağdaş milletler dünyasında ise ırkçılığa hiçbir şekilde yer olmamalıydı. Bir devlet kendi vatandaşlarına eşit davranmak zorundaydı, bu sebeple kendi halkının içerisinde ayrımcı uygulamalar yapamazdı. Şimdi burayı biraz inceleyelim. Çağdaş ulus devlet anlayışına baktığımızda, bir devletin bütün vatandaşlarından oluşan halkı, o devleti oluşturan millettir. Bugün bütün gelişmiş ülkelerde geçerli anlayış budur. Bu anlayışı ülkemiz için Atatürk çok erken bir tarihte o meşhur sözüyle ifade etmiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Atatürk’ün bu cümleyle ifade ettiği gerçek, bugün de küresel anlamda geçerli bir kuraldır.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti eşitlik üzerine kurulmuştur. Bu eşitlik ilkesi, vatandaşların hepsinin devlet karşısında ve hukuk önünde eşit olmasını getirir. Yani vatandaşlar din, dil, ırk, mezhep, bölge, hayat tarzı, parti mensubiyeti veya başka bir kıstas esas alınarak birbirinden ayrılamaz. Bunları belki somutlaştırmak gerekir. Örneğin; hiç kimse filanca dinden olduğu için devlet hizmetine girme, memur olma hakkından mahrum edilemez veya bunun tersi; hiç kimse filanca dinden olduğu için memur olma yarışında diğerlerinin önüne geçemez. Din yerine yukarıda saydığımız kavramlardan bir tanesini de koyabilirsiniz. Bir kişinin memur olma hakkı ancak ve ancak o kişinin çeşitli objektif kriterlere uygun olup olmadığı ile belirlenir. Bunun en temel belirleyicilerinden biri, yapılan merkezî sınavlardır. Bu örneği, vatandaş-devlet ilişkisindeki bütün sahalara yaygınlaştırarak düşününüz. Tabi düşünceyi daha ileri götürerek, bugün bu eşitlik ilkesine uyuluyor mu, diye sorgulayabiliriz. Haklı bir sorgulamadır. Ama bu, başka bir yazının konusu…</p>
<p>Biz ana konumuza dönelim. Demek ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hiçbir ayrımcılık yapmadan, herkese eşit hak ve sorumluluk temeli üzerine kurulmuştur. Böyle bir durumda bir vatandaşın Eskişehirli mi olduğu, Antalyalı mı olduğu önemli değildir. Aynı şekilde Sünni mi, yoksa Alevi mi olduğunun da bir ehemmiyeti yoktur. Başka? Bu kişi Müslüman, Hristiyan veya Ateist bir Türk vatandaşı olabilir. Devlet ona hizmet götürürken onun dinini dikkate almaz, almamalıdır. Aynı şekilde bu Türk vatandaşı Çerkez etnik kökeninden, Kürt etnik kökeninden veya bir başka etnik kökenden de gelebilir. Bunlar arasında devlet hiçbir fark gözetemez, eğer gözetirse ayrımcılık yapmış olur. Nitekim cumhuriyet uygulamalarında da herhangi bir Türk vatandaşı, herhangi bir sebeple diğerine karşı imtiyazlı değildir. Sonuçta farklı bölge, din, etnik grup veya mezhepten olsa da “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” anlayışı çerçevesinde, bunların hepsi aynı milletin ferdi olarak değerlendirilir.</p>
<p>Şimdi buraya kadar okuyanlar diyecekler ki “Yahu hoca, iki artı iki dört eder diyorsun, bunlar bilmediğimiz şeyler değil ki…” Çok doğru, ben olsam ben de aynı şeyi derdim. Zaten böyle bir yazıyı Amerika’da veya Fransa’da yazmaya kalksanız bunlar herkesin bildiği şeyler diye, yayımlatmaya yer bulamazsınız.</p>
<p>Ama şimdi biraz daha yakından bakalım. Hepimiz bu gerçekleri biliyoruz. Peki, toplumda ve siyasette estirilen havaya ne demeliyiz o zaman? Şimdi siz bilinçli bir vatandaş olarak diyorsunuz ki:</p>
<p>“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Türk milletini oluştururlar.”</p>
<p>Bir yerlerden hemen sesler yükseliyor: “Hayır efendim, burada Türk var, Kürt var, Laz var, Çerkez var…”</p>
<p>Cevap veriyorsunuz: “Tamam kardeşim, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı dil, din, ırk, mezhep ayrımı yapılmaksızın Türk milletidir işte.”</p>
<p>Hemen itiraz: “Hayır, Kürtler (veya isterseniz başka bir etnik grup koyabilirsiniz) Türk değildir.”</p>
<p>Soru: “Niye değildir?”</p>
<p>“Efendim, onlar farklı ırk, dilleri de farklı zaten.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>E, şimdi bu ırkçılık değil mi?</p>
<p>Şimdi benzer bir cümleyi mesela Fransa için kuralım:</p>
<p>“Efendim Korsikalılar Fransız değildir, çünkü farklı ırktandırlar, dilleri de farklıdır.” Bu cümleyi Fransa’da kurmanızı hiç tavsiye etmem. Hakkınızda ırkçılıktan dava açılabilir ve Türkiye’deki gibi olayı gargaraya getiremezsiniz.</p>
<p>Şimdi çağdaş değerlere göre oturup bir kere daha düşünelim. Türkiye’de ırklara, dillere, mezheplere, bölgelere göre ayrı siyasetler uygulamak ayrımcılığın ta kendisidir. Irklara göre farklı siyaset uyguluyorsanız veya uygulanmasını talep ediyorsanız düpedüz ırkçısınız. Lamı cimi yok.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Kavramların birliği konusuna sitemiz yazarlarından Hakan Paksoy daha önce dikkat çekmişti. Birinci yazı: <a href="https://www.veryansintv.com/bunalimdan-cikisin-sarti-kavramlarda-birliktir">https://www.veryansintv.com/bunalimdan-cikisin-sarti-kavramlarda-birliktir</a>. İkinci yazı: <a href="https://www.veryansintv.com/bunalimdan-cikisin-yolu-kavramlarda-birliktir-ii">https://www.veryansintv.com/bunalimdan-cikisin-yolu-kavramlarda-birliktir-ii</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Stalin, Sovyetler Birliğinde başta Kırım Türkleri olmak üzere birçok halkı sürgünlerle başka yerlere taşımıştı. Yahudiler de bunlardan biriydi. Bugün hâlâ Çin’in kuzeydoğusuna sınır bir toprak parçasında bu özerk bölge varlığını sürdürüyor.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Bu yaklaşımı İkbal Vurucu ontolojik ırkçılık olarak tanımlıyor. Bk. İkbal vurucu, <em>Sona Doğru Kürt Açılımı: Demokratikleşme mi? Yıkım Projesi mi?</em> Sarkaç yayınları, 2012.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/irkciliga-hayir/">Irkçılığa hayır!</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/irkciliga-hayir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Keneşi niye gerekli?</title>
		<link>https://millidusunce.com/misak/turk-kenesi-niye-gerekli/#new_tab</link>
					<comments>https://millidusunce.com/misak/turk-kenesi-niye-gerekli/#new_tab#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Konuralp Ercilasun]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Nov 2021 09:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MISAK]]></category>
		<category><![CDATA[Öne çıkanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=36081&#038;preview=true&#038;preview_id=36081</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk Keneşi, üye ülkelerin dünya üzerinde rekabetçi bir üretim gücü olarak ortaya çıkmaları için ana temeli oluşturur. Bu anlamda titizlikle üstüne titrenmesi gereken bir uluslararası bölgesel kurumdur.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/misak/turk-kenesi-niye-gerekli/#new_tab">Türk Keneşi niye gerekli?</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://millidusunce.com/misak/turk-kenesi-niye-gerekli/#new_tab">Türk Keneşi niye gerekli?</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/misak/turk-kenesi-niye-gerekli/#new_tab/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Türk Alfabesi</title>
		<link>https://millidusunce.com/yeni-turk-alfabesi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/yeni-turk-alfabesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Konuralp Ercilasun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Oct 2021 21:26:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim Kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[harf devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[Latin Alfabesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk alfabesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=35887</guid>

					<description><![CDATA[<p><a href="https://millidusunce.com/yeni-turk-alfabesi/">Yeni Türk Alfabesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://millidusunce.com/yeni-turk-alfabesi/">Yeni Türk Alfabesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/yeni-turk-alfabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasal Alanda Türk Kadınının Temsilinde bir Hamle Daha: Muhtarlık Hakkı</title>
		<link>https://millidusunce.com/siyasal-alanda-turk-kadininin-temsilinde-bir-hamle-daha-muhtarlik-hakki/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/siyasal-alanda-turk-kadininin-temsilinde-bir-hamle-daha-muhtarlik-hakki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Konuralp Ercilasun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Oct 2021 17:41:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim Kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=35819</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk kadınının siyasal hayatta yerini alması önce 1930’da Belediye Kanunu ile başladı. İkinci olarak 1933’te bu yazıda konu ettiğimiz Köy Kanununda yapılan değişiklik geldi. Bu iki kanunla Türk kadını yerel seçimlere tam anlamıyla katılım hakkı kazanmıştı.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/siyasal-alanda-turk-kadininin-temsilinde-bir-hamle-daha-muhtarlik-hakki/">Siyasal Alanda Türk Kadınının Temsilinde bir Hamle Daha: Muhtarlık Hakkı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Modernleşmenin ana unsurlarından biri de kadın haklarıydı. Atatürk bu konu üzerinde önemle duruyor ve yurt gezilerinde yeri geldikçe Türk kadınının erkeğiyle birlikte aynı haklara sahip olmasının öneminden bahsediyordu.</p>
<p>Nitekim 1925 yılındaki Kastamonu-İnebolu gezisinde Atatürk başka konuların yanında kadının toplumdaki yerini de vurguladı. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu gezi, Türk devrim tarihinde önemli bir yer tutar. Çünkü aynı gezide Atatürk, şapka ve ayrıcalıklar konularını da gündeme getirmişti. Atatürk milletin bütünlüğü, tefrika çıkmaması gerektiği, bazı insanların çeşitli kıyafetler yoluyla tefrika yarattığı konularının yanında Türk kadının toplum hayatındaki yeri hakkında da konuşmalar yaptı. Burada kadınlarla ilgili şu sözleri özellikle önemlidir:<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>“Bir heyet-i içtimaiye, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kâbil midir ki, bir kitlenin bir parçasını terakki ettirelim, diğerini müsamaha edelim de, kitlenin heyet-i umumiyesi mazhar-ı terakki olabilsin? Mümkün müdür ki, bir camianın yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı semalara yükselebilsin? Şüphe yok, terakki adımları, dediğim gibi iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve saha-i terakki ve teceddütte birlikte yol almak lâzımdır. Böyle olursa inkılâp muvaffak olur.”</p>
<p>Kadının siyasal hayattaki temsili için ilk adım 1930’da Belediye Kanunu ile atıldı. Bu kanunun kabul edilmesinden sonra aynı yıl yapılan belediye seçimlerinde kadınlar hem oy kullandı hem de aday oldular. Seçim sonucunda da yeterli derecede oy alan kadınlar, belediye meclislerinde üye oldular. Böylece Belediye Kanunu ile verilen hak kâğıtta kalmamış, uygulamaya da geçmişti.</p>
<p>Siyasi hayatta kadın temsilinin ikinci hamlesi Köy Kanununda yapılan değişiklikle geldi. Aslında Köy Kanununun<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> seçmeni tarif eden maddelerinde cinsiyet belirtilmiyordu. Fakat o zamana kadarki anlayış gereğince muhtar ve ihtiyar heyeti seçme ve seçilme hakkı sadece erkeklere yönelik olarak uygulanıyordu. Zaten kanunun 30. Maddesi de seçime katılan ve seçilenlerin sadece erkekler olduğu alışkanlığıyla yazılmıştı.</p>
<p>Belediye Kanunu ile kadınlar siyasal hayatta ilk defa temsil edildikten bir süre sonra Köy Kanunu ele alındı. 26 Mart 1933’te Köy Kanununun 20. ve 30. Maddelerinde değişiklik yapılması konusu Meclis’e geldi. Bu değişiklerle ilgili ilk konuşmayı yapan Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya şunları söyledi:<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>“Muhterem arkadaşlar; yüksek onayınıza sunulan bu kanun lâyihası; Türk inkılâp ve Cumhuriyetinin koymakta olduğu esaslı temellerden birine konulan yeni bir taştır. Türk kadını, tarihin ilk devirlerinden beri daima faziletin, cesaretin, şecaatin ve aynı zamanda yurt sevgisinin sıcak bir kaynağı olmuştur. Eğer Türk çocukları tarihte büyük şerefler kazanmışlarsa ve diğer milletler arasında şerefnaz olmuşlarsa, emin olunuz ki bu, ana kucağında aldığı terbiye sayesinde olmuştur. Eğer Türk çocuğu zinde ve sıhhatli ise, güçlü ve kuvvetli ise emin olunuz ki bu, anasının damarlarında cevelân eden kanın temizliği ve terbiyesinin sağlamlığındandır.</p>
<p>Eğer Türk çocuğu tarihte en yüksek seciyeli bir insan olarak tanınmışsa, eğer Türk çocuğu dünyada en yüksek insaniyetperver olarak tanınmışsa emin olunuz ki ana kucağında aldığı şefkatten mülhem olmuştur. Türk kadınının mazisini saymak, malûmu ilâm kabilinden bir şey olur. Kendisi evimizin müdürüdür. Köyde de köy iktisadiyatının müdürü odur. Her hangi bir köye giderseniz en evvel karşınıza köyün iktisadiyatını idare edenin kadın olduğunu görürsünüz. Kadına evinde olduğu gibi, belediyelerde olduğu gibi köylerde de idare hakkını vermek bir vazifedir. Ona köyde muhtar olmak ve muhtar seçmek hakkını vermekle kendisine karşı bir şükran eseri göstermiyoruz, kendisinin zaten ve tabiatıyla sahip olduğu hakkını kanunen ifade etmiş oluyoruz. Bu köy kanunu hakkında göstereceğimiz alâka, Türk kadını için şurada diktiğimiz âbideden daha güzel, daha insanî bir âbide olacaktır. Kanunun heyeti umumiyesi, Türk kadınına köylerde de haklarını veren bir kanundur.”</p>
<p>Yine kanun hakkında söz alan Kütahya Milletvekili Recep Bey, Türk kadınının o zamana kadar kazandığı sosyal haklardan bahsetti. Bu sosyal haklar arasında eğitim görmek ve bütün tesislerden erkeklerle eşit haklarla faydalanmak vardır. Recep Bey’in konuşmasından anladığımıza göre 1933’e gelindiğinde sosyal hayatta kadın kendi yerini sağlamlaştırmıştır. Üniversitelerin bütün fakültelerinde, bütün okullarda kız oranları gittikçe artmaktadır. Mahkemelerde avukat, hâkim, hastanelerde doktorlar vardır. Laboratuvarlarda ve diğer bilim kurumlarında ve hatta bütün tesislerde artık kadınlar erkeklerle yan yana görev yapmaktadırlar. Nihayet yukarıda da söylediğimiz gibi Belediye Kanunu ile siyasal hayatta da yerlerini almaya başlamışlardır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Kütahya Milletvekili, işin temsil oranları kısmına da değiniyor. Belediye Kanununda Türk kadınına, şehir ve kasabalarda seçimlere katılma hakkı verilmesiyle seçmen sayısına iki, iki buçuk milyon kadar vatandaş eklenmişti. Şimdi muhtar seçimlerine katılma hakkı verilince bu sayıya köylerde beş milyona yakın kadın daha seçmen olarak eklenecekti.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> O zamanki genel nüfusun yaklaşık 15 milyon civarında olduğu düşünülürse bu meselenin kapsayıcı temsil bakımından ne kadar önemli olduğu anlaşılır.</p>
<p>Sonuçta Köy Kanununun seçme ve seçilme yeterliliklerini düzenleyen 20. Maddesinin ilgili yerlerine “kadın ve erkek” ibaresi eklendi. Yine 30. Madde kadınları da kapsayacak şekilde genişletildi. Böylece büyük yerleşim yerlerinden sonra köylerde de kadınlar seçme ve seçilme hakkı elde ettiler.</p>
<p>Türk kadınının siyasal hayatta yerini alması önce 1930’da Belediye Kanunu ile başladı. İkinci olarak 1933’te bu yazıda konu ettiğimiz Köy Kanununda yapılan değişiklik geldi. Bu iki kanunla Türk kadını yerel seçimlere tam anlamıyla katılım hakkı kazanmıştı. <a href="https://millidusunce.com/turk-kadininin-milletvekili-secilme-hakki/">Geriye bir tek milletvekilliği seçimi kalmıştı ki o düzenleme de 1934 yılında yapılacaktır.</a><a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri</em>, 2. Cilt, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2006, 223 ve devamı.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Köy Kanunu 18 Mart 1924’te kabul edilmişti.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> <em>TBMM Zabıt Ceridesi</em>, Devre: 4, Cilt: 17, 48.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> <em>TBMM Zabıt Ceridesi</em>, Devre: 4, Cilt: 17, 48.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> <em>Aynı yer. </em></p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Bununla ilgili yazımız: Türk Kadınının Milletvekili Seçilme Hakkı, <em>MDM-MİSAK</em>, https://millidusunce.com/turk-kadininin-milletvekili-secilme-hakki/</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/siyasal-alanda-turk-kadininin-temsilinde-bir-hamle-daha-muhtarlik-hakki/">Siyasal Alanda Türk Kadınının Temsilinde bir Hamle Daha: Muhtarlık Hakkı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/siyasal-alanda-turk-kadininin-temsilinde-bir-hamle-daha-muhtarlik-hakki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hukukta Çağdaşlığa: Türk Medeni Kanunu</title>
		<link>https://millidusunce.com/hukukta-cagdasliga-turk-medeni-kanunu/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/hukukta-cagdasliga-turk-medeni-kanunu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Konuralp Ercilasun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Oct 2021 16:30:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim Kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmut Esat Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Mecelle]]></category>
		<category><![CDATA[medeni kanun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=35491</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye Cumhuriyetinin çağdaşlaşma hamlesinde hukuk devrimi önemli bir yer tutar. Diğer bütün devrimler gibi bu devrimin de bir geçmişi bulunuyor. Aynı zamanda dönemin şartlarının zorlaması da çok fazla.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/hukukta-cagdasliga-turk-medeni-kanunu/">Hukukta Çağdaşlığa: Türk Medeni Kanunu</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye Cumhuriyetinin çağdaşlaşma hamlesinde hukuk devrimi önemli bir yer tutar. Diğer bütün devrimler gibi bu devrimin de bir geçmişi bulunuyor. Aynı zamanda dönemin şartlarının zorlaması da çok fazla.</p>
<p>Milletlerin ve devletlerin hayatında bir hukuk sistemi eskiden beri olmasına rağmen, bu sistem de diğer başka sistemler gibi dönemden döneme değişiklik gösterir. İnsanlık tarihinde çok eski zamanlarda kayda geçirilen bazı hukuk kurallarının yanı sıra birçok hukuk kuralı da sözlü gelenek hâlinde yaşadı. Töre olarak adlandırılan eski Türk hukuku da güçlü bir sözlü geleneğe dayanarak eski zamanların kaidelerini oluşturuyordu.</p>
<h2><strong>Sürekli başvurulabilecek kesin kurallar lazım </strong></h2>
<p>Osmanlı devrinde de zamanın ihtiyaçlarına göre hem dinî anlayışa hem de örf ve âdetlere dayanan bazı hukuk kuralları vardı. Fakat bu kurallar çeşitli sebeplerle artık güncel ihtiyacı karşılayamaz hâle gelmişlerdi. Bu sebeplerden biri bu kuralların bütüncül olmamasıydı. Zaten bu eksiklik Osmanlı devrinde de fark edilmiş, bu sebeple modern anlayışa uygun bir hukuk metni hazırlanması ihtiyacı duyulmuştu. İşte böylece Osmanlı’nın ilk hukuk metni olan Mecelle’nin yazımı 1876’da tamamlanmıştı. Mecelle 1851 maddeden oluşuyor ve zamanına göre önemli bir yenilik getiriyordu. Yeniliklerden biri hukuki kaideleri bir bütün ve değişmez hâlde toplama çabasıydı. Diğer bir yenilik de Mecelle’nin içinde “zaman değiştikçe hüküm değişir” kaidesinin yazılı olmasıydı. Dine ve değişmezliğe dayalı Osmanlı anlayışı için bu önemli bir adımdı.</p>
<p>Mecelle, Osmanlı devrinde ileriye doğru bir adım olsa da önemli eksiklikleri vardı. En önemli eksiği, “zaman değiştikçe hüküm değişir” ibaresine rağmen kuralların dinî anlayışa dayandırılmış olmasıydı. Diğer yandan toplum ilişkilerinde ortaya çıkan birçok yeni hususa cevap veremiyordu. Mahmut Esat Bozkurt’a göre Mecelle’nin iki bine yakın maddesinden sadece üç yüzü toplum ihtiyaçlarına bir çözüm getiriyordu. Toplumdaki birçok meseleye ise yine cevap yoktu. O zaman cevap bulunmayan bu konular için mahkemeler, fıkıh kitaplarına bakmak veya benzeri yöntemler kullanmak yoluyla anlık kararlar veriyorlardı. Böylece aynı husus için farklı mahkemelerde farklı kararlar çıkıyordu. Hatta hükümler arasında bölgeden bölgeye zıtlık dahi olabiliyordu.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Osmanlı devrinde Mecelle ile sınırlı kalınmamış, çözüm için çeşitli zamanlarda girişimlerde bulunulmuştur. Mesela 2. Meşrutiyet devrinde 1917’de bir Hukuk-ı Aile Kararnamesi kabul edilmiştir. Bu metin de bazı yenilikler getirmiş ama hâlâ bütün bir aile hukukunu kapsayamamıştı. Mesela evliliğin sona ermesi durumunda ortaya çıkan hukuki meselelerin birçoğuna dair düzenleme yoktu. Zaten bu kararname de kısa bir süre sonra yürürlükten kaldırılmıştı.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<h2><strong>Çağdaş devlette çok hukukluluk olmaz</strong></h2>
<p>Osmanlı hukuk sisteminin çağdaş devlet hayatına uymayan en önemli yönü birden çok hukukun bir arada bulunmasıydı. Yani çağdaş devletin bir şartı olan bütün vatandaşları kapsayıcı tek ve mütekâmil bir hukukta yoktu. Osmanlı devrinde toplum yapısını düzenleyen kurallar dinî anlayışa ve âdetlere dayanıyordu. Bu durumda farklı din gruplarına farklı hukuk uygulamak gerekiyordu. Böylece Osmanlı’da gayrimüslimlerin ayrı bir hukuk sistemi bulunuyordu. Bu sistem, 19. yüzyıla kadar dinî ve vicdani bir özgürlük anlamında devrine göre ileri bir sistemdi. Fakat dünyadaki gelişmeler özellikle 19. yüzyıldan itibaren yurttaşlık anlayışını ve hukukta birlik fikrini yaygınlaştırdı. Bu yeni anlayış, dünyevi ilişkileri dine dayandırmamayı ve yurttaşlara yönelik eşit hukuk kurallarını içeriyordu.</p>
<h2><strong>Osmanlı’nın baş belası: Kapitülasyonlar</strong></h2>
<p>Osmanlı’nın hukuk alanında 19. yüzyıldaki problemi sadece eski sistemini yeni zamana uyduramaması değildi. Ayrıca, yine aynı yüzyılda kaybetmiş olduğu savaşlar veya çeşitli zayıflıklar sebebiyle güçlü ülkelere kapitülasyonlar vermişti. Kapitülasyon kelimesini kolay olsun diye ayrıcalık olarak yorumlamak mümkündür. Genellikle daha çok ekonomik ayrıcalıklar akla gelse de aslında kapitülasyonlar bundan daha kapsamlıydı. Kapitülasyonlar adli, ekonomik ve sosyal olmak üzere bütün alanları içeriyordu. Bu bölümde bizi konumuz itibarıyla adli kapitülasyonlar ilgilendiriyor. Bu ayrıcalıklar sayesinde Türk topraklarında bulunan bir yabancı ülke vatandaşı herhangi bir konuda Osmanlı hukukuna bağlı kabul edilmiyordu. Bunun yerine kendi ülkesinde olmamasına rağmen kendi devletinin hukukuna tabi oluyordu. Bu durum Türk topraklarındaki yabancılara Osmanlı hukukuna aykırı iş yapma rahatlığı verdiği gibi Avrupa devletlerinin elçiliklerine de önemli bir güç sağlıyordu.</p>
<p>Kapitülasyonlarla Avrupa elçiliklerinin elde ettiği güçler sadece doğrudan kendi millettaşlarıyla da ilgili değildi. Bu devletlerin şirketleri, ticari faaliyetlerini kolay yürütebilmek için Osmanlı devleti sınırları içerisinde yaşayan ve yüzyıllardır buradaki Müslüman toplumla ticari ilişki tecrübesi bulunan gayrimüslimlere kendi şirketlerinin acenteliğini vermişlerdi. Bu devletler, daha ileri giderek bu acentelikleri yürüten ve normalde Osmanlı tebaası olan bu kişilere aynı zamanda vatandaşlık da verdiler. Böylece zamanla, doğma büyüme Osmanlı tebaası olan ama başka ülkenin vatandaşlığını da taşıyan gayrimüslim topluluklar oluştu. Hâliyle bu topluluklar, aynı zamanda yabancı hakkı elde ettiğinden vatandaşlığını aldığı ülkenin hukukuna tâbi olma hakkı da kazandı. İşte, Avrupalı devletlerin ve elçiliklerinin Osmanlı topraklarında güçlenmesinin önemli bir sebebini bu durum oluşturdu. Böylece, Osmanlı tebaası bir gayrimüslimle ilgili herhangi bir hukuk kuralı için Avrupalı devletler rahatlıkla işe karışabilir oldular.</p>
<p>Görüldüğü gibi, Osmanlı döneminde hukuk sistemi hem ihtiyacı karşılamıyordu hem de dış müdahaleler sonucu iyice bozulmuş ve içinden çıkılmaz bir hâl almıştı. Zaten bu sebeple hukuk devriminde yeni kanunların kabulü sırasındaki müzakerelerde Lozan’a ve kapitülasyonların kaldırılmasına da atıf yapıldığı görülür.</p>
<h2><strong>Atatürk konuşuyor</strong></h2>
<p>Hukuk devrimi, Lozan Anlaşmasını imzalamış ve cumhuriyeti ilan etmiş yeni bir rejimin dayandığı temel esasların oluşturulması bakımından önemlidir. Genç cumhuriyetin hızla bu işe giriştiği anlaşılıyor. İkinci Meclisin Dördüncü Yasama Yılının açılışında Atatürk bu konuya şu şekilde temas ediyor:<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<blockquote><p><em>“Muhterem efendiler:</em></p>
<p><em>Cumhuriyet Adliyesinin tekâmülü memnuniyetbahş bir seyir takip etmektedir. Muamelâtta emniyet ve sürat için ittihaz olunan tedabir<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> müspet netayiç<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> vermektedir.</em></p>
<p><em>Cumhuriyet Adliyesine mensup olanların en küçük memurlarına kadar ilmen kifayeti ve Cumhuriyet mefkuresini haiz olmaları için sarf olunan gayret mucibi memnuniyettir<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a>. Bir taraftan kifayeti ilmiyeyi<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> temin eden müessesata atfı ehemmiyet ederken diğer tarafta Cumhuriyet Adliyesinin müstenıidatı<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> olacak kanunların biran evvel vücuda getirilmesine nasbı nazar edilmelidir. Geçmiş idarelerden müdevver<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> nakâfi<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> kanunlarla geçirdiğimiz senelerde hayatı umumiyenin mâruz kaldığı müşkülât iktiham<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> olunabilmiş ise, bu, milletimizin Cumhuriyete olan sarsılmaz alâkai tabiiyesinden ve idarei Cumhuriyetin esasındaki kuvvet ve kudrettendir. Fakat nakâfi kanunların devamına müsaade etmek yüzünden milletin mâruz bulunduğu müşkülatın biran evvel izalesi gayri kabili tehir<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> zaruriyet cümlesindendir. Meclisi Âliye takdim edilecek olan ceza kanunu, Kanunu Medeni ve Ticaret Kanununun bu senei içtimaiye<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> esasında tedvin ve neşrolunmasındaki müstaceliyeti<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> bilhassa ifade etmek isterim.</em></p>
<p><em>Hayatı umumiyemizi yeni baştan tanzim edecek olan bu esasî kanunlar muasır medeniyetin kanunları zümresinden olmak tabiîdir. Milletimizin dahil olduğu heyeti medeniyenin iktisadî ve medenî ihtiyacatı o kadar yakındır ki buna tekabül etmesi lâzım gelen kanunlarda dahi aynı tekarüp<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> lüzumu barizdir. Asrı hazırın ihtiyacatına muvafık kanun yapmak ve onu hüsnü tatbik eylemek ümran<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> ve terakki esbabının en mühimlerindendir.”</em></p></blockquote>
<p>Görüldüğü gibi Atatürk bu konuşmasında Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve Ticaret Kanununu olmak üzere üç kanundan bahsediyor. Bu da kurucu kadronun bu kanunları toplu bir hukuk devriminin parçaları olarak gördüğünü anlatıyor.</p>
<p><strong>Türk Medeni Kanununun gerekçesi</strong></p>
<p>Türk Medeni Kanunu, Şubat 1926 itibarıyla hazır hâle getirildi. Dönemin Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt’un kanun tasarısını sunmak üzere yazdığı gerekçe konuyla ilgili açıklayıcı bilgiler veriyor. Adliye Vekili, kanunların neden dine dayanmaması gerektiğini net ifadelerle açıklıyor. Din, değişmezliği esas alır, halbuki insan toplulukları sürekli bir değişim içindedir. Dine dayanan kanunlar, uygulandıkları toplumları o dinin ortaya çıktığı eski devirlere bağlarlar ve gelişmeyi engelleyen en önemli sebepler arasında yer alırlar.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<p>Gerekçede Adliye Vekili, geleneksel kurallardan çağdaş kanunlara geçiş yönünde Almanya, Fransa ve İsviçre’den önemli örnekler veriyor. Meseleyi karşılaştırmalı açıdan görmek, Türk hukuk devrimini daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.</p>
<p>Mahmut Esat Bey Almanların 19. yüzyıla kadar 1500 yıl önce yapılmış Roma hukukuna tâbi olduklarını yazarak anlatmaya başlıyor. Fakat Almanların problemi sadece dayandıkları hukukun eskimiş olmasıyla sınırlı değildi. Alman prensliklerinin bir kısmında Roma hukuku, bir kısmında yerel metinlerle karışık bir Prusya hukuku, bir kısmında da Fransa hukuku geçerliydi. Adliye Vekiline göre Alman ahalisinin %33&#8217;ü Roma, %43’ü Prusya, %7’si Saksonya ve %17’si Fransa hukukuna tâbi idi. Ayrıca hukuk dili de tek bir dille sınırlı değildi. Hukuk metinlerinde Latince, Fransızca, Yunanca ve yerel Alman dilleri kullanılmıştı. Bavyera’da sadece nikah kıymak için 70-80 farklı usul vardı ve bir hâkim bunların hepsine vâkıf değildi. Almanlar 3 Temmuz 1896’da kendi medeni kanunlarını kabul ederek bu kargaşadan kurtuldu.</p>
<p>Adliye Vekili karşılaştırmaya Fransa’dan devam ediyor. Fransa da eski hükümleri, örf ve âdetlerini bir kenara bırakarak yeni kurallar koydu. Sınıf ve arazi imtiyazlarının lağvedilmesi, aile hukukunun kilisenin elinden alınması bunlar arasındaydı. Medeni kanun öncesinde Fransa’da da Almanya gibi farklılıklar vardı. Güneyde Roma hukuku, kuzeyde Cermen kuralları uygulanıyordu. Ayrıca her bölgenin de kendine mahsus kuralları vardı. Fransa’da bu medeni kanunun en şiddetli hasmı kilise oldu. Çünkü bu kanun toplumsal ilişkilerde ve bilhassa aile hukukunda Katoliklik hâkimiyetini kaldırıyordu.</p>
<p>Nihayet İsviçre’den bahseden Mahmut Esat Bey, burada da eskiden her kantonun ayrı bir kanuna sahip olduğunu belirtiyor. İsviçre’nin de örf ve âdetlere dayanan bu kanunların hepsini kaldırarak tek bir medeni kanun kabul ettiğini yazıyor.</p>
<p>Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki yakın çağda geleneksel devletten modern devlete doğru bir dönüşüm yaşanmaktadır. Esas dönüşüm, zannedildiği gibi doğu milletlerinin batılılaşması değildir. Kendi dönüşümünü başarıyla gerçekleştiren ilk devletler batılı devletler olduğu için böyle bir yanlış algı doğmuştur. Aydınlanma çağı ile Avrupalı devletler, kendi dönüşümlerini başlatmışlar, yeni bir zamana uygun yeni kurallar bulmuşlardı. Dönüşümlerinde başarılı oldukları içindir ki dünyanın geri kalanına göre ileriye doğru fırlayarak arayı açmışlar ve bu farkı kötüye kullanarak sömürgecilik ile emperyalizme başlamışlardı. Emperyalizme kurban olmak istemeyen toplumlar da tıpkı Avrupalı devletler gibi bir dönüşümü kendi inisiyatifleriyle gerçekleştirmek zorundalardı. Yoksa sonları bir Avrupalı devletin sömürgesine dönüşmek olurdu.</p>
<p>Kanun tasarısında bu kanunun aslen İsviçre Medeni Kanununa dayandığı da belirtiliyor. Çağdaş medeniyete mensup milletlerin ihtiyaçları arasında önemli fark olmadığı yazılıyor. Dönemin İsviçre Medeni Kanunu, o sıradaki en yeni, en mükemmel ve en halkçı kanun olarak nitelendiriliyor. Ayrıca İsviçre’nin birbirinden tarih ve gelenek olarak farklı olan Alman, Fransız ve İtalyan topluluklarına dayanmasına rağmen bu kanunun rahatlıkla uygulanabildiğine değiniliyor. Bir karşılaştırmayla İsviçre’ye göre çok daha mütecanis olan Türkiye’de bu kanunun uygulanmasının daha rahat olacağı da yazılıyor.</p>
<p>Burada aklımıza neden sıfırdan bir kanun yapılması yerine İsviçre’nin kanununun temel alındığı sorusu gelebilir. Bu durum, çağdaş dünyanın gidişatıyla ilgilidir. Dünya, Fransız ihtilalinden itibaren devlet sistemlerinde vatandaşlık statüsüne doğru gitmektedir. Vatandaşlar arasında fark gözetmeden hepsine tek bir kanun uygulama usulü bu statünün hukuki yönüdür. Bu durum daha Osmanlı devrinde de fark edilmiş ve o zamandan itibaren bazı kanunlar, özellikle Fransa’dan alınarak adapte edilmişti. Cumhuriyet devri de bu geleneğin üzerine oturuyordu. Diğer yandan Lozan Anlaşması imzalanmış ve Cumhuriyet de ilan edilmişti. Şimdi bir an önce yeni rejim için temel kanunların hazırlanıp yürürlüğe konması gerekiyordu. Daha önce bu yoldan geçmiş milletlerin tecrübelerinden faydalanma yolu seçildi ve bütün gelişmiş devletlerin kanunları incelendi. Mahmut Esat Bey’in gerekçede belirttiği üzere bunlar arasında en yeni yapılanı ve en eşitlikçi olanı tercih edildi.</p>
<p>Mahmut Esat Bey, devamla kanunların neden dine dayanmaması gerektiğini izah ediyor. Buna göre çağdaş medeniyetin esası din ile dünyayı ayırmaktır. Aksi takdirde, devletin kabul ettiği din esaslarını kabul etmeyen kimselerin vicdanlarına tahakküm edilmiş olur. Adliye Vekili dinin, devlet nazarında vicdanlarda kaldıkça muhterem ve masum olduğunu söylüyor. Kanunlarda dinin kullanılmasının tarih boyunca güçlülerin keyif ve arzularına hizmet ettiğini belirtiyor. Halbuki dini dünyadan ayırmakla çağdaş devletler, dine gerçek ve sonsuz bir taht olan vicdanı tahsis ettiler.</p>
<p>Adliye Vekili, son olarak Osmanlı gibi imparatorlukların durumuna geliyor. Çeşitli dinlere mensup tebaaya sahip devletlerde tek bir kanunun bütün toplumda uygulanabilmesi için bunun din ile bağının kesilmesinin millî hâkimiyet için bir şart olduğunu belirtiyor. Çünkü kanunlar dine dayandığı takdirde, vicdan hürriyeti gereği, her dine mensup vatandaşlar için ayrı kanunlar yapılması gerekirdi. Bu da çağdaş devletlerin ana şartı olan millî birliğe tamamen aykırıdır. Ayrıca kendi içinde çok hukuklu olan bir devlet, kendi topraklarındaki yabancılara da kendi hukukunu kabul ettiremeyecektir. İşte o zaman da adli kapitülasyonlar gelir.</p>
<h2><strong>Kapitülasyonların kalkmasını hazmedemeyenler</strong></h2>
<p>Mahmut Esat Bey’in yazdığı gerekçeden anlaşıldığına göre büyük devletler, Lozan Anlaşmasının hemen ardından bu anlaşmanın hükümlerini delmek için fırsat aramaktaydılar. Çünkü Adliye Vekili, Lozan anlaşması ile kaldırılan kapitülasyonların devamı için yabancıların bir takım gerekçeler ileri sürdüklerini yazmaktadır. Halbuki anlaşma imzalanmış, kapitülasyonlar kalkmıştı. Öyle görünüyor ki, Avrupalı devletler, çok hukukluğun ve eski usul kanunların devamı durumunda adli kapitülasyonların yeniden hayata geçirilmesi için bir dayanak bulacaklardır. Halbuki yeni Türk Medeni Kanun teklifinin kabulü ve bütün bir ülkede din ayırmadan toplum ilişkileri için aynı hükümlerin geçerli olması hâlinde herhangi bir ayrıcalık için dış dayatmanın mantığı ve zemini kalmayacaktı.</p>
<h2><strong>Kanun Tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisinde</strong></h2>
<p>Türk Medeni Kanun teklifi ilk defa 10 Şubatta Meclis’e geliyor ve gündeme alınıyor.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> 11 Şubatta, kanunun bir hafta sonrasında bir bütün olarak oylanması kabul ediliyor.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> Buna göre vekillere kanunu bir hafta kadar inceleme müddeti veriliyor. Burada bir hususa dikkat çekmek yerinde olur. Teklif edilen kanun 937 maddelik uzun bir kanundur. Meclislerde ise maddelerin tek tek tartışılması usulü vardır. Halbuki bu kanun hem acildir hem uzundur, ayrıca birçok maddesi birbiriyle iç içe geçmiştir. Madde madde hâlindeki tartışmalarda herhangi bir maddedeki değişiklik, başka bir madde ile çelişki yaratabilecektir.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a> Bu sebeple vekillerin bir hafta kanunu incelemesi ve müzakere gününde kanunun bütünü hakkında fikir beyan ederken maddelerle ilgili görüşlerini de o zaman söylemeleri yönünde Meclis karar almıştır.</p>
<p>17 Şubatta Kanun Tasarısı mecliste müzakereye açıldı. Burada ilk sözü alan Adliye Vekili Mahmut Esat Bey, bu sefer medeni kanuna kadınların elde ettiği haklar üzerinden yaklaştı. Adliye Vekili, kanunda aile ve miras hukukunda kadına eşit hak tanındığını ifade ediyor. Ona göre Türk tarihinin, en hazin siması Türk kadınıydı. Önceki zamanda hukuk nezdinde bir hakkı olmayan, fakat tâ ezelden hanım olan Türk annesi bu yeni medeni kanun ile layık olduğu mevkie gelecekti. Böylece bir bütün olarak Türk toplumu da güçlenecekti.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a></p>
<p>Yine müzakereler sırasında diğer bir vekil Şükrü Kaya da Batılı bir devletin kanunundan yararlanmayı açıklıyor. Askeriyede ve tıp alanında Batı usullerinden faydalanmak kabul görebiliyorsa hukuk alanında da Batı usullerinden faydalanılması normal sayılmalıydı.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a></p>
<p>Bu müzakerelerden sonra kanun 17 Şubat 1926’da oy birliği ile kabul edildi ve aynı yıl 4 Ekim tarihinde de yürürlüğe girdi. Türk Medeni Kanunu, yeni cumhuriyetin hukuk devriminde kabul ettiği ilk kanundu.</p>
<h2><strong>Medeni Kanun’un Tamamlayıcısı Borçlar Kanunu</strong></h2>
<p>Türk Medeni Kanununun kabulünden sonra onun bir parçası olarak eklenecek olan Borçlar Kanunu çalışmaları devam etti. Borçlar Kanunu, Medeni Kanun gibi o dönemin bu konuda en iyi hukuku olarak kabul edilen İsviçre hukukundan alındı. 557 maddeden oluşan Borçlar Kanunu, 22 Nisan 1926’da Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi. Müzakerelerde Borçlar Kanununun, Türk Medeni Kanunu ile bir bütün olduğu bu sebeple Medeni Kanun ile birlikte yürürlüğe girmesi gerektiği beyan edildi.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a> Böylece Borçlar Kanunu da Türk Medeni Kanunu gibi 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girdi.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bu konular, Türk Medeni Kanunu için Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt) Bey tarafından yazılan tasarıda izah ediliyor.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Mehmet Akif Aydın, Hukuk-ı Aile Kararnamesi, <em>TDVİA</em>, 1998, 18. Cilt, 317 (314-318).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> <em>TBMM Zabıt Ceridesi</em>, 1 Kasım 1925 Pazar, Devre: II, Cilt: 19, 9-10.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Tedbirler.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Neticeler, sonuçlar.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Mucibi memnuniyet: Memnuniyet sebebi.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Kifayeti ilmiye: İlmî yeterlilik.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Dayanakları.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Devredilmiş.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Yeterli olmayan.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Göğüs germe, dayanma, tahammül etme.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Gayri kabili tehir: Ertelenemez.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Senei içtimaiye: Toplantı yılı.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Aciliyet, ivedilik.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Yakınlaşma, yakınlık.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Medeniyet, ilerleme.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Türk Medeni Kanunu Tasarısı, <em>TBMM Zabıt Ceridesi</em>, 17 Şubat 1926 Çarşamba, Devre: II, Cilt: 22, Ek. Aksi belirtilmedikçe Mahmut Esat Bey’in görüşleri bu kanunun gerekçesinden nakledilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> <em>TBMM Zabıt Ceridesi</em>, 10 Şubat 1926 Çarşamba, Devre: II, Cilt: 22, 131.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> <em>TBMM Zabıt Ceridesi</em>, 11 Şubat 1926 Perşembe, Devre: II, Cilt: 22, 151-152.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Nitekim günümüzdeki bazı kanun tasarılarının tartışmalarında verilen önergelerle yapılan değişikliklerin bazen kanunların ruhunu bozduğunu ve kanun daha yeni çıkarken bile problemli çıktığını görüyoruz.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> <em>TBMM Zabıt Ceridesi</em>, 17 Şubat 1926 Çarşamba, Devre: II, Cilt: 22, 230.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> <em>TBMM Zabıt Ceridesi</em>, 10 Şubat 1926 Çarşamba, Devre: II, Cilt: 22, 232.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> <em>TBMM Zabıt Ceridesi</em>, 22 Nisan 1926 Perşembe, Devre: II, Cilt: 24, 174-175.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/hukukta-cagdasliga-turk-medeni-kanunu/">Hukukta Çağdaşlığa: Türk Medeni Kanunu</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/hukukta-cagdasliga-turk-medeni-kanunu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün İzinde: Sivas Kongresi</title>
		<link>https://millidusunce.com/ataturkun-izinde-sivas-kongresi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/ataturkun-izinde-sivas-kongresi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Konuralp Ercilasun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2021 09:31:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim Kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=34864</guid>

					<description><![CDATA[<p>Atatürk’ün kararı kesin. Sivas’ta Kongre toplanacak. Hatta Kongrenin bazı delegeleri Sivas’a ulaşmaya başlamış ve kendi aralarında istişarelere başlamışlar bile. Atatürk de Erzurum Kongresince tayin edilmiş Doğu İlleri Temsil Heyetinin üyeleriyle ve bu heyetin başkanı olarak Kongreye katılacaktır.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ataturkun-izinde-sivas-kongresi/">Atatürk&#8217;ün İzinde: Sivas Kongresi</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün 4 Eylül… Sivas Kongresinin yıldönümü.</p>
<p>Atatürk’ün Nutkunu esas alarak onun izinden gitmeye devam ediyoruz.</p>
<p>Hatırlayacağınız üzere önceki videolarımızda Atatürk’le birlikte 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkmıştık. Sonra 28 Mayıs’ta Havza’ya, 22 Haziran’da Amasya’ya gitmiştik. 23 Temmuz ile 7 Ağustos arasında ise Erzurum’da kongredeydik. Buralardaki faaliyetleri ve gelişmeleri izledik. Şimdi de Sivas Kongresine giden yola, kongrenin gidişatına ve sonraki etkilerine gelin hep birlikte bakalım.</p>
<p>7 Ağustos’ta Erzurum Kongresi tamamlanmış ve doğu illerinin müdafaasına uğraşan bütün yerel teşkilatlar arasında bir koordinasyon kurulmuştu. Ayrıca Şarkî Anadolu Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetinin tüzüğü kabul edilmiş ve yine bu cemiyet adına Doğu Anadolu’yu temsil eden bir Temsil Heyeti oluşturulmuştu.</p>
<p>Daha Amasya Genelgesiyle Sivas’ta bir kongre toplanacağı ilan edildiğinden itibaren ise hem İstanbul hükümeti hem de işgal kuvvetleri bu kongreyi toplatmamak için türlü girişimlerde bulundular. Çünkü millî hareketin bu Kongreyle gelişmesinden ve kendi işgal planlarını bozmasından korkuyorlardı. Hatta bu yüzden Atatürk, Amasya’da iken hızlıca Sivas’a gitme gereğini duymuş ve tedbirler almıştı.</p>
<p>İşte bu girişimler, Atatürk Erzurum’dayken de devam ediyor. Mesela bakın bu vereceğim bilgi çok ilginç. 20 Ağustos’ta Sivas valisi Atatürk’e bir telgraf çeker. O telgraftan şunları öğreniyoruz: Aralarında işgal subaylarının da bulunduğu çeşitli kişiler, şehre gelerek yetkililere baskılar yapıyorlar. Hatta İtilaf devletlerinin subayları, bir kongre toplanması hâlinde bunun Sivas’ın işgaline kadar gidecek bir olaylar zincirini başlatacağını söylüyorlar, yani gözdağı veriyorlar. Sivas valisi bir Fransız binbaşısının baskılarını zikrediyor.</p>
<p>Atatürk’ün cevap telgrafı ise mealen şu sözlerle biter: “Fransız binbaşısı bilmelidir ki, Fransızların Sivas’ı işgale karar vermeleri kendilerine pek pahalıya mal olabilecek yeni kuvvetlerle ve çok paralarla yeni bir harbe karar vermelerine bağlıdır. Böyle bir kararı, bu binbaşı ve arkadaşları düşünseler bile, Fransız milletinin böyle bir karara uyabileceğine ihtimal verilemez.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bu cevabi telgraftan şunu çıkarabiliriz ki Atatürk hem dünya şartlarını günü gününe takip edip isabetli tespitler yapıyor hem de sürekli haberleşmelerle günün şartlarında bozulmaya meyilli halk maneviyatını yüksek tutmak için uğraşıyordu.</p>
<p>Atatürk’ün kararı kesin. Sivas’ta Kongre toplanacak. Hatta Kongrenin bazı delegeleri Sivas’a ulaşmaya başlamış ve kendi aralarında istişarelere başlamışlar bile. Atatürk de Erzurum Kongresince tayin edilmiş Doğu İlleri Temsil Heyetinin üyeleriyle ve bu heyetin başkanı olarak Kongreye katılacaktır.</p>
<p>Doğu İlleri Temsil Heyeti, 29 Ağustos’ta Erzurum’dan yola çıktı. Sivas yolunda Erzincan’ı geçince bu heyet durduruldu. Heyeti durduranlar ileride dar bir boğazın tutulduğunu, devam ederlerse taarruz altında kalacaklarını söylüyorlardı. Söylediklerine göre en iyisi dönüp Erzincan’da beklemekti. Ama Atatürk kararlıdır. Ona göre böyle bir durumda beklemek olmaz. Devam edecektir. Bir saldırı hâlinde çatışılacağını bildirir. Yapılan plana göre amaç, hızla boğazı geçmektir. Bu sebeple çatışma sırasında kayıplar olsa bile hiçbir şekilde durmadan yola devam edilecektir. Atatürk, Nutuk’ta bu düzenlemeyi anlattıktan sonra “hulasa yürüdük ve geçtik” diye anlatımı bitirir. Ona göre bu olay, heyeti yavaşlatmak için bir oyundu.</p>
<p>Nihayetinde 2 Eylül’de heyet Sivas’a ulaşır. Kısa süre sonra Kongre başlayacaktır.</p>
<p>4 Eylül 1919’da, yani 102 yıl önce bugün Sivas Kongresi açılır ve kongrenin ilk günü Atatürk başkan seçilir. Atatürk açış konuşmasında “bugün bir araya geldiğimiz bu kongrenin kararı 21 Haziran’da verilmişti” diyerek Amasya Genelgesine atıf yapar.</p>
<p>Kongrenin gidişatına baktığımızda yurdun dört bir yanından gelen farklı fikirlerdeki delegeler arasında başlangıçta bir insicam olmadığı anlaşılıyor. İlk günler çeşitli müzakerelerle geçer.</p>
<p>Atatürk’ün önem verdiği esas konu ise, gündeme dördüncü gün gelir. Günün müzakerelerindeki konu Şarki Anadolu Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetidir. Nihayet bu cemiyet bütün vatanı kapsayacak bir hâle getirilir. Böyle olunca adında ve tüzüğünde de bazı değişiklikler yapılır. Artık adı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetidir. Tüzüğünde de sadece Doğu Anadolu’yu belirten maddeler bütün vatanı belirten ifadelerle değiştirilerek yeniden kabul edilir. Böylece cemiyetin tüzüğünde yer alan Doğu İlleri Temsil Heyeti de bütün vatanı temsil edecek bir hâl alır.</p>
<p>Sivas Kongresini bir iki gün meşgul edecek meselelerden biri de özellikle İstanbul’dan gelen delegelerin, İstanbul’daki işgal havasının etkisiyle yaptıkları bazı temasların Kongrede tartışılmasıydı. Bunlar İstanbul’dayken burada bulunan yabancı devlet temsilcileriyle görüşmüşler ve bu görüşmeleri sonucunda bir ülkenin himayesinin gerekliliğine kanaat getirmişlerdi. Düvel-i muazzama arasında da Amerika’ya doğru meyletmişlerdi. Bu yöndeki fikirlerini daha Atatürk Erzurum’dayken dahi ona telgrafla iletmişlerdi. Erzurum’da Atatürk, saatlerce ve hatta günlerce telgraf görüşmeleriyle bu verilen bilgilerin şüpheli ve güvenilmez olduğuna muhataplarını ikna etmeye çalışmıştı.</p>
<p>Kongre sırasında görüldü ki, bütün haberleşmelere rağmen bu kafa karışıklığı devam ediyordu. Bazı Kongre üyeleri konuşmalarında hem tam bağımsızlıktan bahsediyor, hem de bir ülkenin himayesini istemenin gelişmek için daha elverişli olacağını söylüyorlardı. Bu iki durumun aynı anda mümkün olamayacağını fark etmiyorlardı.</p>
<p>Kongre başkanı olarak Atatürk’ün burada aldığı tutum da üzerinde durulmaya değer. Himaye lehinde ve aleyhinde olan bütün konuşmacılara fikirlerini serbestçe ifade etmeleri için fırsat verdi. Himayeyi savunanların sözlerini, kendisi tam tersi kanaate sahip olmasına rağmen, kesmedi ve uzun uzadıya atılan nutukların sonuna kadar dinlenmesini sağladı. Bütün bu uzun konuşmaların diğer delegeleri de etkilemesi ve onların da kafasını karıştırması tehlikesi vardı. Fakat Atatürk buna rağmen onların sözlerini kesmedi.</p>
<p>Burada her türlü fikrin ifadesine gösterdiği saygı ortaya çıkıyor. Ama bir şey daha tespit ediyoruz. Kongrede bulunanlar ve aykırı da olsa her türlü fikri seslendirenler o günün şartları içerisinde milletin temsilcileriydi. Orası da milletin haklarını savunmak için toplanılmış olan bir yerdi. Milletin temsilcilerinin ikna edilmesi gerekiyordu. Milletin temsilcilerinin ikna edilmesi demek milletin ikna edilmesi demekti. Atatürk her türlü fikri tartıştırarak olmayacakları, olamayacakları da delegelere göstermiş oluyordu.</p>
<p>Bu uzun tartışmalar, sonuçsuz ve kongreyi de boşa meşgul edici tartışmalar olarak görülür. Konu bakımından öyledir de… Fakat insanları ikna etmek ve maneviyatı kuvvetlendirmek başka bir şeydir. Atatürk’ün Nutuk’ta, Kongre’deki tartışmaları anlattığı kısmı okuduğumuz zaman edindiğimiz izlenim şudur: Atatürk, bu tartışmalar yoluyla, tereddütte olan veya kafası karışan kişileri de yeniden kazanmış ve onları tam bağımsızlık yönünde motive etmiştir. Böylece Amerikan himayesini savunan uzun konuşmalar, nihayetinde, Amerika’da Türkler aleyhine yapılan kara propagandayı engelleme fikrine doğru evrilmiştir. Alınan karar da Amerikan kamuoyunda oluşması muhtemel bir yanlış algıyı düzeltmek yönündedir. Bunun için Anadolu’daki gerçek durumu tespit edecek bir heyetin gönderilmesini talep eden bir mektup yollanmasına karar verilmiştir.</p>
<p>Sivas Kongresi’nin bütün engellemelere rağmen toplanması, İstanbul hükümeti ve İtilaf devletlerinin bazı karşı hareketlerine yol açtı. İngilizler Eskişehir ve Afyon’daki kuvvetlerini iki katına çıkardılar. Ama daha ileri gidemediler.</p>
<p>Diğer yandan İstanbul hükümetince görevlendirilen bazı kişiler, yanlarında İngiliz işgal kuvvetlerinden bir binbaşıyla birlikte kuvvet toplamaya çalıştılar. Amaçları, Malatya üzerinden Sivas’a gelerek Kongre’yi dağıtmaktı. Atatürk süratle duruma müdahale etti. Malatya ve civarındaki birliklere bu kişileri tutuklama emri verdi. Ayrıca Sivas’tan da bir birliği Malatya’ya doğru gönderdi. Nihayetinde Atatürk, Kongreye karşı bu girişimi tersine çevirerek İstanbul hükümeti tarafından gönderilen kişileri kaçmak zorunda bıraktı. Böylece Kongre bir taarruza uğramadan 11 Eylül 1919’da başarıyla tamamlandı.</p>
<p>Ancak, Atatürk Kongre’ye karşı bu girişimi cezasız bırakma niyetinde de değildi. İstanbul hükümetinin bu girişimle ihanetini gösterdiğini düşünüyordu. Bütün vilayetlerden özellikle padişaha telgraflar çekilmesini ve hükümetin şikâyet edilmesini istedi. Sivas’tan da aynı telgraflar Kongre adına çekiliyordu. Anadolu’dan İstanbul’a âdeta telgraf yağıyordu. Fakat telgrafların padişaha ulaşması engelleniyordu. Bunun üzerine doğrudan doğruya Damat Ferit’e telgraflar çekilerek, hükümetin artık milletle tamamen ters düştüğü ifade edildi ve istifaya çağrıldı. 12 Eylül’de de kesin bir karar verildi. Damat Ferit hükümeti istifa edip yeni bir millî hükümet kurulana kadar bütün Anadolu’nun İstanbul’la haberleşmesine son verildi. Böylece İstanbul’un Anadolu’dan haber alma imkânları neredeyse tamamen yok edildi.</p>
<p>Sivas Kongresi, amaç olarak bütün vatan sathındaki millî hareketleri birleştirmek ve mücadeleyi tek bir elden idare ederek daha güçlü bir hâle getirmek için planlanmıştı. Kongre, Millî Mücadele’yi yürütecek ve temsil edecek kurumların oluşmasını sağladı. Bunlar Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti ile Temsil Heyeti’dir. Ayrıca Kongre’nin hemen sonrasında İstanbul’la temasın kesilebilmesi ve bütün Anadolu’da bunu uygulayacak tedbirlerin alınabilmesi millî hareketin giderek güç kazanmaya başladığını gösteriyor. Nitekim sonraki olaylar, millî hareketin gücünü ve Sivas Kongresi’nin etkilerini gösterecektir.</p>
<p>Bütün bu anlattıklarımızı Millî Düşünce Kanalımızdan da izleyebilirsiniz.</p>
<p><iframe title="Atatürk&#039;ün İzinde: Sivas Kongresi - Prof. Dr. Konuralp Ercilasun" width="500" height="281" src="https://www.youtube.com/embed/QHc7igU8_5w?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe></p>
<p>Atatürk’ü takibe devam edeceğiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), <em>Nutuk-Söylev 1. Cilt 1919-1920</em>, 10. Baskı, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2019, 108-109; Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), <em>Nutuk</em>, Ankara: Kaynak Yayınları, 2015, 82.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ataturkun-izinde-sivas-kongresi/">Atatürk&#8217;ün İzinde: Sivas Kongresi</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/ataturkun-izinde-sivas-kongresi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk cumhuriyetlerinde ortak tarih arayışı</title>
		<link>https://millidusunce.com/misak/turk-cumhuriyetlerinde-ortak-tarih-arayisi/#new_tab</link>
					<comments>https://millidusunce.com/misak/turk-cumhuriyetlerinde-ortak-tarih-arayisi/#new_tab#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Konuralp Ercilasun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Jul 2021 09:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MISAK]]></category>
		<category><![CDATA[Öne çıkanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=34015&#038;preview=true&#038;preview_id=34015</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk Cumhuriyetlerinde millî tarih yazımı Sovyet devrinin çarpıtmalarından arındırılma sürecindedir. Bu süreç yeni bulunan belgeler ve yeni araştırmalarla devam ediyor.  Her bir cumhuriyetteki millî tarih yazımının, ortak Türk tarihi yazımıyla tabii bir etkileşim içerisinde bulunduğu düşünülebilir.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/misak/turk-cumhuriyetlerinde-ortak-tarih-arayisi/#new_tab">Türk cumhuriyetlerinde ortak tarih arayışı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://millidusunce.com/misak/turk-cumhuriyetlerinde-ortak-tarih-arayisi/#new_tab">Türk cumhuriyetlerinde ortak tarih arayışı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/misak/turk-cumhuriyetlerinde-ortak-tarih-arayisi/#new_tab/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün İzinde: Erzurum Kongresi</title>
		<link>https://millidusunce.com/ataturkun-izinde-erzurum-kongresi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/ataturkun-izinde-erzurum-kongresi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Konuralp Ercilasun]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 Jul 2021 08:24:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=33975</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün 23 Temmuz… Erzurum Kongresinin yıldönümü. Atatürk’ün Nutkunu esas alarak Anadolu’da onun izinden gitmeye devam ediyoruz. Hatırlayacağınız gibi önceki videolarımızda Atatürk’le birlikte 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktık. Sonra 28 Mayıs’ta Havza’ya, 22 Haziran’da Amasya’ya gittik. Buralardaki faaliyetleri ve gelişmeleri izledik. Şimdi de Erzurum Kongresine giden yola, kongrenin gidişatına ve sonraki etkilerine bakacağız. Atatürk 26 Haziran’a kadar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ataturkun-izinde-erzurum-kongresi/">Atatürk&#8217;ün İzinde: Erzurum Kongresi</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün 23 Temmuz… Erzurum Kongresinin yıldönümü.</p>
<p>Atatürk’ün Nutkunu esas alarak Anadolu’da onun izinden gitmeye devam ediyoruz.</p>
<p>Hatırlayacağınız gibi önceki videolarımızda Atatürk’le birlikte 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktık. Sonra 28 Mayıs’ta Havza’ya, 22 Haziran’da Amasya’ya gittik. Buralardaki faaliyetleri ve gelişmeleri izledik. Şimdi de Erzurum Kongresine giden yola, kongrenin gidişatına ve sonraki etkilerine bakacağız.</p>
<p>Atatürk 26 Haziran’a kadar Amasya’da idi. Burada iken Sivas Kongresinin hazırlıklarıyla uğraştı. Bu arada İstanbul’da bulunan ve Millî Mücadele için önemli gördüğü bazı kişilere de mektup yazdı. Mektupla onları gelişmelerden haberdar ederek kendilerine önemli fedakarlıklar düştüğünü bildirdi. Bu mektuplarda millet iradesini bildiren önemli bir konuya dikkat çekmek yerinde olur. Bu konu mektuptaki sine-i millet vurgusu ve artık İstanbul’un Anadolu’ya egemen değil, tâbi olması gerektiğidir. Görüldüğü gibi Atatürk, milletin artık kendi kaderini eline aldığı inancındadır.</p>
<p>Atatürk’ün İstanbul’a çağrıldığı hâlde gitmemesi ve üstelik millî bir kongre toplama faaliyeti İstanbul hükümetinin karşı taarruzunu celp etti. Kendisinin hiçbir isteğinin yerine getirilmemesi yönünde telgraflar çekildi. Bu sebeple kongre yeri olarak belirlenmiş Sivas’ta bazı hareketlenmeler oldu. Bunu duyunca Atatürk, hemen giderek duruma vaziyet etmek gerektiğini düşündü ve kimseye duyurmadan 26 Haziran’da Sivas’a doğru yola çıktı. 27 Haziran’da Sivas’a varmadan çok kısa bir süre önce gelmekte olduğunu haber verdi ve oradaki durumu tersine çevirdi.</p>
<p>Sivas’ta kongre için gerekli tedbirleri aldırdı. Bu tedbirler arasında Sivas’a giden bütün yolların uzaktan ve yakından denetlenmesi gibi askerî tedbirler de vardı.</p>
<p>Atatürk, 28 Haziran’da Sivas’tan yola çıkarak 3 Temmuz’da Erzurum’a ulaştı. Burada artık hem Erzurum hem de Sivas Kongresi hazırlıklarıyla uğraşacaktı. Bu arada vilayetlerle ve komutanlıklarla da yoğun bir iletişim içerisinde bulunarak bürokratların hatalı adımlar atmasını engellemeye çalışıyordu.</p>
<p>Erzurum’da Atatürk’ün Millî Mücadele sırasındaki düşünce tarzını gösteren önemli bir toplantıya da şahit oluyoruz. Atatürk o sırada Erzurum’da bulunan ileri gelenlerle bir toplantı yapıyor. Bu toplantıda böyle bir mücadeleye atılacakların neleri göze alması gerektiğini açık seçik anlatıyor. Mealen şöyle diyor:</p>
<p>“Önder olacakların, her ne olursa olsun millî gayeden dönmemesi, memlekette barınabilecekleri son noktada, son nefeslerini verinceye kadar, gaye uğrunda fedakarlığa devam edeceklerine işin başında karar vermeleri icap eder. Kalplerinde bu kuvveti hissetmeyenlerin teşebbüse geçmemeleri elbette daha iyidir. Zira, bu takdirde hem kendilerini ve hem de milleti aldatmış olurlar.</p>
<p>Bir de söz konusu vazife, resmî makam ve üniformaya sığınarak, el altından yürütülemez. Bu tarzın bir derecesi olabilir. Fakat, artık o devir geçmiştir. Alenen ortaya çıkmak ve milletin hukuku için yüksek sesle bağırmak ve bütün milleti bu sese iştirak ettirmek lazımdır.</p>
<p>Benim azlolunduğuma ve her türlü akıbete mahkum bulunduğuma şüphe yoktur. Benim ile alenen işbirliği yapmak, aynı akıbeti şimdiden kabul etmektir. Bundan başka, söz konusu ettiğimiz vaziyetin talep ettiği adamın, diğer birçok bakımdan dahi mutlaka benim şahsım olabileceği gibi bir iddia mevcut değildir. Yalnız, her halde bu memleket evladından birinin ortaya atılması zaruri olmuştur. Benden başka bir arkadaşı da düşünmek mümkündür. Yeter ki, o arkadaş, bugünkü vaziyetin kendisinden talep ettiği tarzda hareket etmeyi kabul etsin!”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Atatürk buna benzer konuşmaları Millî Mücadele’nin her aşamasında ve her yeni katılan kişiye yönelik yaptığını söylüyor. Bu konuşma neden gerekliydi? Dikkat edilirse bu konuşmanın özünde başarıya ulaşmak için cefaya talip olmak ve vaz geçmemek vardır. Eğer kişide bu azim ve kararlılık yoksa hiç bu yola çıkmaması, çıkıp da yarı yolda vaz geçmesinden daha iyidir. Yani Atatürk, bu yola çıkacakların yolun bütün zorluklarını baştan bilip kararlarını ona göre vermelerini tavsiye etmektedir.</p>
<p>Diğer yandan Atatürk için esas konu vatanın kurtuluşu ve milletin selametidir. Bu sebeple önemli olan bir kişinin çıkıp bu yola baş koymasıdır. Atatürk, açıkça “illa ki herkes benim peşimden gelmek zorunda değil, bu yüce amaca ulaşmak için başka bir vatan evladı ortaya çıkarsa hepimiz beraber onun peşinden gidebiliriz” diyor. Ama nihayetinde illa ki biri çıkıp Türk milleti için savaşmalıdır. Olaylar, bize bu kişinin ancak Atatürk olabileceğini gösteriyor.</p>
<p>Böylece Erzurum Kongresi hazırlıklarına girişilir. Şimdi biraz geri gidelim. Burada Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-yı Hukuk-ı Milliye Cemiyeti vardır. Bu cemiyetin Erzurum ve Trabzon şubeleri, doğu illerini kapsayan bir kongre toplama kararı almışlardır. Bu karar, Haziran ayında diğer doğu illerine bildirilmiş ve delege yollamaları istenmiştir.</p>
<p>Amasya Genelgesinden de hatırlayacağımız gibi Kongre’nin 10 Temmuz’da toplanmasına karar verilmişti. Fakat 10 Temmuz geldiğinde delege seçilip gönderilme işi hâlâ tamamlanmamıştı. İllerle yazışmalar, delegelerin Erzurum’a ulaşmaları daha bir müddet sürecekti.</p>
<p>Tabii bu arada Atatürk açısından çok önemli gelişmeler de olur. Anadolu’ya çıktığından itibaren, giriştiği faaliyetler sebebiyle 8 Haziran’da İstanbul’a geri çağrılmış, ancak gitmemişti. O zamandan beri gerilmeye başlayan ipler bir ay sonra kopacaktı. 8 Temmuz gecesinde Atatürk, görevdeki bir asker sıfatıyla İstanbul’la son görüşmesini yaptı. Sadece Harbiye Nazırlığı değil, bizatihi Padişah da telgrafla gelmesi için ısrar ediyordu. Karşılıklı telgraflarla uzun sürdüğü anlaşılan bu konuşmada, ton giderek sertleşti ve İstanbul, Atatürk’ün resmî görevine son verdi. Burada son verilen görev, Dokuzuncu Ordu Birlikleri Müfettişliğidir. Yani Atatürk bu görev ve yetkilerinden alınmıştır. Atatürk’ün İstanbul’a cevabı aynı sertlikte oldu ve o da askerlik mesleğinden istifa etti. Bu hareketiyle devlet bürokrasisiyle hiçbir resmî ilişkisi kalmıyordu. Bir yandan resmen kullanabileceği yetkilerden tamamen mahrum kalmıştı. Diğer yandan ise artık herhangi bir devlet görevlisi olmadığı için üzerine bürokratik bir baskı gelemeyecekti. Nitekim daha sonra Atatürk, taşrada İstanbul’un baskısından bunalan bazı bürokratlara bu baskılardan kurtulmanın yolunun kendisi gibi mesleği tamamen bırakmak olduğunu tavsiye edecektir.</p>
<p>Erzurum’daki Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti, bu olay üzerine derhal Atatürk’ün yanında yer aldı ve hatta cemiyetin başına geçerek Kongre’ye katılmasını istediler. Atatürk, bu konuda Nutuk’ta Erzurumluların samimiyetini özel olarak zikreder.</p>
<p>Nihayet delegelerin toparlanabilmesiyle 23 Temmuz’da Erzurum Kongresi açılır ve Atatürk de Kongre’ye başkan seçilir. Burada yaptığı açış konuşmasında İtilaf Devletlerinin Mondros’a aykırı hareket ettiklerini söyler. Bir ateşkes anlaşması olması dolayısıyla, Mondros’a göre mevcut durum olduğu gibi muhafaza edilmeliydi. Fakat, İtilaf Devletleri, çeşitli bahanelerle Anadolu’nun dört bir yanına işgal birlikleri gönderiyorlardı. Atatürk, konuşmasında ayrıca dünyadan bazı örnekler verir ve gücünü milletten alacak bir hükümetin kurulması gerektiğini belirtir.</p>
<p>7 Ağustos’a kadar süren Erzurum Kongresinde alınan kararlar on maddeyle dünyaya ilan edildi. Ayrıca Kongre bildirisinin giriş kısmında İtilaf Devletlerinin giriştiği haksız işgallere ve hatta nüfus kaydırmalarına da dikkat çekildi. Eski harflerle üç buçuk sayfa tutan bu bildirinin tamamını, internette herhangi bir tarama yaparak bulmanız mümkün. Biz burada Atatürk’ün özetlediği kısımlara vurgu yapacağız. Atatürk, bu kararların şu şekilde bir özetini yapıyor bize:</p>
<p>1 . Millî sınırlar dâhilinde bulunan vatan kısımları bir bütündür. Birbirlerinden ayrılamaz.</p>
<p>2 . Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Hükümeti&#8217;nin dağılması hâlinde millet birlik içinde müdafaa ve mukavemet edecektir.</p>
<p>3 . Vatanın ve bağımsızlığın muhafaza ve teminine merkezî hükümet muktedir olamadığı takdirde, maksadın temini için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet, Millî Kongre&#8217;ce seçilecektir. Kongre toplanmış değilse, bu seçimi Heyet-i Temsiliye yapacaktır.</p>
<p>4. Kuvva-yı Milliye&#8217;yi etken ve millî iradeyi hâkim kılmak esastır.</p>
<p>5 . Hıristiyan unsurlara siyasi hakimiyet ve toplumsal dengemizi ihlal edecek imtiyazlar verilemez.</p>
<p>6. Manda ve himaye kabul olunamaz.</p>
<p>7 . Millî Meclis&#8217;in derhal toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis&#8217;in denetiminde yürütülmesini temin etmek için çalışılacaktır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Bu özetlenen kısımda Amasya Genelgesinde de açıklıkla ifade edilen milletin kendi kaderini eline alması kararlılığı net olarak görülüyor. Ayrıca bu kararlılığın nasıl hayata geçirileceğinin adımları da izah ediliyor. Buna göre Türk milletinin haklarını İstanbul hükümeti savunamazsa millî bir kongre toplanmak suretiyle geçici bir hükümet kurulacak ve milletin hakları bu şekilde savunulacaktır. Bu doğrultuda bir temsil heyeti kuruldu ve Millî Mücadele’yi yetkili bir kurul olarak sevk ve idare etmeye başladı.</p>
<p>Millî Meclis’in toplanması çağrısı da önemlidir. İstanbul hükümeti meclisi toplamayarak, meclisin karar vermesi gereken konularda da uygulamalar yapıyor, yani yetkisini aşıyordu. Bu tavırlarıyla İstanbul hükümeti aslında başına buyruk davranarak Kanun-ı Esasi’ye de aykırı hareket etmiş oluyordu.</p>
<p>Bunlara ek olarak vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı hükmü de burada ilan ediliyor. Kongre kararlarında sadece vatanın değil, milletin birliğinin de ifadesi vardır. Kararlarda modern dünyadaki eşitlik ilkesinin esaslarına uygun hareket edilmesi ve millet içerisinde bölünmelere yol açılmaması çağrısı yapıldığı da görülüyor.</p>
<p>Diğer yandan Kongre bildirisinde Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandığı sıradaki sınırlara özel olarak vurgu yapılmış ve bu sınırlar içerisinde vatanın ve milletin bütünlüğünden bahsedilmiştir. Bu bahis bize birkaç ay sonraki Misak-ı Millî’nin de ipuçlarını veriyor.</p>
<p>Erzurum Kongresi, amaç olarak Doğu Anadolu’daki millî hareketleri birleştirmek ve daha güçlü bir hâle getirmek için planlanmıştı. Ancak Kongre’deki müzakereler ve özellikle Atatürk’ün katkıları bu sonuçları yerel kalmaktan kurtardı. Kongre kararlarına dikkat edildiği takdirde bazı maddeler münhasıran Doğu vilayetlerine has olsa da bildirinin genel niteliği bütün bir memleket sathına yöneliktir. Böylece Erzurum Kongresiyle çok önemli bir eşik aşılmış, Millî Mücadele yeni bir safhaya girmiş oluyordu.</p>
<p>Bundan sonra Atatürk’ü takibe Sivas’tan devam edeceğiz.</p>
<p><a href="https://www.youtube.com/watch?v=fVhHYYmVoXc">Bütün bu yazdıklarımızın sesli anlatımını Youtube sayfamızdan buraya tıklayarak da izleyebilirsiniz. </a></p>
<p><iframe title="Atatürk&#039;ün İzinde: Erzurum Kongresi - Prof. Dr. Konuralp ERCİLASUN" width="500" height="281" src="https://www.youtube.com/embed/fVhHYYmVoXc?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), <em>Nutuk-Söylev 1. Cilt 1919-1920</em>, 10. Baskı, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2019, 60-61; Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), <em>Nutuk</em>, Ankara: Kaynak Yayınları, 2015, 58.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), <em>Nutuk-Söylev 1. Cilt 1919-1920</em>, 10. Baskı, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2019, 88-89; Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), <em>Nutuk</em>, Ankara: Kaynak Yayınları, 2015, 72-73.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ataturkun-izinde-erzurum-kongresi/">Atatürk&#8217;ün İzinde: Erzurum Kongresi</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/ataturkun-izinde-erzurum-kongresi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
