Bölgemizin jeopolitiğinde İran – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______18.06.2019_______

Bölgemizin jeopolitiğinde İran

Umut Berhan Şen

Günümüz Avrasya jeopolitiğinde bölgesel bir güç olarak öne çıkan İran, köklü uygarlığının, güçlü devlet geleneğinin, zengin kültürünün, geniş ve dağlık coğrafyasının yanı sıra dış politikadaki derin tarihi gelenekleri ile de öne çıkmaktadır. Asya’nın güneybatısındaki ülkenin kuzeyinde Hazar Denizi, güneyinde Basra ve Umman Körfezi yer almaktadır. İran, Hürmüz Boğazı gibi stratejik bir su yolunu da hakimiyeti altında tutmaktadır.  Yaklaşık 75 milyon nüfusa sahip 1 milyon 648 bin kilometrekare yüz ölçümündeki İran; Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Irak, Pakistan, Afganistan ve Türkmenistan’la komşudur. Doğal gaz zengini ülkede hareketli, canlı, güçlü bir ticaret sermayesi vardır. Rüşvet, yolsuzluk ve usulsüzlük konusundaki protestolara ve yüksek orandaki  işsizliğe rağmen gıda maddelerinin bolluğu, petrol, doğal gaz, elektrik fiyatlarının ucuzluğu, halkın ekonomik bakımdan görece rahat yaşamasına ve yönetime ilişkin tepkisinin sistem içinde kalmasına neden olmaktadır. Kuşkusuz, İran ordusu konvansiyonel savaş konusunda oldukça deneyimli ve caydırıcı bir ordudur. İran’ın nükleer faaliyetleri de savunma ve güvenlik alanında caydırıcılığını artırmaktadır. İran, tarihi birikimini, coğrafi konumunu, toplum yapısını ve kültürel derinliğini bölgesel güç olmada ustalıkla kullanmaktadır. Dış politikada enerji kartını da ayrıca bir stratejik silah olarak değerlendirir. İran’ın dış politikasının şekillenmesinde ve tehdit algılamasında güncel, tarihi, coğrafi ve küresel düzlemde politik, ekonomik, askeri olayların yanı sıra ideolojik, dini ve özellikle de son yıllardaki nükleer faaliyetleri bağlamında teknolojik gelişmelerin etkisi büyüktür.

İran’ın kurmaya çalıştığı yeni Avrasya jeopolitiğini değerlendirmek için öncelikle İran tarihi konusunda temel argüman ve anekdotlar hakkında bilgi sahibi olunması gerekmektedir. Bu konuda en önemli örneklerden biri; 1998-2000 yılları arasında İngiltere Dışişleri Bakanlığı İran Temsil Masası’na başkanlık yapmış tarihçi Michael Axworthy tarafından kaleme alınan ‘’İran: Aklın İmparatorluğu‘ – Zerdüşt’ten Günümüze İran Tarihi’’ adlı eseridir. İran tarihine genel bir giriş niteliğindedir. Yazar, bu eserin 10. sayfasında  İran’ın uzun, karmaşık tarihine ve geniş bir coğrafyaya yayılmış kültürel etkilerine vurgu yaparak günümüz İran’ına dair, “İran saldırgan bir güç mü, yoksa bir kurban mıdır? Geleneksel olarak yayılmacı mı yoksa savunma durumunda olan pasif bir ülke midir? İran’ın Şiiliği mülayim midir yoksa şiddet dolu ve devrimci midir?” sorularını sıralamaktadır. İran’ın yakın zamanda yaşayacağı yeni tarih sürecinin şifreleri de bu soruların cevabında saklıdır.

İran toplumunun genetik havuzu, zamanla bir istikrar kazanmışsa da İran ideası başından beri hem kültür ve dil hem de ırk ve toprakla yakından ilgilidir.

İran’ın kendi stratejik perspektifi üzerinden Avrasyacılığı kısaca tanımlayalım: Avrasya coğrafi bakımdan, en uzlaşmaz sandığımız grupları bir araya getirebilecek, en uzlaşmacı sandığımız çevreleri de birbirine hasım edebilecek bir karaktere sahiptir. Bu nedenle Avrasya’nın iki önemli gücü İran ve Türkiye’nin aralarındaki ilişkinin ‘uzun süreli bir dostluk’ şeklinde seyretmeyeceği, tarih tecrübelerinin ışığı altında ele alındığında, beklenilen bir durumdur. Ancak şu gerçeği de gözardı edemeyiz; Avrasyacılık dediğimiz olgu sadece Rusya’nın kara hakimiyet teorisinin bir stratejik yansıması değil; tarihte muazzam bir sosyo-kültürel derinliğe sahip İran ve Türkiye coğrafyalarını da belli bir denklik perspektifinde değerlendiren ve uluslarının-devletlerinin geleceğini bir şekilde birbirine monte eden bir bakış açısının da nihai sonucudur. Dolayısıyla geçmişte yaşanan tecrübelerin yanında, güncel rasyonel politika değişimlerini de hesaba katmak gerekmektedir.

20. yüzyıl başlarından itibaren İran’da çok hızlı bir modernleşme ve sanayileşme cereyanı yaşanırken devrin hükümdarı olan Nasıreddin Şah’ın İngilizler’e sağladığı tütün imtiyazına karşı müctehid Hasan Şirazi’nin fetvasıyla gösterilen direnç ve protestolarla güçlenen Batılılaşma eleştirisini anlamamız, İran’da daha sonra gelişen anti-emperyalist ve Batı karşıtı damarı kavrayabilmek açısından önemlidir. Kısa vadede ise bu hoşnutsuzluklar 1905-1906 anayasa devrimine yol açmıştır. Bu sancılı süreçte İran’ın beklediği Batılı müttefik olan Amerika bir nevi “beyaz atlı prens” gibi görülmüştür. Ancak masal umulduğu gibi mutlu sonla bitmemiş ve 1908’de İran’da önemli oranda petrol bulunmasını takip eden on yıl içinde ülkede Britanya’nın nüfuzuyla yaşanan iç karışıklıklar, Anglo-Fars anlaşmazlığı ve Rıza Han’ın yükselişi gerçekleşmiştir. Sonrasında ise 1921’de yaptığı darbeyle 1979 devrimine dek sürecek Pehlevi Saltanatı’nı başlatan ve kendini İran Şah’ı ilan eden Rıza Han’ın modernleşme yönündeki reformlarının yansımaları zamanla despotik yönetiminin altını oymaya başlamış ve petrolü kamulaştırma amacıyla Ulusal Cephe adlı geniş bir koalisyon kuran Muhammed Musaddık başbakanlığa getirilmiştir. Ancak Musaddık, 1953’te gerçekleştirilen ABD-İngiliz destekli darbeyle indirilmiş ve yerine Muhammed Rıza Şah egemenliği başlamıştır. ABD’nin ülkedeki baskın dış güç hâline geldiği bu dönemde, kökleri yukarıda zikredilen Batılılaşma eleştirilerine uzanan ve Musaddık tecrübesiyle iyiden iyiye pekişmiş fikirlerin taşıyıcısı hoşnutsuz kesimlerin varlığı giderek güçlenmiştir. Bu kesimlerin ortak temsilcisi ise ”Velayet-i Fakih” doktriniyle onların taleplerine bir karşılık sunan Ayetullah Humeyni olmuştur[*]. Bu yeni doktrin, İran’da yeni devrim kurumlarının ortaya çıkışı, uygulamaya geçişte ortaya çıkan çelişkiler ve karşılaşılan muhalefetle bile yakından ilişkilidir. Bu bağlamda, günümüzde İran’ın jeopolitik dengeleri açısından Velayet-i Fakih hem bir kurum hem de bir doktrin olarak, İran devletinin Avrasyacılık anlayışının temel noktalarının da şekillenmesinde baş rolde yer almaktadır.

İran İslam Devrimi’nin en ateşli savunucuları, Velayet-i Fakih’in Anayasa’ya girmesini istemişlerdir. Humeyni’nin ortaya attığı bu teori başlarda pek bilinmemekteydi. Humeyni’ye göre kendi döneminde Velayet-i Fakih Anayasa’da yansıtılmamıştır. Bu teori daha sonra Anayasa’ya geçmiştir ve giriş bölümünde İmamet ve Velayet vurgulanmıştır. Anayasa’ya göre, Gaip İmam gaybeti sırasında İran’ın nihai otoritesi, cesaret göstermesi, becerikliliği ve idari yeteneklerinin yanı sıra insanların çoğu tarafından tanınan ve kabul edilen bir ”merci” olması gereken adil ve dindar Fakih’tir. Referanduma karar vermek, silahlı kuvvetlerin başkomutanlığını üstlenmek, savaş ve barış ilan etmek Velayet-i Fakih’in bazı yetki alanlarını oluşturmaktadır. Bu makamdaki kişiye Veliy-i Emr-i Müminin adı da verilmektedir. Dolayısıyla Veliy-i Fakih tüm Müslümanların lideri olarak görülmektedir.

Günümüz dünyasında yapılan stratejik değerlendirmelere göre, Amerika Birleşik Devletleri süper güç, Rusya Federasyonu büyük güç, İran ise bölgesel güç olarak kabul edilmektedir. Bölgesel güçler, kabiliyetleri ancak belirli bir bölge için etkisi olan ve küresel gelişmelerin pek çoğuna katılamayan güçlerdir. Stratejik coğrafi konumu, doğal kaynakları, genç ve artan nüfusu, asgari gücü açısından İran siyasi literatürde bölgesel güç olarak tanımlanmaktadır.

Unutmamak gerekiyor ki; İran İslam Cumhuriyeti, coğrafi özelliklerden etnik yapıya ve dini rejimin toplum nezdindeki karşılıklarına dek uzanan, oldukça geniş bir yelpazede çelişkiler ve istisnaları birlikte barındıran, bir sistem mühendisliğinin ürünüdür.

İran’ın 1979 İslam devriminden sonra bölgesel bir güç haline gelmesinde etkili temel unsurları; İran’ın zengin devlet kültürü ve tarihi, mevcut teokratik yapısı, bu yapının Ortadoğu’daki değişimlere ve gelişmelere uygunluğu, İran’ın Rusya ve ABD ile ilişkileri, İran-Rusya ikilisinin birlikte yürüttükleri bölgesel politikalar ve bu iki devletin çatışan ve kesişen çıkarları olarak sıralayabiliriz.

İran İslam Cumhuriyeti’nin Avrasya jeopolitiğinin şekillenmesinde tarihten aldıkları enerji ve kültürün katkısı çok büyüktür. İran bu sayede Avrasya coğrafyasında hedeflediği maksimum güce ulaşmayı tasarlamaktadır.  Safeviler dönemi (1501-1736) ile bugünkü teokratik cumhuriyetin karşılaştırması yapıldığında, tarihten alınan enerji ve kültürün katkısı daha açık  şekilde görülmektedir. İran’ın bugünkü siyasi yapısı, uyguladığı mezhepçilik politikası Safevi İmparatorluğu’nun siyasi-ideolojik yapısı ile iç ve dış politikasına çok benzemektedir. Dolayısıyla şunu net bir şekilde söyleyebiliriz: İran ideologları ve stratejistleri teokratik rejimi oluştururken tarihindeki en güçlü devri rastgele seçmemiştir.

İran coğrafyasında 7. yüzyılda Arapların Sasani İmparatorluğu’nu yıkmasından, 1925 yılında Pehlevilerin iktidara gelmesine kadar yani Farslar’ın son hükümdarlığı Sasanilerden Pehlevi hanedanlığına kadar yaklaşık 1300 yıllık uzun bir zaman geçmiş ve bu asırlar boyunca İran coğrafyasında Türk komutanlar ve onların idaresinde gelişen Türk hanedanları devletler kurmuştur. Dolayısıyla, İran medeniyetini ve devlet geleneğini, sadece Fars medeniyeti ve devlet geleneğinden oluşan bir tarihi olgu olarak  değerlendirmek büyük bir hatadır. İran tarihindeki uzun süren bu devir içerisinde önem arz eden bir diğer konu da Sasani İmparatorluğu’nun çökmesinden 1979 İran İslam Devrimi’ne kadar süren 1200 yıllık büyük Safevi İmparatorluğu dönemi dışında bölgede uzun süreli bir siyasi olmasıdır. İran coğrafyasında asırlar boyunca hanedanlıklar birbirini takip etmiş, nikâh ve miras bağları yoluyla farklı iktidar ilişkileri kurulmuş, bu iktidarların yapıları ve menfaatleri de sürekli olarak değişmiştir. Bu yüzden de iktidara gelen her hanedan hem askeri hem de siyasi olarak bir öncekinden oldukça farklı politikalar izlemiştir. Nihayetinde bugünkü rejim, Avrasya’da ”Şii Hilali” projesini gerçekleştirmek için bölgesel bazda askeri ve istihbari operasyonlar yürütmektedir. Ayrıca İran’ın 33 yıl aradan sonra Mısır’la ilişkilerini geliştirmesi ve Mısır’ın İran savaş gemilerine Süveyş Kanalı’nı açması önemli bir stratejik hamledir. Diğer taraftan İran, ABD yaptırımlarına karşı Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği tehdidinde bulunmakta, ABD’nin Basra Körfezi’nde deniz kuvvetleri bulundurmaması yönünde uyarılar yapmaktadır.

ABD’nin İran konusunda çok büyük bir stratejik hata yaptığını özellikle vurgulamamız gerekmektedir. Zira İran’ı kuşatmak, yalnızlaştırmak, rejimini değiştirmek isteyen ABD’nin bu konudaki operasyon ve istihbari hamleleri, paradoksal biçimde Tahran’ın elini güçlendirmiş, bölgedeki etkinliğini artırmıştır. Örneğin 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD’nin önce Afganistan’ı, ardından da Irak’ı işgal etmesi, bir taraftan İran’ı daha çok kuşatırken, diğer taraftan İran’ı iki büyük bölgesel düşmanından(Afganistan’da Taliban, Irak’ta Saddam) kurtarmıştır.

Elbette ki, İran’ın dış politikada hem avantajları hem de dezavantajları vardır. İran’ın Jeopolitik konumu, yeraltı zenginlikleri, nükleer faaliyetleri önemlidir. Avrasya’nın iki büyük gücü Rusya ve Çin’le yakınlığı, bölge ülkeleri Suriye ve Irak üzerindeki etkisi, Almanya’dan Latin Amerika’ya dek geniş bir coğrafyada edindiği diplomatik lobi ve itibar kayda değerdir.

Ortadoğu’da operasyon alanı ve istihbari alanda aktif faaliyet yürütmenin ötesinde politik değişimin taraftarı haline gelen İran bölgesel mezhepsel muhalefeti, kendisiyle uyumlu güç unsurlarını devşirmeyi başarmıştır. Bu güç devşirme politikasına rağmen sistem içerisinde çelişkiler ve çatışma eğilimleri sürmektedir. İran müttefiklerini desteklerken rakiplerini ve düşmanlarını birleştirmeyi de başarmıştır. Dolayısıyla 2017 sonrası ABD, İsrail ve Körfez ülkelerinden Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, İran karşıtı cephe olarak öne çıkmaktadır. İran da bu cepheleşmeye karşılık Yemen ve Suriye’de özel birlikleri ve geniş istihbarat ağı sayesinde başarılı operasyonlar gerçekleştirerek oldukça sert ve caydırıcı bir cevap vermektedir.

Hiç kuşkusuz, İran bir çelişkiler ülkesidir. Dünya tarihi boyunca önemli politik krizlere ve değişimlere öncülük etmiştir. Göç yolları güzergahında yer alması nedeniyle de oldukça önemli bir stratejik üs hâline gelen İran, 20. yüzyılın başından itibaren zengin petrol rezervleriyle jeopolitik önemini arttırmıştır. 2. Dünya Savaşı’nda emperyalist güçlerin hegemonya mücadelesine tutuştuğu coğrafyaların başında gelen İran, savaş sonrasında da yine aynı emperyalist güçlerin iştahını kabartmaya devam etmiştir.

1979 yılında İran’da gerçekleşen İslami devrim, İran’ı bambaşka bir politik satrancın içerisine sokmuş ve onun bölgesel bir askeri güç olarak oyun kurucu misyonunu pekiştirmiştir. Gerçekleştirilen İslami devrim sonrası Ortadoğu’nun Türkiye’den sonraki en büyük askeri ve siyasi gücü haline gelen İran, güçlü devlet geleneğinin sağladığı olağanüstü stratejik derinlik sayesinde, ülkedeki toplumsal fay hatlarını da bu güne kadar ustalıkla yönetmeyi başarabilmiştir. İran, dahil olduğu enerji koridoru üzerindeki tehditkâr tutumu, kendi fosil kaynaklarının zenginliği, gerektiğinde mezhep kartını oynamadaki yeteneği, silâhlı örgütlerle yaptığı angajmanlar ve Batı dünyasına karşı geliştirdiği özgün strateji sayesinde itibar kazanmayı hedeflemiştir. Bu hedef doğrultusunda da atacağı hamlelerini belirlemektedir.

ABD’nin İran politikasındaki hataları

Öncelikle şunu belirtmemiz lazım: Donald Trump yönetiminin göreve başlamasının ardından 9 ay boyunca İran’a yönelik oluşturulması beklenen politikada yaşanan tartışmaların ardından gelen ‘İran açıklaması’, yönetimin anlaşmayı iptal etme kararlılığından bir ölçüde taviz verdiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca ABD Başkanı Donald Trump’ın İran ile imzalanan nükleer anlaşmayı her 3 ayda bir teyit etmesi gerektiği halde başkanlık görevine gelmesinin ardından, anlaşmanın İran tarafından ihlal edilmediğini iki kez teyit etmesine rağmen (yeni yönetimin İran’a yönelik atmayı planladığı adımları dahi henüz olgunlaştırmadan) ‘topu’ Kongre’ye atması ABD’yi büyük bir stratejik hataya sürüklemiştir. Aslında Trump’ın bu tutumu, onun ve beraber hareket ettiği strateji ekibinin İran’a karşı tamamen çatışma yanlısı bir tavır izleyeceğinin de açıkça göstergesiydi.

İran İslam Devrimi 40. yılına girmiş bulunuyor. Bugün, 40 yıllık bu uzun süreçten günümüze değin, İran nüfusu iki kattan fazla büyüyerek seksen milyonu aşmış durumdadır. Artık İran, sadece siyasal rejimiyle değil, finansal örgütlenmesi, dış politika anlayışı, toplum yapısı ve kimlik tanımlaması itibarıyla da Şah devri devlet yapılanmasından tamamen uzaklaştı.

Avrasya coğrafyasında etkin ve caydırıcı ordulara sahip güçler olarak Türkiye, İran ve Pakistan, Avrasya’da çok taraflılığı biçimlendirmek amacıyla sürekli olarak farklı jeostratejik hamleler yapmaktadır. Bu üç köklü devlet arasındaki üçlü işbirliğinin tesisi, yalnızca bir jeopolitik zorunluluk değil, aynı zamanda sürekli değişen küresel düzlemde, somut bir realite halini almıştır.

İran, Türk Dünyası ve İslâm Dünyası açısından muazzam bir kültürel birikime   ve tarihi öneme sahip bir coğrafyada yerleşik bulunmaktadır. Demografik yapısında oldukça önemli oranda Türk nüfusu bulunduran İran, kaotik  Ortadoğu denkleminde çoğu kez Türkiye ile karşı saflarda yer almakta ve İslâm ülkeleriyle ilişkiler konusunda Türkiye ile dostluğa açık bir rekabet içindedir. Nükleer güç olma hedefiyle hareket ettiği için küresel politika platformunda jeopolitik ve jeostratejik önemini ikiye katlamayı başarmıştır.

İran’ın siyasi denkleminde nükleer politika

İran ile Batı arasında, bu ülkenin nükleer faaliyetleriyle ilgili sürdürülen müzakereler inişli çıkışlı virajlı yollarda devam etmektedir.  Cenevre ve ardından Viyana görüşmeleri, iki tarafın gösterdiği ılımlı tavır ve müzakerelerin devamı yönündeki tavrın hakim olması sonucunda diyalog ortamının müsait olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) Başkanı M. El Baradey’in son raporu ve İran’ın yeni ortaya çıkan Kum kentindeki Fredu nükleer tesislerini teftiş eden UAEA’nın müfettişlerinin tesis hakkındaki olumlu raporunun, diyalog ortamının ve iyimser havanın oluşmasında etkili olduğunu da unutmamak gerekmektedir.

Batılı kaynakların ‘Persian history’ olarak tanımladıkları tarihi devir içinde Proto-Elam, Elam, Mana, Med, Ahamemiş, Seleukid, Part, Sasani, Emevi, Abbasi, Tahiri, Alavi, Saffari, Samani, Büveyhi, Gazneli, Selçuklu, Harzemşahlar, İlhanlı, Muzafferi, Celayirli, Timurlu, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi, Afşar, Zerd, Kaçar, Pehlevi ve İran İslam Cumhuriyeti yer almaktadır.

Şiiliğin İran’la özdeşleşmesi, bölgede uzun süren Arap-İslam ve Türk yönetimlerinden sonra Türk-Safevi imparatorluğunda gerçekleşmiştir. Bu sürecin başlangıcı İran için bir milat olmuştur. Dolayısıyla Şii Hilali denilen projenin kökeni de Safevi imparatorluğu devrinde atılmıştır. Safevilik, Akkoyunlu Devleti devrinde, bugünkü İran’ın Erdebil şehri merkez olmak üzere, bir Sünni sufi tarikat olarak ortaya çıkmış, yine bir Türkmen Safevi silsilesinden Şeyh Cüneyd’in Anadolu’ya gelişi,  buradaki teşkilatlanması ve Akkoyunlu Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm ile evlenmesiyle devlet yapılanmasının kalbine yerleşmiştir.

Sonuç olarak Türkiye, Doğu ile batı, kuzey ile güney arasında bir enerji koridoru olmak zorundadır. Çünkü, önümüzdeki yeni dönemde bölge dışı güçlerin söz konusu sorunları manipüle etmelerinin önüne geçilmesi önemlidir. Bu bağlamda Türkiye, bir yandan İran’ın tasarladığı ve muazzam bir sistem mühendisliğinin ürünü olan ”Şii Hilali” olarak tanımlanan İran devlet projesinin de farkındadır ve operasyonda ve istihbari alanlarda her türlü risk ve tedbiri düşünerek temkinli hareket etmek, diğer yandan da İran ve Rusya ile bugünkü jeopolitik koşulların gereği olan bir güvenlik koridoru oluşturmak durumundadır. Dolayısıyla Türkiye kendi öz dinamiklerini yakalayabilir ve arzu edilen milli istikrar sağlanırsa, hem ABD ve İngiltere hem de İran ve Rusya takip ettikleri dış politikalarında Türkiye’yi samimi anlamda muhatap ve bölgesel güç olarak kabul edeceklerdir. Ancak İran’ın Avrasya jeopolitik düzleminde yaptığı hamleleri doğru teşhis etmek ve ona göre hareket etmek kaydıyla bu mümkün olacaktır. Türkiye sürekli değişen küresel dengeler karşısında daima hazırlıklı ve uyumlu olmak zorundadır.

 

[*]Şia penceresinden bakan bir Selefiye anlayışı Safevilerin yıkılmasıyla önemini yitirmiş, İslam Devleti ile tekrar ortaya çıkmıştır. Bu anlayışta şeriat, tarikat, velayet ve uluhiyet şeklinde bir yükselme aşaması bulunmaktadır. Kur’an hükümlerinin İslam fıkhı ile birleştirilmesiyle bir öğreti, bir doktrin olarak da Velayet-i Fakih doğmuştur. Velayet-i Fakih, fakihin yönetimi manasına gelmektedir. Bu öğreti İran İslam Cumhuriyeti’nin temelini oluşturmaktadır.

Kaynakça

AXWORTHY, Michael, (2016), İran: Aklın İmparatorluğu-Zerdüşt’ten Günümüze İran Tarihi, Say Yayınları, İstanbul.

-ÇEÇEN, Anıl, (2005), Türkiye’nin Güvenliği”, Uluslararası Çalışma Alanları ve Türkiye’nin Güvenliği, IQ Yayınları, İstanbul.

-FRIEDMAN, George, (2009), Gelecek 100 Yıl, Pegasus Yayınları, İstanbul. .

-İLHAN, Suat, (2000), Jeopolitik Duyarlılık, Ötüken Yayınları, İstanbul.

-MGK Genel sekreterliği Rapor: Küresel Eğilimler 2030, 2012, Ankara.

-OĞUZ, Sami, ÇAKIR, Ruşen, (2000), Hatemi’nin İran’ı, İletişim Yayınları, İstanbul.

-SULLIVAN, Gordon (ABD Kara Kuvvetleri E. Komutanı ve RAND Corporation stratejisti), Umut Bir Yöntem Olamaz, Boyner Holding Yayınları, 1997, İstanbul.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları