Emine Işınsu’nun Ardından

Sarsıcı bir eser! Işınsu’nun romanlarından büsbütün farklı, sembolik, sürrealist, mecaz ve hiciv yüklü bir piyestir bu. Romanları Türkiye’nin, Türklüğün meseleleri etrafındadır, bu küçük oyun  ise “insanın” meselesidir. İnsan psikolojisinin deşilmesi.


Emine Işınsu’yu uğurladık.

Onun adı romanlarıyla anılır hep. Çiçekler Büyür, Küçük Dünya, Azap Toprakları, Tutsak, Sancı… Özellikle Emine Işınsu adı “Çiçekler Büyür” ile özdeşleşmiştir. Bütün romanlarında Türkiye’nin, Türklüğün meselelerini dert edinen bir kalemdir o.

Fakat ben Emine Işınsu adını ilk defa bambaşka bir türde duydum: Radyo oyunu. Ortaokul yıllarındaydım. Annemle beraber bir radyo tiyatrosu dinlemiştik: Bir Yürek Satıldı. Devlet tiyatrosunun usta oyuncularının seslendirmesiyle hafızamda yer etti. Tok bir ses:

“Bir yürek satıyorum baylar bayanlar. Yaşayan bir insan yüreği…..”

O yıllarda piyesten ne kadar ne anladım bilemem, ama çok etkilendiğimi hatırlıyorum. O sesler kulağımda yankılandı durdu. Bu konuda annemden de etkilendiğimi tahmin ediyorum, çünkü eseri çok beğenmişti. Şimdi, Işınsu’yu uğurladığımız bu günlerde oyunu yeniden dinledim. Devlet tiyatrolarının eski ustalarının sesinden. Son birkaç gündür yine kulağımda aynı sesler yankılanmakta.

Sarsıcı bir eser! Işınsu’nun romanlarından büsbütün farklı, sembolik, sürrealist, mecaz ve hiciv yüklü bir piyestir bu. Romanları Türkiye’nin, Türklüğün meseleleri etrafındadır, bu küçük oyun  ise “insanın” meselesidir. İnsan psikolojisinin deşilmesi.

Bir Yürek Satıldı 1966 TRT Radyofonik oyun yarışmasında birinci olmuştu. Sonra televizyon için de çekilmiş, televizyonda seyredip seyretmediğimi hatırlayamadım. Benim hafızamda hep, Grundig radyodan yayılan ses: “Bir yürek satıyorum!…”

 

Mezat salonunda bir şeyler satılmaktadır. Çenesi kuvvetli bir mezatçı ve masallara, yalanlara, şöhretli isimlere kanan, heyecan arayan, bir şeyler satın alarak tatmin bulan bir grup varlıklı alıcı.

Satışa sunulan şeylerin biri bir kese içinde canlı bir insan yüreğidir. Bir adam getirmiştir, “Al bir de bunu sat!” demiştir. “Benim yüreğim, satacaksın…”

Mezatçı bağırır: “Bir yürek satıyorum efendim. Yaşayan insan yüreği…” Alıcılar önce burun kıvırır, alay ederler. “Değmez” derler. Herkeste olan birşeye niçin para verip alacaklardır?! Hürrem Sultan’ın kristal kavanozu, Abdulgâfur Paşa Hazretleri’nin kırmızı kadife koltuğu yanında bu nedir ki? Alt tarafı bir yürek! Ne mânâsız şey! Altın olduğunu düşündükleri keseye daha faza paha biçer, yüreği pek kıymetsiz bulurlar. Yüreğin neden satıldığını anlayamazlar. Sahibi çok mu parasız kalmıştır acaba? Kurtulmak mı istemiştir? Bıkmış mıdır?

Evet, bıkmıştır, kurtulmak istemiştir.

Garip şeyler koleksiyoncusu biri yüreği satın alır, vitrininde sergilemeye başlar.

 

Yüreğin sahibi olan adam son derece varlıklı biridir. Paranın sağlayabileceği bütün nimetlere sahiptir. Bu sahiplik kendi katkısı olmadan gerçekleşmiştir. Kendisi çalışmadan, emek vermeden bütün nimetleri elinde, önünde, emrinde hazır bulmuştur. Taş atıp da kolu yorulmamıştır. Ve mutsuzdur. Hepsinden, herşeyden bıkmıştır. “Yemekten, uyumaktan, uyanık gezmekten bıkmıştım. Ellerimi uzatıyordum doluyordu… Yüreğimi uzatıyordum doluyordu. Bu doluştan bıkmıştım.”

 

Aklıma Yunus Emre geliyor:

Kemdürür yoksulluktan

            Nicelerin varlığı,

            Bunca varlık var iken

            Gitmez gönül darlığı.

 

Dünya malına ne kadar gark olursan, gönlün esareti o kadar çetin olur, der Yunus. Nicelerin zenginliği yoksulluktan kötüdür, gönüle sıkıntı getirir.

Adamın her şeyi vardır, varlık içinde iç sıkıntısı çeker, gönül darlığı çeker. Mutlu olmayı beceremez, mutlu etmeyi de beceremez. “Şu Allah’ın belâsı yüreğimi kıpırdatacak bir şey…” yoktur! Hayatta bir gayesi, hedefi, ideali, beklentisi yoktur. Fizikî yanını tatmin eden bütün maddî varlıklar ona anlamsız gelmeye başlamıştır. Bencildir, fedakârlık yapmasını bilmez. Hep almıştır, vermeyi bilmez. Hep sevilmiştir, sevmeyi bilmez. Çevresinden daima itibar, ihtimam görmüştür, ama bu itibar ve ihtimam sahip olduğu zenginlikleredir, sahtedir. Çocukluğundan beri şımartılmış, her arzusu yerine getirilmiş, içinde yaşadığı zengin ve sorumsuz hayat gitgide yüreğini katılaştırmıştır, katılaşmış yürek bir yük haline gelmiştir. Evden kaçıp sığındığı deniz kenarında bir gün intihar etmek üzere olan bir kadını kurtardığında, kadın onun kulübesinde yaşamaya başladığında yüreğindeki buhranlar geçecek, kaybettiği duygular geri gelecek gibi olur, demek ki katılaşmış yüreğin hâlâ “yumuşak” bir tarafı vardır, zaten biraz “yumuşak”  tarafı olmasa bu çelişkiler, buhranlar içine de düşmezdi. Ama kadınla olan ilişkisinde katılık galip gelir, yine sevmeyi beceremez. Tek kurtuluş yolu işine yaramayan, artık bedeninde boşuna ağırlık eden, yük olan yüreğini çıkarıp satmaktır.

Işınsu’nun romanlarından Kaf Dağının Ardında’nın kahramanı Mevsim Öz’de de benzeri bir ruh sıkıntısı vardır. O da varlıklı bir yazar kadındır,  fakat o da mutlu değildir, elindeki maddî nimetler, çevresindeki insanlar ona huzur vermemektedir. Huzuru arar, dinde, tasavvufta… Yüreğini satan adamdan farklı olarak, yüreğini çıkarıp kurtulmak yolunu seçmez, daha cesurdur, gönül darlığından kurtulmak için mücadele eder. Huzur belki Kaf Dağı’nın ardındadır; uzun, ince bir yol, ama olsun, yola girmek gerektir. Işınsu bu romana “manevi biyografim” der.

Yüreği çıkarıp atmak mı daha çok cesaret gerektirir, yoksa onunla birlikte yolculuğa devam etmek mi?

Küçük şiir defterlerimden birine kırk küsur sene önce yazdığım kısa bir şiir var. Tevfik Erol imzalı:

Şu köşebaşında bir gün,

            Bir dükkân açacağım.

            Kırkyedi yıllık ömrümde ne varsa

            Gözyaşı, üzüntü, tasa…

            Bütün bir ömrü hülâsa,

            Haraç mezat satacağım.

 

Kurtulmak isteyen biri daha! Ömrünü satışa çıkaran biri… Başka hiç bir şiirini bilmediğim bu şair bütün bir ömrünü haraç mezat satmak ve ondan kurtulmak istiyor. Yüreğini satan adamın yaptığı da benzerdir. Yüreğini satıp ondan kurtulmakla sıkıntı, bunalım, mutsuzluk, çelişkiler, sorular… hepsinden, ömrünün ağırlığından kurtulmak istedi.

Ve kurtuldu. Son sahnede adamı keyifli, neşeli, hafiflemiş, rahatlamış görüyoruz. Yürek yükünden âzâde…

Fakat niye hâlâ intihar ederken kurtardığı o kadını hatırlamaktadır, neden onun için üzüldüğünü hissederiz?

Peki, yürekten kurtulmak mümkün mü?  Kaf Dağının ardına gitmek mümkün mü?

Yüreğin ağırlığını çekmek insanın alın yazısı değil mi?

Zaman zaman hepimiz bu ağırlığı hissetmez miyiz? Bazen bu ağırlık, bu adamınki gibi bir sebepten, insanın içine düştüğü boşluk, anlamsızlık duygusundan, varlığın, maddenin dayanılmaz ağırlığından olabilir. Bazen büsbütün başka sebeplerle… Olup biten olaylar karşısında çaresiz kaldığımızda, dertlere deva olamadığımızda, dünyadaki zulümlerin, haksızlıkların, ıstırapların ortadan kaldırılmasına gücümüz yetmediğinde, yanlışları değiştiremediğimizde, değiştirmekten ümidimizi kestiğimizde yüreksizliğin yürek sahibi olmaktan daha rahat olduğunu düşünmez miyiz?

Bereket versin, bu düşünceler geçici olur ve biz Kaf Dağı’nın ardına gözümüzü dikeriz. Uzun, ince bir yoldur, ucu görünmez ama ümitsizlik yoktur. Yoksa bütün mezat salonlarında yürekler satışa çıkardı.

Bu harika piyes bizi sorularla baş başa bırakıyor.

Emine Işınsu’yu bu dünyadan uğurladık. Mekânı cennet olsun. Eserleri yaşamaya devam edecek.

Şimdi onun hatırasına televizyon kanallarından biri Bir Yürek Satıldı’yı ekrana getirse, ne iyi olur?!

Ayşe Göktürk Tunceroğlu
Yazar

Ayşe Göktürk Tunceroğlu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.