“Biz” diyebilmek kolay mı?

İnsanların içinde bulunduğu topluma “biz” diyebilmesi için beraberindekilerle iyi geçinebilmesi, ortak özelliklerinin olması, kültürlerin uyumluluğu, ortak yetişme tarzları gibi birçok ölçüt gerekir. Ancak bu şekilde bir bütünlük teşkil edilebilir. Ahenksiz bir birliktelik tabiatta görülmez.


Milliyetçilik fikri milleti ele alır. Bu durum da biz milliyetçileri doğrudan doğruya milletimizin refahını düşünmeye iter. Millet kavramının içini boşaltan siyasilere rağmen biz milletin esas anlamına bağlı kalmaya çalışıyor ve milleti bir hamasi propaganda kavramı olarak değil doğrudan doğruya “biz” olarak görüyoruz. “Biz, milletiz; millet, biziz.” diye de özetlenebilir.

 “Biz” olabilmenin koşulları

İnsanların içinde bulunduğu topluma “biz” diyebilmesi için beraberindekilerle iyi geçinebilmesi, ortak özelliklerinin olması, kültürlerin uyumluluğu, ortak yetişme tarzları gibi birçok ölçüt gerekir. Ancak bu şekilde bir bütünlük teşkil edilebilir. Ahenksiz bir birliktelik tabiatta görülmez, kurgulanmak istendiği zamanlarda da tabiatın intikamı acı olur. Bu durum, ahenksizliğin doğaya aykırı olduğunun ispatıdır. Biyolojiden vermiş olduğum ve verilebilecek birçok örnek, sosyolojik bir konuyu ele aldığımız için kimilerine alakasız gelebilir. Ancak, son yıllarda sosyobiyoloji araştırmaları hız kazandı. Bu araştırmalar, kişilerin kendi toplumlarına aidiyetlerinin çeşitli biyolojik faktörlerle ilişkili olduğunu gösterdi. Bu da düşüncemizin, bilimsel gerçekliklere dayandığının bir göstergesidir.

Yazımızın konusu olmasa da bu vesileyle, milliyetçilik duygusunun “biyolojik temellere dayanan sosyolojik bir vakıa” olduğunu yaklaşık 1 asır evvel söyleyen Sadri Maksudi Arsal’ın zekâsına bir defa hayran oluyoruz.

Sadri Maksudi Arsal

Biz dediğiniz insanlar ile hayatınızı devam ettirebilmek için temel ihtiyaçlarınızı karşılamanız gerekir. Nefes alma, yeme-içme, barınma vesaire gibi. Bunların kimilerini fert olarak tek başımıza yaparız, kimilerini tek başımıza da ortak da yapabiliriz. Ancak kimilerini verimli bir şekilde hayata geçirebilmek için beraber olunması elzemdir. Güncel düzen, yılların getirmiş olduğu çeşitli örfler, adetler, alışkanlıklar, evrimsel süreç, içgüdüler; insanı topluma muhtaç bir organizma yapmıştır. Doğamız itibarıyla bir ailede dünyaya geliyoruz ve topluma bağlılığımız buradan başlıyor.

Aile, birlikte yaşama biçimlerinden biri ve en yaygınıdır. Aile mensupları birbirlerine “biz” diyebilirler. Bu sebeple de 2. paragrafta bahsettiğimiz gerekli kriterlere her fert uymak zorundadır. Aslında farkındalık tam bu noktada başlıyor: Aile dâhil, her toplulukta bir kurallar bütünü vardır.

Herkesle “biz” olamazsınız.

Türkçe dersinde tekil adlar, çoğul adlar ve ardından topluluk adlarını öğrenirdik. Topluluk adları, çoğul ekine sahip olmasa bile içinde çok sayıda unsur bulunduran adlardır. Ordu, sınıf, aile vesaire gibi. Eğer bir topluluk üyesiyseniz -ki mecburen öylesiniz- çeşitli kurallara uyuyorsunuz demektir. Tabii bu normları benimseyebilmeniz için öncelikle yetişme tarzınızın ve kültürünüzün, girdiğiniz toplulukla uyuşması gerekiyor. Aksi takdirde hiçbir zaman “biz” olamazsınız. Her topluluğun kurallarına uyamayacağınız için de herkesle birbirinize “biz” diyemezsiniz. Hayatta bazıları sizler için “onlar”dır.

Aile örneğine dönelim. Evdeki insanların sağlıklı ilişkiler kurarak yaşayabilmelerinin temelindeki faktör, aynı evdekiler tarafından yetiştirilmiş olmalarıdır. (İstisnaları dışarıda tutuyor, teşbihte hata olmaz diyorum.) Bu sayede ebeveynler, birlikte huzurlu yaşayabilmelerini sağlayacak ahlaki donanım ve anlayışı evlatlarına verirler.

Ev- vatan ve aile-millet kavramları

Ailelerin uyum içinde yaşaması için gereklilikleri anlattık; şimdi konuya dönmek adına, metaforun mülkiyet boyutuna geçelim. Fakat aile biriminden devam edelim. Temel ihtiyaçlar arasında barınmayı zikrettik, aileler de barınmak için evlerde yaşarlar. Bu eve gayet tabii kimi zaman misafirler gelir, şen şakrak ağırlanırlar. İkramda sınır tanınmaz. Çünkü kültürümüzde de misafire hürmet vardır. Fakat misafir, konumunun misafirlik olduğunun farkında olmalıdır; farkında olmayan misafir hoş karşılanmaz. Bahsi artıralım, hiçbir misafirlik de kalıcı olmaz! Çünkü cemiyetteki her topluluk gibi aile de bir nizam çerçevesinde kurulmuştur ve o evde o ailenin fertleri yaşar. Ev, o ailenin mülküdür. Misafirlik, bir misafirin o evin fertleriyle beraber kendisine, ev sakini olarak “biz” demesine yetmez.

Fertlerin milleti oluşturduğunu, milletin de biz milliyetçilerin ana konusu olduğunu söylemiştim. Daha mikro bir bakış açısı bize fertlerin birleşerek aile kurduklarını gösterir. Bu mantıkla da aile kavramını millet kavramına, ev örneğini de vatana benzetmek gayet orantılı ve aklîdir.

Nasıl ki ev örneğinde anlatılan kurallar bütünü, birlikte yaşayabilmek için gerekliyse vatan içerisinde yaşamak için de aynısı gerekir. Herkes her ülkenin nizamına uyacak diye bir koşul yok. Fakat bir ülkede yaşayanlar, o ülkenin nizamına uymak zorundadır. Bu yüzden artık modern dünyada oturma izni, çalışma izni gibi kavramlar var. Devletler, yukarıda bahsettiğimiz uyum gereksinimlerini tespit etmiş ve böyle önlemlerle ülkelerine en uyumlu kişileri almayı tercih etmişler.

Afganistan’ın “biz” olamayışı

Afganistan bugün çok tartışılıyor. Meseleleri incelerken tek perspektiften bakma gafletine düşmeyi pek seven milletimiz, bu hususu da doğru okuyamamakta. Afganistan’ı bu hale getiren birçok etmen sayılabilir. Ancak Afganistan’daki en kritik problemlerden biri “biz” olma problemidir. Afgan halkı hiçbir zaman bir kütle halinde kendisine “biz” diyemedi. Çünkü doğaları itibarıyla birbirlerine “biz” diyemeyecek insanlar aynı toprak parçasına “yığılmıştı”. Yani kendilerine “biz” diyemediler demiyorum. Zaten o düzeyde birbirinden ayrık topluluklar doğaları itibarıyla bütünlük teşkil edemez. Kültürel farklılıklar o kadar üst düzeydeydi ki iki komşu şehir dahi birbiriyle uyum yahut kültürel ortaklık taşımıyordu. İşte bu gibi nedenlerle Afganlar kendilerine hiçbir zaman kaynaşmış bir kütle olamadı. Çünkü her istediğiniz toplulukla birbirinize “biz” diyemez, o topluluğun parçası olamazsınız. Bugün pek hümanist olduğunu iddia ederek kontrolsüz Afgan göçünü müdafaa eden bütün kanaat önderleri ve gazeteciler, ileride karşı karşıya kalacağımız daha büyük toplumsal problemlerin yolunu açıyor.

Halen kimi siyasilerin ve basın mensuplarının ultra muhteşem, hiç kimsenin aklına gelmeyen entegrasyon önerileri gözlerimizi kamaştırmakta(!) Bu kişiler, kendilerinin insancıl olduğunu iddia ederek kendisine “biz” demek imkânı bulunmayan toplumlara zorla “Hayır, artık biz beraberce biz olacağız!” dedirtmeye çalışıyor. Halkımız, kendisiyle kültürel ortaklığı olmayanlarla beraber yaşamak istememesine rağmen “Hayır, yaşayacaksın!” demek insani oluyor da bu kontrolsüz göçün bir sonucu olarak maalesef Afgan bir sapığın saldırısıyla bitkisel hayata giren kardeşimizin hakkını savunmak insani olmuyor mu? Mülkünüz size aittir, birilerinin size zorla “Artık beraber yaşayacaksınız!” demesi hümanist bir söylem falan değil, gayet baskıcı bir yaklaşımdır.

Batı’nın dikkatle Suriye ve Afganistan göçmeni kabul etmemesi ırkçılık değil de bizim itirazlarımız mı ırkçılık?

Herkes vatanında mutludur.

Türk toplumu olarak geniş tarihimizde çok ders çıkaracağımız acı yaşanmışlıklarımız vardır. Bunlardan belki de en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması sürecidir. Çok şehit verdik, çok büyük acılar çektik. Din kardeşi olarak nitelediklerimiz tarafından gördüğümüz muamele malum. Bu deneyimlerin hepsi bizi, “biz” diyebildiklerimizle beraber yaşamaya itti. En nihayetinde gururla “biz, yani yüce, asil Türk milleti!” olarak, “Ne mutlu Türküm!” diyenler olarak cumhuriyetimizi kurduk. Bir milletin bütünlüğüne işte bu acı deneyimlerimiz, tabiat gözlemlerimiz ve insani hissiyatımız sayesinde sonuna kadar sahip çıkılması gerektiğini biliyoruz. İnsani düşünce, insanların genel faydasını düşünmeyi gerektirir. Günü kurtarmayı hümanistlik zannedenler ise insanlığa uzun vadede asıl zararı verecek olanlardır.

Herkes vatanında, “biz” diyebildikleri ile mutludur.

Yazar

Altan Tekgül

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.