Bilgi eskiden gelir

Bugünü düşünüp yazmaktan sıkılmaya başladım. Onun için bazen geleceğe, bazen geçmişe kaçmak istiyorum. Eski insanların nasıl düşündüklerini merak ediyorum. Arkeolojik kalıntıları gezmeyi de severim. Niçin biliyor musunuz? İşte bu mermer yol üzerinde, işte bu sokakta, bu evde tıpkı bizim gibi insanlar yaşardı diye hayal kurabilmek için. Onların ele ele tutuşup neşeyle yürüyüşlerini, küçük ve şirin […]


Bugünü düşünüp yazmaktan sıkılmaya başladım. Onun için bazen geleceğe, bazen geçmişe kaçmak istiyorum. Eski insanların nasıl düşündüklerini merak ediyorum. Arkeolojik kalıntıları gezmeyi de severim. Niçin biliyor musunuz? İşte bu mermer yol üzerinde, işte bu sokakta, bu evde tıpkı bizim gibi insanlar yaşardı diye hayal kurabilmek için. Onların ele ele tutuşup neşeyle yürüyüşlerini, küçük ve şirin çocuklarıyla gezmeye çıkışlarını hayal ediyorum. Hırslarını, hasetlerini, kavgalarını da… Gerçekten tıpkı bizim gibi miydiler?

Sonra biraz ciddileşir ve onların “düşünürleri” nasıl düşünürdü diye düşünürüm. (Ayıplamayın kasten kurdum bu cümleyi!)  Bu sonuncusu pek kolay başaramadığım bir çaba. El ele sevgilileri ve çocukların neşesini, hırs ve hasetlerini hayal etmek daha kolay. Geçmişin düşüncelerini canlandırmak daha zor. Bunu belki çok usta tarihçiler yapabiliyor. Bazılarını tanıdım. Bir dönemin içine girip hayatınızın önemli bir kısmını o dönemin insanlarını, onların davranışlarını öğrenmeye vakfederseniz, sonunda biraz da olsa onların zihinlerine de sızmaya başlıyorsunuz.

Tarihte yaşayan tarih ustaları

Mesela, dostum İlber Ortaylı. Matbaanın bize niçin şu kadar yüz yıl geç geldiğini sorduğumda, gülerek şöyle demişti: “Ne yani, evin hanımı, ‘Bey, akşam gelirken bir Leyla İle Mecnun al da birlikte okuyalım!’ mı diyesiydi?” O, toplumun baskıyla kitap çoğaltmaya ihtiyacı yoktu diyor. “Hâlbuki”, diye eklemişti, “mesela İtalya’da, halkın ortak yatırım aracı olan, ticaret gemilerinden gelen haberler duvar gazetelerinde ilan ediliyordu. Çok ortaklı şirketlerin kâr- zarar hesapları, meydana toplanan ortaklara yüksek sesle okunarak duyuruluyordu. Onların matbaaya ihtiyaçları vardı.”

Rahmetli dostum ve büyüğüm, Vali Rıza Akdemir de Meşrutiyet dönemleri ve özellikle İttihat ve Terakki meraklısı, amatör bir tarihçiydi. Bir gün, o günlerin kahramanlarını bize keyifle anlatırken, bir ara gözleri daldı, “O insanlar buralarda dolaşırlar böyle...“ deyiverdi. Öztuna da öyleydi, rahmetli Mustafa Kafalı hocam da…

Benim merakım, Batı Avrupa’nın endüstri ve bilim devrimleri… En çok da onların kendi karanlık Orta Çağ’larından bu atılıma nasıl geçtikleri. Francis Bacon önemli bir dönüm noktası.  Geçen Salı YouTube’da bunu anlattım.

Güneşin altında yeni bir şey yok

Öyle anlaşılıyor ki skolastik çağın zihniyet dünyası, “Gerçeğin iyisi geçmişte saklıdır.” hükmüyle programlanmış. Öyle ya. Bilgi dünyaya Hazreti Âdem ile inmiş. Fakat zaman içinde yavaş yavaş bir kısmı unutulmuş. Bu yüzden eskilerden bir kitap, bir rulo bulunursa ondaki bilgi en doğru bilgidir. Bu düşünce, yeni bir bilgi olamayacağını da içinde taşıyor. Yeni bilgi aslında keşfedilmemiş eski bilgidir.

Pek az insanın okur- yazar olduğu bir dönemde, kitap okuyabilenlerin mevkii çok yüceydi. Hele bir de yazabiliyorsa daha da yücelirdi. Az bulunanın kıymetinin artması yalnız okurluk, hele hele yazarlık için olduğu kadar, kitap için de geçerliydi. Yazılmış hükümler, kutsal kitaplardakiler neyse de kutsal olmayanlar da büyük ağırlık taşırdı. Almanca, “Es steht geschrieben!”, Türkçesiyle “Yazılıdır!” tartışmada son sözdür. Yazılıysa doğrudur.

Herhâlde eline kalem alanların daha ziyade eskileri şerh etmesi, yani genellikle yorumla yetinmesi bundandır.

Francis Bacon (1561 – 1626), zihniyet değişikliğinin dönüm noktalarından, menteşelerinden biri gibi. Şimdi nakledeceğim ve tercümesini henüz yaptığım 1605 yılına tarihlenen aşağıdaki alaylı metin, onun kaleminden çıkmış derler. Ben, Kuzey Arizona Üniversitesinin sitesinde buldum. Bir zamanlar, hikâyedeki genç rahibin bizzat Bacon olduğunu da okumuştum.

Atın ağzını bırak eskileri oku

Rabbimizin 1432’nci yılında, biraderler arasında, atların ağzındaki diş sayısı hakkında şiddetli bir tartışma çıktı. Münakaşa, 13 gün boyunca, aralıksız devam etti. Bütün ahir zaman kitapları ve vakanüvis kayıtları çıkarıldı ve o güne kadar bu yörelerde eşine rastlanmamış derinlikte, olağanüstü hikmetler ortaya kondu. 14. günün başında efendi görünüşlü genç bir rahip, üstlerinden bir kelime ilave edebilmek için izin istirham etti ve paldır küldür, tartışanları şaşkınlığa sevk eden, hâzirunun derin hikmetlerini inciten bir talepte bulundu. O güne kadar işitilmemiş bir şekilde, sorularına cevap bulmak için eğilip bir atın açık ağzına bakmayı teklif etti. Bunun üzerine, alimler, izzetinefisleri derinden incinmiş hâlde, öfkeyle ayağa fırladı ve güçlü bir kükreyişle bu hadsizin üzerine çullandılar, kalçasını, bacağını darp ettiler, onu dışarı fırlattılar, çünkü dediler, muhakkak ki şeytan, bu küstah yeni yetmeyi kutsal olmayan ve o güne kadar duyulmamış yollarla gerçeği bulmaya ve bunu ilân etmeye kışkırtmış ki bunlar, kilise babalarının bütün öğretilerine terstir. Şiddetli mücadele ile dolu birçok gün daha geçti ve sonunda toplantının üstüne barış güvercini tünedi ve hepsi, tek kişilermiş gibi bir ağızdan, tarihî veya teolojik delil yokluğundan, problemin gizliliğini ilelebet koruyacak bir sır olduğunu ilan ettiler ve kayıtlara böylece yazılmasını buyurdular.

İlim pis atın pis ağzına bakarak değil, kadim hikmet sahiplerinin yazdıklarını inceleyerek yapılır; değil mi?

Yazar

İskender Öksüz

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar