Haldun Dormen’in Mirası

Dormen'in tiyatrosu aynı zamanda bir okul gibiymiş ve bence bu, onun en kalıcı mirası. Müjdat Gezen, Perran Kutman, Ali Poyrazoğlu, Ahmet Gülhan, Gülriz Sururi-Engin Cezzar gibi birçok isimle yaptığı işbirlikleri... Dormen'in sahnesi, Türk tiyatrosunun gelecekteki yıldızlarını yetiştiren bir atölye.


Paylaşın:

Haldun Dormen’in Türk tiyatrosuna armağan ettikleri, sadece bir sürü oyun ve akılda kalan sahne anıları değil; aslında Türk aydınlanmasının sanat alanındaki elle tutulur bir kanıtı gibi. Onun yaşam öyküsü ve sanata bakışı, gitmek mi, kalmak mı ikilemini aşmış, olgun bir örnek oluşturuyor.

Dormen, Yale’de tiyatro okurken, Broadway’in o şatafatlı yapımlarının içinde yer almış. Satıcının Ölümü gibi oyunların perde arkasını görmüş, Amerikan tiyatrosunun nasıl bu kadar disiplinli olduğunu öğrenmiş. Ama bu tecrübeler onu Amerika’ya bağlamak şöyle dursun, daha da çok Türkiye’ye dönüp kendi dilinde, kendi seyircisi için bir şeyler yapma isteği uyandırmış. İşte bence, onun mirasının en önemli noktası da bu: Dünyaca ünlü bir şeyi, yerel bir ruhla birleştirme becerisi.

Dormen’in kurduğu Dormen Tiyatrosu, bu birleşimin adeta denendiği bir yer olmuş. Mesela, Gözlerimi Kaparım, Vazifemi Yaparım (1963) sadece güldüren bir oyun değildi. Haldun Taner’in yazdığı bu oyunu Dormen yönetirken, Türk bürokrasisindeki saçmalıkları, çıkar ilişkilerini, sıradan bir insanın sisteme ayak uydurma çabasını hem müzikle, hem de iğneleyici bir şekilde anlatmış. Oyun, bir yandan Broadway’deki gibi canlı ve düzenliyken, diğer yandan da tamamen Türk toplumuna ait karakterleri (kayınço, görümce, kurnaz memur) ve İstanbul Türkçesini kullanmış. Bence bu oyun, Dormen’in neyi miras bıraktığının özeti gibi: Batı’dan alınan teknikler, Anadolu’nun gözlemleri ve eleştirel bakış açısıyla birleşince, hem evrensel hem de çok yerel bir eser ortaya çıkıyor.

Gençlere verdiği ‘‘git, öğren, geri gel’’ öğüdü de sadece nostalji ya da duygusal bir vatanseverlik değil, aksine ileri görüşlü bir bakış açısı. Dormen, Amerikan tiyatrosundaki workshop mantığını, prova tekniklerini ve sahne tasarımındaki özeni Türkiye’ye getirmiş. Ama bunu yaparken de özünü kaybetmemiş: Türk seyircisinin nelere güldüğünü, nelere üzüldüğünü çok iyi biliyormuş. Mesela, bir zamanlar çok konuşulan Canım Kardeşim müzikali, aile içindeki sorunları, kuşak çatışmasını anlatırken, Amerikan müzikal tarzını kullanmış ama karakterlerin dertleri, konuşmalardaki espriler, İstanbul’daki mahalle hayatına aitmiş. Bu durum, Cemal Reşit Rey’in Lüküs Hayat operetinden beri süregelen, yerli konuları Batılı müzik ve tiyatro tarzıyla anlatma geleneğini daha da geliştirmiş.

Dormen’in tiyatrosu aynı zamanda bir okul gibiymiş ve bence bu, onun en kalıcı mirası. Müjdat Gezen, Perran Kutman, Ali Poyrazoğlu, Ahmet Gülhan, Gülriz Sururi-Engin Cezzar gibi birçok isimle yaptığı işbirlikleri… Dormen’in sahnesi, Türk tiyatrosunun gelecekteki yıldızlarını yetiştiren bir atölye gibiymiş.

Türkiye’ye dönüp iki kere batmasına rağmen Dormen Tiyatrosu’nu açması ve röportajlarında ‘‘bir kere bile pişman olmadım’’ demesinin ardında yatan anlam, Türk aydınlarının ülkesiyle kurduğu zorlu ama vazgeçilmez bağı anlatıyor. Dormen, 1960-80’ler Türkiye’sindeki siyasi ve sosyal karışıklıklar arasında tiyatrosunu ayakta tutmak için uğraşmış. Sansürle, ekonomik sıkıntılarla, seyirci alışkanlıklarının değişmesiyle mücadele etmiş. Avrupa’ya ya da Amerika’ya dönüp rahat bir hayat yaşayabilecekken, İstanbul’da kalmış, direnmiş, üretmiş. Bu direniş, sadece kişisel bir azim değil, bir kültür kurumunu yaşatma sorumluluğuymuş. Bu duruş, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, Halide Edip Adıvar’ın Kurtuluş Savaşı yıllarındaki memleket için çalışma ruhunun, Cumhuriyet dönemindeki sanat sahnesindeki bir devamı gibi.

Sonuç olarak, Haldun Dormen’in mirası üç ana ve birbirini tamamlayan eksende somutlaşır: estetik miras, Türk tiyatrosuna müzikal komedi ve incelikli vodvil türlerinde uluslararası standartlarda bir teknik kalite ve aynı zamanda kendine has, özgün bir dil kazandırmasıdır. Pedagojik miras, onlarca oyuncu, yönetmen ve tiyatro insanını yetiştirerek, sadece bir kuşağı değil, Türk tiyatrosunun geleceğini de kurumsal bir bilinçle inşa etmesidir. Entelektüel ve ahlaki miras ise, “gitmek” ve “gelmek” arasındaki kadim dengeyi şahsi hayatıyla göstererek, genç kuşaklara evrensel birikimin ancak yerli toprağa ekildiğinde anlamlı meyve vereceğini, sanatçının toplumuna karşı derin bir sorumluluk taşıması gerektiğini ve her türlü zorluğa rağmen seçtiği yoldan dönmememenin erdemini öğretmesidir. Sahne ışıkları söndüğünde geriye kalan, yalnızca alkış sesleri değil, Türk kültür hayatının dokusuna nakşedilmiş, “dönüp dolaşıp kendi kaynağına hizmet etme” idealidir. Bu ideal, bugün hâlâ yurt dışında eğitim alan, tecrübe kazanan ve “Acaba geri dönsem mi?” diye düşünen her genç sanatçı, akademisyen ve profesyonel için, üstelik ülkedeki şartlar bu kadar zorken, kararlarına yön verecek ahlaki ve entelektüel bir pusula olmayı sürdürüyor.

Yazar

Aybars Öztuna

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar