Hiçbir “yeni” Türk’süz olmaz! – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • 500’cü MDM Bilgi Şöleni- Türkiye ve Türk Milliyetçiliği   • İki Gözüm Türkçe (Canlı Yayın)

Hiçbir “yeni” Türk’süz olmaz!

O çok “eski”ler “yeni”yi rüyalarında görüyordu. Ama o yeni insanlığın kurtuluşu içindi. Adaletti, ilimdi, sanattı, mûsikîydi, şiirdi… Eskiye özenmiyordu, ona dönmeye çalışmıyordu. Riyası, yalanı yoktu.

26 Mayıs 2020
Hakan Paksoy

Eski ve yeni, insanların hayatında çok önemli etkileri olan iki kavram. Eskinin bir kısmı da hasretle anılır. Zevkle ve mutlulukla gülümsetir insanı. Bazen de gözler buğulanır, başları başka tarafa çevirtir.  O anlar hüznün tek başına yaşanmak istendiği zamanlardır.

Kaybedilenler de vardır. Ama bazıları bizim inisiyatifimiz dışındadır. Ölüm gibi… Çocukluk, gençlik yılları… Geçen zaman… Bunlar bizim elimizde değildir. Kayıp mıdır? Kimine göre evet. Ama kimine göre de insanı gülümseten olayların, hasretin, özlemin, neşenin, güzelliğin yani hatıraların bir sandıkta biriktirilmesi. Kişiye göre değişir elbette… bazıları biriktirir, bazıları da har vurup harman savurur…

Babamdan “Ah, nerede o eski bayramlar!” diye duymuştum… Ben de “Çocukluğumdaki bayramlar!” dediğimi hatırlıyorum. O günler, millet olarak büyük heyecanların yaşandığı, büyük bir telaşla bayrama hazırlanıldığı dönemlerdi. Bayramlar, tıpkı, çok derin bir nefes alarak rahatlayan, huzur dolan, etrafının güzelliklerinin farkına varan bir insan gibi, toplumun ciğerlerini oksijenle doldurduğu günlerdir. Ama yaşanan her gün dünde kalacağı için her yeni gün daha da eskiyecek… Galiba sadece güzellikler hasretle hatırlanacak…

Bazen, kayıplar sadece bir kişinin canını yakmaz, topyekûn bir milletin hayatını etkiler. Hatta sadece yaşayanların değil gelecekte yaşayacak olanların da hayatını etkileyecek kayıplardır. Hürriyet gibi, bağımsızlık gibi… Telafisi ya mümkün değildir veya çok büyük bedeller ödenerek eskiye dönülür.

Zamanı kesintiye uğratmak

Allah var, yeninin de sihirli bir etkisi vardır. Karşı koyulamaz bir şekilde ilgi duyulur. Yeni bir elbise, yeni bir ayakkabı, yeni bir kitap, yeni bir telefon… Yeni bir ülke görmek, yeni insanlarla tanışmak… yeni bir ev, yeni bir araba, yeni bir semt, yeni bir şehir… bu yenilikler çoğunlukla insanı mutlu eder.

Eski ile yeninin ilişkisi kurulurken geçmişi unutmak, tümden yok saymak, ondan koparak devam etmek çok radikal bir karardır. Sadece bugünü ve geleceği konuşmak hafızayı silmek anlamına gelir. Ve çoğunlukla bir kimlik değişimi demektir. Çünkü geçmiş aynı zamanda kimliktir de.

İnsan tek başına bu kararı alabilir. Hiç kimsenin de buna bir diyeceği olamaz. Çünkü bu iradî bir durumdur. İnsanın kendi hayatı için alacağı kararlarda hürdür. Fakat bireyin (insan) kolay alabileceği bir karar da değildir. Çoğu zaman da bir anomali (bozukluk) veya çok nadir yaşanan olağanüstü bir hâlin sonucu ortaya çıkar. Eğer bu kararlar bir millet için alınıyorsa o zaman bambaşka bir yön kazanır. Çünkü milletlerin kimlik değişimi insanlarınki kadar kolay olmaz.

Kimlik buhranına düşmek

Bu kararlar millet hayatı için ancak büyük toplumsal kargaşalar veya savaşlardan sonra görülebilir. Mesela Fransız İhtilâli ve I Cihan Harbi sonrasında vatanımız işgaline karşı verdiğimiz İstiklâl mücadelesi böyle dönemlerdir. Ama yine de “eski”den yani kimlikten vazgeçilmemiştir.

