Kurumların yükselişi ve çöküşü

Ordu, maliye, refah ve adalet! Bir birine sıkı sıkıya bağlı yapılardır bunlar. Birlikte ayakta duran kurumlar.


Devlet kurum denilen taşıyıcı sütunların üstünde durur. Bu kocaman, fakat doğru sözdeki “kurum” soyut bir kavram olabilir. Eğitim, adalet, savunma, dış ilişkiler gibi. Bunların vücut bulmuş hâlleri de vardır: Millî Eğitim Bakanlığı, üniversiteler, mahkemeler, savcılık, ordu, Dışişleri Bakanlığı gibi.

Anlatım için ikincisini seçeyim. Şüphesiz bu somut kurumlar zayıflarsa, onların amacına hizmet ettiği soyut “kurumlar” da sıkıntıdadır. Dışişleri Bakanlığı zayıflarsa dış ilişkiler zayıflar gibi…

Adalet olmazsa mülk ne olur?

Bizim geleneğimizde ordu ve adalet, en önem verdiğimiz iki kurum. Duvarlara “Adalet mülkün temelidir” yazmışız. Çok yüksek makamda oturan biri bir zamanlar bunu, “Mülk işte, ev, arsa, tarla…” diye açıklamıştı gerçi. Fakat mülk, devlet demektir. Bunun bir başka çekimi olan “melik” de devlet reisidir; aynı kökten. Türkçede “il” dediğimiz kavramın Arapçasıdır mülk. “Adalet devletin temelidir” demek ki…

Adalet olmazsa, Yusuf Has Hacip’in bin yıl önce Kutadgu Bilig’de söylediği gibi “Beylik ular”; yani devlet yıkılır. Kitaplarımı okuyanlardan özür dileyerek kendimden ve Has Hacip’ten intihal eyleyeyim:

“Bu il tutguka köp er at sü kerek
Er at tutguka neng tavar tü kerek

“Bu neng alguka bir kerek bay budun
Budun baylıkınga törü tüz kodun

“Bularda biri kalsa törti kalur
Bu törti yime kalsa beglik ulur

“Günümüz Türkçesi ile şöyle:

“İl tutmak için çok asker ve ordu lazımdır.
Askeri beslemek için de çok mal (tavar) ve servete ihtiyaç vardır.

“Bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir.
Halkın zengin olmasın için de, doğru kanunlar(töre) konulmalıdır.

“Bunlardan biri ihmal edilirse dördü de kalır
Dördü birden ihmal edilirse, beylik çözülmeye yüz tutar.”

Ordu, maliye, refah ve adalet! Bir birine sıkı sıkıya bağlı yapılardır bunlar. Birlikte ayakta duran kurumlar.

Ya ordu olmazsa

Adalet, iç gücü ve zenginliği sağlıyor; ordu da içeriyi dış düşmanlara karşı koruyor. Bizim ordumuz nasıldı? Varna’yı, Mohaç’ı, Kosova’yı düşünün. Teşkilatçılığıyla, disiplini ile yenilmez bir ordu! Sonra Doksan Üç Harbi’ni, Balkan bozgununu düşünün. Lime lime dökülen bir ordu. Rusları aylarca mıhlayan, ağır zayiat verdiren Plevne’nin yardımına gitmeyen bir komutan. Düşmandan daha iyi teçhizatlı fakat sıfır eğitimli bir Balkan Harbi ordusu. Birinciler tıkır tıkır çalışan, sağlam geleneğe dayanan kuruma, ikinciler geleneğinden kopmuş, yozlaşmış kuruma örnektir.

Ordumuz en göz önündeki kurumumuzdu. Ona dayanan örnekler vermek kolaydır. Dostum Taha Akyol, devletin zirvede olduğu devirlerindeki mahkemeleri, adaleti ve çöküş devirlerindeki gerçek Karakuşî Kadı hikâyelerini anlatabilir size. Yükselişin Enderun’undan çöküşün medreselerine, beşik ulemasına nasıl geçildiğini de bilenlerden dinleyebilir, okuyabilirsiniz.

Yükseliş ve çöküşün mekanizmasını, kendi dar tecrübemle canlandırmaya çalışayım. Bir X kurumunu alalım. Bu yukarıda saydıklarımdan herhangi biri olabilir. Bir üniversite, bir adliye, bir yüksek mahkeme, bir askerî birim…

Yükseliş

X’in kıdemli mensupları vardır. Orta kıdemdekiler vardır… Bunlar yıllardır bir arada çalışmış, daha önce gelip geçmiş mensupların bıraktıkları gelenekle, ahlâk mirası ile beslenmiştir. Neyin nasıl yapılacağı gerçi talimatlarda, kurallarda yazılıdır ama onlar bunu beyinlerinin ve kalplerinin derinliklerine yerleştirmiş, içselleştirmiştir. Yalnız kurallar değil, değerleri de vardır. Yalnız neyin nasıl yapılacağı değil neyin yapılmayacağı, yapılamayacağı da bellidir. Bu kurumdan yolsuzluk, usulsüzlük çıkmaz. Çalışanlar takım ruhuyla çalışır. Her biri işini doğru yapar. Fakat daha önemlisi, takım arkadaşlarının her birinin de doğru yapacağından emindir. Herkes herkesin ne yapacağını, onlar daha yapmadan bilir. Üstün başarılı bir futbol takımı gibi. Kurumda takım havası, “biz” havası hâkimdir. Bu hava, emeklilerde bile devam eder. Beraberlikleri hiç bitmez. Kurumun özellikle başarılı eski üyeleri, efsane gibi anlatılır. “Falancanın zamanında…” diye başlayan ve övünülen hikâyeleri vardır.

Yeni gelenler, kurum için gerekli zor eğitimin kademelerini birer birer geçmiş, çalışmış, çabalamış, alanlarında en yüksek başarı gösterenler arasından dikkatle seçilmiştir. Bir mabede girer gibi kuruma dâhil olurlar. Taze kan getirirler, fakat geleneği de miras edinirler. Kıdemlilere saygı vardır; onlardan öğrenmek için bütün alıcıları açıktır. Kıdemlilerde de onlara şefkat ve yeteneklerine güven vardır. Seçkin gençlerdir bunlar.

Daha önceki yazılarımda “Dünyada en tepelerde sayılan üniversiteleri oraya taşıyan nedir?” diye sormuştum. Cevabı, gelenekti. Gelenek dediğim şey de yukarıda tarif ettiğim silsile, usta-çırak zinciridir. Kurumların ahlakıdır; kurumların hafızasıdır.

İşte devleti ayakta tutan bu ahlak ve hafızadır. Nesiller arası saygı ve güvendir. Ve titizlikle yüceltilen bilgi ve yetenektir ki ona “liyakat” diyoruz. Yani layık olma.

Gelecek yazımda il nasıl “ular”, kurumlar nasıl çözülür, onu anlatacağım.

Yazar

İskender Öksüz

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar