Gerçekleri gizleyen tartışma: %50+1

Yüz yıl öncesinin devleti kurtarmak isteyen kadrolarının genç olduğu, tecrübesiz olduğu doğru. Ama devletin de alaylı denen daha az eğitimli insanlarla yönetildiği de doğru. Bugün ise devlette ehliyet ve liyakat hiç aranmıyor.


Piyasaların yangın yerine döndüğü bir dönemde, vatandaşın gündemine giremeyen önemli bir tartışma sürüyor. Cumhurbaşkanının ilk turda seçilebilmesi için gerekli %50+1 barajı kaldırılsın mı kalsın mı? Medya üzerinden algıları yönetecek hamleler geliyor.

Cumhurbaşkanının seçilme usulüyle başlayan maceramıza kısaca bir göz atmak, geçmişi hatırlamakta bir fayda var.

Tartışmanın başlangıcında 2007 yılındaki 11. Cumhurbaşkanı Seçimi var. Başlangıç dediysem de aslında “200 yıllık yönetim tartışması” diyerek tarihle kavga eden, ideolojilerinin hapishanesinden devleti yönetmeye çalışanların eline geçen fırsattı. Ama o zaman böyle bakmamıştık, daha sonra anladık. Mesele sadece demokrasi ve millî iradenin tecellisi gibi gösterilmişti.

TBMM’deki seçim sürecinde yaşananlar Türkiye’yi, “Hodri meydan! Cumhurbaşkanını halk seçsin”e getirdi. Meydan okumayla başlayan süreçte erken seçim kararı alınmış aynı zamanda da anayasa değişikliği olmuştu. Artık Cumhurbaşkanı seçimi için halk sandığa gidecekti. Ama 11’inci Cumhurbaşkanını yine TBMM seçti. Erken seçim de yapılmıştı. Ancak anayasa değişikliği referanduma gitti. 21 Ekim 2007’de sessiz sedasız bir referandum yaptık. 11’incisi seçilmişti artık, 12’nci Cumhurbaşkanını halk seçecekti. Daha “Fiilî durumu hukukileştirmek” kavramıyla tanışmadığımız günlerdi.

İlk seçim 10 Ağustos 2014’te yapıldı. Artık cumhurbaşkanı görünümlü başkanımız vardı. 18 Haziran 2014’te seçimlerin,

“Türkiye Cumhuriyeti; devlet olarak tercih ettiği sistemin dışına çıkan, yazılı kuralları ile fiilî durumun birbirine örtüşmediği hatta bu durumu tercih etmiş bir devlet hâlini alacaktır.

Sistemini değiştirmeden böyle bir yöntemi tercih ederek devleti değiştirmek ve milletin hayatını yönlendirmek büyük bir tehlikeyi de beraberinde taşımakta. Öncelikle bu durum bir kaos yaratabilir. Hiçbir devlet ve millet böyle bir süreci taşıyamaz. Kaosun sonu kargaşa ve bilinmezliktir”[1]

uyarısı hep yapıldı.

Sonra…

Sonrası 15 Temmuz ihaneti sonrasında MHP Genel Başkanı’nın 16 Ekim 2016 tarihli grup toplantısındaki “…fiilî durumun hukuki boyut kazanabilmesinin süratle yol ve yöntemlerinin aranmasıdır.” diye düğmeye basarak geçtiğimiz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS). En çok savundukları da iki turlu olarak yapılacak seçimde %50+1 oyu alacak Cumhurbaşkanı adayının seçilebilmesiydi.

Anayasa’nın 101’inci maddesi ilk turda salt çoğunluk (%50+1), ikinci turda da iki adaydan en çok oyu alan Cumhurbaşkanı seçilir demekte. Peki, hiçbir tartışmada ikinci tur oylama niçin konuşulmuyor? Bu sandıktan emin olunmadığından mı yoksa ustaca perdelenen bir siyasî hedefi mi var çok belirgin değil!

Mesela Cumhurbaşkanı “CHS’yi istikrar için savunduğunu ama “%50+1’in mahsurlu olduğunun farkına vardıklarını” söylüyor. Türkiye’nin istikrarı epey zamandır yok. 2018’den bu yana da her gün biraz daha bozuluyor. Bunun sebebi %50+1 olsa bile sorumlusu da bunu bütün uyarılara rağmen getirenler değil midir?

Devlet, bir milletin hayatını yöneten yapıdır. Sağlamlığı yani bekası da hukukun sayesindedir. Yokluğu veya ondan uzaklaşılması devleti hastalanmaya doğru götürür. Hukukun sınırları dışına asla çıkılmaması gerekirken, hukuku bir kenara koyarak mütemadiyen fiilî durum yaratılarak nereye kadar gidilebilir? Veya hedef nereye doğrudur?

Taşınamaz hâle gelen bu hâl artık yıkıcı bir duruma yaklaştı. Bunun en çarpıcı örneği ekonomideki faiz-enflasyon tartışmasında yaşanıyor. CHS ile bir kişinin yönetimine bırakılan koca Türkiye Cumhuriyeti söz konusu. Türkiye, bir kişinin omuzlarına çok ama çok fazla gelir. O kişinin kararları, koca bir devletin ve onun sahibi olan milletin yarınlarını görünmez kılmıyor mu? Yıllardan beri yapılan yanlışlıkların bedelini Türk Milleti ödemiyor mu?

Tarih yanlış değerlendirilirse…

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Cemil Çiçek, gazeteci Aytunç Erkin’in sorularına verdiği cevaplar arasında, “İttihat Terakki dönemine bakın. Halil Paşa’nın hatıratlarında var: (Hepimiz Abdülhamit’in tahtan indirilmesi konusunda mutabıktık. Tahtan indi. Hükümet olduk ama devleti nasıl yöneteceğimizi bilmiyorduk. Sıkıntılar yaşadık.) ‘Özal gitsin’ dediler, gitti. Ne oldu? Erdoğan gitsin ne olacak?” da vardı.

Bu değerlendirme tarihe haksızlık olacaktır. Olayları kendi siyasî ve sosyal şartları içinde düşünmeden değerlendirme yapılacak olursanız doğruya da ulaşamazsınız.

Öncelikle o dönemde devleti bir ailenin mülkü olarak gören egemenlik temsili söz konusu. Şimdi tam tersine egemenliği millet elinden alıp tek adamda toplanmaya çalışılıyor.

O dönemde devlet, tarihi yönetirken zamanı ıskalamış dolayısıyla geride kalmış bir milletin devleti.  Çömeldiği yerde üzerine üşüşen akbabalarla uğraşıyordu. Bugün ise büyük mesafeler kat edilmişken son yirmi yılında toprak kaybı ve uluslararası ilişkilerde stratejik geri çekilmeler yaşanmakta.

O gün kimlik tartışması yok. Devletin yönetimindeki fark bir yana, Türk kimliğinin şuurunda olan yöneticiler var. Bugünün yönetimi ise egemenliğin sahibi Türk Milletinin kimliğiyle mücadeleye girmiş durumda. Son bir yılda Türk Milletinin kimliğiyle girişilen kavgadan dönüş var gibi görünse de ikna edici değil. On sekiz yıldır kimlikle kavga eden de aynı kadroydu.

Yüz yıl öncesinin devleti kurtarmak isteyen kadrolarının genç olduğu, tecrübesiz olduğu doğru. Ama devletin de alaylı denen daha az eğitimli insanlarla yönetildiği de doğru. Bugün ise devlette ehliyet ve liyakat hiç aranmıyor. Gençlerin “bizden” olanlarının önü alabildiğine açık, “öteki” olanlarından fırsat bulanlar yurt dışına kapağı atıyorlar. Gidemeyenlerden devletine ve milletine küsmeden yaşayabileni de pek az.

Yüz yıl önce de çok partili seçim yapıldı. Pek de sert geçtiği tarihte kayıtlı. Bugünkü belirtiler de halkın büyük bir kısmında o günlerin sertliğine dönüş şüphelerini oluşturuyor. Gerek kanunun hükmüne rağmen içtihatla mühürsüz oyları geçerli saymak, gerek aynı zarftaki dört oydan sadece birisini iptal ederek o seçimi yenilemek, gerekse seçim yasaklarına rağmen sandıklar açılır açılmaz patlayan silahlar hiç unutulmuyor. Devlet sandık ve seçim güvenliğini sağlamak zorunda. Ve en önemlisi, şimdilik sadece sohbetlerde konuşulan Anayasa Mad. 101’in 7’nci fıkrası “Seçimlerin tamamlanamaması halinde, yenisi göreve başlayıncaya kadar mevcut Cumhurbaşkanının görevi devam eder.” kimsenin aklına gelmemeli.

İki dönem arasındaki en büyük benzerlik devletin yıkılmaya doğru yöneldiği. Yüz yıl önce yıkılırken yaşananları tarih kaydetmiş. Bugün ise pupa yelken ama kapkaranlık bir gecede pusulasız gemi gibiyiz. Ve hâlâ, zaten denetlenmeyen sistemi daha kontrolsüz bir duruma getirecek %50+1 kaldırılmalı tartışması yapılıyor. Yüce Türk Milletine büyük haksızlık.

***

Köy Enstitüsü Mezunu bir baba ve eski adıyla dikiş öğretmeni bir annenin oğlu, emekli bir öğretmenin kardeşi, bugünkü adıyla Moda Tasarımı (yine eski adıyla dikiş) öğretmeni evdeşin yoldaşı, Türk akademisinde emin adımlarla yoluna giden bir hanımefendinin babası olarak bütün öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü’nü kutluyorum. Bütün yaşananlara rağmen onların ışığı yolumuzu aydınlatacaktır. Yürekten teşekkürler.

 

[1] Hakan Paksoy, Türkiye’nin Rotası, Pankuş Yayınları, 2021, S 46

Yazar

Hakan Paksoy

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.