Yükleniyor...
Valizleri alıp küçük havalimanının çıkış kapısına yöneldiğimizde güleryüzlü kadın bir gümrük memuru birden bana “Altınınız var mı?” diye soruverdi.
Böyle bir soru beklemiyordum. Şaşırdım. Gayri ihtiyari kollarımı da uzatarak
“Hayır, yok!” dedim.
Memur hanım güzel yüzünü daha da güzelleştiren bir tebessümle:
“Siz kendiniz altınsız!” dedi.
O an anladım ki, evet, bir Türk yurdundayız!
Herhalde üzerinizde altın varsa ülkeye girerken beyan etmek zorundasınız.
Fergana Havalimanı’na ineli yarım saat oldu olmadı. Pasaport işlemleri çabucak halledilip valizlerimizi de bir çırpıda aldıktan sonra bu Türk yurdunun toprağına ayak bastık.
Farklı bir karşılama oldu aslında. Türk Hava Yolları uçağı yere inip de yolcular uçağı boşaltmaya başladığında aprondan sesler duyuldu. Uçaktan merdivenle inip terminal binasına yürüyerek gidiliyordu. Terminal binasının kapısına yakın, elleri Özbekistan bayraklı, çiçekli gençler iki sıra halinde dizilmiş. Bir tarafta üç müzisyen. Biri vurmalı bir çalgı çalıyordu, diğer ikisinde meşhur kerney! Sesini güzel bulduğumu söyleyemeyeceğim kerney! Bizim zurnanın üç dört misli uzunu desem bir tarif yapmış olurum sanırım. Daha da bet bir ses… Nedir, ne oluyor, THY uçakları hep böyle mi karşılanıyor derken…. Mesele anlaşıldı. Uçakta Yeni Zelanda futbol takımı vardı, Özbekistan’a maç yapmaya geliyorlardı. Bu tören onlar içindi. Maça çıkacakları futbol takımı ve yöneticileri rakiplerine bir misafirperverlik gösterisi düzenlemişlerdi. Bizim için de hoş bir sürpriz oldu. İki sıra dizili bayrakların arasından, kerney müziği eşliğinde adeta resmî geçit yaparak terminal binasına girdik.

Havalimanında kerney orkestrası
Gittiğiniz bir ülkede, hatta kendi ülkenizdeki başka bir şehirde bile karşılanmak güzel şeydir. Dostlarımız Muhtar Bey’le Zeynelâbidin Bey bizi bekliyorlardı.
Fergana Âramgâhı’yla başladık. Yani rahatlama yeri. Yani park. Çok bakımlı, çok temiz. Ahmed el Fergânî’nin heykeli. Dokuzuncu asrın tanınmış astronom ve matematikçisi. Bu bölgede doğduğuna inanılıyor.

Ahmed el Ferganî
Bölge deyince…. Burası Fergana Vadisi… Özbekler kısaca “Vadi” diyor. En önemli şehirleri Fergana, Andıcan, Namangan, Mergilan, Hokand. Tanrı dağlarının devamı olan kuru, kayalık Kuramin Dağları ile kuşatılmış, oldukça verimli ovalar görüyoruz. Fergana Vadisi Özbekistan’ın tarım havzası. Fakat Vadi, Tacikistan ve Kırgızistan tarafında da devam ediyor.
Siriderya’yı görünce nasıl heyecanlandım?! Köprünün üzerinde ben fotoğrafları üstüste çekerken oraları süpürmekte olan bir adam “Bunun nesini çekiyorsunuz? Nehir işte…” dedi. Öyle… Bakınca, hiç bir yükseltisi olmayan, dümdüz iki kıyısı yeşil, bodur bitki örtüsü ile kaplı, bol ve bulanık suyu da yeşilimtrak akan bir nehir… Öyle de… Dedem Korkut Siriderya’nın sol yakasında doğup sağ yakasında toprağa verilmemiş miydi? Acaba buralar mı o yakalar? Yağmalanan evinin, kaçırılan ailesinin izini süren Salur Kazan’ın karşısına çıkan “Hak yüzünü görmüş su” bu değil miydi?

