Ben ne kastederim, sen ne anlarsın?

Bu önemli mi? Hem de nasıl!... Belki bütün kabahat, "Babana söyle 900 lira fazla çeksin" diyen polis memurunun değildi. O, belli ki, 18 yaş altının sokak kısıtlamasını anlamıştı ve görevini yapıyordu.


Sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak süre ve günlerde üretim, imalat, tedarik ve lojistik zincirlerinin aksamaması, sağlık, tarım ve orman faaliyetlerinin sürekliliğini sağlamak amacıyla Ek’te belirtilen yerler ve kişiler kısıtlamadan muaf tutulacaktır.

Bu cümleyi, İçişleri Bakanlığımızın Kademeli Normalleşme Genelgesi’nden aldım. Bu yazının tamamını da o genelgenin ilhamıyla yazdım.

Ne var bu cümlede? Bir kere düşük. Düşüklüğün dışında da açıklık bakımından aksaklıklar var. Şu şekli bir okuyun:

Tedarik ve lojistik zincirleriyle üretim, sağlık, tarım ve ormancılık faaliyetlerini aksatmamak için, sokağa çıkmanın kısıtlandığı zamanlarda Ek’te sayılan muafiyetler uygulanacaktır.

Bu sadece bir cümle. Genelgenin tamamının anlaşılırlık açısından gözden geçirilmesi gerekir.

Dil önemli mi?

Bu önemli mi? Hem de nasıl!… Belki bütün kabahat, “Babana söyle 900 lira fazla çeksin” diyen polis memurunun değildi. O, belli ki, 18 yaş altının sokak kısıtlamasını anlamıştı ve görevini yapıyordu. Ama aynı genelgede, “bir büyük eşliğinde” şartıyla sağlanan muafiyeti anlamamıştı.

Devletin temel gereği, “bağlamdan bağımsız” standart bir dille konuşmak ve yazabilmektir. Argo değil, yüksek kültür diliyle… Yalnız devletin değil, endüstri toplumunun da olmazsa olmazı budur.

Niçin olmazsa olmazı? Çünkü standart ve yüksek dil olmadan uygulama noktasındaki devlet veya şirket görevlisi talimatı anlamaz. Talimatların hakkıyla anlaşılamadığı örgütler çalışamaz. Millet ve endüstri toplumu incelemelerinin duayeni, sosyolog Ernest Gellner böyle bir dile, “ortak yüksek kültür” derdi. Millet olmanın da devlet kurmanın da temel şartını o standart dilde görürdü. Ama Gellner, dil dememiş, kültür demiş diye düşünmeyin; çünkü aynı Gellner’in, “Dil, kültürün bir bileşeni değildir. Dil kültürdür.” hükmü de vardır.

Devletli dil

O halde, devletin ve ekonominin bu temel taşına, “ortak yüksek dil” de diyebiliriz. Burada ortak kelimesinin üzerinde durmalıyız.

Hayat yerel lehçelerle de yaşanır. Etnik topluluklar, Orta Çağ Avrupası’ndaki gibi küçük feodal birimler, çok yaygın olmayan lehçelerle idare edebilir. Fakat iş millet seviyesine, millet devleti seviyesine çıktığında, ortak yüksek dil şart olur. Max Weinreich’in dediği gibi, dil, ordusu ve donanması olan bir lehçedir. İsterseniz, devleti olan bir lehçedir deyiniz.

Yüksek dile karşı günlük yerel lehçe farkının en çarpıcı örneklerinden biri, Roma İmparatorluğu’dur. Roma büyük devletti. Hatta zamanında, kendinden başka devlet tanımamış, kendisine büyük harfle Devlet demiştir. Tıpkı onun mirasını da devralan Osmanlı’nın kendine “Devlet-i Âliyye” demesi gibi. Şu devlet, bu devlet değil, yüce devlet. Roma çöktü. Büyük imparatorluktan yüzlerce feodal siyasî birim doğdu. Bunların her birinde yerel ağızlar konuşulurdu. Böyle “ortak yüksek” vasfını taşımayan lehçelere, “vernacular” deniyor. Fakat bu siyasî birimler resmî işlerini, dinî işlerini, fakat bilhassa dış münasebetlerini yürütürken hâlâ Roma’nın devlet dilini, Latinceyi kullanırdı.

Sümer tarihe karıştıktan sonra da, yerine kurulan ve o dili konuşmayan devletler bir süre daha işlerini Sümerce ile yürütmeye devam etti. Selçuklu’nun kendi arasında Türkçe konuşurken, devleti Farsça ile yürütmesi de elindeki Farsça yazışma yapabilen hazır bürokrasiyi kullanma ihtiyacındandır.

Yalnız öğrenciler değil, öğretmenler de bilmiyor

Eski bir öğrencim profesör olmuş, üniversitede üst yönetimde de bulunmuştu. Bir gün ona rastladım ve kendi isteğiyle emekli olduğunu öğrendim. Niçin diye sordum. “Çarpım tablosunu bilmeyen öğrenciler gelmeye başladı. Tahammül edemedim.” dedi. Hadi o öğrenciler hesap makinesi kullansın. Akıllı telefonlar da var. Ya okuduğunu anlamayanlar? Eğitimleri boyunca yazı faaliyetleri kutu karalamakla sınırlanmış öğrenciler? Hatırlayın, tahtaya “öğrenci” yazamayan devlet büyükleri gördük.

İçimde kalmasın. Bazı yorumların yansıttığı cehalet beni yaralıyor. 8 Ocak 2021’de yayımlanan, Tarih tekerrür etmez, fakat kafiyelidir yazıma şöyle bir yorum gelmişti:

Failun failun mefailun diyorsunuz yani.
Yanlisim varsa düzeltiniz lütfen Liseden cikali epey bir zaman
gecti..Kafiyeden bahs edince aklima geldi birden.
Sahi simdiki Liselilere bunlar ögretiliyormu bilen var mi???

İnşallah yanılmışımdır ama sevgili okuyucum, vezinle kafiyeyi karıştırıyordu!

Hayır, aruz artık öğretilmiyor. 1970’lerde Dil-Tarih’ten taze mezun olmuş, öğretmenliğe yeni başlayacak bir gence, “Ne olur çocuklara aruz da öğret” dediğimde aldığım cevap, “Bize öğretmediler ki hocam” olmuştu. Bin yıllık bir yüksek kültür ögemizi birkaç nesilde gömdük. Hatta bırakın aruzu, hece veznini de bilmiyor, ritmi duymuyorlar. Hadi öğretin diye talimat verelim. İyi de öğretmenler biliyor mu? Ölü dillerin diriltilmesi dersimizi iyi çalışmalıyız. O tecrübeye ihtiyacımız olacak.

Yüz tane ikinci sınıf insan, bir adet birinci sınıfın başarısını gerçekleştiremez.

 

 

İskender Öksüz
Yazar

İskender Öksüz

4 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.