Devirler ve Hastaneler

Hastane denebilecek ilk mekânlar Roma’da kurulur. Ama askerler ve köleler için…. Roma devletinin bekâsı için askerlerin sağlam olması gerek. Köleler de hizmet ehli, olmazsa olmaz!


Yontma taş devri, cilalı taş devri, maden devri diye okurduk. Tarih kitaplarımızda canlandırmalar vardır: Elleri sopalı, sopanın ucuna, bir tarafı sivri taş bağlı, biraz kamburca insanlar… Bu insanlar avcılıkla, toplayıcılıkla geçinip giderlerken hasta olduklarında ne olur, ne yaparlar, nereye giderler diye merak ettim. Yoksa hasta olmuyorlar mıydı? Karınları ağrımaz, başları dönmez, mideleri bulanmaz, burunları akmaz, bir tarafları kırılmaz mıydı? Herhalde kendini iyi hissetmeyen bir ağacın altına gidip uzanırdı. Yahut mağarasının kuytusuna.

Bakü yakınlarındaki Gobustan meselâ. 5000 ilâ 20 000 sene öncesine ait olduğu tahmin edilen bir yerleşim yeri olduğunu söylemişti rehberimiz. Heybetli, biraz da ürkütücü mağaraların duvarlarında sağlıklı insanları çalışırken, eğlenirken gösteren çizimler vardı. Dünyanın ilk kaya tasvirlerinden. Bu insanlar hastalandığındaki manzaraları düşünmeye çalışıyorum: Hastalar mağaranın bir kenarına yatırılıyorlar. Ateşe yakın bir noktaya. Ateş mühimdir! Dışarda, mağaraların önünde sunak taşı. Adaklar, kurbanlar için. Hastalığın def edilmesi için adak sunulacak olabilir. O zaman taşıyıcı sal yapıp hasta sunak başına götürülür. Yoğun bakım! Adak kesilir, ihtimal kanı hastaya sürülür, hatta içirilir… Hasta bir geceyi orada, sunak başında geçirir. Ayın ondördü ise iyileşme umudu artar. Ay mühimdir! Otlar toplanıp kaynatılır, içirilir, dumanı içe çekilir… Bütün bunları düzenleyen ve yöneten bir “otacı” vardır kabilede. Şaman. Yarı dinî, yarı tıbbî bir figür. Gece ay ışığında hasta sunak başında yatarken, şaman bir şifa dansı yapar, “qavaldaşı” çalar.

Çadırın icadından sonra obalardaki çadırlardan birinin hastalar için ayrıldığını düşünürüm. Ortada közleşmiş ateş, üzerinde cızırdamakta olan bir takım kokulu kabuklar, ayakları ateşe doğru yatan hastalar, ortalıkta tütsülenmiş bir hava… (Çok sonra, modern dönemlerde, çağımızda da sahra hastaneleri vardır ki çadırlardan müteşekkildir, geçici mekânlardır, daha çok askerî hastane olarak kullanılır ya da âfetlerde hizmet verir).

Zaman ilerler, insanlar “medenî”leşir.

Eski Mısır’da, Antik Yunan’da, Mezopotamya’da hastaları tapınaklara götürürler. İlk hastaneler tapınaklardır. “Hastane” değil, “hasta” vardır, o da tedavi olmaya tapınağa gider. Yine bir şeyler adanır ve kurban edilir. Din adamı-hekim okur, üfler, otlardan buhurlar yapar. Çünkü hastalık tanrıların gazabı, şeytanların, kötü ruhların işidir. Elbette bir de iyileştirici tanrılar vardır.

Sokrates baldıran zehirini içtikten sonra, başucundaki arkadaşı Kriton’a ne demişti: “Kriton, Asklepios’a bir horoz borcumuz var, sakın unutma!”

Son sözleri… Kimdir bu Asklepios? Asklepios hekimlik tanrısıdır. Sokrates ölüme giderken ona yaptığı adağı hatırlar, unutmayın, ödeyin der. Asırlardır üzerinde tartışılan cümle.

Sokrates’in horoz adadığı ve ölüme borçlu gitmek istemediği Asklepios adına kurulan, “tapınak-hastane” sayılabilecek Asklepion’lardan biri bugünkü Bergama’da idi. Hasta buraya gider “tapınak uykusu”na yatar, rüyasında Asklepios’un kendisine görünmesini bekler, o görünmese bile gördüğü rüyayı tapınak rahibine anlatır, o da yorumlar, derken… Bunun yanısıra buralarda akılcı ve işe yarayıcı tedaviler de yapıldığı yazılıdır.

Milâttan önceki çağlarda hasta insanları bir araya toplamak fikri pek oluşmamıştır. Cüzzam gibi hastalıklara yakalananları tecrit etmek için kapattıkları yerler hapishâne mi, hastane mi, bilmem.

 

Tarihin ilk hastanelerinden biri Kostantinopolis’te açılmıştır. Ve Bizans’ın diğer şehirlerinde. Kilise ile bağlantılıdır. Bu hastanelere sadece yoksullar gidermiş. Çünkü hastane “cennete merdiven” imiş, hastalığı tedavi etmez, sadece ölümü kolaylaştırırmış. Bu “merdivene” neden sadece yoksulların rağbet ettiğini anlayamadım.

Abbasî devri Bağdat’ının hastaneleri zamanında meşhur ve dünyadaki ilklerden.

Avrupa ortaçağında hastane yine mâbed ile ilişkilidir. Manastırlara, kiliselere bağlı hastaneler açılır. Çizimler vardır kitaplarda: Esmer yüzlü, taş binalar… Uzun ve dar pencereler… Yüksek tavanlı, upuzun  koğuşlar… Sıra sıra dizilmiş yataklar… Bazı yataklarda iki kişi… Duvarın birinde çarmıha gerilmiş Hz. İsa heykeli. Rahibe hemşireler gezinmekte…

İslâm dünyasında hastaneye, yani “hasta hâne”ye -başka isimler de kullanılsa bile- “dârüşşifa” denir. Şifa kapısı. İlginçtir! Hayata iyimser bir bakışı gösterir.

Zaman biraz daha ilerlediğinde Avrupa’da hastane mâbetten bağımsız bir kurum olarak açılır. Yine yüksek tavanlı taş binalar… Loş, büyük koğuşlar… Sıra sıra dizilmiş hasta yatakları. Uzun, beyaz kıyafetiyle Lambalı Kadın.

Bizde hastane manzarası -mimarîmize bağlı olarak- daha farklıdır. Küçük küçük kubbelerle kaplı taş binalarda, revaklarla çevrili avlu. Avluda şadırvan yahut havuz… Daimî su sesi. Sulara gölgesi düşen bir kaç dut ağacı. Revakların içinde kubbeli, küçük, loş odacıklar, yer döşeğine yatırılmış hastalar… Her hastanın başında bir su testisi, maşraba.

Evliya Çelebi İstanbul’daki hastanelerden övgüyle bahseder. Bunlardan biri Fatih hastanesi: (Sadeleştirerek) “…. 70 hücre, 80 adet kubbe ve 200 hizmetlisi vardır. Dersiâmı, hekimbaşısı ve cerrahbaşısı vardır. Gidip gelenden biri hasta olsa hastaneye götürüp ona bakarlar. Vaziyetine uygun ilâçlarla tedavi ederler. İpek, altın işle­meli, bürümcük gecelikleri vardır. Günde iki defa türlü türlü yemekler verilir. Evkâfı öylesine sağlamdır ki vakıfnâmesinde “Eğer mutfakta keklik, turaç ve sülün kuş­larının eti bulunmazsa bülbül, serçe ve güvercin pişirilip has­talara bol bol verilsin.” diye yazılıdır. Hastalara, divânelere deliliklerinin geçmesi için sâzendeler ve hânendeler tayin edilmiştir. Kadınlar ve kâfirler için de başka bir köşede hastanesi vardır.”

Yalnız o devirlerde varlıklı hastalar hekimi eve çağırırdı, “hastaneye kaldırmak”, “hastaneye yatırmak” fiilleri henüz lügatlere girmemişti. Dârüşşifalar kimi kimsesi olmayan, fukara ya da evinden uzak yolcu hastalara veya akıl hastalarına hizmet veriyordu.

Kolera hastaneleri vardır bir de. Uzun koğuşta tahta yataklara kalın muşambalar serilmiş… Muşambanın ortasında irice bir delik açılmış… Deliğin altında döşemenin üzerinde bir kova. Hasta yatırılır. Koleranın, önlenmesi en güç ârazı ishaldir, mâlûm… Kova doldukça boşaltılır.

Bir de Dokuzuncu Hâriciye Koğuşu vardır:

“…….. Beklemesini onlar kadar bilen yoktur. Öğleye doğru muayene odasının önü doldu. Sıralarda oturacak yer kalmadığı için yeni gelenler ayakta durdular ve anneler, hasta çocuklarını dizlerine oturtabilmek için duvar diplerine çömeldiler. Karanlık dehliz. Kapalı kapıların mustatil buzlu camlarından gelen soğuk ışıkların buğusu, yüksek ve çıplak duvarlara vurarak donuyor. Saatlerce bekleyenler var. Fakat buna alışmışlar. Az kımıldanıyorlar, hiç konuşmuyorlar. Dehlizin sonlarında, görünmeden açılıp kapanan bir kapının gıcırtısı. Muşambalara sürtünen bir ayak sesi. Köpüklenerek uçan ve uzaklarda kaybolan bir beyaz gömlek ve iyot, eter, yağ, ifrazat ve saire kokularından mürekkep, terkibi tamamıyla anlaşılmayan bir hastahâne kokusu…”[1]

Bu noktada akla acıklı türkümüz gelir:

Hastane önünde incir ağacı, doktor bulamadı bana ilâcı…..

Tıbbiyeler açılmış. eğitimli doktorlar yetişmiştir, ilâçlar ve cihazlar gelişmiştir ama olmayınca olmaz!

Zaman her şey gibi hastaneleri, hastane odalarını da geliştirir, değiştirir. “Tam teşekküllü” olurlar.

Bütün bunlar bir hastane odasında yazıldı. Bol camlı, aydınlık, temiz, duvarlarında yağlıboya tablolar,  internetli, bilgisayarlı, televizyonlu… Bürümcük gecelik vermeseler de… Güler yüz verdiler, tatlı dil verdiler, sağlık verdiler.

His var mı bu âlemde nekâhet gibi tatlı…[2]

Ey Fuzûlî…. Kerkük, Kerbelâ diyarının koca âşığı… Sana katılamayacağım:

….. El çek ilâcımdan tabib, kılma derman kim helâkım zehri dermanındadır

diyemedim ben.

Senin belli ki apandisitin patlamamış! Gerçi sen de, veba mı, kolera mı ne, bir salgında hayatını kaybettin.

[1] Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa

[2] Ses- Yahya Kemal

Yazar

Ayşe Göktürk Tunceroğlu

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.