Siriderya
Çağıl çağıl kayalardan çıkan su
Ağaç gemileri oynatan su
Hasan ile Hüseyin’in hasreti su
Bağ ve bostanın ziyneti su
Aişe ile Fatıma’nın bakışı su
Koç atların gelip içtiği su
Kızıl develerin gelip içtiği su
Ak koyunların gelip çevresinde yattığı su
Yurdumun haberini söyle bana.
Kara başım kurban olsun suyum sana.
Yoksa nehrin Kazakistan topraklarında devam eden, Aral’a yakın aşağı boylarında mıydı onlar? Oğuz ili… Olsun! Bu ırmak o ırmak! Tanrı Dağları’ndan doğuyor, Narinderya ile Karaderya nehirlerinin birleşmesiyle meydana gelip neredeyse 3000 kilometre uzanıp Türk illerine can veriyor. Adam bana “Ne yapacaksın fotoğrafını, nehir işte!” diyor.

Siriderya’nın köprülerinden biri
Derya Özbek Türkçesi’nde “ırmak, nehir” demek. Öteki adı Seyhun. Özbekistan’ın Buhara bölgesindeki kardeşi -beş sene önce görmüştüm onu- Amuderya veya Ceyhun. Şu kolumu uzattığım topraklar Mâveraünnehir.
Geniş ve düzgün otoyollarda ilerliyoruz. Etrafta pamuk tarlaları. Bazen pirinç ve mısır tarlaları. Sonra üzüm asmaları…
Fergana Vadisi’ne akşam inerken sürücü koltuğundaki dostumuz Zeynelâbidin Bey bir evin girişinde arabayı durdurdu.
Altı Arık köyüymüş burası. Yüksek duvarların ortasındaki azametli kapı açıldı. Bizi içeri buyur ettiler. Özbekistan köy, kasaba evleri Anadolu’da alıştığımız ev mimarisinden oldukça farklı. Önce yüksek duvarlar ve ihtişamlı bir bahçe kapısı görüyorsunuz. Kapıdan girince iç avlu ve avlu etrafında odalar. Bu tür ev mimarisini çocukluğumda Ege’nin bazı köylerinde gördüğümü hatırlıyorum ama artık yok. Orta Asya’da han sarayları da bu üslûpta. Topkapı Sarayımız da böyle değil midir? Avrupa mimarî zevkine göre yapılan sonraki saraylarımızdan tamamen farklıdır.
Açılan kapıdan içeri girdik. İç avlu. Ortada büyük bir masa. Ev sahipleri Muhabbet Hanım’la Anvarcan Bey. Çocuklar, torunlar. Hepsi nasıl da güleryüzlü?! Masanın etrafında sohbet başladı. Zeynelâbidin Bey’in bir ahbabının evi imiş burası. Ahbabı da olsa, kim olduğunu bilmedikleri birileri, akşam vakti kapıyı çalıp içeri giriyor. Ve büyük bir misafirperverlik. Evet, kesinlikle Türk yurdundayız.
Bir ara oturanlardan birisi “Başınızı şöyle bir kaldırsanız…” deyince yukarı baktık. Aman Allahım! Önce farketmemişiz. Avlunun üzerine ince demirlerden bir çardak yapılmış, çardak üzüm asmalarıyla kaplı. Ve baştan başa, bize doğru uzanmış, beyaz, mor, pembe, iri iri üzüm salkımları… Bir an “Babil’in Asma Bahçeleri…” diye mırıldandım. Böyle miydiler? Az sonra bir koca tabak üzüm getirildi, önümüze kondu. “Bunlar…” dediler, “kelin barmak…” Yani gelin parmağı. İnce, uzun, beyaz üzümler. Tatlı mı tatlı!
Buralar üzüm diyarı… Altı Arık üzümleri meşhurmuş. Şirketlere ait geniş üzüm bağlarının yanısıra buradaki köy ve kasabalarda hemen her ev az veya çok üzüm yetiştiriyor, üzümler kasalanıp Asya’nın her tarafına, Sibirya’ya, Kamçatka’ya kadar soğutuculu tırlarla gönderiliyor. Yol boyunca kenarlarda park etmiş üzüm tırlarını gördük. Hatta bir latife var. Neil Armstrong ve Edwin Aldrin aya ayak bastıklarında bakmışlar ki, kasa kasa üzüm. Altı Arık üzümleri! Sormuşlar, “Nasıl geldiniz buraya?” Demişler: “Tırla geldik!”
Ayrılırken bize, bu Tanrı misafirlerine iki kasa üzüm hazırlayıp arabaya koydular.
Yolun iki kıyısında Fergana’nın asma bahçeleri… Ilık bir eylül akşamı. Gökte belki yedi-sekiz günlük hilâl…
2 Yorum