<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Oğuz Çetinoğlu, Milli Düşünce Merkezi sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://millidusunce.com/author/oguzcetinoglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://millidusunce.com/author/oguzcetinoglu/</link>
	<description>Dünyaya Türkçü bakış</description>
	<lastBuildDate>Sat, 29 Sep 2018 09:13:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Türkçemizin ince ve derin sızısı</title>
		<link>https://millidusunce.com/turkcemizin-ince-ve-derin-sizisi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/turkcemizin-ince-ve-derin-sizisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz Çetinoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Sep 2018 08:39:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap edebiyat sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=8374</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bahtiyar Vahabzade…Latince için diyor ki: ‘Ölü dil. Halk yoktursa dili de ölmüştür.’ Buradan hareketle; ‘Dil ölürse, o dili konuşan millet de ölür’ hakîkatine ulaşılır. Dil giderse, millet de millet olmaktan çıkar, insan kalabalıkları hâline dönüşür. İnsan topluluklarını millet hâline getiren dildir</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/turkcemizin-ince-ve-derin-sizisi/">Türkçemizin ince ve derin sızısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkcemizin-ince-ve-derin-sizisi%2F&amp;linkname=T%C3%BCrk%C3%A7emizin%20ince%20ve%20derin%20s%C4%B1z%C4%B1s%C4%B1" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkcemizin-ince-ve-derin-sizisi%2F&amp;linkname=T%C3%BCrk%C3%A7emizin%20ince%20ve%20derin%20s%C4%B1z%C4%B1s%C4%B1" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkcemizin-ince-ve-derin-sizisi%2F&amp;linkname=T%C3%BCrk%C3%A7emizin%20ince%20ve%20derin%20s%C4%B1z%C4%B1s%C4%B1" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkcemizin-ince-ve-derin-sizisi%2F&amp;linkname=T%C3%BCrk%C3%A7emizin%20ince%20ve%20derin%20s%C4%B1z%C4%B1s%C4%B1" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkcemizin-ince-ve-derin-sizisi%2F&#038;title=T%C3%BCrk%C3%A7emizin%20ince%20ve%20derin%20s%C4%B1z%C4%B1s%C4%B1" data-a2a-url="https://millidusunce.com/turkcemizin-ince-ve-derin-sizisi/" data-a2a-title="Türkçemizin ince ve derin sızısı"></a></p><p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8372 size-medium_large" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/rasymas-768x512.jpg" alt="" width="768" height="512" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/rasymas-768x512.jpg 768w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/rasymas-300x200.jpg 300w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/rasymas.jpg 1020w" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" /></p>
<p>Türkçemizin ‘<em>problemli bir dil</em>’ olduğu söyleniyor. Aynı mânâya gelen kelimelerin, Türk Dil Kurumu’nun (TDK) sözlükleriyle, Türkçeyi çok iyi bildiği, uzmanlar tarafından kabul edilen şahısların hazırladıkları lügatlerde farklı yazıldığını görenler, söylenenlerin doğruluğunu tasdik ediyorlar.</p>
<p>Bu farklar, yazılarda daha sık olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Bu mevzuda hacimli bir kitap yazmak mümkün. Bu yazıda, yalnızca ‘^’ (şapka) işâretinden kaynaklanan problemler ele alınacaktır.</p>
<p><strong>Şapkanı alıp gidemezsin</strong></p>
<p>Fi târihinde, TDK’nun almış olduğu bir kararla, Türkçede bâzı harflerdeki şapka işâretinin kullanılmayacağı ileri sürülmüştü. İsminde ‘â’ harfi bulunan tanınmış bir hanımefendi, ‘<em>şapkamı istiyorum</em>’ başlıklı bir yazı yazınca, TDK açıklama yaptı: ‘<em>Öyle bir karar alınmış değildir</em>!’</p>
<p>Kararın alındığını zannedenler yaklaşık 10 – 15 yıldır söz konusu harfleri şapkasız kullandılar.   Şapka işâreti kullanılmadığında telaffuzun bozulduğunu ve mânâ kaymalarının olduğunu hepimiz biliriz.</p>
<p>Mesela, şapkalı a ile yazılması gereken <em>&#8216;kârımı işçilerimle paylaşmaktan huzur duyarım</em>’ cümlesini şapkasız yazmak rezâletini kim üstlenebilir?</p>
<p>Yokluk-hiçlik mânâsındaki adem kelimesi ile, insan mânâsında kullanılan âdem aynı yazılıyordu. &#8216;<em>Hâlâ</em>&#8216; yerine, (babanın erkek kardeşi mânâsındaki) &#8216;<em>hala</em>&#8216; şeklinde yazılıyordu. Hatta bâzı okulların tabelalarında; ‘<em>Milli Eğitim Bakanlığı</em>’ ibâresi yer almaktaydı. ‘<em>Milli</em>’, ‘<em>içinden mil geçirilmiş makine aksamı</em>’ demektir. Millî Eğitim Bakanlığı’nın neresinden mil geçirilmiştir? Bilen var mı?</p>
<p>Bilgisayar klavyelerinin bâzılarında şapka (^) işâreti yoktu. Olanlarda da, önce Shift ve 3 tuşuna bir arada sonra da ‘ı’, ‘a’ ‘u’ tuşlarına basmak suretiyle harflere şapka giydirilebiliyor. ‘Q’ klavye ithalinin yasaklanmasını, yalnızca ‘F’ klavye ithaline izin verilmesini isteyenler, ‘^’ işâretinin tek tuşla konulabilmesini talep ediyorlar. Aslında bilgisayar klavyelerinin Türkiye’de imal edilebilmesi lâzım.<sup>1</sup> Niçin kimse, ‘<em>Neden biz yapmıyoruz</em>’ demiyor?</p>
<p><strong>Bilmiyorsan rahatsız da olmazsın</strong></p>
<p>‘^’ işâreti hem inceltme hem de uzatma maksadıyla kullanılıyor. Bu, imlâ kaidelerimizin ciddî bir sıkıntısıdır. Bâzı kelimelerde ise hiçbir çözüm bulunamıyor. Meselâ Kasım Bey’e şapka veremiyoruz. Veremeyince, Beyefendinin adını, ay adı gibi, kısa ‘a’ ile uzatmadan okuyanlar oluyor.  Bu arada, ay adı olan Kasım kelimesini de, Kasım Bey’den bahsediyormuş gibi ‘a’ harfini uzatarak telaffuz edenlere rastlanıyor.</p>
<p>Yazılışları bir, mânâları ve okunuşları ayrı olan kelimeleri ayırt etmek için, okunuşları uzun olan kelimelerimiz var:</p>
<p>adet: sayı / âdet: alışkanlık, gelenek; akit: sözleşme / âkit: sözleşme yapan;<strong><br />
</strong>ala: karışık renkli / âlâ: pekiyi; alem: bayrak / âlem: dünya, evren; Ali: kişi adı / âli: yüce, yüksek;<strong><br />
</strong>alim: her şeyi bilici / âlim: bilgin; ama: fakat / âmâ: görmez, kör;<strong><br />
</strong>amin: kimya terimi / âmin: dua sözü; aşık: ayak bileğindeki kemik / âşık: vurgun, tutkun;<strong><br />
</strong>ayan: belli, açık / âyan: ileri gelenler; batın: karın / bâtın: iç; gizli; <strong><br />
</strong>dahi: bile, fazladan  / dâhî: Fevkalade gücü ve kabiliyeti olan kimse;<strong><br />
</strong>dâhil: karışma, iç, içeri, içinde olmak / dahîl: sığıntı, yabancı; dar: ensiz / dâr: ev; <strong><br />
</strong>fani; ışık şiddeti / fâni: ölümlü, gelip geçici; hadis: Peygamber sözü / hâdis: meydana gelen;<strong><br />
</strong>hak: doğruluk / hâk: toprak; haki: hikâye eden, hâki: toprakla ilgili, yeşile çalar koyu sarı renk; hakîm; hikmet sâhibi / hâkim: hükmeden, egemenliği altında bulunduran, yargıç;<strong><br />
</strong>hal: pazar yeri, iktidardan indirme / hâl: durum, vaziyet; hala: babanın kız kardeşi / hâlâ: henüz;<strong><br />
</strong>hasıl: ekin / hâsıl: olan, ortaya çıkan; haşa: kalın kumaş parçası / hâşâ: asla;<strong><br />
</strong>havas: nitelikler, özellikler / havâs: duygular; haya: er bezi / hayâ: utanma duygusu, sıkılma;<strong><br />
</strong>kar: donmuş su buharından oluşan hafif tanecikler / kâr: kazanç;<strong><br />
</strong>mani: ruh hastalığı /  mâni: şiir türlerinden biri, engel; nakil: taşıma /  nâkil: taşıyan; <strong><br />
</strong>nar: bir meyve / nâr: ateş; nazım: manzume / nâzım: düzenleyen; <strong><br />
</strong>rahim: döl yatağı / rahîm: koruyan, merhamet eden; sadır: göğüs / sâdır: çıkan, görünen;<strong><br />
</strong>sari: bir çeşit elbise / sâri: bulaşıcı; şahıs: kimse, kişi / şâhıs: sırık;<strong><br />
</strong>şura: yer / şûra: danışma kurulu / tabi: elbette / tâbi: bağımlı;<strong><br />
</strong>vakıf: hizmet maksadıyla kurulan sivil toplum teşkilatı  / vâkıf: bilen, vakfeden;<strong><br />
</strong>varis: damar genişlemesi / vâris: mirasçı; vasî: vasiyeti yerine getiren, vesâyeti yüklenen / vâsî: geniş, engin; yad: yabancı) / yâd: anma; yar: uçurum /  yâr: sevgili; zâti: zâten / zâtî: şahsî…</p>
<h2><strong>Şapka ne zaman?</strong></h2>
<p>Fransızların ‘<em>aksan sirkon fleks</em>’ dedikleri, Türkçede ‘<em>düzeltme işâreti</em>’ veya şapka olarak da isimlendirilen ‘^’ işâreti, aşağıda belirtilen durumlarda kullanılır:</p>
<p>1-Yazılışları bir, mânâları ve söylenişleri ayrı olan kelimeleri birbirinden ayırabilmek için okunuşları uzun olan ‘a, ‘ı, i’ ve u’ sesli harflerinin üzerine konur. Misalleri yukarıda verilmiştir.</p>
<p>İKAZ: ‘<em>Öldürme hâdisesi</em>’ mânâsındaki katil ile ‘öldüren’ mânâsında kullanılan katil kelimelerinde ‘^’ işâreti kullanılmaz. İkincisine bâzı yazarlar (‘) kesme işâreti koyarak <em>ka’til </em>şeklinde yazıyor.  Çok az kişi de ‘<em>kaatil</em>’ şeklinde yazıyor. (Hangisinin doğru olduğunu belki rufâiler biliyordur. Onlarla temas kurabilenler yardımcı olabilirler mi?)</p>
<p>Erkek ismi olan ‘<em>Kadir</em>’ ile ‘kuvvetli, maddî veya mânevî kuvveti sâyesinde istediğini yaptırabilen, ‘muktedir’ mânâsındaki ‘<em>kadir</em>’ kelimesindeki ‘a’nın üzerine de ‘^’ işâreti konulmaz.</p>
<p>2- Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelimelerle özel adlarda bulunan ince ‘g’ ve ‘k’ sessiz harflerinden sonra gelen a ve u sesli harflerinin üzerine ‘^’ konulur. Misaller:  dergâh, dükkân, gâvur, Gülgûn, Hakkâri, hikâye, kâfir, kâğıt, karargâh, kâtip, Kâzım, mahkûm, mezkûr, Nigâr, sükûn, sükût, tezgâh, yadigâr ve benzerleri…</p>
<p>3- Şahıs ve yer adlarında ince ‘l’ sessiz harfinden sonra gelen ‘a’ ve ‘u’ sesli harfleri de ‘^’ işâreti ile yazılır: Bâlâ, Elâzığ, Halûk, İslâhiye, Lâdik, Lâle, Lâpseki, Nalân, Selânik ve benzerleri…</p>
<p>4- Nispet ekinin, belirtme durumu ve iyelik ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır:  Türk askeri / askerî okul; dini öğrenmek / dinî bilgiler; ilmi bilmemek / ilmî tartışmalar; manzara resmi /   resmî kuruluşlar ve benzerleri&#8230;</p>
<p>Nispet eki alan kelimelere Türkçe ekler getirildiğinde düzeltme işâreti olduğu gibi kalır:  millîleştirmek, millîlik, resmîleştirmek, resmîlik ve benzerlerinde olduğu gibi.</p>
<h2><strong>&#8220;Halk yoktursa dili de ölmüştür&#8221;</strong></h2>
<p>Nispet eki olan ‘î’ Arapçadan Türkçemize gelmiş, yerleşmiştir. Doğu kökenli olduğu için ‘<em>kaka</em>’, ‘<em>sel &#8211; sal</em>’ takılarını ise Fransızcadan geldiği için ‘<em>cici</em>’ bulanlar var.  Târih kelimesi Arapçadır. Onu itirazsız kullananlar, ‘<em>târihe ait</em>’, ‘<em>târihle alâkalı</em>’ mânâsında kullanılan ‘<em>târihî</em>’ kelimesindeki  ‘î’ nispet ekini reddedip, kelimeyi Türkçeleştirdiklerini zannederek ‘<em>tarihsel</em>’ şeklinde yazıyorlar. Tamam… sel &#8211; sal takıları maymuncuk… Kabul. Her kelimenin arkasına ekleyiver. ‘<em>Ben ekledim, oldu</em>’ denilir, olur-biter. Onlar, yarınlarda ‘<em>yalansal</em>’, ‘<em>uyduruksal</em>’ gibi kelimelere de lügatlerde yer hazırlıyorlar.</p>
<p>Onlar, esâsen problemli olan dilimizi daha da problemli hâle getirerek, ‘<em>Türkçe yıprandı, artık değiştirelim</em>…’ diyebilmeyi tahayyül ediyor da olabilirler. Bu hayâl gerçekleşirse Türkçe ölür.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-8376 size-thumbnail alignleft" style="width: 150px; height: 150px;" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/cropped-TavukYumurtaMilletDevletDil-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/cropped-TavukYumurtaMilletDevletDil-150x150.jpg 150w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/cropped-TavukYumurtaMilletDevletDil-300x300.jpg 300w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/cropped-TavukYumurtaMilletDevletDil-768x768.jpg 768w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/cropped-TavukYumurtaMilletDevletDil-1024x1024.jpg 1024w" sizes="(max-width: 150px) 100vw, 150px" />Bahtiyar Vahabzade (1925-2009) Lâtince hakkında diyor ki: ‘<em>Ölü dil. Halk yoktursa dili de ölmüştür</em>.’ Buradan hareketle; ‘<em>Dil ölürse, o dili konuşan millet de ölür</em>.’ Hakîkatine ulaşılır. Dil ve milleti bir birinden ayırmak olmaz. Millet kendini yaşatmak için dilini koruyacak.  Dil elden giderse, millet de millet olmaktan çıkar, insan kalabalıkları hâline dönüşür. Milletin dilini yok et veya milleti öldür… Fark etmez. İkisi de aynı kapıya çıkar. Denilebilir ki: ‘<em>Bir milleti târih sahnesinden silmek istiyorsan, dilini yasakla. Millet tedricen eriyip yok olacaktır.</em>’ Unutulmamalı! İnsan topluluklarını millet hâline getiren dildir.</p>
<p>Ahmet Hâşim (1884-1933), Süleyman Nazif (1870-1927) hakkında, Ahmet Kabaklı (1925-2001) da -kaynak belirterek- Nihat Sâmi Banarlı (1907-1974) için ‘<em>kelimelerin serdârı</em>’ unvânını uygun görüyor.</p>
<p>‘<em>Kelimelerin serdârı</em>’ unvânını hak eden Banarlı diyor ki: ‘<em>Fransızcada, Eski Yunan ve Lâtin dillerinde ve yeni Avrupa lisanlarında olduğu gibi şiirde aruz<sup>3 </sup>yaratan bir uzun hece sistemi yoktur. Uzun hece, dilleri âdetâ tek sesli olmaktan kurtarıp çok sesli yapan ve dillerde büyük müzikalite sağlayan ses unsurudur</em>.’<sup>4</sup></p>
<p>Türkçemizde bu imkân ‘^’ işâreti ile sağlanabilir. Ancak, bu anlayışı reddeden nesebi gayri sahih zihniyet, Türkçeyi yavanlaştırıyor, kurutuyor.</p>
<p>Dil bahisleri devam edecektir efendim.</p>
<p>Bendeniz yetersiz kalabilirim. Güzel Türkçemizi millî bir hassasiyetle seven dostları, fikir beyanına dâvet ediyorum.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><sup>1</sup>Türk malı imiş gibi marka konulan klavyeler, Türkiye için özel siparişle Çin’de imal ediliyor.</p>
<p><em><sup>2</sup></em><em>Aruz:</em> Ölçü kalıpları hecelerin kısalığı-uzunluğu esasına dayan şiir vezni.</p>
<p><sup>3</sup>Nihat Sâmi Banarlı: <em>Türkçenin Sırları</em>, Kubbealtı Neşriyat, 15. Baskı, İstanbul 1998 (s: 35)</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/turkcemizin-ince-ve-derin-sizisi/">Türkçemizin ince ve derin sızısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/turkcemizin-ince-ve-derin-sizisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Belma Aksun Hanımefendi ile röportaj</title>
		<link>https://millidusunce.com/belma-aksun-hanimefendi-ile-roportaj/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/belma-aksun-hanimefendi-ile-roportaj/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz Çetinoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Sep 2018 14:00:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap edebiyat sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=8141</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erken kaybettiğimiz bir kalem Ziya Nur Aksun ve kızkardeşi Belma Aksun. Yazarımız Oğuz Çetinoğlu, Belma Hanımefendi ile hem Ziya Nur Bey'in düşüncesini ve hayatını hem de kendi hayatını konuşuyor. Eser sahibi iki kardeş. </p>
<p><a href="https://millidusunce.com/belma-aksun-hanimefendi-ile-roportaj/">Belma Aksun Hanımefendi ile röportaj</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbelma-aksun-hanimefendi-ile-roportaj%2F&amp;linkname=Belma%20Aksun%20Han%C4%B1mefendi%20ile%20r%C3%B6portaj" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbelma-aksun-hanimefendi-ile-roportaj%2F&amp;linkname=Belma%20Aksun%20Han%C4%B1mefendi%20ile%20r%C3%B6portaj" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbelma-aksun-hanimefendi-ile-roportaj%2F&amp;linkname=Belma%20Aksun%20Han%C4%B1mefendi%20ile%20r%C3%B6portaj" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbelma-aksun-hanimefendi-ile-roportaj%2F&amp;linkname=Belma%20Aksun%20Han%C4%B1mefendi%20ile%20r%C3%B6portaj" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbelma-aksun-hanimefendi-ile-roportaj%2F&#038;title=Belma%20Aksun%20Han%C4%B1mefendi%20ile%20r%C3%B6portaj" data-a2a-url="https://millidusunce.com/belma-aksun-hanimefendi-ile-roportaj/" data-a2a-title="Belma Aksun Hanımefendi ile röportaj"></a></p><p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-8149 aligncenter" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/Aksunlar-300x263.jpg" alt="" width="300" height="263" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/Aksunlar-300x263.jpg 300w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/Aksunlar.jpg 615w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p style="text-align: center;"><strong>İyilik Meleği, Zarif Hanımefendi </strong><strong>BELMA AKSUN</strong><strong>,<br />
Ve… Erken Kaybettiğimiz Kalem </strong><strong>ZİYA NUR AKSUN…</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em>‘Aile Bağı, En Yüce Duyguların Membaıdır.’ </em></strong></p>
<p><strong>Oğuz Çetinoğlu: </strong><strong>Ağabeyiniz ve siz, nasıl bir aile ortamında, nasıl bir çevrede yetiştiniz?</strong></p>
<p><strong>Belma Aksun:</strong> Kalabalık bir aileydik. Annem, babam, haminnem (babaannem), halam, halamın ve babamın dadısı diyebileceğim babam doğmadan, halam daha beşikteyken ailemize katılan Ayşe ablam ve oğlu Recep ağabeyle sekiz kişiydik.</p>
<p>Mütevazı bir memur ailesiydi bizimki. Ama birbirlerine sevgi, saygı bağıyla bağlı, geçimli, çok huzurlu, mutlu bir aileydi… Ağabeyimle ben evin en küçükleri, çocukları olmanın saltanatını sürdük. Çok sevildik, nazlandık, şımartıldık ama hiçbir zaman, o her istediği yapılan, yapılmayınca ter ter tepinip, salya sümük ağlayan “Çingene nazlıları” olmadık. Söz gelimi sokakta, çarşıda pazarda her gördüğünden isteyen, alınmayınca huysuzluk eden bir çocuk olmadık. Sokakta bir şey istenmeyeceğini bilirdik, istemezdik de.</p>
<p>Biz hiç dayak yemedik, uluorta azarlanmadık, başkalarının yanında hatalarımız yüzümüze vurulup mahcup edilmedik. Kendimizi savunma amacıyla kolumuzu hiç yüzümüze siper etmek mecburiyetinde kalmadık. Yüzümüze hiç şamar yemedik. Kirli pabuçlarla yeni silinmiş yerlere bastığımız vb. için annemin popomuza pat pat bir iki vurduğu olmuştur ama babamdan tek fiske yemedik. Yanlış bir şey yaptığımızda, özellikle annem öyle bir bakar hizaya getirirdi ki…</p>
<p>Bir de müzevirlik bilmez, kimsenin dediğini kimseye yetiştirmezdik. Kalabalık ama huzur dolu bir evimiz vardı. Bizim evde hiç kavga, gürültü olmaz, hatta yüksek sesle bile konuşulmazdı. Kavga gürültü, küfür kıyamet, tabak çanağın havalarda uçuştuğu, günlerce birbirine küsüp laf sokuşturduğu aile bireyleriyle gergin, elektrikli bir aile ortamını hiç yaşamadık.</p>
<p>Elbette zaman zaman alınganlıklar, burukluklar olurdu ama hep kırıp dökmeden atlatmanın bir yolunu bulurduk. Biri sinirli, öfkeliyse ötekiler sakin, anlayışlı olur, üstüne üstüne gitmez, teskin etmeye çalışırlardı.</p>
<p><strong>Çetinoğlu: </strong><strong>Ağabeyinizin Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonraki hayatını, felç olduğu târihe kadar, kendi hayatınızla birlikte özetler misiniz?</strong></p>
<p><strong>Aksun:</strong> Ağabeyim Fakülte’den mezun olduktan sonra yedek subaylık eğitimini Polatlı Topçu   Okulu’nda, kıta hizmetini ise Hadımköy’de askerî hâkim olarak yaptı. O tarihte İstanbul’a yerleşmiştik.</p>
<p>Ben Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girmek istiyordum. Halamın ressam olan eşinden ders alarak resim bilgimi geliştirip giriş sınavlarına hazırlanıyordum. Bankacı bir yakınımızın emr-i vakisiyle Banko di Roma’ya girdim. Bankada çalışmak aklımın ucundan bile geçmiyordu doğrusu. İtiraz edememiştim. Bir iki ay çalışır, okullar açılınca ayrılırım, diye düşünüyordum. Çocukluk işte…</p>
<p>Makyajsız yüzüme, atkuyruğu saçıma, kısa çoraplı ayağıma bakan bankanın Türkiye Şubeleri Genel Müdürü, benim öğretmen olduğuma inanmamış ve bana çok aptalca gelen şu soruyu sormuştu:</p>
<p>&#8211;<em>Yani şimdi siz isteseniz öğretmenlik yapabilir misiniz</em>?</p>
<p>&#8211;<em>Eveet</em>, demiştim.</p>
<p>Ne biçim bir soruydu bu böyle?! Konya’nın bir köyüne, Karaman’ın (o tarihte Konya’nın ilçesiydi) Gaferiyat<sup>1</sup> köyüne tâyinim bile yapılmıştı da istifa etmiştim. Müdür inanamamış:</p>
<p>&#8211;<em>Hayret! Bu kadar genç</em>!…, demişti.</p>
<p>Aslında ilkokula ahbap kontenjanında beş yaşında kayıtsız öğrenci olarak başladığım için sınıf arkadaşlarımdan üç yaş küçüktüm. Bir de çocuk kalmakta ısrar eden tutumumla, olduğumdan da küçük görünüyordum anlaşılan. On sekiz yaşını doldurmadığım için başta vergi mergi de kesilmedi benden.</p>
<p>O tarihte bankada siyah önlük giyiliyordu. Bana da bir önlük verdiler. Önlüğüm, boyasız yüzüm, topuksuz ayakkabılarım, merdivenleri koşarak pat pat inip çıkan halimle öğrenciden pek de farkım yoktu zaten. Bankanın, bir melon şapkaları eksik olan, durmuş oturmuş, klasik bankacı tipleri “<em>Ya sabır</em>!” çekip başlarını iki yana sallayarak:</p>
<p>&#8211;<em>Bankayı okula çevirdiler</em>, diyorlardı.</p>
<p>Ama pek ciddi, çalışkandım. Genel müdür bizim akrabaya:</p>
<p>&#8211;<em>Sen bana memur değil bir hazine getirmişsin</em>, demiş…</p>
<p>Bir iki ay sonra çıkarım dediğim bankada yedi yıl çalıştım. Bu arada ağabeyim askerliğini bitirdi, Fakülteler Matbaası’nın beş ortağından biri olarak matbaacılık hayatına başladı ve 1976 yılının 1 Nisan’ında felç olana kadar devam etti.</p>
<p>Genelde Matbaa’ya öğleden sonra gider, gece geç saatlerde son vapurla gelirdi eve. Sabah namazına kadar ışığı yanar, okuyup yazardı. Bu yüzden sabahları gazeteye gitmek üzere 9.30 civarında evden çıkıp akşam 6.30-7.00 sularında eve dönen ben, o tarihlerde Cumartesi’leri de çalışıldığından, Pazar dışında pek göremezdim ağabeyimin yüzünü. Biz onu matbaaya gidiyor, geceleri de Osmanlı Tarihi yazıyor sanıyorduk. Ancak hastalandıktan sonra onun Marmara Kıraathanesi’ndeki sohbetlerinden ve “Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi” ve de kapsamlı notlar ilavesiyle bir misli genişleterek yayınladığı “Filibeli Ahmed Hamdi”nin “İSLAM TARİHİ”nden haberdar olduk. Zaten kitaplarına adını yazmamış, İslam Tarihi’ne Z.N. inisiyalini koymakla yetinmişti.</p>
<p>Tabii Osmanlı’nın Kuruluş Şenlikleri olarak kutlanan Söğüt Şenliklerinin geniş kesimlerce benimsenmesine önayak olduğunu da o vesileyle öğrendik. Sır küpü, tevazu âbidesi ağabeyim, evde tek kelimeyle söz etmemişti bunlardan.</p>
<p>Ben 1969 yılında Tercüman’da çalışmaya, aynı yılın 1 Mayıs’ından itibaren de günlük “A’dan Z’ye Kadın ve Ev” köşesini hazırlamaya başladım ve 1990’da ayrılana kadar da devam ettirdim. Bu köşede yerli ve yabancı kaynaklardan faydalanarak, kadını ve aileyi ilgilendiren konularda ( sağlık, çocuk bakımı, ev ekonomisi, kadın hakları, yemek, dekorasyon, görgü, pratik bilgiler vb., Pazar günleri mini hikâyeler) yazdım. Bildiğim kadarıyla, basında düzenli olarak her gün yayınlanan ilk kadın köşesiydi. Ayrıca dış politika, aktüalite vb. çeşitli konularda çeviriler, röportajlar vb. yaptım.</p>
<p><strong>Çetinoğlu: </strong><strong>Ağabeyinizin felç olmasının sebebi biliniyor mu? Aile nasıl karşıladı ve neler yaşandı? </strong></p>
<p><strong>Aksun:</strong> Felç olmasının sebebi, aşırı strese bağlı beyin kanamasıydı. Stresin sebebi? Ben de bilmiyorum.</p>
<p>Tıpkı doğum tarihim gibi ağabeyimin felç olduğu 1 Nisan 1976 da hiç unutamadığım bir tarihtir. Tercüman Gazetesi, Cağaloğlu’ndan Topkapı’daki yeni binasına bir iki gün önce taşınmıştı. Telefonların hepsi doğru düzgün bağlanmamıştı henüz. Sadece birkaç hat vardı. Öğleden sonra biri geldi ve:</p>
<p>&#8211;<em>Evden Cağaloğlu’nu aramışlar. Ağabeyin hastalanmış</em>, dedi.</p>
<p>Pek telaşlanmadım. Bu dolaylı haberde bir yanlışlık olduğunu düşündüm. Ağabeyim sapasağlamdı. İhtimal babamdı hastalanan. Alerjisi vardı. Bir gün önce doktora götürmüştüm. Arabaya atladım son sürat eve geldim.</p>
<p>Annem babam perişandılar. Ağabeyimi salondaki kanepeye yatırmışlardı. Gözleri açık, öylece sessiz, soluksuz yatıyordu. Normalde öğleden sonra giderdi matbaaya. Kalkmayınca odasına gitmişler ve onu yerde karyolasının altından çektiği kitap dolu bavulun başında bulmuşlar. Sürükleyerek salona getirip yatırmışlar.</p>
<p>&#8211;<em>O da bize sağlam ayağıyla destek oldu. Yoksa dünyada getiremezdik</em>, dedi annem.</p>
<p>Getirdiğimiz doktor:</p>
<p>&#8211;<em>Felç</em>, dedi, <em>hastaneye yatırmak gerek</em>.</p>
<p>&#8211;<em>Bu kadar genç yaşta felç olur mu</em>, dedim isyanla.</p>
<p>&#8211;<em>24 yaşında hastam var</em>, dedi doktor. <em>Hiç konuşamayabilir</em>…</p>
<p>Dehşet içindeydim. Hareket edemiyor, konuşamıyordu… Ve belki de hiç konuşamayacaktı! Demir bir yumruk yemiş gibiydim; soluğum kesilmiş, aklım, fikrim durmuştu… Hiçbir şey düşünemiyordum. Kalp hastası annem ve yaşlı babam… Öyle çaresizdim ki…</p>
<p>Gecikince matbaadan aramışlar, hasta olduğunu söylemiş babam. Arkadaşları ambulans ve iki doktorla geldiler. Göz dibi muayenesi filan yaptılar. Hayatımda ilk kez gördüğüm bu yabancılar ağabeyimi ambulansa aldılar ve:</p>
<p>&#8211;<em>Sizin gelmenize gerek yok. Biz size bilgi vereceğiz</em>, deyip gittiler.</p>
<p>Geç akşam vakti, bahçeden çıkan ambulansın ardından annem, babam ve ben öylece elimiz böğrümüzde bakakaldık. Bir iki saat sonra telefon edip hastaneye yatırıldığını, gerekli müdahalenin yapılmakta olduğunu bildirdiler.</p>
<p>Böylece hastane günleri başladı. Sabahları gazeteye giderken önce ağabeyime uğruyor, temiz çamaşır vb. götürüyor, alınacak ilaçları, serumları vb. alıyor, hastaneden eve telefon edip tekmil veriyordum. Akşam tekrar uğruyordum. Komada değildi. Torpör hali dedikleri bir halde, sondalar, serumlar içindeydi. Bilinci açıktı, geleni gideni tanıyor, fark ediyor, tepki veriyordu.</p>
<p>Felç konusunda aile olarak deneyimimiz vardı. Haminnem yedi yıl felçli olarak, konuşamadan, sağ kolunu, bacağını kullanamadan yatağa bağlı olarak yaşamıştı. Rahmetli halamın felç olmaktan ödü kopar, her yıl hacamat yaptırıp kan aldırırdı. Bir yıl önce vefat ettiği için, çok sevdiği Ziya Nur’un felç olduğunu görmedi Allah’tan.</p>
<p>Elbette hepimiz için müthiş bir travma oldu bu. Özellikle annem için… Yedi yıl boyunca haminneme öylesine sevgiyle, ilgiyle bakmıştı ki, evladının aynı şeyi yaşamak mecburiyetinde oluşu kendi deyimiyle “belini bükmüştü” onun. Birbirimize tutunarak, kâh isyan, kâh tevekkül ederek, el birliğiyle üstesinden gelmeye çalıştık.</p>
<p>Yaklaşık iki buçuk aylık bir tedaviden sonra ağabeyim ayağa kalktı, önce bastonla, sonra bastonsuz da sağ ayağını hafif oraklayarak, sağ elini hiç kullanamadan ve konuşamadan ama zihni melekeleri yerinde olarak devam etti hayatına. Çok uzun bir süre, yıllarca kabullenemedi durumunu ve hep bir gün iyileşeceğini, tarihini tamamlayabileceğini umut etti.</p>
<p>Okuyup yazamamaya katlanamıyordu. Sonunda annemle ikimiz onu yeniden resim yapmaya ikna ettik. “Yapamam. Sağ elimi kullanamıyorum” diyordu hal diliyle. Rahmetli annem:</p>
<p>&#8211;<em>Sen fırçayı serçe parmağına takar yaparsın</em>, dedi.</p>
<p>Zor şer başladı resim yapmaya. Başta ürkek, tedirgindi. Başaramamaktan korkuyordu. Sonra açıldı, rahatladı. Ve resim yapmak onun için, hârika bir uğraş, bir kurtuluş, bir tür terapi oldu. Hastaneye yattığı son günlerine dek yıllarca yüzlerce resim yaptı.</p>
<p>Her gün düzenli, programlı bir şekilde resim yapıyordu. İlk resminde soğuk renkler, griler, kahverengiler, Prusya mavileri vb. kullanmıştı. Giderek aydınlandı paleti. Çeşitli tonlarda sarılar, vermillion kırmızıları ağır basmaya başladı. 1990’da Birlik Vakfı’nda açtığı, açılışını dönemin Kültür Bakanı’nın yaptığı resim sergisini gezen bir ziyaretçi hanımın tepiti ilginçti:</p>
<p>&#8211;<em>Müslüman bir Van Gogh’un resimleri bunlar</em>!</p>
<p><strong>Çetinoğlu:</strong> <strong>Ağabeyiniz, hukuk tahsili yapmış olmasına rağmen, rahmetli Mehmet Niyazi Özdemir’in de belirttiği gibi derin bir târih şuuruna sâhipti. Günümüz târihçilerinden pek çoğunun farkına varamadığı tespitleri, yazmaya / seslendirmeye cesâret edemeyecekleri yorumları var. O’na bu hasletleri kazandıran kaynak hakkında neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>Aksun:</strong> Biliyorsunuz, Ahmed Cevdet Paşa da hukukçuydu ama on iki ciltlik Tarih-i Cevdet’i yazmıştır. Tarih yazıcılığına, tarih felsefesi ve metodu açısından yeni bakış açısı kazandırdığı değerlendirilir. Yazdığı yazılar, yaptığı TV programları ile yıllarca ağabeyimi, tarihini tanıtan, dostlarının “Ziya Nur’un hayrül halefi” diye andıkları rahmetli Mehmet Niyazi Bey, ağabeyimin tarihi için “Cevdet Paşa’nın tarihinin devamı” derdi. Hangi kaynaklardan esinlendiğini bilemem. Öyle çok ve öyle geniş bir yelpazede okumalar yapmıştır ki…</p>
<p>Aslında Osmanlı Sultanları’ndan bizim evde hep söz edilirdi. Öyle ki, 3-4 yaşlarında saçım gür olsun diye babamla berbere saç traşına giderdim. Ve de tulum giydiğim günlerde adımı soranlara “Yavuz” derdim. Yavuz Sultan Selim’e hayranlığım ta o günlerdendir benim. Diyeceğim, Osmanlı bizim evde her daim gündemdeydi. Ağabeyim de ilkokulda müfredat gereği padişahların kötülüklerinden söz eden hocasına:</p>
<p><em>-Padişahların hepsi mi kötüydü? Fatih, Yavuz, Kanuni de mi? </em>diye sorduğuna bakılırsa tarihçi olacağı galiba o zamandan belliymiş. Hocası Seza Hanım anneme:</p>
<p><em>-Bunca yıllık hocayım. Hiçbir talebem bugüne kadar bu soruyu sormadı bana, </em>demiş.</p>
<p>Şu anekdot da belki bu konuda bir fikir verebilir:</p>
<p>Ziya Nur ilkokuldayken, sökülen ayakkabısını tamir ettirmek için gittiği yaşlı tamircide oturmuş beklerken, onun yaşlı dostuyla yapmakta olduğu sohbete kulak misafiri olmuş. Yaşlı adamın büyük bir saygı ve ihtiramla:</p>
<p><em>-Sultan Hamid Efendimiz zamanında bu işler böyle olmazdı… </em>filan deyince okulda “Kızıl Sultan” diye okutulan Padişahtan övgüyle söz edildiğine hayret etmiş:</p>
<p><em>“‘Padişahtan, Sultandan kurtuldu güzel vatan’ diye marşlar söylüyoruz. Ama bu ihtiyarlar “Efendimiz…” diye saygıyla söz ediyorlar ondan. Bu ne iştir?” </em>diye zihninde soru işaretleri belirmiş.</p>
<p><strong>Çetinoğlu: </strong><strong>Bir basın mensubu olarak başarılı, daha da önemlisi istikrarlı bir çalışma hayatınız oldu. Başarınızın sırlarını, sizin gibi olmak isteyenler için açıklamanız mümkün mü?</strong></p>
<p><strong>Aksun:</strong> Sanırım Bâb-ı Âli’de, mesleğe aynı gazetede başlayıp aynı gazetede bitiren gazeteci pek fazla değildir. Basın, çalışanlar açısından pek istikrarlı bir iş kolu değil galiba. Defalarca iş yeri değiştirmek, hatta aynı gazeteye birkaç defa girip çıkmak olağan sayılır bu iş kolunda… Belki de alışkanlıklarına bağlı, işyeri değiştirmekten pek hoşlanmayan biri oluşum ve de mesleğimi, yaptığım işi çok sevmemdendir bu. Tabii bir de, zaman zaman gel gitler yaşansa da, aynı iş yerinde kesintisiz çalışma şansı bulabilmemden…</p>
<p>Fazla ilan gelip de köşemin yayınlanmadığı günler karalar bağlardım. Ve de yıllık tatile giderken, ben yokken yayınlansın diye, gece gündüz çalışır, 30-35 günlük yedek köşe yazısı bırakırdım.</p>
<p><strong>Çetinoğlu: </strong><strong>Üstâdımızın Osmanlı Cihan Devleti hakkında söylediği ‘<em>Muhteşem devlet, madde planında yok edildiği halde, kafa ve kalplerde hâlâ yaşıyor</em>…’ sözünü, Ziya Nur Aksun hakkında kullanmak durumundayız. Madde planında yok, fikir plânında, bütün hayatiyle yaşıyor. </strong></p>
<p><strong>Ziya Nur Aksun’un fikriyatının gelecek nesillere intikali, bıraktığı çok kıymetli eserle elbette mümkündür. Fakat ‘<em>kâfi değildir</em>’ diye düşünmek de mümkün. Mesela hukukçu ve târihçi öğretim üyeleri talebelerine; Ziya Nur Aksun hakkında mezûniyet, yüksek lisans ve doktora tezi hazırlamalarını söylemeliler. Bu tür çalışmalar var ise de bu çalışmaları kemiyet ve keyfiyet itibâriyle yeterli buluyor musunuz? </strong></p>
<p><strong>Araştırmacılara bilgi aktarımı kabilinden bu çalışmaları isim ve yazarları itibâriyle bu röportaja kaydedebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>Aksun:</strong> Ziya Nur Aksun hakkında, bildiğim kadarıyla Konya Selçuk Üniversitesi, İletişim Fakültesi’nden Fatma Gülser Özer’in tez çalışmasından başka bir çalışma yok. Bu tür çalışmaların daha fazla yapılmasını isterim elbette.</p>
<p>Ama benim asıl istediğim, Ziya Nur Aksun’un Osmanlı tarihinin, en azından onun tarih görüşünü esas alan bir tarihin bir gün okullarda ders kitabı olarak okutulması… Tarihimize çarpık, şaşı bakmaktan kurtulan, böylece geçmişi hakkıyla bilip geleceğe güvenle, isabetle bakıp doğru karar verebilen nesiller yetişmesi.</p>
<p>Diliyle, üslûbuyla, tenkit ve tahlilleriyle âbide bir eser olduğuna inandığım onun Osmanlı Tarihi, adeta ters duran, durdurulmaya çalışılan bir piramidi ayakları üstüne muhkemce oturtan bir tarih bence. Onu okuduğumda, tarihteki olaylar ve şahıslar yerli yerine, ait oldukları, hak ettikleri yere oturdular.</p>
<p><strong>Çetinoğlu: </strong><strong>Ağabeyinizle ilgili düşünce ve hâtırâlarınız ‘<em>Bir Millet Mistiği: Ziya Nur Aksun</em>’ isimli eserinizde var. Şahsınıza ait hâtırâlarınızı yazıyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>Aksun: </strong>Hatıralarımı yazmıyorum.</p>
<p><strong>Çetinoğlu: Hâtırâ yazmanın faydalı ve mahzurlu tarafları hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?</strong></p>
<p><em> </em><strong>Aksun:</strong> Hatıra yazmak elbette yararlı, hatta belki de gerekli. Geçmişe ışık tutan geleceğe kalacak bilgilerin, bire bir yaşanmışlıkların ayak izleri onlar. Kaçınılmaz olarak az veya çok subjektif olmaları, artık hayatta olmayanları cevap hakkından yoksun bırakmak, yaşayanlarla da polemiğe girmek gibi sakıncaları olsa da ilgiyle ve kolayca okunan yararlı bir tür olduğu kanaatindeyim. Söylendiğine göre, çok da rağbet görüyorlarmış.</p>
<p><strong>Çetinoğlu: </strong><strong>Merhum, Osmanlı târihi kadar batı düşünce ve siyâseti hakkında da derin bilgi sâhibi idi. Batı ile alâkalı olarak hangi yayınları ve yazarları tâkip ediyordu?</strong></p>
<p><strong>Aksun:</strong> Ağabeyim adına bu sorunuza cevap vermem imkânsız. Daha önce de dediğim gibi öyle geniş bir yelpazede ve o kadar çok şey okurdu ki…</p>
<p><strong>Çetinoğlu:</strong> <strong>Siz hangi batılı yazarları tâkip ediyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Aksun:</strong> Yayın ve yazar ismi vermek benim için bile çok zor. Ama defalar defalarca okumaktan vazgeçemediğim kitap derseniz, Mevlana’nın Mesnevi’si derim. Hem de her defasında yepyeni şeyler keşfederek…</p>
<p><strong>Çetinoğlu: </strong><strong>Vazgeçilmezleriniz nelerdir?</strong></p>
<p><strong>Aksun:</strong> Vazgeçilmezim, kendime olan saygımdır. Yirmi yaşlarındayken “<em>Tek efendim gururum</em>” derdim, çok önemliydi benim için, hâlâ da öyle… Bu yüzden bedel ödemek zorunda da kaldım ama asla pişman olmadım ve hiçbir zaman kendime olan saygıma halel gelmesine izin de, fırsat da vermedim… Aksi halde yüzüm kızarmadan aynaya bakamazdım sanırım.</p>
<p>Onun dışında hiçbir şey, hiçbir kimse, hiçbir makam, mevki vb. benim için vazgeçilmez değildir.</p>
<p><strong>Çetinoğlu:</strong> <strong>Ağabeyiniz velût bir müellifti. Nasıl yazıyordu, çalışma prensipleri nelerdi?</strong></p>
<p><strong>Aksun:</strong> Ağabeyim gerçekten de velût bir yazardı. Pek çok eser verebileceği en verimli çağında susmak zorunda kaldı. Ne diyebiliriz ki? Takdir-i İlâhi! Elbet her şeyde bir hayır vardır.</p>
<p>Ağabeyim büyük boy teksir kâğıtlarına stiloyla (dolma kalemle) yazardı. Geceleri sabaha kadar yazardı. Altı cilt halinde yayınlanan, şimdiye kadar üç baskı yapan Osmanlı Tarihi’ni de böyle yazmış ve sanırım bir defa bile baştan sona okuma fırsatı bulamamıştı. (Yayınlanmadan önce birlikte okumuş, ara başlıklar çıkarmıştık. Editör Erol Kılıç’ın büyük bir titizlikle yayına hazırlaması sonucunda yayınlandı. Altı cilt halinde üçüncü baskısı yapıldı ama tek tek padişahlar vb. şeklinde ayrı ayrı kitaplar halinde defalarca yayınlanmaya devam etmekte.)</p>
<p>Zaten tarihini tamamlayamamış, başına yazacağı İbn-i Haldun’un “<em>Mukaddimesi” </em>ne benzer bir girişi yazamadığı için, bunu yazmaktan umudunu yitirdiği 1995 yılına kadar yayınlanmasına da razı olmamıştı. Hatta Ötükencilerin onca ısrarlarına rağmen yazdıklarına bakmalarına bile izin vermemişti.</p>
<p>Gündüz matbaayla meşgul olduğu için geceleri yazıyordu tarihini. Zira on parmakla ve bakmadan çok süratli ve hatasız yazan bir entertip operatörü olduğunu söylüyor dostları. Fakültelerin yabancı dillerdeki (Almanca, Fransızca vb.) kitaplarını hatasız dizermiş.</p>
<p>Okuduğu kitapları kimi satırların altını çizerek ve zaman zaman yanlarını notlar yazarak okurdu. Bu notların pek çoğu, çok iyi bildiği eski yazıyla olurdu.</p>
<p><strong>Çetinoğlu: </strong><strong>Eskiden; muharrir, müellif, müverrih, muhabir, edip, şâir,  vak’anüvis vardı. Şimdi hepsine birden ‘<em>yazar</em>’ deniliyor. Dilimizi fakirleştirdiler. ‘<em>Yazar</em>’lar çoğaldı. Neredeyse okuyucudan çok yazarımız var. Durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p><strong>Aksun:</strong> Sanırım dilimizi sadece fakirleştirmekle kalmadık, kullandığımız kelimeleri de yanlış kullanır olduk. Söz gelimi “o<em>ldukça”</em> kelimesini “<em>çok”</em> anlamında kullanır oldular artık. Hiç unutmuyorum, kardeşi menfur bir cinayete kurban giden rahmetli Sakıp Sabancı’dan söz ederken TV muhabiri “<em>Sayın Sabancı <strong>oldukça</strong> üzgün</em>” yani “<em>eh, işte şöyle böyle üzgün”, <strong>“üzgünce!?”</strong></em> demişti. Acaba insan kardeşini böyle kaybettiğinde “<em>oldukça</em>” üzgün olursa, ne zaman <strong><em>“ÇOK”</em></strong> üzgün olur, söyler misiniz? Halen “<em>oldukça</em>”, böyle “<em>çok</em>” anlamında kullanılıyor, hem de yaygın olarak…</p>
<p>Bir de son günlerde çok sık rastladığım, vedalaşırken gidene söylenen “<em>Hoşça kalın</em>!” lafı… Uçaktan iniyordum Hostes:</p>
<p>&#8211;<em>Hoşça kalın</em>!, dedi.</p>
<p>Ben de gayrı ihtiyari:</p>
<p>&#8211;<em>Güle güle</em>! Deyiverdim…</p>
<p>Zira kalan o, giden bendim!&#8230;</p>
<p>Ve tabii bakkalından sucusuna, tezgâhtarından simitçisine varıncaya kadar herkesin sağlığımızla pek bir ilgilenip diline pelesenk ettiği İngilizce “<em>Take care of yourself</em>!”den tercüme “<em>Kendine iyi bak</em>!” lafı!&#8230; Ve saç baş yolduracak daha niceleri…</p>
<p>Bilgi yanlışlarından hiç söz etmiyorum. Bir gazetemiz inat ve ısrarla Edirne’deki Selimiye Camii’ni İkinci Selim’e (Sarı) değil de Yavuz Selim’e yaptırtıp duruyor, mesela.</p>
<p>Bilirsiniz, eskiden gazetede yayınlanan yazıların dizildikten sonra okunduğu “Tashih Servisleri” vardı. Ve buradaki musahhihler, anlı şanlı köşe yazarlarının bile imlâ, bilgi yanlışlarını düzeltirlerdi. Şimdi sanırım herkes bilebildiğince yazdığı yazıyı denetimsiz menetimsiz, bir “tık”la yayına veriyor…</p>
<p><strong>Çetinoğlu: </strong><strong>Doçent olabilmek için yabancı dil bilip bilmediğine bakılıyor da Türkçe bilip bilmediğine bakılmıyor. ‘<em>Bilhassa</em>’ ve ‘<em>bilakis</em>’ kelimelerinin mânâlarını ayırt edemeyen öğretim üyeleri,  ‘<em>yalnız</em>’ kelimesini ‘<em>yanlız’</em> şeklinde yazan lise öğretmenlerimiz var. Bir dokun, bin âh dinle bu kâse-i fağfûrdan…  </strong></p>
<p><strong>Peki Efendim, Merhum, ‘<em>Dündar Taşer’in Büyük Türkiye</em>’sini anlattı. Ziya Nur Aksun’un Büyük Türkiye’sini de ana hatlarıyla siz anlatır mısınız?</strong></p>
<p><strong>Aksun:</strong> “<em>Ziya Nur Aksun’un Büyük Türkiye’si”</em>ni bir röportajda özetleyivermek mümkün mü? Ziya Nur Aksun’un, Osmanlı Tarihi’ne bakışının özünü veren o kısa, okunması son derece kolay, akıcı bir dille yazılmış, hâlâ yeni baskıları yayınlanmakta olan bu kitabı okumak, hem de her okuyuşta tazelenen bir zevkle, tıpkı benim gibi döne döne okumak gerek diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Çetinoğlu: </strong><strong>Nasıl bir Türkiye’de yaşamak isterdiniz?</strong></p>
<p><strong>Aksun:</strong> Farklı eğilim, düşünce, inancına ve hayat tarzına sahip olsalar da kimsenin kimseye “<em>öteki</em>” gözüyle bakıp yaftalamadığı, bu topraklara ait olmanın bilincine ve gururuna sahip, sevinçte tasada bir, kendisiyle çevresiyle barışık, kendi işini en iyi yapmanın gayreti içinde olan, kendi öz değerlerine, geçmişine, geleceğine sahip çıkan, karşılıklı sevgi, saygı, anlayış gösteren bireylerden oluşan huzurlu, mutlu, müreffeh Büyük Türkiye’de.</p>
<p><strong>Çetinoğlu: </strong><strong>Anahtar, çanta, para gibi maddî unsurlar hâriç, kaybetmekten korktuğunuz şey ne olabilir?</strong></p>
<p><strong>Aksun:</strong> Aklımı, düşünme melekelerimi kaybetmekten ve de elden ayaktan düşüp birilerine muhtaç olmaktan korkarım. Allah’a hep, canımı almadan aklımı almaması ve dirimi de ölümü de kimseye yük etmemesi için yakarıyorum.</p>
<p><strong>Çetinoğlu: </strong><strong>Teşekkür ederim Efendim.</strong></p>
<div style="display: block; border-style: solid; border-color: maroon; padding: 7px; margin: 0;">
<p><strong>ZİYA NUR AKSUN: </strong></p>
<p>Orta halli ve kalabalık bir ailenin evladı olarak 29 Mayıs 1930 tarihinde Konya&#8217;da dünyaya geldi.</p>
<p>İlk, orta ve lise tahsilini burada tamamladı. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi&#8217;ne imtihansız olarak kabul edildi. Türkiye’nin problemlerinin sosyal ilimlerle çözülebileceğini düşünerek daha sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi&#8217;ne geçti. Bu dönemde Said-i Nursi ile tanıştı ve Osmanlı târihine yöneldi.</p>
<p>1956 yılında da üniversite ders kitapları basan bir matbaa kurarak iş hayatına atıldı.</p>
<p>1976 senesinde de felç geçirerek konuşma ve yazma kabiliyetini kaybetti. Sol eliyle resim yaparak düşüncelerini anlatmaya çalıştı. Bunun yanında cami, medrese gibi dini yapıları resmeden yağlıboya tabloları yaptı. Öte yandan Aksun&#8217;un bakımını 34 yıl boyunca gazeteci kardeşi Belma Aysun üstlenmiştir.</p>
<p>2001 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından &#8221;Yılın Kültür Adamı&#8221; seçilen Ziya Nur Aksun, 6 Eylül 2010 tarihinde ebedî âleme intikal etti. Cenazesi Şâkirin sevenlerinin iştirakiyle Camii’nde kılınan namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.</p>
<p><strong>Eserleri</strong></p>
<p>1-Osmanlı Tarihi (6 Cilt), 2-Enver Paşa ve Sarıkamış Harekâtı, 3- İslam Târihi ,  4-Osmanlı Padişahları ve 20. Yüzyılda İslam Dünyası, 5-Darbe Kurbanı Abdülaziz Han, 6-İkinci Abdülhamid Han, 7-Dündar Taşer&#8217;in Büyük Türkiye’si, 8-Dört Muzdarip Padişah (Üçüncü Selim, Dördüncü Mustafa, İkinci Mahmud,  Abdülmecid), 5-Cihan Padişahı Muhteşem Süleyman,6- Beylik&#8217;ten Cihan İmparatorluğu&#8217;na, 7-Zirvedeki Sultanlar: Üçüncü Murad, Üçüncü Mehmed, Birinci Ahmed), 8-Son Cihan Padişahları, 9-Osmanlı&#8217;nın Zirvede Kalma Mücadelesi: Düşüşler &#8211; Tutunuşlar (1703-1789), 10-Mezhebler ve Tarîkatler (Siyâsî ve Sosyal Açıdan)</p>
<p><strong>     Hakkında Yazılan Kitaplar: </strong></p>
<p>1-Ziya Nur Hakkında Dostlarıyla Bir Sohbet: Ömer Ziya Belviranlı, Mehmet Nuri Yardım, Necmettin Türinay (Mârifet Yayınları, 2013 / Ötüken Neşriyat, 2105)  2-Bir Millet Mistiği / Ziya Nur Aksun: Belma Aksun (Ötüken Neşriyat 2013)</p>
</div>
<div style="display: block; padding: 7px; margin-top: 20px;">
<p><strong>Ziya Nur Aksun’u tanımamıza yarayacak birkaç cümlesi: </strong></p>
<p>*Aslında bir devleti 600 küsur sene ayakta tutan sebepler araştırılmalı ve ortaya konulmalı. Eğer onların dayandıkları şeyler faydalı ise yine uygulanmalı. Menfi şeyler üzerinde fikir yürütmek kolaydır; asıl önemli olan olumlu şeyler yapabilmektir.</p>
<p>*Batılının biri, “Büyük imparatorluklar ölmez, intihar eder!” diyordu ki, çok doğru ve enteresan bir tespittir. Aslında bizi de intihara teşebbüs ettirmişlerdir.</p>
<p>*Batılıların, Hıristiyanların sopayla, yağma ile çapulla girdikleri yerlere biz medeniyet götürmüşüz! Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar hâlâ ‘Siz gittiniz, huzur gitti!’ diyorlar.”</p>
<p>*Aslında bu, muhteşem imparatorluğun madde planında yok edildiği halde, kafa ve kalplerde hâlâ yaşadığının bir ispatıdır. Hâlâ sökülüp atılamamıştır; ortada olan bir vâkıa bu…”</p>
<p>*Osmanlı padişahlarına ‘<em>deli</em>’ sıfatı Tanzimatçıların hediyesidir; bu sırf Hânedâna kara çalmak içindir. Açın Tanzimat’tan önceki tarihleri, hiç birinde bu gibi sıfatlara rastlamazsınız.”</p>
</div>
<div style="display: block; border-style: solid; border-color: maroon; padding: 7px; margin-top: 20px;">
<p><strong>BELMA AKSUN: </strong>1938 yılında Konya&#8217;da doğdu. Konya Kız Öğretmen Okulu&#8217;nu bitirdi.Gazeteciliğe Tercüman Gazetesi’nde başladı. Yaklaşık yirmi yıl boyunca yazılı basında ilk defa kesintisiz olarak her gün yayınlanan kadın köşesi olan ‘<strong><em>A&#8217;dan Z&#8217;ye Kadın ve Ev</em></strong>’i hazırladı. Bunun yanı sıra araştırma yazıları yazdı: ‘<strong><em>Dünya Kadınları</em></strong>’, ‘<strong><em>Kadınlarımız</em></strong>’. Sovyetlerin çökmekte olduğunu dünyaya ilk refa haber veren Helene Carrerre d&#8217;Encausse&#8217;un ‘<strong><em>Çatırdayan İmparatorluk</em></strong>’ adlı eserini tercüme etti ve Tercüman Gazetesinde tefrika edildi. Basında yankı uyandıran ‘Uzak Komşumuz Suriye’ ve ‘<strong><em>Selam Para Kelam Para, Merhaba Amerika</em></strong>’ röportajlarını kaleme aldı. ‘Kadın Ansiklopedisi’, ‘Tercüman Görgü Ansiklopedisi’, ‘Tercüman- Altıntabak Büyük Yemek Ansiklopedisi’nin genel koordinatörlüğünü yaptı.</p>
<p>Devamlı basın kartı sâhibi bir gazetecidir. İngilizce, İtalyanca ve Fransızca olmak üzere üç yabancı dil bilen yazarın telif ve tercüme eserleri bulunmaktadır.</p>
<p><strong>     Telif eserleri:</strong></p>
<p>-Yaşama Sanatı Görgü, Tur Yayınları 1980, Ötüken Yayınları 2018</p>
<p>-Sağlıklı Beslenme ve Diyet Sağlığınız Çatalınızın Ucunda, Damla Yayınları, 2002, 3 Baskı.</p>
<p>-Keşke (Hikâyeler), Ötüken Neşriyat, 2009.</p>
<p>-Bir Millet Mistiği: Ziya Nur Aksun, Ötüken Neşriyat, 2013, 2 Baskı.</p>
<p>-Yaşlılığa Methiye, Ötüken Neşriyat, 2014.</p>
<p>-Sadece Yaprak Döktük, Ötüken Neşriyat, 2017.</p>
<p><strong>     Tercümeleri:</strong></p>
<p>-Lejyon, William Peter Blatty, İnkılap Yayınevi, 1984.</p>
<p>-Samson’un Tercihi: İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, Beyan Yayınları, 1992.</p>
<p>-Tunuslu Hayrettin Paşa’nın Hatıraları, Muhammed Salah Mzali, Jean Pignon, Nehir Yayınları, 1997.</p>
<p>&#8211; &#8230;Ve Sonra Hiç Kalmadı, Erik Frank Russel, Metis, 1995.</p>
<p>-Mevki Uygarlığı, Robert Sheckley, Metis, 1995, 2016</p>
<p>-Robinson Crusoe, Daniel Defoe, Ötüken Neşriyat, 2014,2018</p>
<p>-Akdeniz, Panait Istrati, Ötüken Neşriyat, 2015.</p>
<p>-Robinson Crusoe’un Yeni Maceraları, Daniel Defoe, Ötüken Neşriyat, 2016.</p>
<p>-Nerrantsula, Panait Istrati, Ötüken Neşriyat, 2017.</p>
<p>-Oscar Wilde’den Darian Gray’in Portresi, Ötüken Neşriyat, 2018</p>
</div>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-8179 size-full aligncenter" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/IkiKitap.jpg" alt="" width="700" height="544" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/IkiKitap.jpg 700w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/IkiKitap-300x233.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 700px) 100vw, 700px" /></p>
<p><a href="https://millidusunce.com/belma-aksun-hanimefendi-ile-roportaj/">Belma Aksun Hanımefendi ile röportaj</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/belma-aksun-hanimefendi-ile-roportaj/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>10 Muharrem Aşura Günü</title>
		<link>https://millidusunce.com/10-muharrem-asura-gunu/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/10-muharrem-asura-gunu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz Çetinoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Sep 2018 04:01:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap edebiyat sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=8126</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında, Muharrem ayının ilk on günü, öğle ezanları, ağıt havasını andıran Hüseynî makamında okunurdu. Bu, Kerbelâ hüznünü, Türk-İslâm toplumunun tamamının paylaştığının gösterir. Aşura geleneği, zaman içerisinde bütün Müslüman-Türkler tarafından benimsendi.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/10-muharrem-asura-gunu/">10 Muharrem Aşura Günü</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F10-muharrem-asura-gunu%2F&amp;linkname=10%20Muharrem%20A%C5%9Fura%20G%C3%BCn%C3%BC" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F10-muharrem-asura-gunu%2F&amp;linkname=10%20Muharrem%20A%C5%9Fura%20G%C3%BCn%C3%BC" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F10-muharrem-asura-gunu%2F&amp;linkname=10%20Muharrem%20A%C5%9Fura%20G%C3%BCn%C3%BC" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F10-muharrem-asura-gunu%2F&amp;linkname=10%20Muharrem%20A%C5%9Fura%20G%C3%BCn%C3%BC" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2F10-muharrem-asura-gunu%2F&#038;title=10%20Muharrem%20A%C5%9Fura%20G%C3%BCn%C3%BC" data-a2a-url="https://millidusunce.com/10-muharrem-asura-gunu/" data-a2a-title="10 Muharrem Aşura Günü"></a></p><div class="text">
<div id="attachment_8127" style="width: 645px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-8127" class="wp-image-8127 size-full" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/KerbalaveAsure.jpg" alt="Aşura günü- Hz. Hüseyin ve yakınlarının Kerbela'da şehit edilişi" width="635" height="318" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/KerbalaveAsure.jpg 635w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/KerbalaveAsure-300x150.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 635px) 100vw, 635px" /><p id="caption-attachment-8127" class="wp-caption-text">Aşura günü- Hz. Hüseyin ve yakınlarının Kerbela&#8217;da şehit edilişi</p></div>
<p>Miladî Takvime göre yarınki 20 Ekim 2018 Perşembe günü, Hicrî Takvimde 10 Muharrem 1440 târihine denk gelmektedir. 10 Muharrem, Türk-İslam kültüründe ‘<strong><em>Aşura Günü</em></strong>’ olarak anılır.</p>
<p>‘<strong><em>Aşûra</em></strong>’ kelimesinin, ‘<em>onuncu gün</em>’ anlamında olduğu söylenmektedir. Bu gün yapılan tatlıya da bu sebeple ‘<em>aşura</em>’ denilmiştir.</p>
<p>10 Muharrem ile ilgili çeşitli anlatımlar vardır:</p>
<p>* 10 Muharrem, Hz. Âdem&#8217;in tövbesinin kabul edildiği gündür. Cenab-ı Allah, başka kullarının da tövbesini bu günde kabul buyurabilir.</p>
<p>* 10 Muharrem, Hz. Yunus’un, balığın karnından çıktığı gündür.</p>
<p>* Hz. Nuh&#8217;un, Cûdi Dağı&#8217;nın tepesinde karaya oturan gemisinin içindekiler, 10 Muharrem günü karaya çıktılar. Çıktıkları yerde yiyecek bulamadılar. Tekrar gemiye dönüp, kalan erzakların her birinden birer miktar konulmak suretiyle bir yiyecek hazırladılar. Denizlerden ve fırtınadan kurtulmuş olmanın sevincini, ‘<em>aşure</em>’ denilen bu tatlıyı yiyerek kutladılar. 10 Muharrem günü, aşure yapıp yemek, komşulara dağıtmak, bir gelenek hâline geldi.</p>
<p>* Hz. Ali (kav) Efendimizin oğlu Hz. Hüseyin (ra), ailesi ve yakınlarıyla birlikte, 10 Muharrem günü Kerbelâ&#8217;da şehit edilmişlerdir. Bu olaydan sonra 10 Muharrem, İslâm Kültürü&#8217;nde önemli bir gün hâline geldi. Hz. Hüseyin&#8217;in hâtırasına aşure yapılıp dağıtılır oldu. Türkler, bu geleneği, diğer Müslüman ülkelerdeki insanlardan daha fazla benimsediler.</p>
<p>Biz Müslümanlar, her şeyden evvel Rasulullah’ın; ‘<em>Cennet gençlerinin efendileri</em>’ diyerek nitelediği torunlarından Hz. Hüseyi’i, Ehl-i Beytini ve sahâbilerini severiz. Onları rahmetle yâd eder ve Yüce Rabb’imizin Kur’an-ı Kerim’de öğrettiği şu duayı yaparız: ‘<em>Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde müminlere karşı kin bırakma. Rabb’imiz! Sen çok şefkatli, çok merhametlisin</em>.’</p>
<p>Rasulullah (sav) da şöyle buyurur: ‘<em>Sizi nimetleriyle donattığı için Allah’ı seviniz. Beni, Allah’ı sevdiğim için seviniz. Ehl-i Beytimi de beni sevdiğiniz için seviniz</em>.’</p>
<p>Bizlere düşen görev, bu sevgi ile târihten ders alarak benzer olayların bir daha yaşanmaması için birliği, dirliği sağlamaktır. Müslümanların birbirleriyle kardeş olmaları için çalışmaktır. Bu konudaki emri Peygamber Efendimiz, Vedâ Hutbesi’nde şu cümlelerle vermiştir: ‘<em>Ey insanlar! Kanınız, canınız, yaşama hakkınız, malınız, nâmusunuz, haysiyet ve şerefiniz, Rabb’inizle buluşacağınız güne kadar saygıyla korunmaya layıktır, dokunulmazdır. Ey insanlar! Sözlerimi iyi dinleyin ve iyi belleyin: Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Din kardeşinize ait herhangi bir hakka tecâvüz helal değildir. Kimse haksızlık etmesin, hile yapmasın</em>!’</p>
<p>*   *   *</p>
<p>Osmanlı döneminde ve hatta Cumhuriyet&#8217;in ilk yıllarında, Muharrem ayının ilk on günü, öğle ezanları, ağıt havasını andıran Hüseynî makamında okunurdu. Bu uygulama, Kerbelâ hüznünün, Türk-İslâm toplumunun tamamı tarafından paylaşılmış olmasının göstergesi idi.</p>
<p>Anadolu&#8217;muzda; Abdal, Çepni ve Tahtacı gibi adlarla anılan İslâm-Türk-Alevî gruplar arasında aşura geleneği çok daha yaygındır. On iki İmam inancına sahip olanlar, aşurayı on iki çeşit malzeme ile hazırlarlar.</p>
<p>Aşura geleneği, zaman içerisinde bütün Müslüman-Türkler tarafından benimsendi. Geleneklerine bağlı Türklerin tamamı, aşurada kutlu bir anlam ve içerik bulur.</p>
<p>10 Muharrem; Musevîlik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık olarak adlandırılan semavî dinlerin üçünde de kutlu bir gündür. Mûsevîler, daha fazla önem verirler. Çünkü o gün, yok olmaktan kurtulduklarına inanırlar. Cenab-ı Allah&#8217;a, şükranlarını ifâde etmek için oruç tutarlar. Bu oruç onlara farz kılınmıştır.</p>
<p>Hıristiyanlar da 10 Muharrem&#8217;de oruç tutarlar. Sebep olarak, Hz. Musâ&#8217;nın geçersiz sayılmayan emirlerinden biri olması gösterilmektedir.</p>
<p>Ramazan orucu farz kılınmadan önce Müslümanlar, Muharrem ayının 10. günü oruç tutarlardı. Ramazan orucu başladıktan sonra Hz. Peygamberimiz, Musa Aleyhisselâm&#8217;a hürmeten oruç tutmuş, farklı olsun diye, 9 Muharrem ve/veya 11 Muharrem günü de oruç tutulmasını tavsiye buyurmuştur.</p>
<p>Bir Hadis-i Şerifte: ‘<em>Aşura orucunun, önceki yılın günahlarına kefaret olacağını Allah&#8217;ın rahmetinden umarım</em>’. Denilmektedir. Bir başka Hadis-i Şerifte de: ‘<em>Kim ailesine aşura günü cömert davranırsa, Allah da ona, senenin geri kalan günlerinde geniş davranır</em>.’ Buyurulmaktadır. Buradaki geniş davranma, yiyecek ile ilgilidir. Anadolu&#8217;da pek çok aile reisi, 10 Muharrem günü, ihtiyaç olmasa bile; nohut, fıstık, üzüm&#8230; gibi taneli yiyecekler satın alarak evine götürür. Araştıranlar, bu davranışın sünnet olduğunu anlarlar.</p>
<p>Türk-İslâm geleneğinde 10 Muharrem’i, bayram havası içerisinde neş&#8217;e ile kutlamak haramdır. Aşırı bir matem havasına bürünmek de doğru bulunmaz.</p>
<p>Muharrem ayı aynı zamanda Hicrî takvimde yılın birinci ayıdır. Yeni bir seneye girilmiş olması sebebiyle pâdişâh,  saray erkânına bahşiş dağıtırdı.   Bu bahşişlere, ‘<em>muharremiye</em>’   denilirdi.  Muharremiyeler,   üst kademedeki devlet memurları tarafından,  kendisine bağlı personele de verilirdi.</p>
<p>Muharrem ayının girişi sebebiyle yazılan ve pâdişâha sunulan şiirler de ‘<em>muharremiye</em>’ olarak adlandırılırdı. Muharremiyede, şiirin sunulacağı pâdişâhı metheden ve giden seneyi ebcet hesabı ile gösteren mısralar bulunurdu. Enderunlu Vâsıf’ın hicrî takvime göre 1217, milâdî takvime göre 1802 yılına girilmesi sebebiyle devrin pâdişâhı Sultan Üçüncü Selim Han&#8217;a yazdığı muharremiye pek meşhurdur. O yıllarda 1 Muharrem günü, sıkıntıda olduğunu üzüntülü bir yüz ifadesiyle söyleyip, varlıklı yakınlarından ve tanıdıklarından borç istemek âdettendi. İstenilen para verilirse, parayı alan muzipçe gülerek: ‘<em>Yeni Yılınız Kutlu Olsun</em>!’ der ve borç olarak aldığı paranın (âmiyane tâbirle) üzerine yatardı.</p>
<p>Aşure pişirilmesi, az da olsa, para sâhibi olmayı gerektiren bir işti. Bu sebeple Osmanlı döneminde zenginler ve özellikle saray &#8211; köşk mensupları, geleneğin yaşatılmasında önemli roller oynamışlardır. Helvacıbaşının gözetiminde aşçıların ve kiler ağalarının hazırladıkları aşure, özel kaplar içerisinde dağıtılırdı. Bu kaplar, porselenden yapılmış tek kulplu zarif bir testi şeklindeydi. Testiler Avrupa&#8217;da yaptırılır ve yalnızca aşure dağıtımında kullanılırdı.</p>
<p>Aşure pişirilmesine Muharrem ayının dokuzuncu günü sabahtan başlanır, o günün akşamını onuncu günün sabahına bağlayan gece boyunca testilere doldurulur, onuncu günü hizmetkârlar tarafından, önceden belirlenen evlere götürülürdü. Aşureyi alanlar, kabı temizler, içerisine badem şekeri veya fındık-fıstık gibi yiyecekler koyarak geri verirlerdi.</p>
<p>Ayrıca büyük kazanlarda aşure pişirilir, geniş meydanlarda mahalle halkına dağıtılırdı. Aşure dağıtılacağını ve dağıtım yerini bilen fakir halk, ellerinde kapları olduğu halde, günün ilk saatlerinde sıra oluştururlardı. Bu kapların bazen su kovası kadar ve hatta gaz tenekesi hacminde olduğu görülürdü. Dua okunur, dinleyenlerin hep bir ağızdan âmin demesiyle dağıtım başlardı. Dağıtılan aşure miktarının on tondan fazla olduğu, görülmemiş olaylardan değildi.</p>
<p>Anadolu&#8217;daki insanlarımız ve geleneklerine bağlı büyük şehir sâkinleri, aşure pişirip dağıtarak, 10 Muharremlerin heyecanını, hazzını huzurunu ve aynı zamanda da hüznünü yaşamaya devam ediyorlar.</p>
</div>
<p><a href="https://millidusunce.com/10-muharrem-asura-gunu/">10 Muharrem Aşura Günü</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/10-muharrem-asura-gunu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seyahat</title>
		<link>https://millidusunce.com/seyahat/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/seyahat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz Çetinoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Sep 2018 05:53:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap edebiyat sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=8077</guid>

					<description><![CDATA[<p>Âşık Veysel:<br />
‘Uzun ince bir yoldayım,<br />
Gidiyorum gündüz gece...’</p>
<p>Diyordu. Gittiği yolun adı ‘hayat’ idi.</p>
<p>Hayat bir seyahattir.<br />
İyiye, güzele, doğruya, insana ve Hakk’a ulaşmak için yola çıkanlar: Seyahatiniz bereketli, yolunuz açık olsun! </p>
<p><a href="https://millidusunce.com/seyahat/">Seyahat</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fseyahat%2F&amp;linkname=Seyahat" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fseyahat%2F&amp;linkname=Seyahat" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fseyahat%2F&amp;linkname=Seyahat" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fseyahat%2F&amp;linkname=Seyahat" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fseyahat%2F&#038;title=Seyahat" data-a2a-url="https://millidusunce.com/seyahat/" data-a2a-title="Seyahat"></a></p><p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-8078 aligncenter" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/seyahat-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/seyahat-300x225.jpg 300w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/seyahat.jpg 400w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Türkçemize Arapçadan gelen ‘<em>seyahat</em>’ kelimesinin aslı ‘<em>siyâhat</em>’dir. Günümüzde, seyahat kelimesinin yerine ‘<em>gezi</em>’ kelimesi kullanılıyor. Gerçekte ise uzak yerleri gezip dolaşma fiili için ‘<em>seyahat</em>’; dar bir çevredeki, meselâ park içindeki dolaşmaya ‘<em>gezinti</em>’; şehir içinde yapıldığında ise ‘<em>gezi</em>’ kelimelerinin kullanılması daha uygun olur.</p>
<p>Seyahat, çeşitli maksatlarla gerçekleştirilir. Tabiatı, şehirleri ve ülkeleri görmek, coğrafya ilmine hizmet ekmek, kültürel araştırmalar yapmak, ticârî maksatlar gütmek, keşif ve merak ile diğerleri, seyahatin önde gelen sebepleridir. Eskiler, ilme hizmet maksadıyla gerçekleştirilen seyahatler için ‘<em>rıhlet</em>’ kelimesini kullanırlarmış.</p>
<p>Seyahat, insanlara pek çok alanda sayısız faydalar sağlar. Bölgeye veya bölge insanlarına maddî ve manevî zenginlikler kazandırır. İnsanlar ve ülkeler arasında bağlar oluşturur. Bu bağlar, insanlar arasında dostluğun, milletler arasında barışın temellerini atar. Dostluk ve barış, insanları huzura kavuşturur.</p>
<p>Seyahat, öğrenmeyi ve hayatı kolaylaştırır. Bir yerde devamlı oturmaktan sıkılan insanlara ferahlık sağlar. Yeni dostlar kazandırır.</p>
<p>Seyahatlerde insanlar; alıştıkları rahatlıktan, kurulu düzen ve emre hazır konfordan, yaşadıkları ortamdan, sevdiklerinden uzak kalırlar. Bu uzaklık, mahrumiyetlere katlanma alışkanlığı kazandırır, sâhip olunan değerlerin kıymetini artırır. Böylece insana mücâdele azmi verir. Sabırlı olmayı, sevdiklerine sâhip çıkmayı öğretir. Özetle insanı olgunlaştırır.</p>
<p>Seyahat bir mihenk taşıdır. İnsanların dosta sadakatini artırır, yardımlaşma ve paylaşma hasletini geliştirir. Genel anlatımla seyahat, insandaki gizli cevherleri ve saklanmaya çalışılan kötülükleri ortaya çıkarır.</p>
<p><strong>Seyahatnâme</strong></p>
<p>Seyahat fiilini gerçekleştirenler ‘<em>seyyah</em>’; seyyahın, gezdiği yerleri anlattığı yazılı eserler ise ‘<em>seyahatnâme</em>’ olarak adlandırılır. Bu eserlerde yazarlar, gezip gördükleri yerlerden edindikleri intibaları anlatır, bilgileri naklederler. Temel maksat; gezilen-görülen yerlerin güzelliklerini, o bölgedeki insanların yaşayış, örf ve âdetlerini okuyucuya aktarmaktır. Seyahatnâmeler, tarihî belge özelliğine sahip olmakla birlikte; yazarın, intibalarını belli bir üslûpla anlattığı için aynı zamanda bir edebiyat türüdür.</p>
<p>Dünyanın en çok bilinen seyahatnamelerini: Marko Polo (İtalya, 1254-İtalya, 1324), İbn-i Battûta (Fas, 1304-Fas, 1369), Seydi Ali Reis (Galata, 1498-İstanbul, 1562)  Evliya Çelebi (İstanbul, 1611-İstanbul, 1682),  yazmışlardır. Seyahatnameler birer kültür ürünüdür. Yazarının da kültürlü olması gerekir ki, gördüğü kültürleri ve kültür eserlerini anlatabilsin. Zaman içerisinde, bir seyahat kültürü de oluşmuştur. O kültürle bütünleşemeyenler, seyahatlerden haz duymazlar Seyahat kültürünü, dünyanın ilk göçebe insanlarından olmaları ve çok göç etmeleri sebebiyle insanlığa Türkler kazandırmışlardır. İslamiyet’teki ‘<em>sıla-ı rahim</em>’ kavramı da seyahat fikrini geliştirmiştir.</p>
<p>Seyahatler, hayatın paylaşıldığı ortamlardır.</p>
<p>Hayatın kendisi de bir seyahattir. O&#8217;ndan gelip O&#8217;na giderken yaşadığımız hayat; ülkemizden şehrimizden, köyümüzden ve hatta evimizden dışarı çıkmasak bile bir seyahattir.</p>
<p>Seyahatler, her meslekten, her meşrepten insanları bir araya getirir. Yalnız insanlar; kendi iç dünyasından bulunduğu ortama, o ortamdan hayâl âlemine gidip gelirler. Bu gidiş-gelişler de birer seyahattir. Bu seyahatlerle insanlar, kendilerine yaklaşma, hakikate ulaşma imkânı bulurlar.</p>
<p><strong>Gidemediğin yer, senin değildir!</strong></p>
<p>Selçuklu ve Osmanlı Türklerinde seyahat ihtiyacı ve alışkanlığı, doruk noktalardaydı. Osmanlı vâli ve sadrâzamlarından Halil Rıfat Paşa (Selânik, 1827-Selânik 1901): ‘<em>Gidemediğin yer senin değildir</em>!’ diyordu.</p>
<p>O dönemlerde devlet yöneticileri, Anadolu&#8217;yu bir baştan bir başa geçen geniş veya duble yollar, otobanlar yapmadı. Çünkü ihtiyaç yoktu. Çünkü atlar, asfalt yolları sevmezler. Fakat tabîi yolların kenarlarına hanlar ve kervansaraylar, nehirler üzerine köprüler inşa ettirdiler. Bunların her biri birer sanat eseri idi. Bir kısmı, Mostar Köprüsü gibi&#8230;  vahşi batının vandalist saldırıları ile yok edildi.</p>
<p>Türk-İslâm kültürünün eseri olan kervansaraylar, birer külliye olarak inşa edilirdi.</p>
<p>Fâruk Nâfız Çamlıbel (İstanbul, 1889-İstanbul, 1973), ‘<em>Han Duvarları</em>’ isimli şiirinde o yollardan geçip o hanlarda konaklayan insanların sır dolu hayatını anlatır:</p>
<p><em>Maraşlı Şeyhoğlu Satılnış&#8217;ım ben, </em></p>
<p><em>Huduttan hududa atılmışın ben.</em></p>
<p>Nice Satılmış&#8217;ların ömrü seyahatlerde geçti. ‘<em>Ömür biter, yol bitmez</em>.’ Denildi.</p>
<p>Yahya Kemal Beyatlı&#8217;nın (Üsküp, 1884-Paris, 1958) Ak tolgalı beylerbeyi, Bir yaz günü Tuna&#8217;dan kafilelerle&#8230; geçmişti. Bin atlı o gün, çocuklar gibi şendi.</p>
<p>Genç Türkiye, demir ağlarla ördü Anayurdu dört baştan. Demek ki seyahat, Cumhuriyet döneminde de gözde idi.</p>
<p>Günümüzde Tuna&#8217;yı. Sirkeci’den kalkan trenlerle geçiyoruz. Yeşilköy’den havalanan uçakların altında Tuna, ince bir sicim görünümündedir. Her şey küçülmüştür. Küçülmüş ve hızlanmıştır: ‘Yüksek Hızlı Tren’lerle çağa ayak uyduruyoruz.</p>
<p>Dünya küçüldü. Yolları gurbete bağlayan dağlar&#8230; çelik kanatlı kuşların altında birer küçük tepecik oldu artık. Dağ ne kadar yüce olursa olsun, yollar onun üzerinden aşardı. Artık dağlar yüce değil. Yollar, dağları delip geçiyor. Delik-deşik olan dağların yüceliği kalmadı.</p>
<p><strong>Zoraki seyahatler</strong></p>
<p>Demokrasinin hiçbir kurum ve kuralının işlemediği totaliter rejimlerde insanlar, devletin belirlediği mekânlara çivilenmişlerdi. Komünist Rusya döneminde her ne sebeple olursa olsun, bir şehirden bir başka şehre gitmek, o iki şehrin yöneticilerinin iznine bağlı idi. Hele hele, komünizme yürekten bağlılığını ispatlayamamış olanların ülke dışına çıkmaları kesinlikle yasaktı.</p>
<p>O dönemlerde ve o coğrafyada seyahatler bazen ideolojik maksatlarla ve zoraki olarak yaptırılıyordu. Kırım, Karaçay, Ahıska, Dağıstan Türkleri, Çeçenistan Müslümanları; baba ocağından adetâ sökülerek alındılar, yük ve hayvan taşımaya mahsus vagonlarla Sibirya&#8217;ya ve Asya&#8217;nın doğusuna sürüldüler.</p>
<p>Yarım asır sonra aynı ideolojik seyahatler. Doğu Türkistan&#8217;da gerçekleştiriliyor. Milyonlarca Çin köylüsü, Turfan&#8217;a dolu gidip boş dönen trenlerle mecburî seyahate tâbi tutuluyor. Maksat Doğu Türkistan&#8217;da, vatan olmuş toprakların asıl sahibi olan Türkleri azınlığa düşürmek. Aynı trajedi Filistin’de de yaşanıyor.</p>
<p>Rejimin adı ve rengi ne olursa olsun&#8230; insanlar seyahat ediyorlar. Kimi kendi istekleriyle, kimileri de mecburen, mecburiyetten&#8230;</p>
<p><strong>Vazgeçilmez tutku</strong></p>
<p>Çağın teknolojisi mesâfeleri öldürdü. Sınırları geçirgen hâle getirdi. Artık kervansaraylar yok. Türk-İslâm kültürünün gereği olarak ücretsiz sunulan hizmetler de târihe karıştı. Yine de seyahat edenlerin sayısı her geçen gün artıyor. İletişim imkânlarının gelişmesi, görüntülü telefonların kullanıma girişi, ulaşım ihtiyacını ortadan kaldıramadı.</p>
<p>İstatistiklerden edinilen bilgilere göre 2016 yılında, telefon, televizyon, belgegeçer, elektronik posta ve internet gibi iletişim araçlarının sayısı yedi milyar adedin üzerinde. 1990&#8217;lı yıllarda, çapı bir milimetre olan kablo üzerinden aynı anda, yalnızca bir telefon görüşmesi yapılabiliyordu. Daha 1995&#8217;e gelmeden, fiber optik kablolar kullanıma alındı. Çapı yarım milimden daha ince kablolarla aynı anda 100 görüşme yapılabiliyordu. Günümüze gelindiğinde kuşlar, artık konabilecek telgraf ve telefon telleri bulamıyorlar. Haberleşme, uzaydaki uydularla gerçekleştiriliyor. Hem de konuşulan mekânların görüntüsünü karşı tarafa iletebilecek şekilde&#8230; Görev süresi biten uydular, boş bir gazoz kutusu gibi çöplüğe atılıveriliyor. Haberleşme ve iletişimin kolaylığına rağmen seyahat etme ihtiyâcı azalmadı, arttı. Dünya nüfusunun % 45&#8217;i, bir günde bir şehirden, yurt içinde veya yurt dışında bulunan bir başka şehre seyahat ediyor.</p>
<p><strong>Âşık Veysel:</strong></p>
<p>‘<em>Uzun ince bir yoldayım,</em></p>
<p><em>Gidiyorum gündüz gece</em>&#8230;’</p>
<p>Diyordu. Gittiği yolun adı ‘<em>hayat</em>’ idi.</p>
<p><strong>Hayat bir seyahattir.</strong></p>
<p>İyiye, güzele, doğruya, insana ve Hakk’a ulaşmak için yola çıkanlar: Seyahatiniz bereketli, yolunuz açık olsun!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/seyahat/">Seyahat</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/seyahat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap tanıtmak ve &#8220;Türkiye&#8217;de Din Politikaları ve Din- Siyaset İlişkisi&#8221;</title>
		<link>https://millidusunce.com/kitap-tanitmak-ve-turkiyede-din-politikalari-ve-din-siyaset-iliskisi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/kitap-tanitmak-ve-turkiyede-din-politikalari-ve-din-siyaset-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz Çetinoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Sep 2018 08:56:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap edebiyat sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=7978</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tecrübeli kalem Oğuz Çetinoğlu, duayeni olduğu kitap tenkidine dair bilgelik yüklü kısa bir girişten sonra Sinan Ateş'in, Türkiye'de gündemin tam merkezindeki bir konuyu ele alan Türkiye'de Din Politikaları ve Din- Siyaset İlişkisi kitabını tanıtıyor. </p>
<p><a href="https://millidusunce.com/kitap-tanitmak-ve-turkiyede-din-politikalari-ve-din-siyaset-iliskisi/">Kitap tanıtmak ve &#8220;Türkiye&#8217;de Din Politikaları ve Din- Siyaset İlişkisi&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkitap-tanitmak-ve-turkiyede-din-politikalari-ve-din-siyaset-iliskisi%2F&amp;linkname=Kitap%20tan%C4%B1tmak%20ve%20%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20Din%20Politikalar%C4%B1%20ve%20Din-%20Siyaset%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%E2%80%9D" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkitap-tanitmak-ve-turkiyede-din-politikalari-ve-din-siyaset-iliskisi%2F&amp;linkname=Kitap%20tan%C4%B1tmak%20ve%20%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20Din%20Politikalar%C4%B1%20ve%20Din-%20Siyaset%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%E2%80%9D" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkitap-tanitmak-ve-turkiyede-din-politikalari-ve-din-siyaset-iliskisi%2F&amp;linkname=Kitap%20tan%C4%B1tmak%20ve%20%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20Din%20Politikalar%C4%B1%20ve%20Din-%20Siyaset%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%E2%80%9D" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkitap-tanitmak-ve-turkiyede-din-politikalari-ve-din-siyaset-iliskisi%2F&amp;linkname=Kitap%20tan%C4%B1tmak%20ve%20%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20Din%20Politikalar%C4%B1%20ve%20Din-%20Siyaset%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%E2%80%9D" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkitap-tanitmak-ve-turkiyede-din-politikalari-ve-din-siyaset-iliskisi%2F&#038;title=Kitap%20tan%C4%B1tmak%20ve%20%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20Din%20Politikalar%C4%B1%20ve%20Din-%20Siyaset%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%E2%80%9D" data-a2a-url="https://millidusunce.com/kitap-tanitmak-ve-turkiyede-din-politikalari-ve-din-siyaset-iliskisi/" data-a2a-title="Kitap tanıtmak ve “Türkiye’de Din Politikaları ve Din- Siyaset İlişkisi”"></a></p><h2><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-7980" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/Kitabiyat-300x228.jpg" alt="" width="300" height="228" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/Kitabiyat-300x228.jpg 300w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/Kitabiyat-768x584.jpg 768w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/Kitabiyat-1024x778.jpg 1024w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/Kitabiyat.jpg 1500w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></h2>
<h2>Kitap tanıtım yazıları hakkında</h2>
<p>‘Kitâbiyat’ kelimesi sözlüklerde; 1- ‘Bir kitap yazılırken başvurulan kitap ve kaynakların listesi’ 2-‘Belli bir mevzuda yazılan kitapları ve bunların yayımlarını inceleyen ilim dalı’ olarak açıklanıyor. Bu köşede siz değerli okuyucularıma, ikinci târifteki ‘ilim dalı’ kelimelerinin dışında kalmayı tercih ederek kitap tanıtımları ve kitabın tedâî ettirdiği (çağrıştırdığı) hususları sunmaya çalışacağım.</p>
<p>Galip Erdem Ağabeyimiz, yeni bir gazetedeki ilk yazısına; “Bu köşede bildiğim doğruların hepsini yazamasam bile, yazdığım her şey ‘doğru’ olacaktır.” mealinde cümle ile başlardı. Serde, “O’nun rahle-i tedrisinden feyz almışlık” olduğuna göre ilk yazıya, uzunca bir ‘prensipnâme’ ile başlayabilirim. İyi okumalar efendim.</p>
<p>Kitap tanıtım yazıları yazmak, zannedildiği kadar kolay değildir. Önce imlâ kaideleri ve Türk dilini bilmek gerekir. Kitaptaki yanlışlıkları ve eksiklikleri belirleyebilmek için kitabın konusu hakkında, yeterli ölçüde bilgi sâhibi olmak faydalıdır. Haksızlık yapmamak için âdil olmak, dostların ve/veya fikirdaşların kitabı hakkında yazarken tarafsız olmak gerekir. Tanıtım yazısını okuyarak satın aldığı kitabı beğenmeyenlerin ‘kul hakkı’ söz konusudur. Aksi de olabilir. Yazar yönünden de ‘kul hakkı’ vardır. Kitap tanıtım yazısı yazanın beğenmediği kitabın yazarının, tarafsız olmamakla, bu işi bilmemekle ve sair konulardaki târizlerine muhatap olmak vardır.</p>
<p>Tanıtım yazıları emek ürünüdür. Tanıtılan kitap, daha değerli emeklerin ürünüdür. Öyledir diye de hoşgörüde ölçü kaçırılmamalıdır.</p>
<p>Ve daha nice olumsuzluklar, sorumluluklar vardır.</p>
<p>Kitap tanıtım yazıları yazan kişi, her tür kitap için yazı yazmaya kalkışmamalıdır. Daima aynı tür kitaplar hakkında yazması da uygun karşılanmaz.</p>
<p>Hâtıra yazıları gibi, kitap tanıtım yazıları da sübjektiflikle mâluldür. Renkler gibi zevkler de tartışılmaz.</p>
<p>Eskiler, kitap tanıtım yazıları yazarken dil ve imla ile noktalama işâretlerine dikkat ederlerdi. Günümüzde bu husus ön plana çıkartılırsa, geçer not alamayacak kitapların sayısı çok fazladır.</p>
<p>Bütün bu sebeplerle de kitap tanıtım yazıları yazanların sayısı da çok fazla değildir. Birçoğu, yayınevlerinin kataloglarındaki veya arka kapaktaki metinleri kullanırlar.</p>
<p>Geniş kapsamlı bir tanıtım yapılacaksa, kitap yazarının özgeçmişi ve daha önce yazdığı kitaplar hakkında bilgi vermek gerekir. Son birkaç yıldan bu yana, kitaplarda, yazarı hakkında bilgiler veriliyor. Bu iyi bir gelişmedir ve tanıtım yazarları için kolaylıktır.</p>
<p>Kitaptan, ‘tadımlık’ iktibas yapılması uygun olur. Bu konuda hem dikkatli, hem de ölçülü olmak gerekir. İktibas edilen bölümün, kitabın geneli hakkında yanıltıcı olmayan örnek olması şarttır.</p>
<p>Tanıtım yazıları söz konusu olduğunda genelde ‘kitap tenkidi’ anlaşılır. Bu düşünce ile yazılan yazılarda, kusurlar ön plana çıkartılır. Okuyucuya ‘sakın ha… bu kitabı okumayın…’ dercesine tanıtım yazısı yazmaktansa, hiç yazmamak daha uygun olur. Kitabın okunmaya lâyık olup olmadığı hükmü, okuyucuya bırakılmalıdır. Özetle; yazılacak yazı, bütünüyle tenkit veya övgü olmamalıdır.</p>
<p>Kusursuz kitap olmadığı gibi, iyi tarafı bulunmayan kitap da yoktur. Tıpkı insanlar gibi…</p>
<p>Şimdi buyurunuz ilk yazıya…</p>
<h2><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-7981 alignnone" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/TÜRKİYEDE-DİN-POLİTİKALARIK-192x300.jpg" alt="" width="192" height="300" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/TÜRKİYEDE-DİN-POLİTİKALARIK-192x300.jpg 192w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/09/TÜRKİYEDE-DİN-POLİTİKALARIK.jpg 409w" sizes="auto, (max-width: 192px) 100vw, 192px" /></h2>
<h2>Türkiye&#8217;de Din Politikaları ve Din- Siyaset İlişkisi</h2>
<p>‘Hedef Turan’ isimli eserin de yazarı olan Dr. Sinan Ateş, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 296 sayfalık eserinde; Osmanlı klasik dönemi din uygulamalarından Tanzimat dönemine, oradan da Cumhuriyet döneminde 1960 askerî darbesine kadar geçen zaman diliminde yaşanan lâiklik tartışmalarını teşrih masasına yatırıyor. Bu süreçteki din-siyâset münâsebetlerini o dönemin belgeleri üzerinde inceliyor.<br />
2 Kasım 1839’da Gülhâne Parkı’nda okunan Hat-ı Hümâyun ve Sultan Abdülmecid Han’ın imzaladığı Tanzimat Fermanından 27 Mayıs 1960 târihine kadar yaşanan din ile alakalı hâdiseler arasında; Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (TCF) hatırlamamız gerekiyor. TCF, Kurtuluş Savaşı’nı başlatan kadroda yer alan; Mustafa Kemal Paşa ve Albay İsmet Bey (İnönü) dışındaki kişiler tarafından 17 Kasım 1924 târihinde kurulmuştur. Kurucular arasında, Doğu’nun muzaffer kumandanı Kâzım Karabekir Paşa’nın liderliğinde; Hamîdiye Kahramanı Rauf Bey (Orbay), Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Refet Paşa (Bele) ve Adnan (Adıvar) Bey gibi isimler vardı. Partinin tüzüğünde; cumhuriyet prensiplerinin, liberalizmin ve demokrasinin benimsendiği belirtilirken aynı zamanda dinî inançlara da saygılı olduğu açıklanıyordu.</p>
<p>13 Şubat 1925’te Şeyh Said Ayaklanması patlak verdi. Şeyh Sâid, halkın desteğini alabilmek için hareketini dinî kisveye büründürmeye çalışıyordu. TCF’nin kuruluş beyannâmesindeki ‘dinî inançlara saygılı olmak…’ ifâdesinin irticâî faaliyetleri tahrik ettiği gerekçe gösterilerek Ankara İstiklâl Mahkemesi, 5 Mayıs 1925 târihinde hükümete yazılı müracaata bulundu ve TCF’nin kapatılmasını teklif etti. Önce İstiklal Mahkemelerinin yetki sâhalarında bulunan TCF şubeleri kapatıldı. Hükûmet, Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayanarak 3 Haziran 1925 tarihinde, aynı gerekçe ile TCF’nin tamâmen kapatılmasını kararlaştırdı.</p>
<p>14 Mayıs 1950 târihinde iktidara gelen Demokrat Parti döneminde muhalefet konumundaki Cumhuriyet Halk Partisi, ezanın tekrar Arapça okunması, Kur’ân Kurslarının faaliyete geçirilmesi ve 13 Ekim 1951 târihinde, Millî Eğitim Bakanlığı bünyesindeki Müdürler Komisyonu’nun İmam hatip Okulları açılmasına dair aldığı kararı ileri sürerek, ‘irticanın hortlatıldığı’ iddialarında bulundu.</p>
<p>Bu hususları da hatırlattıktan sonra Sayın Ateş’in, ciddî ve derin araştırmaların ürünü olan eserine dönersek efendim… Temmuz 2018’de okuyucu ile buluşturulan eserin adı, ‘Türkiye’de Din Siyâset…’ ise de; Rusya’da dinden uzak bir millet yaratma çalışmalarını da anlatıyor. Lenin ve Stalin’i örnek alarak; Kamboçya’da Kızıl Kmerler gerilla teşkilâtını kurup askerî idâreye karşı harekât başlatan Komünist anarşist, sonra da başbakan olan Pol Pot’un, Çin’de Mao’nun, Küba’da Fidel Kastro’nun, Romanya’da Çavuşesko’nun, Çekoslovakya’da Dubçek’in din aleyhtarı çalışmalarını tahlil ediyor. (s: 97-99) Türkiye’deki uygulamaları, giriş mâhiyetinde kısaca özetledikten sonra (s: 106), Demokrat Parti’nin muhalefet yıllarında din politikası ve din-siyâset ilişkisi geniş bir şekilde veriliyor. (s: 109-166)</p>
<p>Sonraki bölümde 1950-1960 yılları arasında Türkiye’de din-siyâset ilişkisi hakkında bilgiler yer alıyor. (s: 170-266) Bu bölümdeki alt başlıklar şöyle: *Arapça Ezan Yasağının Kaldırılması, *Radyoda Kur’ân-ı Kerîm Yayınları, *Din Eğitimi Alanında Yapılan Çalışmalar, *Demokrat Parti Döneminde Dinî Kurumlar ve Hareketler.</p>
<p>Bu bölümde ayrıca, İslâmî hareketler ve cemaatler, Nurculuk, Süleymancılık, Ticânilik ile dinî yayınlar olarak Sebilürreşad, Büyük Doğu, Hür Adam, Din Yolu, Müslüman Sesi, Ehl-i Sünnet isimli mecmualar ve gazetelerle diğer İslamcı yayınlar hakkında bilgiler var.<br />
Temmuz 2018’de yayınlanan kitapta müellif, sâdece dinî hâdiseler hakkında geniş, faydalı ve arşivlik bilgiler vermekle kalmıyor; Cumhuriyet dönemine ait vergi-mâliye, sosyal, siyâsî, askerî politikalar hakkında da okuyucuyu bilgilendiriyor. Dış politikamız da ihmal edilmiyor. Varlık Vergisi, sebep ve neticeleriyle birlikte; Demokrat Parti’nin doğuş ve gelişme sebepleri teferruatlı olarak tahlil ediliyor. Ana meselenin dışına çıkılmadan geniş bir yelpâzede açıklamalarda bulunuluyor.</p>
<p>Kitabın, ‘Sonuç’ başlıklı bölümünden dikkat çekici cümlelerden birkaçı: (s: 277-281)</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>İkinci meşrutiyet ile birlikte Türkçülük düşüncesi ön plana çıktı. Osmanlıcılık fikirlerinin hepsi ilmî ve teknik açıdan batılılaşmayı savunuyordu. Dolayısıyla bu fikir akımlarının hepsi modernist idi. Bu gruplar, Batı’da olan müesseselerin Osmanlı’ya ithal edilmesini savunurken, İslâmî terminolojiyi meşruiyet aracı olarak kullandılar. Meselâ Namık Kemal, meşrutiyet ve meclis düşüncelerini İslâmî terminolojide yer alan müşâvere ve istişâre kavramlarıyla tevil etmeye çalışmıştır. Batıcılık fikri ise bu akımların ötesine geçmişti ve toptan batılılaşma taraftarıydı. Ayrıca dinin devlet sâhası dışına çıkarılmasını istiyordu. Türkçü akım ise dinde millîleşme taraftarı idi.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Laiklik, Fransa’da ortaya çıkmış bir kavram olup Türkiye’de Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte resmen uygulanmaya başlanmıştır. Kısa bir müddet sonra da eğitim, kültür ve ekonomi başta olmak üzere hayatın her alanına dâhil edildiği görülmektedir. Ancak Türkçe ezanın mecbûrî tutulması, şapka inkılâbı gibi reformlar, toplumun belirli kesimleri tarafından benimsenmemiş ve berâberinde bâzı tepkiler ortaya konmasına sebep olmuştur. Bu tepkiler, erken Cumhuriyet döneminin politikaları dâiresinde bastırılsa da, bilhassa 1946-1950 yılları arasındaki çok partili hayata geçiş süreci ile birlikte, daha fazla tenkit edildiğinden bâzı uygulamalar kaldırılmış; din dersleri okullara seçmeli ders olarak konulmuş, Kur’ân kursları açılmaya başlanmış, Meşrutiyet döneminin tanınmış İslâmcılarından Şemsettin Günaltay, Başbakan olmuş, Sebilürreşad gibi İslamcı derginin tekrar yayınına izin verilmiştir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Seçmen, orta seviyede olsa bile, dinî hassasiyetlere sâhip olan bir topluluktu.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, liberalleşme sürecini hızlandırmıştır.</em></p>
<p>‘Sonuç’ bölümünde; ‘Türk Milliyetçiler Derneği’nin irticâî sebeplerle kapatıldığı’ ileri sürülmektedir. Bu görüşün doğru olduğunu söylemek hâyli zordur. Umûmî kanaat, Türk Milliyetçiler Derneği’nin, İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi siyâsî parti hâline dönüşüp Demokrat Partiye rakip olacağı endişesidir. İrticâî faaliyetlerde bulunanlara hapis cezâsı verilirken, Dernek mensuplarının hiç birine hapis cezâsı verilmemiştir. Çok cüz’i bir para cezâsı verilerek kararın temyiz yolu da kapatılmıştır.</p>
<p>282-296. sayfalar arasındaki bölüm, ‘Kaynakça’ başlığını taşıyor. Bu bölümde; ‘Arşiv Belgeleri’, ‘Resmî Yayınlar’, ‘Gazete ve Dergiler’, ‘Kitap ve Makaleler’, ‘İnternet Kaynakları’ ara başlıkları altında, hamûlesi bilgi olan yerli ve yabancı 360 adet kaynak yer alıyor.</p>
<p>ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/kitap-tanitmak-ve-turkiyede-din-politikalari-ve-din-siyaset-iliskisi/">Kitap tanıtmak ve &#8220;Türkiye&#8217;de Din Politikaları ve Din- Siyaset İlişkisi&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/kitap-tanitmak-ve-turkiyede-din-politikalari-ve-din-siyaset-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
