Bekçi Kulübesi… – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)   • Söz Konusu-5: Açık Oturum

Bekçi Kulübesi…

Çolpan Yıldızı adlı hikâye kitabı ile Bozkırın Bilgesi ödülünü kazanan Necdet EKİCİ’nin hikâyelerini yazı dizisi olarak yayımlıyoruz.

9 Temmuz 2020

Dünyada mekân, ahirette iman…
Doğrusu sevincimize diyecek yoktu. Yeni taşındığımız sitede artık ev sahibiydik. Çift daireli bir apartmanın son katında biz oturuyorduk. Kiradan ve kiracı olarak yaşamaktan kurtulmuştuk. Dünyada mekân, ahirette imandı. Bir dikili ağacımız olmasa da başımızı sokacak evimiz vardı. Hem de çok katlı bir binanın zirvesinde kartal yuvası… Tek itirazımız, çıkmakla bitmeyen merdivenleriydi. Asansör boşluğu vardı ama asansörü yoktu. Bu saatten sonra olacağı da meçhuldü.

Tükenmeyen basamakların işkenceye dönüşeceğini ise ilerleyen yıllarda daha iyi anlayacaktık. Baş döndürücü yükseklikten önceleri ürken çocuklar, zamanla alıştılar. Hepimiz alıştık. O kartal yuvasından etrafı kuşbakışı süzmek bir başka güzeldi. Üstelik gürültüden, tozdan, topraktan da uzaktık.
İlçeye giren ilk apartman inşaatı bizimkilerdi. Bu yeni dev binalar herkesin dikkatini çekiyor, türlü türlü yorumlar yapılıyordu. Kimileri, elini kaşına siper edip çok katlı bu binalara uzun uzun bakıyor, “Burada adam mı yaşar yahu? Beton duvarlar arasında insan nefes alamaz! Elini uzatsan karşıya değer. Vallahi bana beleş verseler oturmam.” derken, kimileri de: “Ulan şöyle bir apartmanda oturmak nasip olmadı da ona yanarım! Al duvaklı gelin gibi mübarek! En azından medeni, kibar, anlayışlı insanlarla beraber olacaksın.” diyerek gıpta ile söz ediyorlardı.

“Apartman medeniyetti. Seçkinlik ve paylaşmaktı. Mutluluğun, temizliğin ve sosyalleşmenin merkezleriydi. Her kesimden insanın bir arada ve birlikte yaşama sevinciydi.” Böyle yazıyordu parlak-renkli tanıtım broşüründe. Tabii bunu okuyup tersini söyleyenler de vardı: “Apartmanlarda gösterişe düşkün, “ne oldum delisi” aileler ile bağ bahçe evlerini beğenmeyen çıtkırıldım memur hanımları oturur. Neymiş o öyle iç içe! Bizimki şöyle acı kavağın gölgesine minder serip ayağını uzata uzata oturacağın, mangalı orta yerde tüttüreceğin yer olmalıymış. Horoz sesleriyle uyanmalı, ineğin böğürmesini, koyunun melemesini, itin ürümesini duymalılarmış. Ev dediğin toprak kokmalı, sacda bazlama pişmeli, odun ateşinde tarhana çorbası kaynamalıymış.

“Bir gün, esmer vatandaşların oturduğu mahalleden bir öğrencim sınıfta hiç beklemediğim bir soru sormuştu:
-Öğretmenim, siz zengin misiniz yoksa fakir misiniz?
-Fakir sayılırız…
Güldü.
-Hayır, öğretmenim siz zenginsiniz.
-Nerden biliyorsun?
– Fakir olsanız apartmanın birinci katında otururdunuz. Zenginsiniz ki son katında oturuyorsunuz.
Kahkahalarla gülmüştüm. Bütün sınıf gülmüştü.
-Aferin oğlum! Bak bunu hiç düşünememiştim! Evet, zenginiz!
***

Mangalcı Yusuf
Karşı komşum “Keklik Hasan” lakabıyla tanınan bir emlakçıydı. Alt komşum ise İ.D.Ç’ de çalışan Yusuf Usta diye biri…

Daha taşındığımızın ikinci günü balkonumuzda otururken aşağıdan gelen zehir yüklü bir ala dumanın içinde kaldık. Dumanlar alt kalttaki komşum Yusuf Usta’nın balkonundan geliyordu. Önce yangın var zannedip telaşlandık. Çok geçmeden yangın olmadığını anladık. Dumanlar et kokuyordu. Adam mangalı yakmış, tavuk butlarını ızgaraya dizmiş, veriyor yellemeyi. Yağlı et kokulu dumanlar yukarı doğru körük vurmuş gibi savruluyor, oturduğumuz balkon toz duman içinde kalıyordu.

“Geçicidir. Hoşgörülü olmak lazım… Ne de olsa komşuyuz.” dedik. Seslenmedik. Derken, “balkonda kebap” işi haftada bir tekrarlanmaya başladı.

“Acaba konuşsak mı ki… Kırılır mı?” dedik.
Kapıları, pencereleri örtmemiz çare değildi. Dumanlar, alttan yukarı bir kavis çiziyor, iğnenin deliğinden de olsa bir yolunu bulup tâ içerilere kadar sızıyordu. Bütün odalar, bütün elbiselerimiz tavuk kebabı kokmaya başladı. Balkonda rahat rahat oturamıyor, yapışkan, zifirli bir dumanın içinde kalıyorduk. Sadece hanım değil, hepimiz tiksintiye kalmıştık. Tahammül etmek mümkün değildi.
Apartmanda mangal işi ilk hayal kırıklığımız oldu.

Konuşmalıydım. Ne de olsa komşuyduk. Kırmadan dökmeden anlatmalıydım. Belki de hatasını anlar, “Hiç düşünemedim komşum. Özür dilerim.” derdi.

Bir gün bu alt komşumla merdivende karşılaştık. Durumu kibarca izah ettim. “Rahatsızız!” dedim. Önce şöyle bir durdu. Boynunu yana kırıp gözlerini devire devire konuştu:
-Gardaş ev alırken bana mı danıştın?
Dondum. Adam devam etti:
– Benim çocuklarım gelişme çağında. En azından haftada iki defa beyaz et yedirmek zorundayım. Kırmızı ete gücümüz yetmiyor.
-Mesele o değil…
-Ben mangalcıyım gardaş! Namı diğer adım “Mangalcı Yusuf Usta…” Oturduğum eski mahalleden karşı komşum dirlik vermiyor diye evimi bu yüzden sattım. O da senin gibi karışır dururdu. Sen rahatsız oluyorsun diye şimdi de bu evi mi satak dayı?
-Bak biz komşuyuz… Toplu yaşamanın kuralları var. Bu kurallara herkesin…
“La havle” çekerek bozuk bir suratla içeri girdi.
Merdivende kala kaldım.
Demir bir gülle yutmuş gibiydim.

Hayret, haftada bir yaptığı tavuk kebabını inat etmiş gib bu defa da ikiye çıkardı. Adam hakikaten mangalcıydı. “Mangalcı Yusuf” diye boşuna dememişlerdi. Yağ kokulu, zehir yüklü dumanlar yine bizim eve dolmaya, yine üstümüze başımıza sinmeye devam ediyordu. Durumu düzelttirebileceğimiz bir site yönetimi ise henüz mevcut değildi. Ne zaman kurulacağı ise meçhuldü. Bütün öfkemi içime bastırıp evinin kapısını yeniden çaldım. Üzerinde kalın çizgili bir pijama, çıplak ayaklarında koca koca terlikler, bozuk bir çehreyle çıktı karşıma. Hemen arkasından takviye güç gibi hanımı… Vukuat dolu gözlerle bakıyordu kocasının arkasından.
-Buyur!
-Komşum, bu kebap işini terasta yapsan olmaz mı? Balkonda dumandan oturamıyoruz… Misafir de var.
Koca çenesini bana doğru uzattı, pelit pelit baktı:
-Gardaş, çok rahatsızsan sat evini. Taktın kebaba! Ne yiyeceğimize karıştığın yetmiyormuş gibi şimdi de nerede pişireceğimize karar veriyorsun. Ben de suç ki buradan kat aldım. Lâ havle…Nereye gitsem bir akıllı buluyor beni!

Kapı küt diye örtüldü yüzüme. Sözlerim bende kaldı. O günden sonra aramıza soğuk duvarlar örüldü. Alt komşumla iki ezeli küskün olmuştuk. Yine balkonda mangal yanmaya, yine yağlı et kokulu dumanlar savrulmaya devam etti.
“Kızım sitres atıyor.”
Okuldan henüz dönmüştüm.
Merdivenden çıktıkça yaklaştığım, yaklaştıkça yükselen bir müzik sesi ile adeta apartman yıkılıyordu. Güm, güm, güm! Sanırsın ki karşı komşumuzun evinde bir konser veriliyor. Demeye kalmadı, Süheyla Hanım kapıya çıkıverdi. Kapının açılmasıyla güm güm sesleri daha çok duyulur oldu. Çenelerimizle merhabalaştık. Zor anlaşılan bir sesle “Nasılsınız?” diyebildim. Kulaklarımda korkunç bir zonklama… Ağzımdan kaçıverdi:
-Bu ne ya? Yer gök inliyor.
Kadın hafiften bozuldu,
-Kız okuldan geldi de stres atıyor.
-Şimdiki gençler de bir âlem…
Mavi gözleri çakmak çakmak yandı söndü. Demeye kalmadı, kız, annesinin arkasında bitiverdi. Saçları dizi dizi mavi boncuklu, ayak bileği halhallı, şortlu bir kız… Liseye gidiyormuş. Dudaklarını bükerek, konuştu:
-Pardon! Anuşkom, çarşıya gitmişken müzik markete de uğrayıver. Ezhel’in “Geceler” ve “İmkansızım”ı dinlemekten usandım.
Kadın, kızını şikâyet eden nazarlarla önce bana, sonra kızına baktı:
-Aaa!
-Ama anne! Biliyorsun Ezhel bu mart ayında bir tık geride kaldı. Sadece Edis’in “Ân” albümünü al, başka bir şey istemiyorum. Kankalarım şimdi hep bunu dinliyor.
-Merhaba kızım! Nasılsın?
-Pardon! Meraba!
– Ezhel ve Edis’in dışında başka neler dinliyorsun?
-Pardon! Sever misiniz? Gazapizm ve No 1 gerçeği var. Sagopa Kajmer ve Eypiyo’ya bayılırım. Pardon siz neyi seversiniz?
-Ee…Ben Mahsuni Şerif’i severim: Bu toprağın protest sesi… Sonra Neşet Ertaş’ı: Bozkırın tezenesi… Musa Eroğlu: Buram buram Anadolu…
Yüzünde bir nefret birikmesi:
-Iğğğ… Hiçbiri tipim değil! Pardon! Bayyy!
***
Hanım ilk defa karamsar konuştu: “Apartmandan daire almakla hata mı ettik acaba?”
***
Balkondan aşağı çöp poşeti atan adam
Birinci kat komşum, üçüncü katta oturan bankacıya, aşağıdan yukarı öfkeyle gürledi:
-Ferudun Bey, Ferudun Bey!
Ferudun Bey balkondan başını uzattı.
-Buyrun!
-Bak kardeşim, daha önce de söyledim. Hep böyle yapıyorsun! Balkondan aşağı çöp poşeti atıyorsun. Şimdi yine attın! Poşetin karnı yarılıyor, çöpler dağılıyor. Olmaz ki böyle! Balkonunda muhafaza et, çıkışta götür çöp variline bırak.
-Hocam balkonda sinekler çöküyor. Kokusundan oturamayız! Kapı önüne koysam pis suları akıyor. Evden çıkarken atması daha kolay oluyor. Büyütecek ne var ki bunda? Orada dursun, çarşıya giderken alır atarım.
-Ben anlatamadım galiba… Balkondan aşağı çöplerle dolu poşet atılmaz. Ya gecikiyor, ya parçalanıyor. Ortalık leş kesiliyor.
-Hayır, anladım. Poşeti daha sağlam bağlarım. Allahın izniyle ne yırtılır ne dökülür! Sen kafanı takma hocam! He he hee!
– Ben başka bir şey söylüyorum Ferudun Bey. Herkes çöp poşetini yukardan aşağı pat pat atarsa burası ne olur? Bak orda çöp varilimiz var. İlla senin atman şart değil, eşiniz atsın!
Balkonda eşi de gözüktü:
– Aaa, adama bak, bana görev veriyor! Aman yapmayın beyefendi! Sitede hiç çöp poşeti atan hanım gördünüz mü? Kocam atıyor işte.
-Ne olur atsanız hanımefendi? Neyiniz eksilir? Benim eşim atıyor.
-Ay şu adama bir şey söyle Ferudun, içime fenalık bastı!

***
Küskünlüklere bir küskünlük daha eklendi.
***
Garip bir toplantı…
Nihayet geçici de olsa Site Yönetim Kurulu oluşturuldu. Kurucu Başkan, sağlık sektöründen yeni emekli olmuş, orta yaşlı, kibar bir arkadaştı. Oldukça hevesliydi. Kendisine “Başkanım!” denilmesinden sonsuz bir haz duyuyor, yeni görevine aşk ve şevkle sarılıyordu. Kendinden çok memnun kalacağımızı ve hatta sitede “ebedî başkan” olarak kalacağını dahi beyan ediyordu.

İşe hızlı başladı. Acil bir toplantı için kolları sıvadı. Apartman sakinlerinin tek tek kapsını çalıp “Ben deniz yeni başkanınız!” diyerek kendini tanıttı, duyurular yaptı, camlara ilanlar astı. Ancak saat 20.00 sularında yapılacak toplantıya dört kişiden başka gelen olmamıştı.
Başkan salona sağ eli kalbinde, selamlamaya hazır vaziyette sevinçle girdi. Koskoca salonda dört kişinin olduğunu görünce şaşırdı. Yüzü düştü. Moralinin bozulduğu her halinden belliydi.

Çehresinde mağrur bir ciddiyet, geçti kuruldu plastik çiçeklerle süslü masanın başına. O gün lacivert bir takım giymiş, narçiçeği kravat bağlamıştı. Döş cebine de püskül püskül sarkan beyaz bir mendil koymayı ihmal etmemişti. Her ne hikmetse bardak bardak su içti. Toplantı başlamadan sürahideki su nerdeyse bitmişti. Heyecanlı olduğu her hâlinden belliydi. Boğazını temizledi. Okuma gözlüğünü taktı çıkardı. Mekanik bir kol hareketiyle saatine baktı. Bu arada aldığı notları tek tek gözden geçirdi. Sıraya koydu. Vaziyete göre epeyce hazırlıklı gelmişti. “Biraz daha bekleyelim!” dedi. Biraz daha beklendi fakat sayıda bir artış olmadı. O dört kişi de esnemeye başlayınca başkan toplantıyı başlattı.
-Efendim… dedi, durdu.
Galiba söze başladığı yeri beğenmedi.
Elinde tuttuğu metni okumaya başladı:
-Pek muhterem baylar bayanlar!
Herkes sağına soluna baktı. Cümle devam ediyordu: “Özellikle bayanlara sesleniyorum. Bu kıymetli vakitlerinizi bize ayırıp geldiğiniz için…” Herkes bir birine yeniden baktı. Bir gülüşmedir aldı yürüdü. Başkan bozuldu.
-Pardon! dedi. Bayan ne arasın yahu! Ben de salak salak okuyorum. Bu metni dün gece hazırlamıştım. Bir sürü de emek verdim. Hepsi boşa gitti.
-Bre başkanım, kâğıttan okumayı bırak da ne söyleyeceksen söyle. İşimiz gücümüz var! Zaten kimse gelmedi.
-Evet, arkadaşımız isabet buyurdular. Ben de katılıyorum görüşünüze. Biraz heyecanlandım galiba. Kusuruma bakmayın. Aslında konferanslara çok gitmişliğim var… Burası başka tabii! Hani sizin gibi güzide bir topluluğun karşısına çıkınca…
O dört kişinin yüzünde yeni bir tebessüm dalgası daha dolaştı.
-Boya… dedi başkan. Merdiven duvarları boyatılacak arkadaşlar! Eskimiş, solmuş…
-Şerefsizler boyadan da çalmışlar!” desene başkanım şuna.
-Lütfen arkadaşlar küfür yok! Adı geçen arkadaşa cevap hakkı doğar. Yani demokratik kurallar gereği… O arkadaş da burada yok. Bir de müsaade almadan konuşmayalım.
Adam el kaldırdı.
-Buyurun efendim, sözün sultanı sizsiniz.
-Sultana multana boş ver de… Şimdi Ben D Blok’un birinci katında oturuyorum. Oturduğum yerdeki merdiven boşluğunun boyaya ihtiyacı yok. Benim hisseme düşen bölüm boyanmasın.
Adamın demesiyle beraber, başkanı bir gıcık tuttu.
– Hiç öyle şey olur mu azizim? Yani merdiven boşluğundaki o bölüm yamalık gibi mi kalsın?
-Kalsın efendim! Ben boya parası vermeyeceğim.
– Beyefendi, “Benim orası boyanmasın.” olmaz. Herkes yönetimin aldığı karara uymak zorundadır.
Toplantıya garip bir kıyafetle gelen döş cebi misvaklı adam, kendine söz hakkı verilmeden müdahale etti:
-Ne yönetimi bre Müslüman! Kurduğun ekip bile gelmemiş, sen burada yönetimden bahsediyorsun. Aha ben gidiyorum!
-Lütfen!
Bir başkası:
-O karara ben de uymuyorum. Hem rengini beğenmedim, hem de verecek param yok. Sonra ne o öyle, Cennet rengi dururken şeytan rengi sarı! Aha ben de çıkıyorum.
– Aaa… Böyle olmaz ama…
İçerde iki kişi kalmıştık. Başkan öfkeliydi, ortalığa konuştu:
– Kardeşim hem boya istemiyorsun hem renk belirliyorsun! Anlamadan, dinlemeden de çekip gidiyorsun. Görev aldığıma pişman etmeyin beni. Ödeme güçlüğü içinde bulunan arkadaşlara kolaylık sağlanacak. Taksitlendirme yapılacak.
Yanımdaki gürledi:
-Bre başkan, siz benim adıma borçlandırma yapamazsınız. Benim de kapımın önü boyanmasın. Boyayı hem pahalı almışsınız, hem ustayı pahalı tutmuşsunuz.
-Çok ayıp ediyorsunuz. Buyur, bu görevi sana verelim. Boyaları sen al, boya ustasını da sen bul.
-Hayır efendim! Yapamıyorsanız istifa edersiniz.
Başkan, gözleri çıngı çıngı ayağa kalktı:
– Asıl suç, size hizmet etmek isteyende. Ne umutlarla gelmiştim buraya. Ne hâliniz varsa görün! Çekiliyorum, İstifa ediyorum başkanlıktan.
Site bir süre daha yönetimsiz kaldı.
***
Doktor Beyin köpekleri…
Adına “Varil köpeği” diyorlardı.
Doktor Bey’in kapısının önünden hiç ayrılmıyordu. Kirli paspas üzerinde gün boyu tilki uykusuna yatıyor, merdivenden inip çıkanlara yan yan bakıyor, sevmediklerine dişlerini gösterip hırlıyordu. Biliyorum, beni hiç sevmiyordu. Galiba ne düşündüğümü anlamış gibi geldiğimi görmeye dursun, gözleri alev alev yanıyor, bir katile bakar gibi bakıyordu. Doğrusu korkmadığımı söylesem yalan olur. Aslında o da benden korkuyordu. Aramızda gizli bir güç dalaşımı vardı. Yanından savuşurken arkama bakmayı da ihmal etmiyordum. Ne olur ne olmazdı… Köpeğe güven mi olurdu. Velhasıl kendi evimize huzur içinde çıkıp inemiyorduk.

Doktor Beyin apartmanda köpek beslemesinden herkes rahatsızdı fakat yüzüne karşı kimse bir şey demiyor, hatta “Köpeğiniz çok sevimli Doktor Bey!” diyerek yağ çekenler bile oluyordu. Çok geçmeden köpek bir arkadaşını daha getirdi. Birken iki oldu.
Artık oturduğumuz apartmanın merdiven boşluğunda sası bir koku hâkimdi. Kimsenin aldırdığı yoktu. İleriki günlerde durum daha da ağırlaştı, lokantalardan yemek artıkları getirtiliyor, apartmanın giriş kapısına dökülüyor, köpekler her tarafa dağıtarak karınlarını doyuruyorlardı. Apartmana girişte yeşil sinekler savruluyor, pis koku ve mikroptan geçilmiyordu.
Nedense kötü adam rolü hep bana veriliyordu. Say ki apartmanın Erol Taşı bendim. “Aynı blokta oturuyorsunuz. Konuş!” dediler. Bir gün Doktor Bey’le merdivende karşılaştık.
-Doktor Bey, hayvan sevginizi anlıyoruz. Biliyorsunuz apartmanda köpek beslemek uygun değil. Biri çıkıp “Ben de kuzu besleyeceğim!” derse ne deriz? Herkes köpeklerinizden rahatsız…
Yüzü renkten renge girdi:
-Kardeşim, köpekler benim değil. Kızlarım sevgi ve şefkatle yaklaşıyorlar, onlar da kapı önünden ayrılmayarak sadakat gösteriyorlar. Hepsi bu kadar… “Doktor Beyin köpekleriymiş(!)” Nerden çıkardınız bunları? Yapmayın lütfen!
-Her gün lokantalardan yemek artıkları geliyor ama…
-Ben mi getirtiyorum kardeşim! Söyleyin getirmesinler! Aaa! Arkamızdan ne dedikodular yapılırmış ne senaryolar yazılırmış da haberimiz olmazmış… Zaten bu siteye geldiğime bin pişmanım! İnsan kalitesi sıfır… Adamların ortasından kağnı tekeri geçmiş…
-Bunlar toplu yaşamanın zorlukları… Hep birlikte aşacağız.
-O zorlukları ben mi yaratıyorum?
– Kim yaratıyor?
– Kardeşim benimle böyle konuşamazsın! Sen benim muhatabım değilsin! Gelmişsin, savcı gibi beni sorguya çekiyorsun! Gidin mahkemeye verin. Şunu anladım ki aramızda sadece sınıf farkı yok.
Kapı örtüldü.
Gürültüye çıkan birkaç kişi
-Dalaşma hocam, boş ver. Doktor Bey iyi bir adam… Bazı şeyleri görmeyeceksin.
Öfkemden titriyordum. Köpek, öfkemi anlamış olacak ki, sanki vurmuşum gibi çen çen bağırarak aşağı kaçtı. Gürültüye dışarı çıkanlar “Yazık! Adam, doktor beyin köpeğini dövüyor.” dediler.

Birinci katta oturan arkadaş dedi ki: “Madem köpekler kendinin değil, eski bir örgütçü olarak üç aşamalı derin bir planım var. Adını “Kofi Annan Planı” koydum. Köpek sorunundan kurtulalım.

Bu Kofi Annan planının A ünitesini derhal devreye soktuk. Önce ilk operasyon olarak köpekleri yakalatıp beş kilometre ötedeki deniz sahiline bıraktık.

Eve döndük. Kurtulduk diye seviniyorduk, bir de ne görelim, siteye bizden önce gelmemişler mi? A planı tutmamıştı. Ne yapsak köpekler vazgeçmiyor, Doktor Beyin kapısından ayrılmıyordu.

Arkadaş ikinci operasyon olarak B planını devreye soktu. Belediyenin başıboş köpekleri vuran avcıları vardı. “Vururuz!” dediler. Ama bizim vurdurmaya vicdanımız el vermedi. Böylece B planı da kendiliğinden çöktü.
Arkadaş C planı dedi. Köpekleri yakalattık. Bir kamyonete koyduk. Bizden otuz km uzaklıkta bulunan başka bir ilçenin sanayi girişine bıraktık. “Acaba yine de gelirler mi?” dedi arkadaş. “Keşke bir de D planımız olsaydı.” Korkuyla siteye döndük. Sağa sola baktık yok! Kofi Annan Planı hedefine ulaşmıştı. Operasyon başarılıydı. Bir de ne görelim, doktor beyin balkonunda bir tabela: “SAHİBİNDEN SATILIK”

Bekçi kulübesi
Okul dönüşü gördüm ki, apartman sakinlerinden oluşan on, on beş kişilik bir grup, sitenin Doğu Kapısı’nın önünde toplanmış, kendi aralarında bir şey tartışıyordu. Tartışma öyle hararetliydi ki sesleri ta Batı Kapısı’ndan duyuluyordu. Önce ne olduğunu anlayamadım. Kalabalık âdeta ikiye bölünmüş, bir birlerine bağırıp çağırıyordu. Öğrendim ki problem Bekçi kulübesiymiş. Aslında kimse bekçi kulübesine itiraz etmiyordu, asıl itiraz kulübenin yapılacağı yer seçimi konusundaydı. “Doğu Kapısı’na mı yapılsın, yoksa Batı Kapısı’na mı?” Bütün mesele buydu. Hatta sitenin Doğu Kapısı’na kulübe için üç sıra briketten duvar dahi örülmüş fakat itirazların yükselmesi üzerine inşaat durdurulmuştu.

Balkonları Doğu Kapısı’na bakanlar “Buraya yapılmasın!” derken, balkonları Batı Kapısı’na bakanlar da kendi taraflarına yapılmasını istemiyorlardı. Bütün anlaşmazlık da buradan doğuyordu.
Sahiden yer tercihi bu kadar önemli miydi? Ha Doğu Kapısı’na yapılmış ha Batı Kapısı’na, ne fark ederdi! Site sakinlerini ikiye bölecek kadar ortada ne vardı? Bunun için bu kadar gerilim yaratmaya gerek var mıydı? Yoksa herkesin bildiği, sadece benim bilmediğim bir durum mu vardı?

Demeye kalmadı kalabalığın içinden bir delikanlı ok gibi fırladı ortalığa, örülmüş duvarı tekmeyle paramparça etti. Kalabalığı şahadet parmağını havada sallayarak tehdit etti:
– Doğu Kapısı’na bekçi kulübesi yapılmayacak, işte o kadar! Ben yeni evliyim! Dairem birinci katta! Gelen bekçinin katili mi yapacaksınız beni!
Koluna girip götürdüler.
Doğrusu duyduklarıma bir anlam verememiştim. Ne demekti “Bekçinin katili mi yapacaksınız beni?” Henüz bekçi bile tutulmamıştı. Dedim ya kalabalığın bu kadar yüksek tepki koymasını bir türlü anlam veremiyordum.

Bu tehdidin üzerine “Bekçi kulübesi Batı Kapısı’na yapılsın!” dediler. Bunu diyen siz misiniz, bu defa da apartmanları Batı Kapısı’na bakanlar, “Olmaaz!” dediler. “Yapamazsınız! Yaptırtmayız! Biz bu yaştan sonra kendimize boynuzlu mu dedirteceğiz?”
Allah Allah! Bunlar çok tehlikeli ve mahrem sözlerdi. “Kendimize boynuzlu mu dedirteceğiz?”
Hayretle baktım yüzlerine. Benim gibi işin sırrını bilmeyen bir kişi daha çıktı: Kalabalığa sonradan iştirak eden mühendis Kamil Bey…
-Arkadaşlar beni bağışlayın, merak ettiğim için soruyorum. Bekçi kulübesi ha Doğu Kapısı’na yapılmış ha Batı Kapısı’na, ne fark eder? Bu işi sorun hâline getirmenin anlamı ne?
Ortalığa bir sessizlik düştü. Herkes önce Kâmil Bey’e, sonra bir birlerine baktı.
Hararetli tartışmayı balkondan izleyen birinci kat komşum da geldi. “Bir dakika arkadaşlar!” dedi. Öfkeli olduğu her hâlinden belliydi.
– Deminden beri sizi balkondan izliyorum. Neyi tartışıyorsunuz Allah aşkına! Tutacağımız bu şerefsiz bekçinin daha ilk gün bileğinden tutup sıkı sıkı tembih edeceğim. Diyeceğim ki, “Bak aslanım, bu sitede benim eşimin dışında kimseye bakmayacaksın! Sadece benimkine bakacaksın. Eğer bir başkasına baktığını görürsem gebertirim seni! ”
Kahkahalarla güldüler. Böylece meselenin iç yüzü de açıklanmış oldu. Arkadaş devam etti:
-Ayıp be!” dedi. Şu düşündüğünüz garabete bak, cehalete bak! Bekçi kulübesi şuraya yapılırsa bu bekçi bizim eşlerimize bakarmış da yok, öbür tarafa yapılırsa sizin eşlerinize bakarmış da… Bunun için mi tartışıyorsunuz? Bu ne cehalet! Öyle bir sütü bozuk adamı zaten tutmayız buraya. Beyler, kendine güvenmeyen çadırını başka yere kursun.
Herkes alkışladı.

Nihayet kulübenin batı cephesine yapılmasına karar verildi. Ancak iş çözüldü sanılırken, yeni bir tartışma daha başladı: “ Kulübeye pencere yapılmasını istemiyoruz!” Batı cephesinde oturanların tamamı ağız birliği etmişçesine aynı şeyi söylüyorlardı: “Kulübe de pencere istemiyoruz!”

Deminden beri konuşulanları sessizce dinleyen aşağı mahalleden Mehmet Bey, imdadımıza yetişti. Yüzünde gayet ciddi bir ifade, tartışmaya müdahil:
-Arkadaşlar bir dakika! Sabahtan beri siz boşuna tartışıyorsunuz. İşin kolayı var…
Bütün sesler kesildi; bütün nefesler tutuldu. Herkes pür dikkat onu dinliyordu:
-“Pencere konmasın! diyen arkadaş doğru söylüyor. Ben de onun gibi düşünüyorum. Pencere konmasın. Hatta kapı da konmasın.
Herkes bir birine baktı. “E nasıl olacak ya?” dediler hep bir ağızdan. O devam etti: “Tavandan bir insanın girip çıkacağı kadar yuvarlak delik açın. Bir merdiven dışa koyun, kulübeye girmek için. Bir merdiven de içe koyun, yeryüzüne çıkmak için… Dolayısıyla bekçi efendi merdivenle girsin, merdivenle çıksın. Böylece karılarınızı bekçinin dikizlemesinden korumuş olursunuz.
Herkes bir birine baktı. Büyük bir kahkaha tufanı koptu.

Nihayet bekçi kulübesi yapıldı, bitti. Bir de ne görelim, penceresi yok, kapısı da ters köşeden ihata duvarına yapışık.

Zavallı ihtiyar bekçi, pencerenin olmadığı havasız, küçük kulübesine duvara sürtünerek giriyor, sürtünerek çıkıyordu. Her gelene saf saf aynı soruyu soruyordu:
-O kadar akıllı adam var burada. Bu kulübenin kapısını niye böyle duvara yapışık? Sürtünerek içeri zor giriyorum yahu! Üstelik pencere koymayı da unutmuşlar.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!