Haydi bir adım daha ileri gidelim ve “Yeni iyidir, millet için de iyidir” diye bakalım. Bunu diyebilmek için bir şart vardır. O da “yeni” ile nelerin kazanılıp nelerin kaybedileceği tam olarak ortaya konmalıdır. Hiçbir şey gizlenmeden, saklanmadan ve gerçeklere farklı elbiseler giydirilip, makyaj yapılmadan, en yalın hâli ile Türk Milletine anlatarak.  Ve en önemlisi de kimlik bunalımına düşürülmeden bunlar yapılmalıdır. Çünkü kimlik bunalımı sağlıklı karar verilmesinin önündeki en büyük engeldir. Ve Türk devlet felsefesinde devlet ebed müddettir.

Bugün, Türk Milleti olarak önemli bir süreç içindeyiz. Eski ve yeni arasında büyük bir kavga yaşanıyor. Yaşanmışlıklarla, tarih denilen olgular manzumesi ile bir kesimin kavgası var.

Şaşırtıcı bir husus daha var. “Yeni” her geçen gün “eski”yor. Her gün yeni bir “Yeni” devreye girince bir önceki “yeni” artık eski olup, yeni “yeni” ile kavgaya tutuşuyor. Bu bırakın toplum hayatını bireyin hayatında da büyük bir kaos. 21’inci yüzyıla girdiğimizden bu yana eski ile yeninin kavgasını yaşıyoruz. Ama hem 21’inci yüzyılın eskileriyle yenileri hem de 20’nci yüzyılın gelen eskilerle, 21’inci yüzyılın en son “yeni”si kavga ediyor. Tıpkı 700 yıllık siluetini kaybeden İstanbul gibi… Herhangi bir yaptırımı yok ama kimliğini büyük ölçüde kaybetmiş görünüyor. Ama artık fiilî bir durum var… sineye çekiliyor.

Bu kadarı bile okuyana tersini döndürüyor değil mi?  Ama insanlığın binlerce yıldır aradığı “Hakikat” iyice kaybolmuş durumda. İşin garibi artık pek arayan da kalmamış görünüyor.

Ya çok “eski”ler…

O çok “eski”ler “yeni”yi rüyalarında görüyordu. Ama o yeni insanlığın kurtuluşu içindi. Adaletti, ilimdi, sanattı, mûsikîydi, şiirdi… Eskiye özenmiyordu, ona dönmeye çalışmıyordu. Riyası, yalanı yoktu. Anadolu’ya girerken Malazgirt’te, “Biz bidat nedir bilmeyen temiz Müslümanlarız. Onun için Tanrı biz Türkleri aziz kıldı.” demişti. Çok eskinin devamıydı.

Fatih de İstanbul’u bu rüya ile aldı. Daha önceki, tâ Çin sınırındaki bir bilginin, Kâşgarlı Mahmud’un, gördüğü rüyayı o da görüyordu. Biliyordu ki “Yüce Tanrı devlet güneşini Türklerin burcundan doğurmuş. Onlara Türk adını kendisi vermiş ve yeryüzünün hakanı kılmış. Cihan halkının dizginlerini ellerine vermişti.”

Mustafa Kemal adında bir başka “eski” de aynı rüyayı gördü. Dünyanın en hareketli insanları olarak evimiz de buna uygun yapılmalıydı ve yürüyen ev icat ettik. Otağlarımızı bir saatte kurup bir saate toplayacak teknikler geliştirdik. Tabiata saygıyı hiçbir zaman kaybetmedik. Unuttuğumuzu sandığımız hasletlerimiz günün birinde hiç beklemediğimiz yerden ortaya çıktı ve Atatürk çınar ağacı dalını kesmemek için köşkü yürüttü… (Prof. Dr. Konuralp Ercilasun’un yeni çıkan kitabı Türk Tarihinin Çağları kitabının son bölümünden)

Sekizinci yüzyılda, rüyasını taşa nakşeden Bilge Kağan: “Ey Türk! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir.” diye seslenmişti.

Tarihin kaydettiği her “yeni”de Türk’ün imzası vardır. Başka bir söyleyişle bilinen hiçbir “eski” Türk’süz olmamıştır. Türk’süz bir “yeni” arayışı suyu tersine akıtmaya çalışmaktır.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları