Ayrılık tohumları eken Din Şûrası II – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Türk ilim dünyasının acı kaybı   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)

Ayrılık tohumları eken Din Şûrası II

Kamuoyunun çok yüklü gündemi içinde gözlerden kaçan ve üzerinde durulamayan 6. Din Şûrası üzerinde düşünmeye devam edeceğiz…

7 Aralık 2019
Hakan Paksoy
İslam’da dini temsil yoktur. Böyle bir görev bırakın bir grubu, herhangi bir kişiye bile verilmemiştir. Sadece Müslüman vardır.

Kamuoyunun çok yüklü gündemi içinde gözlerden kaçan ve üzerinde durulamayan 6. Din Şûrası üzerinde düşünmeye devam edeceğiz…

Şûra’nın açılış konuşması, kararları ve Cumhurbaşkanının kapanış konuşmalarında yaşananların temelinde Batı ve küresel unsurlarla, tek parti döneminde yapılan yanlışlara vurgu ön plana çıktı. Özellikle Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın açılış konuşması ile kararlarının birkaç maddesini geçen haftaki yazımda değerlendirmiştim. Dolayısıyla bu sefer kararlara biraz daha girerek kapanış konuşması ile birlikte bakalım.

Kavramlar ve kararlar…

Öncelikle kavramları doğru yerine koymak gerekiyor. Türkiye’de yaşananlar Din’in problemleri, yaygın kullanılan isimlendirme ile İslâm’ın meselesi değildir. Müslüman(lar)ın çözmesi ve karar vermesi gereken hususlardır. Etkilenen Müslümanın kendisidir ancak her Müslüman aynı derecede etkilenmemektedir. Hatta olaylar karşısında birbiri ile aynı düşünenler siyasî gruplar ya da cemaat ve tarikatlardır. Farklılaşma daha çok gruplara göre olmaktadır.

Bu farklılık hemen “iyi ya, sahih İslâm…” cümlesini kurduracaktır. İlk anda doğru olarak görünür. Gerek Şûra Kararlarında gerekse kapanış konuşmasında sahih İslâm ya da sahih din kavramı kullanılmıştır da. Peki, sahih olan hangisidir? Kimin söylediği sahihtir? Bu soruya da Müslüman sayısınca, benim anladığım cevabı verilecektir. Eğer sadece kişiler buna cevap verecek olursa problem en aza iner. Çünkü artık subjektif cümleler hâlindedir. Kişi “bana göre, benim düşündüğüme göre” demektedir. Söyledikleri ancak kendisini bağlayacaktır. Sadece kendi hayatını yönlendirebilir ve yönetebilir.

Şûra kararlarında, bu kavramlarla birlikte, farklı anlamlar yüklenebilecek yanlış dil de kullanılmıştır. İkinci maddede “Diyanet İşleri Başkanlığı, bu durumun önüne geçebilmek için kötü örneklerin dini temsil etmeyeceğini…” söylemektedir. Aslında gelişine bakıldığında doğru gibi düşünülebilir. Ancak diğer maddelere birlikte değerlendirildiğinde, mesela altıncı maddenin girişindeki Dinî gruplar çoğunlukla toplumsal hayatın olağan seyri içerisinde meydana gelen oluşumlardır.” cümlesiyle birlikte rengi değişmektedir.

İslam’da dini temsil yoktur. Böyle bir görev bırakın bir grubu, herhangi bir kişiye bile verilmemiştir. Sadece Müslüman vardır. Dinî grup olamaz ve kabul edilemez. Aksi takdirde gruplar arası farklı yaklaşımlar derhal çatışmaya dönüşebilecek potansiyel ve çok yakın tehditlerdir. Mesela 15 Temmuz’da, böyle bir grubun aldığı desteklerle nasıl bir ihanet içine girdiği ortadadır. 4 Ağustos 2016’da toplanan Olağanüstü Din Şûrasında yapılan “Menzilimiz aynıydı… alınları secde görüyordu… yanıldık…” sözleri hâlâ tazedir. Derhal çok kanlı kavgalara sebep olabilecek potansiyeli barındıran konuları ihtiva eden zemindeki bir çalışmada bu kadar yanlışlık dikkatsizlikle açıklanamaz. Eğer bilerek yapılmadıysa cehalettir. Cahillerle de hayat yönetilemez.

Kararlarda muğlak ifadeler, kim(ler)i ya da neleri kastettiği anlaşılamayan, daha çok ideolojik çağrışımları olan cümleler kullanılmıştır. Dokuzuncu madde Başkanlık,  din hizmetleri stratejisini belirlerken, sosyokültürel değişimi dikkate alarak hedef kitlenin beklenti ve ihtiyaçlarını tespite yönelik bilimsel araştırmalar yaptırmalı ve hizmetlerini bu doğrultuda gerçekleştirmelidir. Bu çerçevede, özellikle hutbe ve vaazların muhatap kitlede oluşturduğu kazanımları bilimsel yöntemlerle ölçmeli ve faaliyetlerini bu çıktılara uygun olarak sürdürmelidir.” demektedir. Hedef kitle ve muhatap kitle kimlerdir? Hutbe ve vaazları dinlediklerine göre dini hayatları normal çizgide olan insanlar denilebilir. O zaman devreye benim düşündüğüm gibi inanmalı ve yaşamalı düşüncesi ortaya çıkar. İşte bu da sakat olan sahih din benim inandığımdır demektir ki, yedinci maddedeki, Başkanlık, vatandaşlar arasında vahdeti güçlendirmek için bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da hizmetlerini ve faaliyetlerini kararlılıkla devam ettirmelidir.” kararındaki birlik gayesini ortadan kaldırır. Ya da benden olanların birliğini işaret eder. Zaten maddenin kendisi de siyasî konuları içermekte, etnik unsurlar üzerinden bir başkasını dışlama ya da ötekileştirme hususlarında hüküm verilmektedir. Bu durumda inançlar kullanılarak, camiye gelenler üzerinde siyasî çalışma yapmak istendiği ortaya çıkmaktadır.

Onuncu maddede de önemli ama bir kadar da siyasî olan husus dikkat çekmektedir. “Arkalarında birtakım yeni dinî akımlar bulunan, …dinî ve millî kültürümüze yabancı yapılar”ın varlığından bahsetmektedir. Elbette böyle bir yapılaşmaya ve dinî sahada Şûra’nın normal kabul ettikleri de dâhil, hiçbir oluşuma izin verilmemelidir. Ancak bu DİB’in görevi değildir. Olsa olsa devletin güvenlik kurumları yardım istediğinde, talebin gereği yapılabilir. Kaldı ki DİB dinî kültür anlayışının yanına sahih(!) millî kültür kavramını da koymaktadır.

Siyaset daha açık devrede…

Şûra kararlarını bu kadar önemli kılan husus aynı zamanda siyasî sonuçları da hedefliyor olmasıdır. Hem kullanılan dil ve meselelere yaklaşımı hem de kapanış konuşmasını yapan Cumhurbaşkanının talimat niteliği taşıyan konuşması bunu göstermektedir. Cumhurbaşkanı şûrada alınan kararların gelecek dönemde hayata geçirileceğine olan inancını dile getirerek, “Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığımızdan tüm devlet kurumlarına da örnek olacak bir süreç yönetimi bekliyorum. Özellikle bununla ilgili oluşturulacak bir heyet, bu 37 maddenin gerçekten kronolojik olarak takibini yapmalı ve uygulama ne durumda, gerçekten uygulamaya dikkat ediliyor mu, hassasiyetle bu takip ediliyor mu, bunun adım adım takibini yapalım” demiştir. Konuşmayı dinlerken bu cümleler bana, oluşturulacak heyetin, bu konuşmada da şikâyet edilen ve bugün yaşananların sebeplerinden sayılan 28 Şubat sürecindeki Batı Çalışma Grubunu çağrıştırdı.

VI. Din Şûra’sı Kararları, daha önceki şuralar ve gelişmeleri birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Bu bir görevdir ve daha çok akademiye düşmektedir. İlim insanları bu hususta biraz daha öne çıkmalıdır.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları