Hutbelerdeki beka tehdidi ve adem-i merkeziyetçi yeni anayasa

Bekamız ve istiklâlimize yönelen tehditlerin kaynağı sadece dış güçler midir? İçeride olup bitenlere de bakmak gerekmez mi? İstiklal Harbi şehitlerinin adını Cuma hutbesinde bile anmamaya devam etmek birliğimize yönelik tehdit değil midir?


Hutbelerdeki beka tehdidi ve adem-i merkeziyetçi yeni anayasa

Beka varlığın devamı, istiklâl de bağımsızlık ve egemenlik anlamına geliyor. Hep gündemde olan beka tehdidi, hayâl bile edilemeyecek siyasi ittifakların dayanağı edilmiş durumda. Peki, beka meselesi ve istiklâlimize yönelen tehditler neler? Bu kadar görünür hâle gelen tehlikeler nasıl oluştu?

Akdeniz’de hak ve menfaatlerimizin tehdit altında olması, Ege’deki vatan toprağı adalarımıza ve kayalıklarımıza Yunan Bayrağı çekilmesi, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde yaşananların bize yansımaları, Suriyeli sığınmacılar meselesinin nüfus yapımıza yönelik büyük tehdidi, düzensiz göçün hem ara hem de hedef ülkesi hâline gelmiş olmamız, Libya’daki gelişmeler… Bunlara daha ekleyebileceğimiz başka tehditler de bulabiliriz.

Bunlar hakkındaki düşüncelerimi birçok yazımda ifade de ettim. Bu konuların hepsi de Türk milleti ve Türkiye için hayati derecede önemli konular. Ancak yine de bugün 83 milyon Türk, devletinin yanındadır, bir ve beraber olacaktır. Takip edilen politikalar devletimizi ve milletimizi yanlış bir yere götürse de, Türk milleti kızılcık şerbeti içtik demek zorunda kalsa da böyledir.

Fakat bekamız ve istiklâlimiz yalnız dışarıdan tehdit altında mıdır, içeride de neler olmakta onlara bakmakta fayda var.

Kimliksiz Müslümanlık

Geçtiğimiz Cuma günü (5 Şubat 2021) minberlerden üzerinde herkesin düşünmesi gereken bir hutbe daha okundu. Hutbe “Gençlerimiz: En büyük imkân ve zenginliğimiz” başlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı internet sitesinde var.

Hutbede seslenilen kimliğin hangi millete ait olduğu hiç ortada yok. Tarihten bazı örnekler var ama onlarda da hem hakikate aykırılık hem de vahim bir ideolojik tercih söz konusu. Gençlere seslenen hutbe, “Çanakkale’yi geçilmez kılıp İstiklâl mücadelesinde yedi düvele karşı koydun. 15 Temmuz’da devletimizin bekası ve milletimizin selameti için canından cananından geçtin” deniyor. Hutbeyi hazırlayanlar kendi irademizle girdiğimiz 1. Cihan Harbi içindeki Çanakkale muharebelerinin bir istiklâl mücadelesi değil, devletlerin arasındaki bir savaş olduğunu bilmiyor olabilirler. Ama İstiklâl Harbi kadrosunu, şehitlerini gazilerini, terörle mücadele ederken toprağa düşmüş yiğitleri gençlere örnek göstermemesi siyasi ve ideolojik bir tercihtir.

Bu cümleler bize hiç yabancı değil de. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş da özel günlerde canlı yayınlarda dualarını aynı cümlelerle yapmıştı. Erbaş, 9 Temmuz 2018’de Cumhurbaşkanı göreve başlarken, 15 Temmuz (2018) yıl dönümünde ve Malazgirt Meydan Muharebesinin 947. yıl dönümünde (2018) de “Bedir’den Malazgirt’e, Çanakkale’den Sarıkamış’a, 15 Temmuz’dan bu güne kadar, senin uğruna fedayı can eden bütün şühedamızın ruhlarına…” demişti. O dualarda anılmayan İstiklâl Harbi ve terörle mücadele şehitleri 5 Şubat hutbesinde de yoktu. Camilerde tartışmaların yaşandığı, kavga olduğu ve camiyi terk eden cemaat haberleri de basında yer aldı.

Hiç akıldan çıkarılmamalıdır ki bekamıza yönelen tehdidin en büyüğü camideki ayrışmadır. İçeride ayrışmayı önleyemezsek dış tehditlere direnmek hiç de kolay olmayacaktır.

Daha önce de yaşamıştık

Malum, hutbeler DİB Din İşleri Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanıyor. 5 Şubat hutbesinin de, özel zamanlarda başvurulan, camideki siyasetin tekrarlanan yeni bir örneği olduğu görülüyor. Gerek camideki siyaset gerekse millî kimliğimizle yaşanan problem, her ikisi de bekamızı tehdit eden en büyük tehlikelerdir.

Benzer durumu daha önce de yaşamıştık. 30 Mart 2014 Yerel Seçimi öncesindeki (28 Mart) ve 7 Haziran 2015 Genel Seçimi öncesindeki (5 Haziran) hutbeler de siyaseti hedef almıştı. 28 Mart’ta Hürriyet ve Mesuliyet başlığıyla, gemiyi batırırsanız gemideki herkes batar denmişti. 5 Haziran’da da milliyetçilik tartışmalarının yoğun yaşandığı seçimde “İslâm, ırkçılığın her türlüsünü reddeder” başlığını taşıyordu. Ancak başlık ırkçılık olsa da hutbede kavmiyetçilikten bahsedilerek milliyetçiliğin yanlışlığı(!) ortaya konulmuştu. Aslında yazanların dayandıkları hadislerin kendilerini yalanladığı da ortadaydı ama ideolojik siyaset artık gözlere ve zihinlere perde çekmişti. Hatta hakikat çok da umurlarında değildi. İkisinde de bir gün sonra sandığa gidip oy vereceklere yönlendirme yapılmaya çalışılmıştı.

Ya diğerleri?

Devletin valisi ve rektörün İskilip Atıf’ı anmak için mezarına gitmesi, Twitter’da “erdoğanseninleyiz” diye etkinlik yapılması, buna valilerinin de katılması çok dikkat çekici. Devlet anlayışımızda valiler Cumhurbaşkanına zaten bağlılar ve Türk milleti de o makama büyük değer vermekteyken ayrıca bağlılık bildirmeleri manidar. Galiba Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na kamuoyundan destek çalışması da bir başka beka problemi kaynağını işaret ediyor olsa gerek.

Böyle bir vasatta Yeni Anayasa tartışmaları yeni tehditleri beraberinde taşıyor. Sosyal medyada hilafetin getirilmesi veya din devleti talepleri en üst perdeden dile getiriliyor.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün 1921 Anayasası, Türkiye’de yaşayan herkesin her düşüncenin, her inancın, her anlayışın yansıdığı bir toplumsal sözleşme metnidir. Yine aynı anlayışla, 100 yıl sonra aynı ruhla bunun yine gerçekleşeceğine, 83 milyonu kuşatan, insan onurunu koruyan, hak ve özgürlükleri teminat altına alan yeni Anayasa’nın yapılacağına olan inancımız tamdır.” sözleri adem-i merkeziyetçi bir İttihad-ı Anasır’ı (unsurların birliği) işaret eden ve daha önce de duyduğumuz ifadeler. Ama bugün biraz daha somutlaşmış durumda.

Kendilerinin yaratmadığı gerçek bir istiklâl mücadelesini verirken hukuka riayet etmeye çalışanların mecburiyetleri ile günümüz hiç karşılaştırılamaz. Süslü cümlelerle 1921 Anayasasını kalkan yaparak, adem-i merkeziyetçi bir anayasaya doğru gitmek, tam anlamıyla bekamıza bir tehdittir.

Adem-i merkeziyetçilikle birlikte,  4+4+4 eğitim sisteminin ikinci dördünde, beşinci sınıfta başlayan seçmeli ders olan “Yaşayan Dil ve Lehçeler” adıyla; Gürcüce, Zazaca, Kurmançca, Lazca, Abazaca, Boşnakça, Arnavutça, Çerkezce seçenekleri gibi hususlar da göz önüne alındığında Yeni Anayasa çalışmalarında en büyük tartışmanın, Anayasa’nın 66 maddesinde yaşanacağının işaretleri de belirginleşiyor.

Aslında bütün bunlar kadar önemlisi de, beka meselesi için diyerek taşın altına gövdelerini koyduklarını söyleyen Türk milliyetçilerinin bütün bunlar için ne düşündükleri. Onlar da adem-i merkeziyetçilik, ittihad-ı anasır ile benzeri hususları beka meselesi ve Türk milletinin istiklâline bir tehdit olarak görüyorlardır sanıyorum…

Yazar

Hakan Paksoy

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.