Biz neye inanırız? Bak Postacı Geliyor- XXVI

Dün, yeni bir hayata merhaba diyen Türkiye Cumhuriyeti çok çetin bir coğrafyada kendi kendini inşa ederken, temellerini sağlam atmaya çalışsa da içeriden ve dışarıdan yükselen engellerle boğuşmaktan bir türlü kurtulamamıştı. Ne yazık ki dün olduğu gibi bugün de aynı engellerle boğuşmakta.


Türk gençliğine telkin edilecek en kuvvetli iman millî imandır.”

“Muhterem Sabiha Hamım, sizi yazılarınızdan tanıyor ve çok takdir ediyorum. Ben Paris’te tahsilimi tamamlamaktayım. Ancak bu işi memleketten uzak ve yalnız yapmak bana zor geliyor. Okumaya meraklı bir genç kız olduğunuzu biliyorum. Meyhube Hanımın verdiği malumattan, ciddi bir aile kızı olduğunuzu da biliyorum.

Eğer isterseniz, tahsilimizi Paris’te beraber yapabiliriz. Ben sizi buraya getirtebilirim. Burada evleniriz ve beraber okuruz. Benim okumuş, bir kadın arkadaşa ihtiyacım var. Yuvamı böyle bir kadınla kurmak istiyorum. Teklifimi müspet karşılayacağınızı ve müspet bir cevap vereceğinizi umar, saygılarımı sunarım.” [1]  M. Zekeriya

Bu mektup Paris’ten Selânik’e ulaştığı sıralarda memleketin ahvâli perişandır. Yunan ve Bulgar kuvvetlerinin Selânik’te işgal borusunu öttürdükleri bir dönem yaşanır. 1913’lü yıllar…

Bugün dahi okuyanı gülümseten bu ilginç, kader mektubunu, ardı ardına birkaç kez okuyan genç kız, kendisine yapılan bu teklifi büyük bir heyecanla âdeta havalara uçarak kabul eder. Ama, fakat, lâkin işler öyle bir çırpıda, kolayca yoluna girecek gibi görünmüyordu. Çünkü Mehmet Zekeriya ya da Zikri Efendi bir Türk’tü. Sabiha Nazmi ise bir Yahudi dönmesiydi ve hiçbir dönme o güne kadar dışarıdan biriyle evlenmiş değildi…

Birbirlerini yazışarak ya da yüz yüze görüşerek tanımayan bu iki gencin ilk defa tanıştıkları mekân, Selânik’te yayımlanan Yeni Felsefe dergisinin sayfalarıydı. Dergiyi o sıralar Selânik’te Hukuk Fakültesinde okuyan Mehmet Zekeriya çıkarıyordu.  Sabiha Nazmi’ ise Terakki lisesinde okuyor ve yazıyordu. Yazıları dergide beğeniliyor, hatta ödül bile kazanıyordu.

İşte o M. Zekeriya, Paris’te Sorbon Üniversitesinde okumaktayken o yıllarda kafasını karıştıran evlenme meselesini kendince Selânik’e gönderdiği bu mektupla çözmek istiyordu. Nasrettin Hoca’nın göle maya çalması gibi bir şeydi bu: Ya tutarsa!

Tutmuştu. Paris’ten Selanik’e gönderilen mektubun cevabı birkaç zaman sonra İstanbul’da alınmış, hikâyenin sonu mutlu mesut bitmişti. Birinci Dünya Savaşının devam ettiği yıllarda M. Zekeriya Paris’ten, Sabiha Nazmi Selânik’ten kırık dökük hüzünlerle gelerek Osmanlının başkentinde buluşmuşlardı. Kader ağını örmüş, 1915’in İstanbul’unda bu iki genç 53 yıl sürecek olan bir hayata,  birlikte hem de âdeta millî bir törenle atılmışlardı.

Bir Türk’ün bir dönme kızıyla evleneceği İttihat Terakki’nin Genel Merkezinde duyulunca araya devletimizin önemli şahsiyetleri girmiş… Dr. Nazım, M. Zekeriya’yı çağırıp tebrik etmiş. Sonra da:

“Sen belki farkında değilsin, fakat yüzyıllardan beri birbirine yan bakan iki toplumun birleşip kaynaşmasına yol açıyorsun. “Dönmelik” kastına ölüm yumruğu indiriyorsun. Biz bu olayı gereği gibi değerlendirmeli ve Türklerle “Dönme”lerin birleşmesini bu vesile ile kutlamalıyız. Bunu millî ve tarihî bir olay gibi değerlendirmek gerek.” demiş…[2]

Dr. Nazım’ın dediği bu nikâh aynen millî ve tarihî bir olay hâline getirilince talih parasız pulsuz yaşayan M. Zekeriya’dan yana oluverir. Nikâh Şehzadebaşı’nda Suphi Paşa Konağı’nda yapılır. Törenin bütün masrafı İttihat Terakki tarafından karşılanır. Nikâhı bir hoca kıyar. Kız tarafının vekili Başbakan Talat Paşa, erkek tarafının vekili Tefvik Rüştü Aras’tır. Ertesi gün bütün gazeteler bu haberi önemle verirler. O günden sonra bu evlilik “Dönme” toplumu arasında bir örnek olur. Evlilikler çoğalır…

Hâlbuki dönmeler Selanik’ten İstanbul’a göç ettikten sonra da çoğunlukla Nişantaşı ve Şişli semtlerine yerleşmiş, yine kendi, dışa kapalı topluluk hayatlarını kurmuşlardı. Çocuklarını da Türk okullarına vermemek için “Fevziye Lisesi” ve “Şişli Terakki Lisesi” adında iki okul açmışlardı.

Lâkin akıp giden zaman köprüsünün altından nice hüzünlü günler, nice azap dolu saatler, dakikalar geçip giderken her şey yerli yerinde kalabilir miydi? Kalmamıştı işte… O çok dilli, çok dinli, çok karışık milletleri içinde barındıran koca imparatorluk da bir yıldız gibi kayıp gitmişti…

Mütareke yılları, işgal altında İstanbul ve Anadolu… Memlekette açlık, sefalet hüküm sürmekte…  Sansür dolu bir hayat ve bu hayatın içinde İstanbul’da arkadaşı Nebizade Hamdi ile “Yeni Ses” adlı gazeteyi çıkaran Zekeriya Sertel, bir yandan İngiliz sansürünü kırmanın yollarını aramakta bir yandan da damarlarında dolaşan isyan, istiklâl ya da ölüm gibi sihirli kelimelerin tesiriyle bir örgüt kurmanın telaşı içinde…

İlk toplantıyı beş-on arkadaş Sertellerin evinde yaparlar. O vakitler Cağaloğlu’nda Abdullah Cevdet’in evinin birinci katında oturmaktalar, komşuluk ilişkileri de gayet iyi… Lâkin Abdullah Cevdet’in muhbirliğiyle soluğu Bekirağa Bölüğünde alırlar… Bu Zekeriya Sertel’in hapisle ilk tanışmasıdır. Hatıralarında kaldıkları koğuşu anlatırken “Herkesin burnundan soluduğu, öfkenin zirve yaptığı, sabrın tükendiği bir ortamda Ziya Gökalp, bir zamane dervişi gibi etrafına topladıklarına ümit ve iyimserlik yaymaktadır” der.

Bekirağa’dan çıkar çıkmaz Büyük Mecmua adında bir dergi çıkarmak için soluğu Matbuat Umum Müdürlüğünde alan Zekeriya Sertel’e, Matbuat Umum Müdürü olan Hikmet Bey, Nazım Hikmet’in babasıdır:

– Be oğlum, der, hapisten yeni çıktın, başına yeni bir belâ mı açmak istiyorsun?

Cevap: Bu zamanda susulur mu?

Elbette susulmazdı, dün susmak bilmeyenlerin torunları bakıyorsunuz bugün de yarın da susmak bilmeyenler oluyorlar, olacaklardır da… Büyük Mecmuanın yazar kadrosu da müthiştir: Ömer Seyfettin, Reşat Nuri, Falih Rıfkı, Fuat Köprülü, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi, Ruşen Eşref, Faruk Nafiz ve daha birçokları devamlı yazarlar arasındadır.

15 Mayıs 1919’da Yunanlılar, İtilaf devletlerinin himayesi altında İzmir’e girince Damat Ferit Paşa Hükümeti, halka sakin olmayı öğütlüyordu. Büyük Mecmua yazarları ise heyecan içindeydi. Ömer Seyfettin,

— Cancağızım, şimdi dergiyi tam bir savaş dergisi hâline getirmek, kelleyi koltuğa almak gerekir, diyordu. [3]

Evet, kelleyi koltuğa alanlar hem İstanbul’da hem Anadolu’da istiklâl uğruna büyük mücadeleyi başlatmışlardı.

Sertellere gelince, onlar Halide Edip’in yardımıyla 1919’un sonlarında Amerika’dadır.

Sonra… Sonrası malumdur. Kendi küllerinden yeniden doğmayı başaran bir millet asırlar sonra kendi ismini taşıyan devletiyle bütünleşiyordu. Artık tarih yeni bir Türk devletinden, bahsedecekti…

Bu arada Zekeriya, Columbia Üniversitesinde gazetecilik eğitimi alacak, Sabiha Sertel ise önce Bernard Kolej’de İngilizce öğrenecek, sonra da gene Columbia Üniversitesine bağlı, “Sosyal Çalışmalar Okulu”nda eğitim görecekti.

Üç yıl süren bir ayrılık ve Türkiye’ye dönüş… Ankara’da yeni devletin başkentindeler ve Zekeriya Sertel, Ahmet Ağaoğlu’ndan Matbuat Umum Müdürlüğünü devralır. Bu görevi yerine getirmeye çalışırken yaşadığı ilginç, bir o kadar da önemli bir olayı burada size nakletmeden geçemeyeceğim. Çünkü bir toplumun gelişimi ancak o toplumdaki aydınların kalitesine bağlıdır. Çünkü gerçek aydınlar, güç odaklarının, iktidar sahiplerinin duymak istediklerini değil aklın, mantığın doğru kabul ettiğini söyleyebilme cesaretine sahip olanlardır.

Bir akşam, bu çiçeği burnunda Matbuat Müdürü, İsmet Paşa ile birlikte Çankaya’da Atatürk’ün huzurundalar… Konu, Hâkimiyeti Milliye gazetesinin sesini daha etkili duyurması idi. Falih Rıfkı, Hakkı Tarık Us ve Zekeriya Sertel’den oluşan bir komisyon kurulur. Bu komisyon çok süratli bir şekilde bir kâğıt parçasına yapılabilecekleri yazıp Atatürk’e takdim eder. Birdenbire Mustafa Kemal’in yüzü değişir, kaşları çatılır, kendisine sunulan kâğıdı parça parça yırtıp atar ve sonra Falih Rıfkı’ya dönerek,

– Sizler galiba nerede bulunduğunuzu ve kime hitap ettiğinizi unuttunuz, der.

Herkes şaşırmıştır. Toplantı normal başlamıyordu. Mustafa Kemal sözüne devam eder:

– Zaten ben Hâkimiyeti Milliye’nin ıslahı için yapılacak şeyi düşündüm ve buldum. Bu işi Recep Beyefendi’ye vereceğim.

Recep Bey (Peker) Atatürk’ün askerlik arkadaşı, eski bir komutandı. Mustafa Kemal kararını bildirir bildirmez derhal, güya oy alıyormuş gibi, birer birer sormaya başlar:

– Siz ne buyurursunuz Yakup Kadri Beyefendi?

– Pek münasip Paşam…

– Ne buyurulur, Ahmet Beyefendi?

– Çok doğru düşünmüşsünüz Paşam…

– Fikri âliniz Ruşen Eşref Beyefendi?

– İsabet buyurmuşsunuz Paşam…

Mustafa Kemal’in karşısında oturanlar, memleketin kalburüstü edipleri, fikir adamları ve aydınlarıydı. Mustafa Kemal’in üstün kişiliği karşısında herkes birbiri ardından “Evet Paşam, doğru Paşam” dedikçe Zekeriya Sertel, şaşırıyor ve sinirleniyordu. Kafası bu duygu ve düşüncelerle çalkanırken sıra ona geldi. Kulaklarında Mustafa Kemal’in sesi çınlar:

– Ne buyurulur Matbuat Genel Müdürü Beyefendi?

Birdenbire ayılır,

– Olamaz Paşam, diye cevap verince gözler hayretle önce Sertel’e, sonra Mustafa Kemal’e çevrilir. Bu, beklenmeyen bir cevaptı.

Mustafa Kemal böyle bir cevaba alışmamıştı. Sert bakışlarını Matbuat Umum Müdürüne dikti ve:

– Neden? dedi.

– Recep Beyefendi’yi tanımıyorum Paşam… Çok değerli bir asker olduğunu duyuyorum. O kadar. Fakat gazetecilik, ayrı bilgi isteyen bir uzmanlık işidir. Ben nasıl iyi bir komutan olamazsam, Recep Beyefendi de bu işi başaramaz sanırım.

Toplantı biter, dağılırlar…

Kıssadan hisse çıkarmak da bugün bize kalır…

Neyse, bir süre sonra Matbuat Umum Müdürlüğünden ayrılan Zekeriya Sertel, İstanbul’ gider ve Yunus Nadi, Nebizade Hamdi ile birlikte Cumhuriyet rejimini savunacak, cumhuriyeti halka mâl edecek gündelik bir gazete çıkarmaya karar verirler. Cumhuriyet gazetesi böyle doğar… Mustafa Kemal, Yunus Nadi Bey’e bu gazete için İstanbul’da “İttihat ve Terakki”nin eski umumî binasını hediye etmişti. Bu binanın adı “Kırmızı Konak”tı.

Bir süre sonra Cumhuriyetten ayrılan Zekeriya Sertel, Resimli Ay adlı bir dergi çıkarır. Bu teknik ve muhteva bakımından Türk basınında bir ilktir… Zaten bundan sonrası da Zekeriya Sertel ve eşinin basın dünyasında yaşadıkları garip olaylarla dolu bir macera olarak kayıtlara geçer… Oldukça çileli, sıkıntılı bir hayat, cezaevi günleri, polis takipleri, Tan gazetesinin basılması, yakılan yıkılan matbaası, 25 yıl memleketine hasret kalış vs… vs… bütün bunlar mevcut sisteme uygun düşünmemenin bir sonucudur âdeta…

Velhasıl dün, yeni bir hayata merhaba diyen Türkiye Cumhuriyeti çok çetin bir coğrafyada kendi kendini inşa ederken, temellerini sağlam atmaya çalışsa da içeriden ve dışarıdan yükselen engellerle boğuşmaktan bir türlü kurtulamamıştı. Ne yazık ki dün olduğu gibi bugün de farkında olarak veya olmayarak bütün enerjisini, kendi vatandaşlarıyla çekişmekle, kavga etmekle tüketmekte…

Hâlbuki Sabiha Sertel’in 1926’da “Sevimli Ay”da yayımlanan “Biz Neye İnanırız?”  adlı yazısından alınan şu satırlara, bugün birçoğumuz rahatlıkla imza atmaz mıyız?

(…) Türkiye milliyet devrine yeni girmiştir. Yeni devrin yeni heyecan membaı milliyettir. Türk gençliğine telkin edilecek en kuvvetli iman millî imandır. Bugün millî iman, asırlarca evvel dini imanın tevlit ettiği kuvvetli ve kadir heyecanı tevlit edebilecek yegâne kuvvettir. Zaten bugünkü Türkiye’nin Avrupa’yı hayretlere düşüren kudreti, hepimizin damarlarındaki kanı aynı şiddetle kaynayan millî heyecandan doğmuştur. Yalnız bu heyecanı gençlere nakletmesini ihmal en büyük kusurumuzdur.

Millî imanı neşir ve telkin edecek iki müessesemiz vardır: Mektepler ve Türk Ocakları… Türk Ocakları bu vazifeyi senelerden beri muvaffakiyetiyle ifa etmekte kusur etmemiştir. Türk Ocaklarından çıkan kuvvetli millî heyecan bütün gençleri sarmış ve millî İstiklâlimizi kazanmakta mühim bir amil olmuştur. (…)[4]

 

[1] Yıldız SERTEL, Annem Sabiha Sertel, YKY, İst,1994,s.65

[2] Zekeriya SERTEL, Hatırladıklarım, Remzi Kitabevi, İst, 2001,s. 70

[3][3] Yıldız SERTEL, a.g.e,  ,s.93

 

[4] Yıldız SERTEL, a.g.e, s.136

Yazar

M. Hayati Özkaya

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.