Boğaziçi, Türk Gençliği, kalıplar ve algılar

Boğaziçi Üniversitesinde topyekûn Türk gençliğine, alanında en liyakatli akademisyenlere ve üniversitenin hürriyet içerisinde bilim yapmasına engel olmak, diğer kurumlardaki gibi bu kurumla da kavga etmeye çalışmak, iddialaşmak yalnızca Türk milletine ve ülkenin geleceğine zarar verir. 


Ülkemiz gündeminin yoğun olmadığı bir dönem şahsen hatırlamıyorum. Yaşımın gençliğinden olabilir fakat büyüklerimizden de hiç böyle bir devran dinlemedim. Zaten daima hararetli olan ülkemiz, 2 Ocak 2021 günü -maalesef alıştırıldığımız- bir gece yarısı kararnamesiyle daha da hararetli günlere gebeydi. Cumhurbaşkanı, 5 üniversiteye rektör atadı. Şüphesiz ki en çok infial yaratan ve ses getiren atama, Boğaziçi Üniversitesine Prof. Dr. Melih Bulu’nun atanmasıydı.

Yalnızca bu paragraftan dahi başlığımızda söz ettiğim “kalıplar ve algılar” ithamına yönelik birçok çıkarım yapılıp ayrıca bir yazı yazılabilir. Fakat bu yazıda daha ziyade protestolar hakkında geçmişten mühim bilgiler verecek ve büyük bir yıkıma sebebiyet vermesi muhtemel olan gayrımillîlik ithamlarını tenkid edeceğim. Bunun için de geçmişte neler yaşandığının bilinmesi gerekiyor.

80’li yıllar

2 Ocak 2021 ve sonrasında bu denli büyük çapta bir tepkinin oluşması elbette 3-4 gün içerisinde biriken bir tepkinin dışavurumu değildi. Bu olayları tam manasıyla anlayabilmek için üniversite tarihinde bu atamaya benzer atama var mı diye bakmak gerekiyor. 80 darbesi sonrasında Boğaziçi Üniversitesine Ergün Toğrol atanmıştı. Belirtmemiz gerekir ki bu durum da asla okul bileşenlerince tasvip edilmemiştir ve seçim hususu daima gündemde tutulmuştur. Çıktığı bir televizyon yayınında kendi atamasının üniversite dışından üniversiteye yapılan ilk atama olmadığını söyleyen ve buna da Ergün Toğrol’u örnek veren Bulu’nun, kendi atanma biçimini cunta devrinden bir örnekle desteklemeye çalışması gören gözler için büyük ibretler barındırır.

2016 yılındaki atama

Biraz daha bugüne yaklaşırsak, AKP iktidarında üniversite hürriyeti meselesinin gündeme geldiği bir başka olay ise 2016 yılında yine Boğaziçi Üniversitesinde olmuştu. Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu 2012-2016 yılları arasında seçimle gelerek rektörlük yapmış ve 2016 yılındaki seçimde de aday olmuştu. Bu seçimde de %86’lık bir oy oranıyla galip çıkan Barbarosoğlu’nun üniversiteye tekrardan rektör olarak görevlendirilmesi beklenirken araya 15 Temmuz hain darbe girişimi girmiş, OHAL periyodu başlamıştı. Barbarosoğlu’na uzunca bir süre görevi tevdi edilemedi. Ardından, seçimde aday dahi olmayan ve Barbarosoğlu’nun yardımcılığını yapan, AKP Eskişehir Milletvekili Emine Nur Günay’ın kardeşi Prof. Dr. Mehmed Özkan atanmıştı. Özkan’ın atanmasına karşın okulda yine eylemler yapılmıştı. Hatta ve hatta, Özkan’ın rektörlüğü döneminde yapılan bütün mezuniyet törenlerinde öğrencilerin neredeyse tamamı Özkan’ın konuşması sırasında kürsüye sırtlarını dönerek 2016 yılında yapılan bu tepeden atamayı da protesto etmiştir.

Olayların ve dönemlerin mukayesesi

Peki 2016 yılındaki olaylar neden 2021 yılında olduğu kadar büyümedi? Bunun arkasında mutlaka siyasal bilimcilerin ve sosyologların günün toplumsal şartları ve tansiyonuyla açıklayacağı yönleri mevcuttur. Fakat biz olaya elimizdeki bilgiler dâhilinde, çıkarımlardan değil somut olaylardan yola çıkarak yaklaşalım.

Ülkenin 2016’ da içinde bulunmuş olduğu ve kimsenin önünü göremediği o günlerin şartlarında yapılan atama elbette tepki gördü, fakat burada Mehmed Özkan’ı ayıran çeşitli etmenler olduğu vurgulandı. Özkan; okulun içinden çıkmış, idari görevlerde bulunmuş, okul kültürünü bilen ve hocalarla uyum içerisinde çalışacağına inanılan bir isimdi. Yani “tepeden inme biri” asla değildi. Okulu hiç bilmeyen, kültüründen çok uzak birinin atanmasındansa Özkan’ın atanması okuldaki kimi bileşenler tarafından kötünün iyisi şeklinde karşılanınca eylemler azalmıştı. Bu husus hakkında şahsi görüşüm şudur ki o dönemde halis niyetle okulu da korumaya çalışarak yapılan bu kabullenme maalesef bizlere bugünkü sancılı günleri hazırlamıştır. 

Tepkiler kime yahut neye?

Bu örnek bugünkü protestoları anlamak için çok ama çok önemlidir. Çünkü Boğaziçi Üniversitesinde 2021 yılında esasen kimse, hiçbir şekilde yalnız Bulu’nun şahsına karşı eyleme girişmemiştir. Atama usulüne yönelik tepki her daim vardı; kayyum rektör sloganı da yalnız Bulu’ya has değil, Özkan’a da söylenen bir slogandı. Fakat süreç içerisinde Bulu’nun tutumu, kendisinin şahsına da büyük tepki uyandırdı. Bu yanlış tutumlar medyada çok yazılıp çizildiğinden dolayı ayrıca değinmeyeceğim.

İşlerin çığırından çıkması, okulda her geçen gün dokuyu zedeleyecek faaliyetlerde bulunulması ve ilk günden itibaren okulun hiçbir bileşeninin muhatap alınmaması olayları bu noktaya getirmiştir ve tahminimiz odur ki hiçbir zaman Üniversite’deki bu eylemler, üniversite hürriyetinin ilkeleri sağlanana kadar, bitmeyecektir. Hâlen akademisyenler öğle saatlerinde rektörlük binasına sırtlarını dönmekte, öğrenciler ise her gün çeşitli açık dersler, sosyal farkındalık girişimleriyle bu hukuki zemine oturtulan ancak antidemokratik olan atamayı kabul etmediklerini unutturmamaktalar. 

Bu hususta, büyük bir gönül rahatlığıyla vurgulayabilirim ki Boğaziçi Üniversitesi bileşenleri yalnızca kendi üniversitelerine bir hürriyet tanınmasını ya da kendi siyasi görüşlerinden-tabiî koca bir üniversitenin müşterek siyasi görüşü nasıl olacaksa- birinin rektör atanmasını asla istememektedir. Tepkiler, kimsenin şahsına yönelik olmayıp atama sisteminin kendisine ve atanma işlemi süresince okulun hiçbir bileşenin fikrinin alınmamasınadır. 

Kendisinden habersiz, kendisiyle ilgili bir iş yapılsa ortalığı ayağa kaldıracak tıynetteki insanların Boğaziçi’nin bileşenlerini bu konudaki tepkiler hakkında kınamaları ve Boğaziçililere saldırmaları da pek gülünçtür. Bu tıynetteki insanlar aynı zamanda birilerine gayri millî damgası vurmak hakkını da kendilerinde görürler. 

Birilerine gayrımillî demenin dayanılmaz hafifliği

Tabiî ülkemizde ben yaptım oldu mantalitesine karşı duran kim varsa gördüğü muamele aynı olmuştur. Bundan nasibini Boğaziçi’li öğrenciler de aldı. Havuz medyası tarafından hain, vatan düşmanları, teröristler, milli birlik bütünlüğe düşmanlar gibi ithamlara maruz kaldık. 

Sözlerime devam etmeden önce belirtmem gereken bir husus var. Bir Boğaziçi öğrencisi ve tepeden yapılan rektör atamasını tasvip etmeyen bir kişi olarak asla bu ithamları kabul etmiyor, kendimi ömrümün sonuna kadar vatanperver görüyorum. Hiç kimsenin-hele de bize saldırmaya çalışanların- sözleri de beni ve benim gibi düşünen arkadaşlarımı asla vatanperverlikten alıkoyamaz.

Üniversitemiz mezunu Hilal Kaplan Boğaziçi’nin “elitist”lerin olduğunu söyledi. Kaplan’ın okulda hiç arkadaş edinmediğini düşünüyorum. Çünkü eğer edinseydi Anadolu’nun dört bir tarafından gelmiş, mali sıkıntıları her zaman omzunda hissetmiş, bir kamu üniversitesinde çoğunluğu eğitim bursuyla okuyan ve sınavda en büyük başarıları elde etmiş bizlere “elitist” demek gibi bir talihsiz açıklama yapmazdı.  Cumhurbaşkanının çeşitli söylemleri de öğrencileri topluma karşı hedef gösterir nitelikteydi. Bir Boğaziçi öğrencisi olarak bu yılın başında, akşam saatlerinde açtığım ve izlediğim her tartışma programında birileri tarafından terörist ve vatan düşmanı ilan edilmekten ötürü duyduğum üzüntüyü ifade etmem için kelimeler yetmeyecektir. İlim öğrenip milletine hizmet etmek gayesi güden binlerce Türk gencine ne denli zarar verdiklerini, onları ülkelerinden soğuttuklarını fark edemeyenler burayı dikkatle okumalılardır.

Bugün hâlen havuz medyasından yahut hükümete yakın insanların ağızlarından duyduğumuz “kalıplar ve algılar” bozuk bir plak gibi tekrar etmekte. 16 bin öğrencisi olan 158 yıllık bir okulu iki cümleleri ile “millî” olmaktan uzak görmekteler. Bu devirde kendisine sabah akşam “millîyiz” diyenlerin yüce Türk milleti için neler yaptıklarını(!) da pekâlâ biliyoruz. Fakat ben bu millîlik tartışmalarına, maalesef her gün şahsi ve siyasi menfaatler uğruna kullanılmaktan içleri boşaltılan hamasî söylemlerin dışından bakmaktan yanayım. 

Bu üniversite yıllardır Türkiye’nin alanında en seçkin insanlarını yetiştirmiş, mezunları dünyanın her yerinde biliniyor. Akademisyenlerinin neredeyse hepsi zaten eğitimlerinin bir kısmını yurt dışında almış ve orada gayet tabiî kalabilecek, çok fazla paralar kazanabilecek, daha yüksek bir hayat standardıyla yaşayabilecekken Türkiye’ye gelmişler. Memleketlerine hizmet ediyor ve kısıtlı imkânlarla araştırma yapmaya gayret gösteriyorlar. Neredeyse hiçbiri herhangi bir mali kaygıdan ötürü Türkiye’de bulunmuyor çünkü kendilerini yalnız ülkemizde değil Dünya çapında ispat etmişler. 

Şimdi bu noktada sormak lazım. Her gün sabahtan akşama kadar televizyonlarda ve tartışma programlarında karşısındakilerle kavga ederek birbirleriyle millîlik yarıştıranlar mı daha millîdir? Yoksa; Boğaziçi Üniversitesinin bilim üreten ve dünya çapında ses getiren çalışmalarını yapan akademisyenleri, öğrencileri ve mezunları mı Türk milletine daha çok hizmet ediyor?

Atamızın “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.” sözü sanıyorum ki bu soruya kafalarda herhangi bir soru işareti bırakmayacak düzeyde okkalı bir cevap olacaktır.

Aynaya eleştirel bakmak 

Kabul edeceğim bir husus vardır ki o da bizim üniversitemizde fazlasıyla farklı düşüncenin de bulunduğudur. Kişilerin düşünce yapıları hakkında bir hürriyet kısıtlamasında bulunamasak da haklarında şahsi fikirlerimiz olabilir. Şahsen ben; millî kaygıdan yoksun, Atatürk ilke ve inkılâplarının ışığından uzak fikirleri tasvip etmem. Fakat üniversitemizin avantajı, bana en karşıt fikirli insanı bile dinleyerek fikrim üzerine derinlemesine düşünmek ve eleştirel bakmayı öğrenmek olmuştur. Bu sayede hem kendi müdafaa ettiğim fikir sistemini daha iyi öğrenerek savunmam kolaylaşmıştır. Hem de karşıt fikirleri derinlemesine anlama çabası göstermem sebebiyle o görüşlerin eksiklerini daha kolay fark etmişimdir. Tabi kendi düşüncesinden başka düşüncenin varlığına dahi tahammül gösteremeyenler Boğaziçi’nin bu zengin çeşitliliğine saldırmakta beis görmezler. 

Düşüncelerimize ket vuran “kalıplar ve algılar” Boğaziçinde yoktur, bu sayede insanlar -savundukları fikir ne olursa olsun- hakkıyla, efendi bir biçimde ve entelektüel ve sistemsel bir birikimle savunurlar. İstisnalar muhakkak da olsa genel kaide budur. 

Kendisini 20 yıllık ömrünün her safhasına Atatürk çizgisinde Türk milliyetçisi tanımlayan bir Türk vatandaşı olarak ben de tabiî ki üniversitemde benim gibi düşünen insanların sayısının artmasını isterim ki bu doğal bir reflekstir. Dışarıdan bakıldığı zaman bizim düşüncemizdeki -yani kendisini Türk milliyetçisi sayan- bireylerin sayısının az olduğu tespit edilebilir ki bu tespit de yanlış değildir maalesef. İşte bu noktada biz Türk milliyetçilerinin kendisine sorması gereken sorular vardır. Bu sorulardan kaçmamalı, kibirlenmemeli, üzerine düşünmeliyiz.

“Boğaziçi Üniversitesi Türkiye Cumhuriyeti’nin bir kamu üniversitesi, kendi bölümlerinin puan türlerinde en yüksek sıralamayla öğrenci alan ve öğrencilerin hayallerini süsleyen bir üniversite. Peki biz, millî farkındalıkları yüksek olan insanlar olarak, neden Boğaziçinde azız? İlmimiz mi yetmiyor? Yoksa ilmî düzeyi yüksek talebelere millî duyguları aşılamakta mı sorun yaşıyoruz?”

Bunun yerine, kendisine bir millîlik tutturmuş gidenler fütursuzca koca bir üniversitenin neredeyse bütün bileşenlerine saldırmak niyetindeler. Fakat oradaki gençlerin Türk gençleri olduğunu, oradaki akademisyenlerin Türk akademisyenleri olduğunu, yabancı akademisyenlerimizin de Türk akademisine hizmet ettiklerini, dünya arenasında Türk milletini temsil ettiklerini unutmaktalar. Öğrencilerin özel güvenlik tarafından iki ayak ve iki kollarından tutulmak suretiyle okuldan “fırlatılarak” atılmasına ses çıkarmamaktadırlar. Özel güvenlik görevlilerine öğrencilere kuvvet uygulanması için rüşvet verildiğine dair iddiaya yönelik hâlen bir cevap yahut yalanlama dahi gelmemiştir. Eylemler süresince pek aktif olan kimi hocalar görevlerinden maalesef uzaklaştırılmışlardır. Üniversite içerisinde bileşenlerin hesaba katılması suretiyle yapılması planlanan bir rektör seçiminden yana oldukları için öğrencilerin ve akademisyenlerin bu muameleleri görmesi memleketimiz adına yalnızca umut kırıcıdır. 

 

Türk gençlerine sabah akşam televizyonlardan “Ülkenizde kalın, doğduğunuz topraklara hizmet edin.” nutukları çekileceğine, gençliğin Türkiye’yi tercih etmesi ve burada kalması için teşvik edici aksiyonlar alınmalıdır. Aksi takdirde beyin göçünün durdurulması sözkonusu dahi olmayacaktır. Fakat bugün gençler için memleketimizde kalmayı teşvik edici ve cazip kılan hamleler yapılmıyor, aksine Türk gençleri adım adım ülkeden gitmek yolları aramaya sevk ediliyor. Kendi ülkesinde kendi düşüncesi umursanmayan Türk gençleri maalesef memleketimizden kalıcı olarak ayrılmakta, kaybeden ise Türk milletinden başkası olmamaktadır.

Boğaziçi Üniversitesinde topyekûn Türk gençliğine, alanında en liyakatli akademisyenlere ve üniversitenin hürriyet içerisinde bilim yapmasına engel olmak, diğer kurumlardaki gibi bu kurumla da kavga etmeye çalışmak, iddialaşmak yalnızca Türk milletine ve ülkenin geleceğine zarar verir. 

Sayın Bulu görevden 15 Temmuz 2021 günü itibarıyla alındı. Dikkat ederseniz yazıda bundan hiç bahsetmedim. Herhangi bir gazeteden bulabileceğiniz düz bilgilerden oluşan bir yazıdan ziyade olayların “millîlik perspektifi” altında incelenmeye çalışılırken ne kadar büyük yanlışlıklar yapıldığını, “kalıpların ve algıların” yalnızca Türk gençliğine zarar vereceğini ve bu şekilde beyin göçünün artarak devam edeceğini anlatmaya çalıştım. Bu noktaların da iyi idrak edilebilmesi adına geçmişte neler yaşandığını izah edip ufak çapta yorumlamaya gayret ettim. Temennim, memleketimizin en mühim üniversitelerinden birinin, üniversitemin sağlıklı bir şekilde bilim yapmaya devam etmesi ve hiçbir bileşeninin ötekileştirilmemesi, beylik sözlerle “gayrımillî” ilan edilmemesidir.

İki ibretlik anekdot

Ülkemizdeki üniversite hürriyeti konularında pek çok örnek anekdot aktarılabilir fakat ben bu iki anekdotu anlatmak ve kahramanlarına teşekkür etmek istiyorum.

Birincisi, üniversitemizin 1992-2000 yılları arasında rektörlüğünü yapmış Prof. Dr. Üstün Ergüder’in, üniversitemizin kamu üniversitesi olduğu vakitteki ilk rektörü Prof. Dr. Aptullah Kuran’dan naklettiği anıdır. Noktasına dokunmadan aynen naklediyorum:

“Rahmetli hep düşük profili tercih edelim, farklılığımızı öne çıkarmayalım derdi. Şöyleyiz böyleyiz diye kafamızı çok uzatırsak keserler diye eklerdi. Bu duruşunu güçlendirmek için de TBMM Bütçe Komisyonu’nda ‘70’li yıllarda yaşadığı bir olayı anlatırdı.

Bütçe müzakereleri sırasında milliyetçi bir milletvekili Boğaziçi Üniversitesi’ni millî olmamakla suçlayarak ağzına geleni söylemiş. Ancak, toplantıya ara verildiğinde koridorda yürürken aynı milletvekili Aptullah Bey’in koluna girerek “Söyle bakalım Sayın Rektör, bizim mahdumu nasıl Boğaziçi’ne sokarız?” diye tavsiye istemiş.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu değil mi? Kurum hep böyle bir ikilemle boğuşmak durumunda kalmıştır. Ancak, “mahdumu biz nasıl oraya sokarız” gerçeği de gelen salvoları bugüne kadar dengelemiştir.”

İkincisi ise birincisi gibi hayreti mucip olmasa da bir duruş ve prensip gösterilmesi açısından mühimdir.

Prof. Dr. Ümit Özdağ o yıllarda Gazi Üniversitesinde hocadır. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, seçimde ikinci olan adayı atayarak demokratik seçime saygı duymaz. Bunun arkasından Özdağ, iradeye saygı duyulmayan bu atama neticesinde istifa eder. 

Milliyetçi camia içerisinde “Üniversiteye rektör tabiî ki atanacak canım, siz kimsiniz de kendi rektörünüzü seçeceksiniz!” diye bizlere çıkışanlara da bu anekdotu sunarım.

Sayın Ergüder’e ve Özdağ’a Allah’tan uzun ömürler, Sayın Kuran’a da Allah’tan rahmet dilerim.

Aynı zamanda, olaya benim yaklaşmaya çalıştığım millî perspektiften bakan ve yorumlarını kıymetli bulduğum Sayın Bahadırhan Dinçaslan’ın da bu konudaki görüşlerine muhakkak göz atmanızı öneririm. 

Kazananın daima Türk milleti ve Türkiye olduğu yarınlara her şeye rağmen umutla bakan bir Atatürk çocuğu, Türk genci olarak okuyuculara esenlikler diler, sabırları için teşekkür ederim.

Yazar

Altan Tekgül

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.