Çin ve Selefi Terör – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______12.05.2020_______

Çin ve Selefi Terör

Musa Uçan

Türk dünyasında Doğu Türkistan

Türk dünyasının kanayan yarası Doğu Türkistan’da bilhassa Çin’in son 10 senedeki küreselleşme politikasının içeriye yansıyan neticelerinden gösterdiği sıkı iç güvenlik konsepti sonucunda bir insanlık dramı yaşandığına dair haberler bitmeyen tartışmalara ve öfkeye sebep oluyor.

Yabancı analistler ve stratejik araştırma merkezleri, Doğu Türkistan meselesini Tibet ve Hong Kong meseleleri ile birlikte anarken, meseleyi Çin’in toprak bütünlüğü ve ayrılıkçılarla meşru mücadelesi olarak gören bazı analizlere de rastlıyoruz. Doğu Türkistan meselesini, Çin’in diğer itilaflı bölgelerinden farklı kılan iki temel sebep var: Doğu Türkistan’ın bir zamanlar bağımsız bir devlet olması ve Doğu Türkistan’daki radikal eğilimlerin örgütlenmiş hali diye lanse edilen Türkistan İslam Partisi adlı terör örgütü.

Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı döneminde kullandığı ulusal bayrağı.

Tarihinde Doğu Türkistan

Meseleyi anlayabilmek için evvela Doğu Türkistan’ın yakın tarihine kısaca bir göz atalım. 16 Eylül 1944’te bugünkü Doğu Türkistan bölgesinde bağımsızlık hareketi başladı. Bugün, İli Kazak Özerk Bölgesi olarak bilinen Gulca bölgesini, 12 Kasım’da kontrol altına alan Kıpçak birlikleriyle, diğer Kıpçaklar da Altay ve Tarbagatay bölgelerinden Çin’i çıkarınca bu üç bölge birleşerek Doğu Türkistan Cumhuriyeti adı ve gök mavi zeminde Ay-Yıldız motifli bayrağıyla bağımsızlığını ilan etmişti. SSCB’den fikren oldukça etkilenmiş Abdülkerim Abbasov gibi isimlerin de içerisinde bulunduğu bağımsızlıkçıların temel fikri, yalnızca Uygur veya Kıpçakları değil, bu bölgede yaşayan bütün Türk ve diğer Müslüman unsurları da kapsayan bağımsız bir devlet olmaktı. Doğu Türkistan Cumhuriyeti ilan edildiğinde, yönetim kadrosundaki devlet başkanları Alihan Töre Saguni, yardımcıları Gulca’lı Akımbek Hoca ve Burhan Şehidi resmî olarak SSCB vatandaşıydı. Devletin ilan döneminde Çin’de, Çin Komünist Partisi değil; Çin Milliyetçi Partisi iktidardaydı. Bağımsız devlet kurulduktan sonra Doğu Türkistan birlikleri, bugün Urumçi diye bilinen bölgeye hareket etmiş ve nihayet Manas Nehri kıyılarında Çin Milliyetçi Partisi (Kuomintang) ile karşı karşıya geldiğinde, Çin müzakere için Moskova’dan ara buluculuk istemişti. Yapılan müzakerelerde Kuomintang ve Doğu Türkistan Cumhuriyeti, SSCB ara buluculuğunda Doğu Türkistan’ın diğer bölgeleriyle birleşerek “Sincan Eyalet Birleşik Hükumeti” adını aldığında tarih 1946’yı gösteriyordu. Cang Cı-cong’un başkan, Alihan Töre yerine gelen Ahmetcan Kasımi’nin başkan yardımcısı görevini üstlendiği bu birleşme de çok uzun sürmeyecekti. Bir senelik durgunluktan sonra Ahmetcan Kasımi ve Doğu Türkistanlılar, bu hükumetten ayrılarak daha önce bağımsızlaştırdıkları kuzey bölgelerine geri dönmüşlerdi. 1949’da patlak veren Çin iç savaşını kazanan Mao, Pekin’de düzenlediği Halk Siyasi Dayanışma Konferansına, Ahmetcan Kasımi, Abdülkerim Abbasov, Derilhan Sugurbayov ve İshakbek Mononov gibi Doğu Türkistan Cumhuriyetinin zirvesini oluşturan isimleri davet etti. Ancak onları Almatı’dan taşıyan uçak, kalktıktan kısa bir süre Baykal Gölü civarında şaibeli biçimde düştüğü ilan edilince, devlet bir anlamda başsız kalmıştı. O senenin Aralık ayında “geçici olduğu beyanıyla” Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ne giren Çin Komünist Partisi güçleri, bir daha asla çıkmamış ve tüm Türklerin ata yurdu bildiği Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti’nce işgal edilmişti.

1944 senesinde kurulup yalnızca 5 sene varlığını sürdürebilen Doğu Türkistan Cumhuriyetinin komplo ve suikasta uğrayan devlet yönetim kadrosu. Doğu Türkistan Cumhuriyeti, bağımsızlığa inanmış, entelektüel birikimi ve uzun vadeli planları olan Doğu Türkistanlı Türk aydın ve önderleri tarafından kurulmuştu.

Öncesinde 1932 senesinde Kaşgar’da yine Çin’e karşı bağımsızlığını kazanan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti diye kısa bir macera daha var. Bu girişim de Şubat 1934’te Kızıl Ordu’nun müdahalesi ile son bulmuş, sonrasında desteksiz kalan Doğu Türkistanlılar ciddi bir katliama maruz kalmıştı.

1932-34 yılları arasında kurulan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin sonu da oldukça kanlı bitmişti. Armalarındaki Osmanlı Tuğu, burada en dikkat çeken husus.

Günümüzde, Doğu Türkistan’ın yeniden bağımsız bir Türk devleti olabilmesi için Türkiye ve ABD başta olmak üzere farklı yerlerde konuşlu dernek, vakıf hatta “hangisinin meşru olduğu anlaşılmayan” sürgün hükumetler söz konusu. Doğu Türkistan bağımsızlık hareketi içerisindeki fraksiyonlara bakınca iki temel grup göze çarpıyor;

1- Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı niçin hak ettiğini tarihi tezler ve lobi gücüyle anlatarak dünyada bir kamuoyu desteği yaratıp BM gibi uluslar arası örgütler ara buluculuğu ile bunu sağlamak isteyen gruplar.

2- Müslüman Doğu Türkistan halkının bu meseleyi “cihat yoluyla” çözerek topraklarını geri kazanması gerektiğini savunan gruplar.

İlk grup ne birleşmeyi ne de savaşmayı beceremiyor. Mesela Sürgünde Doğu Türkistan Hükumeti, ABD Washington ve Türkiye İstanbul’da iki ayrı gruba parçalanmış durumda. Bir grup diğerini Çin ajanı olmakla suçlarken diğer grup ise karşısındakini ABD politikalarına hizmetle kıyasıya suçluyor. Tam Türk işi siyaset anlayacağınız!

Sürgünde Doğu Türkistan Hükümetinin, 2018 senesinde Muğla’da düzenlenen 8. Olağan Kurultayı. Bu toplantıda, Doğu Türkistan hükümeti Gulam Osman Yağmaoğlu Sürgündeki Hükümete Cumhurbaşkanı seçildi. Ancak Washington ve İstanbul’daki iki grup da hükümet olduğu iddiasında ve birbirini tanımamakla beraber karşılıklı olarak suçluyorlar. Türkiye’deki hükümetin başbakanı İsmail Cengiz iken Washington’daki hükümet, geçtiğimiz sene bir önceki ABD Büyükelçisi Salih Hüdayar’ı Başbakanlığa seçmişti. Bu organize olamayan yapı sebebiyle, Doğu Türkistan diasporası bir türlü dünyaya kendini anlatamıyor zira devletler hangi tarafı muhatap alacağı konusunda bir hayli kafa karışıklığı yaşıyor!

Lobi faaliyetleri ile barışçıl çözümler üretmeye çalışan ilk grubun her iki kanadının birbirine yönelttiği suçlamalar ise pek de yersiz değil! Gerçek şu ki, bu grup içinde esasında “bağımsızlığı istemeyen” ve Çin’le bir konsensüs kurularak mevcut özerk yapıya insan hakları bağlamında güçlendirmeler yapılmış bir yerel anayasa ile Doğu Türkistan değil, Çin’in verdiği “Şincan” adıyla varlığını sürdürmesi fikrini fraksiyonlar incelendiğinde altlarından Çin veya CIA çıkıyor. Çin istihbaratının ve devletinin, ayrılıkçı saydığı bu grupların arasına sızması elbette düşünülebilir! Çin’le karşı bloklarda bulunan ve Çin’in hakimiyetindeki bölgelerde, bu hegemonyayı askeri yöntemlerle kırma şansı olmayan ve dahası “etnik ayrılıkçı çatışmaları” finanse etme konusunda kabarık bir sabıka dosyaya sahip ABD için de bu hususta “tabiatına uygun davranıyor” diyebiliriz. Bu birleşemeyen Doğu Türkistan siyaseti ve bağımsızlığı barışçıl yöntemlerle çözmek isteyen gruplar, ayrı bir rapor konusu iken, biz bu raporda sözde “Doğu Türkistan kökenli cihat hareketleri” ve bunların egemen devletlerin istihbarat örgütleriyle ilişkilerini ele alacağız.

ABD’nin cihat laboratuvarı: Afganistan

Zbigniew Brzezinski, Jimmy Carter’ın Milli Güvenlik Danışmanı olarak 4 sene boyunca ABD’nin küresel stratejilerini belirleyen beyin olmuştu. Brzezinski dendiğinde, terör uzmanlarının dimağında canlanan fotoğraf hep aynıdır; soğuk savaş yıllarında “Tim Osman” adıyla Pakistan ordusunda subay olan Bin Ladin’le çekilen o meşhur kare.

1980 senesinde çekilen, Carter’ın danışmanı Zbigniew Brzezinski’nin Pakistan ordu üniforması içinde Bin Ladin’le olduğu iddia edilen meşhur kare. Bir çok uzman bunun Bin Ladin olmadığını ispat etmeye çalıştıysa da, Brzezinski de Ladin de bunu asla inkar etmediler. Brzezinski’nin yaşamının sonuna doğru verdiği röportajlarda söyledikleri ise bu kareden çok daha fazlasını itiraf etti.

Brzezinski için SSCB – ABD arasındaki soğuk savaşın zirve yaptığı yıllarda “Tekfirci Cihatçılık” (Selefi Cihatçılık), Asya’da işbirliği yapılabilecek ideal partnerdi. Bir defa ABD’ye zarar verme veya Nazizst, Komünist gruplar gibi ABD’de taban bulma ihtimali yoktu. Dahası, Rusya ve Çin’le tarihi bir çekişme ve öfkeleri olduğu gibi, bu kutbun “komünist” yani “dinsiz” olması cihatçı gruplar ve ABD için ortak motivasyon kaynağıydı!

Artık günümüzde, ABD’nin 1980 senesinden itibaren Afganistan’daki cihatçı hareketleri beslediği, bilinen bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. O dönem Sovyetler Birliği, Afganistan’a “ABD’nin bölgesel kışkırtmalarını önlemek için” girdiğini söylediğinde kimseyi ikna edememişti. Ancak Brzezinski’nin ölmeden evvel, Fransız La Nouvelle Observateur dergisine verdiği ve gözlerden kaçan bir röportaj seneler sonra Sovyetlerin doğruyu söylediğini birinci ağızdan doğruluyordu.

1998 senesinde yayımlanan röportajda, röportör Brzezinski’ye eski CIA direktörü Robert Gates’in anılarında ABD’nin Afganistan’a aslında Sovyet işgalinden önce girdiği bilgisine rastlandığını hatırlatıp bu bilgiyi (yalanlayacağını düşünerek) Brzezinski’ye sormuştu. Yanıt kan dondurucu cinstendi; “Resmî tarih görüşüne göre Afgan mücahitlere CIA yardımı, Sovyet ordusunun Afganistan’a 24 Aralık 1979’da girmesinden sonra ve 1980’de başlamıştır. Gerçek tamamen farklıdır. Başkan Carter, Kâbil’deki Sovyet yanlısı rejimin muhaliflerine gizli destek verilmesi talimatını 3 Temmuz 1979’da imzaladı. Ben de tam o tarihte Başkan’a, bu yardımın Sovyet askerî müdahalesine yol açacağını öngören bir not yolladım.”

Bu ikrar, gazeteciyi şaşırtmış ve cesaretlendirmiş olacak ki Brzezinski’ye bu sözlerini “şu durumda SSCB’nin, Afganistan’a girmek için ortaya attığı gerekçeler doğruydu” sorusu ile teyit ettirmek istiyor. Brzezinski devam ediyor; “Rusların müdahale olasılığını artırmak için, bilerek bu adımı attık. Niye pişman olacağım? Bu gizli operasyon çok güzel bir fikirdi. Rusları Afgan tuzağına çekmiş olduk. Sovyetler sınırı geçtiği gün SSCB için de bir Vietnam savaşı yaratma fırsatımız doğmuştu; bu görüşümü Başkan Carter’a aktardım. Gerçekten de bu sayede Moskova, Sovyet imparatorluğunun dağılmasına yol açacak on yıllık bir savaşa sürüklenmiş oldu.”

Brzezinski’nin kurmaylığındaki ABD’nin Selefi cihatçıları desteklediği tarihle röportaj arasında 20 sene kadar fark vardı ve bu dönemde, Brzezinski’nin “evet biz besledik” dediği cihatçı hareket, artık küresel bir terör tehdidi haline gelmişti. Gazeteci Brzezinski’ye “gelecekte terör estirecek köktendinci grupları beslemekten pişman değil misiniz?” diye sorduğunda ise yine dehşete düşüren bir yanıt alıyordu; “Dünya tarihinde hangisi daha önemlidir? Taliban mı? Sovyet imparatorluğunun çöküşü mü? Birkaç tedirgin Müslüman mı? Orta Avrupa’nın kurtarılması ve soğuk savaşın son bulması mı? Küresel bir İslam yoktur. Köktenci Suudi Arabistan, ılımlı Fas, Pakistan militarizmi, Batı yanlısı Mısır veya Orta Asya laikliği… Bunların ortak özelliği nedir?”

Günümüz radikal terör örgütlerinin “babası” sayılan Usame bin Ladin, gençliğinde Batıda eğitim almış, zengin bir Suudi ailenin çocuğuydu (kırmızı kareler içinde). İşte bu genç, dünyanın en çok aranan teröristi olarak bir ABD – Pakistan ortak operasyonu ile öldürüldü(?) Bin Ladin’in gerçek akıbeti ne bilinmez ancak bıraktığı miras önce ABD sonra diğer süper güçlere hedeflerine ulaşması için çok meşru sebep verdi dersek bu yanlış olmaz!

Brzezinski’nin bu röportajına değindim; çünkü ABD’nin Afganistan’da kurduğu cihat laboratuvarında neyi beslediğini bilmeden, farklı coğrafyalardan cihatçıları nasıl buraya çekerek küresel bir terör ağının temellerini attığını idrak etmek oldukça zor olur. Evet, ABD “soğuk savaşı bitirmek” için komünizme karşı kökten dinciliği besledi ve Afganistan’da ölüm vuruşunu yaptı ancak bu laboratuvardaki “virüsün” dünyaya yayılacağını, kendini de vuracağını ve bu “virüsü” diğer istihbarat örgütlerinin de kullanacağını hesap etmemiş anlaşılan!

Bin Ladin’in cazibesine kapılıp Suriye’ye sürüklenen devşirilmiş cihatçılar

Dünya coğrafi jargonunda “Merkez Asya” diye adlandırılan, Türkçülerin “Türkistan” dediği coğrafyada Türkler, genel olarak bakıldığında bekasının devamı konusunda başarılı oldular. Bugün, kendi bayrağımızdan ayırt etmediğimiz Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan bayrakları bağımsız topraklarında dalgalanıyor. Rusya ve Doğu Avrupa’da da Yakut – Saka, Tatar, Başkurt, Çuvaş, Hakas, Balkar, Tuva, Altay, Sekel Türkü soydaşlarımız da adlarıyla ve kimlikleriyle özerk bölgelerde kültürel Türk mirasını yaşatıyor. Ancak Afganistan, Çin, İran, Hindistan, Pakistan gibi devletlerin sınırları içerisinde yer alıp yurtsuz, dilini ve inancını yaşamaktan men edilen ve asırlardır sistematik baskı, asimilasyon ve soykırıma uğrayan soydaşlarımız da mevcut. Varlığının temelini teşkil eden etnik köken ve din konularında baskıya uğrayan Türkler, Türkistan coğrafyasından El Kaide saflarına katılmaya başlasalar da öncesindeki Doğu Türkistan bağımsızlık mücadelelerinde de inanç başlıca motivasyonu oluşturdu.

Kıpçak, Özbek, Oğuz, Uygur… Sovyetlere kendi “Vietnam’ını” yaşatmak için ABD’nin “cihat laboratuarına” dönüştürdüğü Afganistan, adeta bölgenin tam kalbinde yer alan bir girdap gibi çekti eğitimsiz, kimsesiz insanları. Türkler de bundan nasibi aldı. Çin, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Afganistan’da hal hazırda asırlardır yerleşik olan Türk soyundan insanlar da bu merhametsiz laboratuarın denekleri ve kurbanları oldular.

İşte bu tarihi altyapı, yurtsuz yaşayan bazı Türkler için Afganistan’daki Taliban iklimini ve ABD’nin beslediği cihat ağını bir hayli cazip hale getirdi. El Kaide ekolü diye tanımladığımız “modern cihatçılık” diye nitelendirebileceğimiz gruplara, Türkistan’dan katılımlar iki dalga halinde gerçekleşti. Birincisi, 90’larda bugün Türkistan İslam Partisi örgütüne evrilen Doğu Türkistan İslami Hareketi (DTİH) ve Özbekistan İslami Hareketi (ÖİH) örgütlerinin Bin Ladin’e biat etmesini ilanıyla başlamıştı.

Uygur, Kıpçak, Özbek ve hatta az da olsa Oğuz Türklerinden oluşan bu gruplar, Bin Ladin’e biat etmişse de, kendi adlarıyla varlıklarını sürdürmüşlerdi. 1997 senesinde merkezini Afganistan Kabil’e taşıdığını ve yeni adını “Türkistan İslami Hareketi” olarak duyuran grup, El Kaide içindeki en güçlü ve sadık fraksiyonlardan birini teşkil ediyordu.

Bu ilk katılım dalgasında El Kaide saflarına katılan TİH ve ÖİH, 11 Eylül saldırıları sonrasında başlayan ABD saldırılarında büyük kayıplar verdi. O döneme kadar örgütün liderliğini üstlenen, önceden Çin’de radikal İslamcılık suçundan hüküm giymesine rağmen tuhaf bir biçimde Pakistan’a kaçabilen ve “Jamaat Al İslami” veya Pakistan İslam Partisi tarafından eğitilen Hasan Mahsum, 2003 senesinde ABD – Pakistan ortak operasyonunda bir El Kaide kampında ölü geçirilen militanlar arasındaydı. Nihai hedefini “tüm dünyayı kâfirlerden arındırmak” olarak açıklayan ve Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı ile ilgili herhangi bir beyanatı bulunmayan Hasan Mahsum’un bu ifadeleri birçok platformda Çin’in Doğu Türkistan bağımsızlık hareketinin gerçek bir ulusal dava değil, radikal bir terör tehdidi olduğuna dair söylemine en güçlü delili teşkil etmişti.

11 Eylül saldırılarından yalnızca 2 hafta önce ÇKP Şincan Eyalet Sekreteri Wang Lı-çüen, bölgenin radikal terörden ve bu ideolojiden hiç etkilenmediğini ifade etse de 11 Eylül saldırılarından hemen sonra Çin hükümeti, ABD’nin Afganistan’daki küresel terörle mücadelesine destek verdiğini açıklayarak Afganistan’ın büyüyen radikal Selefi teröre ev sahipliği ettiğini açıkladı. Çin, 1997 Gulca olayları sonrası “laik demokratik Doğu Türkistan” hedefiyle toplanan Doğu Türkistan Bağımsızlık Hareketi’nin de El Kaide ile bağlantılı olduğunu duyurdu! Oysa Gulca’da toplanan bu hareket, her ne kadar “bağımsızlık için silahlı mücadele de olabilir” açıklamasını yapmışsa da El Kaide ile bağlantılı olabilecek bir hareket değildi!

11 Eylül saldırılarını en sert kınayan ülkelerden bir tanesi Çin olmuştu. Çin Başkanı Jiang Zemin saldırılar sonrası “Çin hükümetinin her zaman her türlü terör ve şiddeti lanetlediğini” duyurmuş, ABD’nin Afganistan’a başlatmak üzere olduğu operasyona da karşı çıkmamıştı. Çin, Afganistan ve Pakistan’daki devşirilmiş bir grup Uygur cihatçıyı kast ederek Taliban’ı teröre ev sahipliği yapmakla suçlamıştı!

ÖİH, 2003 senesindeki operasyonlar sonrası örgütsel olarak yok olmuş, kalan militanları El Kaide ve diğer cihatçı gruplara dağılmıştı. Özbekistan’da bir İslam Emirliği iddiasındaki bu örgüt, Özbekistan’da ideolojik taban bulmakta da zorlanıyordu. Ancak elbette, Bin Ladin’in beyin takımında yer alan etki alanı geniş Özbek liderlerin etkisiyle, Özbekistan’dan gelen devşirilmiş bir grup Türk cihatçı da varlığını diğer gruplar içinde sürdürdü. ÖİH ile aynı oranda darbe alan ve lideri ölen TİH için ise durum böyle değildi. Dünyada artan İslamofobi ve cihatçı terör konusundaki farkındalık, Çin’in Türkler üzerindeki politikalarını ağırlaştırıyor, Türkleri “potansiyel terörist” gören perspektifiyle baskıyı artırıyordu. İşte bu baskılar, TİH için sınırsız insan kaynağı ve ideolojik taban teşkil ediyordu! Hasan Mahsum’un öldürülmesiyle, Afganistan’ı terk eden ve Tevhit ve Cihat Medresesi lideri Zerkavi ile İran yardımı alarak Irak’a kaçan Abdul Hak, örgütteki liderliğini ilan etti. Kuzey Irak’ta Kürt Molla Krekar’ın Ensar el İslam Örgütü’nün İran eliyle lağvedilip Zerkavi’nin bu grubu konsolide etmesiyle Zerkavi’nin bir numaralı adamlarından biri olarak Irak’ı bugün hâlâ süren kargaşaya atan büyük terör eylemlerini düzenleyen beyin takımında oldu. Zerkavi’nin yanında “terör kariyerini” sürdüren Abdül Hak, 2005 senesinde Zerkavi’nin ölmeden önce kurduğu ve sonradan IŞİD’e dönüşen Mücahit Şure Konseyi adlı yapının da kurucularından biriydi.

Hasan Mahsum’un öldürülmesinden sonra DTİH liderliğini üstlenen, 2008 senesinde örgütün adını TİP olarak duyuran devşirilmiş bir grup Uygur Selefinin lideri Abdül Hak. El Kaide’ye yakın olan Abdül Hak, IŞİD’in hilafetini tanımadığını ilan etmiş ve hatta IŞİD’e Suriye’de saldırılarda bulunmuştu. Son olarak 2019 senesinde Çin’i “Doğu Türkistan’daki işgalle suçladığı” videoda görüldü.

Türkistan coğrafyasından “cihat” saflarına ikinci katılım dalgası ise Suriye iç savaşının patlak vermesiyle başladı. Zerkavi ile yükselen ve El Kaide sonrasında Mücahit Şura Konseyinin en güçlü isimlerinden Abdül Hak’a bağlı devşirilmiş bir grup Özbek ve Uygur cihatçı, Çin’in bu dönemde zirveye çıkan ve artık bir insanlık ayıbına dönüşen uygulamaları ile Çin’deki Müslümanlar arasında da oldukça popüler hale gelmişti. Irak’ta ciddi saha tecrübeleri edinen grup, Suriye’de iç savaş alevlendiğinde hızla “başköşede” yerini aldı. DTİH dışında El Kaide’nin mevcut lideri Eymen el-Zevahiri’ye biat etmiş olan Katibat al-Tawhid w’al Jihad (KTJ), Katibat Imam al-Bukhari (KIG), ve Katibat al-Ghuraba (KG) gibi gruplarla Suriye’ye binlerce Orta Asya Türk kökenli cihatçı devşirilerek, Beşar Esad rejimi ile savaşmak ve Suriye Baas Rejimine karşı cihat için buraya 2013’den bu yana farklı güzergâh ve yollarla geldiler.

Doğu Türkistan’da artan baskılar Türk toplumundaki öfkeyi körüklerken, TİP gibi örgütlere de toplumsal zemin teşkil ediyordu. Tıpkı Irak işgali sonrası tüm Sünnileri potansiyel terörist olarak gören ve ipin ucunu kaçırıp Ebu Gureyb skandalı ile infiale sebep olarak varlık kaygısına düşen Sünnileri Zerkavi’ye bir insan kaynağına dönüştüren ABD gibi Çin de politikaları ile esasında dolaylı yoldan TİP’e yardım etmişti. (Fotoğraf: AFP – Peter Parks)
2009 senesinde Urumçi’de başlayan protestolara Çin’in yanıtı çok sert oldu. Güvenlik güçleri ile beraber paramiliter grupların da olaylara dâhil olmasıyla teyit edilemeyen sayıda sivil yaşamını yitirdi ve Çin, Urumçi’deki güvenlik politikalarında vites büyüterek bu tarihten itibaren giderek sertleşti. (Fotoğraf: Reuters)
2009 Urumçi olaylarında Doğu Türkistanlı eylemcilere müdahale eden güvenlik güçleriyle beraber hareket eden Çinli bir sivil. Elindeki çivili metal sopa ve telefonla rahatça geziyor. Bu olaylarda tam olarak kaç sivilin öldüğüne dair çok sayıda bilgi var ancak Çin kaynakları gibi batılı kaynaklar da bir hayli taraflı olduğu için biz sayı zikretmeyeceğiz. (Fotoğraf: Reuters)

 

İç savaş Rusya’nın sahada gösterdiği kararlı dirençle Esad lehine bir şekil aldıkça grupların Suriye sathındaki mücadelesi sırasıyla Rakka, Musul ve bugün İdlib’e sıkışıp kalmış durumda. KTJ, KIB, KG gibi gruplar, El Nusra veya Hayat Tahrir Sham (HTŞ) içerisinde eriyip küçük fraksiyonlar halinde varlığını sürdürürken, TİP, El Nusra’ya tabi olmakla beraber ayrı bir grup olarak kaldı ve hatta İdlib’in Cisr eş-Şuğr kasabasında yakın zamana kadar kendi “mini hilafetini” yaşatır vaziyetteydi. Bugün bu gruplar, İdlib’in kuzeyinde sıkıştılar. İşte Türkiye’ye sürekli sığınmacı akınını tetikleyen ve bugün Türkiye ile Rusya’nın ortak devriyelerini sabote etmeye çalışan ve sivil katliamlarının çoğunu üstlenenler tam olarak bu gruplar!

Tuhaf ikili: Çin – Taliban

Geçtiğimiz bölümde Çin’in, Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını hedefleyen gruplarla ilgili Taliban kontrolündeki Afganistan ve El Kaide eski lideri Bin Ladin’i suçladığını aktarmıştık. Çin bu iddiada bulunurken diğer yandan Taliban Afganistan’ı ile ekonomik ve diplomatik bağları ve Bin Ladin’le “iddia boyutunda kalsa da” ilişkisi bir hayli dikkat çekici.

Çin’in, ABD’nin “küresel terörle mücadelesindeki eşsiz dayanışma” dönemi öncesini incelediğimizde, bu dönemki politikaları ile çelişen ilginç bilgi ve iddialara rastlıyoruz. ABD, tam da Brzezinski’nin bir zamanlar Taliban ve Bin Ladin ile işbirliğini ikrar ettiği günlerde Afganistan’da Bin Ladin’in kamplarına bombalar yağdırıyordu. 20 Ağustos 1998’de, ABD ordusu Bin Ladin’in kamplarına tam 75 füze ateşlemişti. Pakistan’da yayın yapan Ausaf gazetesi, Taliban kaynaklarına dayandırdığı haberde 40 füzenin patlamadığını duyurmuştu.

Patlamamış füzeler, Sovyet Savaşı döneminden bu yana Afganistan’ın kaderi. On binlerce çocuğun oynarken ölmesine veya sakat kalmasına sebep olan mayın ve patlamamış füzeler Afganistan’ı Rusya ve Çin’in de bu konuda ilgi alanlarından biri haline getiriyor. Irak, Suriye ve Afganistan’da ele geçen patlamamış mühimmatlar, ABD karşıtı cephenin bu teknolojileri deşifre etmesinde en büyük rolü oynarken Taliban, El Kaide ve diğer silahlı gruplara da ciddi bir gelir kaynağı teşkil etti.

2001 senesinde Alman polisinin yaptığı operasyonda yakalanan ve Frankfurt ve Milan’da El Kaide hücre yapılanmalarını yönetmekle İtalyan savcılığı tarafından suçlanan Lased bin Heni ifadesinde, patlamayan bu 40 füze hakkında bir hayli ilginç iddialarda bulunuyordu. 9 Mart 2001’de İtalya’nın Milano kentinin bir banliyösü olan Gallarate’deki bir evin bodrum katında, İtalya El Kaide hücre yapılanmasından sorumlu Sami bin Khemais Essid adlı örgüt üyesi ile buluşan bin Heni, Essid’e bu bombardımanla ilgili bilgiler aktarmıştı. Buluşmalarında Afganistan’da şeyhle (Bin Ladin) görüşmesine değinen Bin Heni, Essid’e ABD’nin bombardımanı bir zafer sanıldığını oysa ki 40 füzenin patlamadığını ve bunun şeyhe (Bin Ladin) bir lütuf olarak geri döndüğünü söylemişti.

İtalyan Terörle Mücadele Ekiplerinin sorgulamasında Essid, bin Heni’ye dayandırdığı bilgilere göre Bin Ladin’in bu silahlarla (patlamayan füzeler) finansal kaynaklarını artırdığını dünyanın birçok yerinden insanların bu füzeler için şeyhe geldiğini ve nihayetinde, Afganistan halkının açlıktan ölmesine üzülen Bin Ladin’in bu Tomahawk füzeleri üzerinde çalıştıktan sonra çok kârlı bir anlaşmayla Çin’e 10 milyon dolara sattığını ve Çin’le çok iyi ilişkileri olduğunu söylemişti. Yakalanan teröristin ifadelerine göre Bin Ladin, bu parayla Çeçenistan’da Omar Zayan adlı bir şahıs liderliğinde bir mücahit ordusunu finanse etmişti.

Bu bombardıman hadisesinden bir sene sonra, 1999 senesinde bazı basın organları Çin’in ABD yapımı Tomahawk füzelerinin teknolojisini çözdüğü ve bunun da ele geçirdiği patlamamış füzeler sayesinde olduğunu yazmışsa da Çin Dışişleri Sözcüsü iddiaları “yersiz” diyerek reddetmişti.

20 Aralık 2000’de BM, Taliban’a El Kaide lideri Bin Ladin’i teslim etmesi ve El Kaide kamplarını kapatması için Taliban’a her türlü askeri ve teknolojik desteğin engellenmesini kapsayan ambargoları içeren yaptırım paketini Güvenlik Konseyine sundu (BMGK 1333 nolu karar). Çin’in terör listesinde bulunan TİP, ÖİH, sonradan IŞİD’e dönüşecek olan Tevhit ve Cihat Medresesi ve daha birçok radikal grubu şemsiyesi altında toplayan El Kaide’yi hedefleyen bu ambargonun oylanmasına BMGK’de katılmayan tek ülke Çin oldu!

20 Aralık 2000’de BM Güvenlik Konseyi, Afganistan’ı kontrolü altında bulunduran Taliban rejimine askeri ve teknolojik yaptırımlar öngören ambargoyu oyladı. Oylamaya yalnızca Çin katılmadı. Taliban’a uygulanacak ambargolar konusunda sessiz kalan Çin, 1997 senesinden bu yana Taliban ve Pakistan’da faal olan Jamaat Al Islam Partisini “Uygur ayrılıkçılara” ev sahipliği yapmakla suçluyordu.

Bu oylamadan hemen birkaç gün sonra, Kandehar’da Taliban’la görüşmesi iddia boyutunda kalan Çin’in Taliban’la gelişen ilişkisi iddia olmaktan çıktığında Çin Dış işleri, bu görüşmelerin “bölgesel dayanışma” çerçevesinde olduğunu söyleyecekti.

2001 senesinde ise, BMGK tarafından alınan silah ve teknoloji ambargosuna rağmen Hindistan’da faaliyet gösteren Çinli Huawei firmasının Hindistan şubesi, Taliban’a teknoloji ihraç etmekle suçlanmış ve Hint istihbaratının raporu doğrultusunda Banglore’da ikamet eden 180 Huawei çalışanın ülkeden sınır dışı edilmesi Hindistan hükumetince değerlendirilmişti. Bu vakıadan sonra Huawei, Hindistan’ın dev firmaları olan Satyam Computers, Tata ve Sasken ile yürüttüğü çalışmaları sonlandırmak zorunda kalırken Çinli yetkililer iddiaları kesin bir dille reddetmişti.

Huawei, Afganistan’da Taliban’la işbirliği yapan tek firma değildi. ZTE başta olmak üzere birçok dev Çinli şirket Afganistan’da Taliban rejimi ile ticari işbirliğini son 25 yılda artırdı. Çin Demiryolları Shisiju Grup şirketinin Afganistan’daki Maidan Shar – Bamyan hattı şantiyesine ait bir fotoğraf.

Huawei şirketi ile ilgili iddialar bugün hala ispata muhtaç ancak Taliban’ın ambargoya rağmen sahip olduğu askeri iletişim teknolojisi, var olduğu zaten bilinen Çinli ZTE firmasına ait elektrik altyapısı ve dahası BMGK ambargo oylamasına dahi katılmaması da bir o kadar çelişkili. Hindistan – Pakistan savaşında Pakistan’dan yana tavır alan Çin ve Hindistan’ı destekleyen ABD’nin asimetrik savaş alanı olan bölgeden gelen raporların tarafsızlığına inanmak raporumuza zarar verecek bir husus olurdu. Fakat yine de, kendi ülkesindeki “radikal terör tehdidini” beslemekle suçladığı Taliban’la çelişkili ilişkiler bir bu kadar izaha muhtaç! Zira Çin, iddia edilen yatırımları yaparken dahi Afganistan ve Afgan – Pakistan sınırı, “Uygur cihatçılara” ev sahipliği yapmaya devam ediyor, bu grupları himaye eden Bin Ladin – Taliban ilişkisi de son süratle sürüyordu!

Doğu Türkistan’ın bağımsızlığının İdlib’le ne ilgisi var?

TİP’in gerçekten de sırasıyla SSCB, Çin Milliyetçi Partisi (Kuomintang) ve ardından Çin Komünist Partisi (ÇKP) ile haklı bir bağımsızlık savaşı veren Osman Batur gibi gerçek kahramanlar ve Taliban ve El Kaide’ye bile boyun eğmeyen Raşid Dostum komutasındaki Afganistan Türk mücahitleri ile benzerliği var mı? Bu uzun sorunun tek nefeste cevabı: hayır, yok!

Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı için savaşan, sadece Doğu Türkistan değil tüm Türk dünyasında kahraman olarak anılan Osman Batur.

ABD’nin 11 Eylül sonrası terörle mücadele politikasına doğrudan destek veren Çin, 2002 11 Eylül’ünde o dönem zaten artık var olmayan DTİH ile beraber içinde Doğu Türkistan ibaresi geçen tüm örgütleri terör örgütü olarak ilan etmiş ve bunu BMGK’den de geçirmiştir. Bu doğrultuda kendi terörle mücadele politikasını iyice sıkılaştıran Çin, temel bağlamda ülkesindeki Türk ve Müslüman tüm grupları bu örgütün “potansiyel tabanı” olarak değerlendirdiği bir dönem başlattı. Kuruluş ilkelerine aykırı bir biçimde “tek dilli yapı” olarak başlayan güvenlik konsepti bugünkü “suç işlemeden önce ıslah etme” gibi akla izana uymayan bir hale dönüştü.

DTİH / TİP’in üstlendiği veya ona mal edilen, Çin sınırları içindeki bazı terör eylemlerini incelediğimizde de, örgütün Afganistan ve Suriye’deki yöntemlerini pek andırmayan “bireysel eylemler” gözümüze çarpıyor.

– 1997 senesinde Urumçi’de otobüse bombalı saldırı eylemini “Uygur” İslamcıları üstlendi. 9 kişinin öldüğü saldırıyı, o sene Afganistan’a merkezini taşıyan TİH üstlenmedi.

– Yine 1997’de Pekin, Şidan’da (Xidan) diğer bir otobüs saldırısında 10 kişi yaralandı. Saldırıyı Türkiye’de bulunan “Doğu Türkistan Bağımsızlık Örgütü” adlı bir grup üstlense de, Çin hükumeti bunun söz konusu ilgisi olduğunu bizzat reddetti.

– DTİH, 2007’de Pakistan Belucistan’da Çinlileri taşıyan bir araca roketatarla saldırdı. Saldırıyı, Çin’de idam edilen DTİH yöneticisinin intikamı olarak duyurdu.

– Adını TİP olarak duyuran grup, 2008 Pekin Olimpiyatları öncesindeki Kunming’deki otobüs bombalama ve buna benzer birçok eylemi üstlendi ve Urumçi’de, 11 Eylül benzeri bir saldırı düzenlemek üzere bir uçak kaçırmaya çalıştılar. Saldırıların çoğu ve uçak kaçırma girişimi başarısız oldu. Dahası, o dönem bu saldırılar “berbat planlanmış girişimler” olarak nitelendirildi. Yani ilk defa Çin’i “kurgu terör yaratmakla” itham eden raporlar bu dönemde çıktı diyebiliriz.

– TİP, 2011’de Doğu Türkistan’da (Şincan) birçok saldırıyı üstlendi. Bunlar genelde bireysel saldırılardı. Saldırganlar, Çin tarafından aile bireyleri tutuklanan, idam edilen kimselerdi.

– 2013’te Pekin Tiananmen Meydanında meydana gelen intihar saldırısında 5 kişi yaşamını yitirirken, 38 kişi yaralandı. TİP, saldırıyı uzun bir süre sonra üstlendi. Çin polisine göre bu, ülkede o döneme kadar görülen en ciddi terör saldırısıydı.

– 2014 Mart ayında, ellerinde palalar olan bir grup Uygur genci Kunming metro istasyonunda kalabalığın arasına dalarak 31 kişiyi katletti ve geride 150’ye yakın yaralı bıraktılar. TİP saldırıyı üstlenmedi. Xinhua Haber Ajansı ise önce saldırıyı TİP yaptı dese de sonrasında “TİP bağlantılı kimseler” diye değiştirdi.

– Yine 2014’te çok sayıda bombalama, bıçaklı saldırı ve farklı yöntemlerle yapılan saldırıları örgüt üstlenmedi. Çin önce bunun TİP tarafından düzenlendiğini açıklasa da sonradan saldırganların “TİP’ten ilham almış kişiler olabileceğini” duyurdu.

– 2015’te Aksu’da bir maden ocağında uyuyan 50 Çinli işçi bıçaklarla katledildi. TİP saldırıyı üstlendi.

-2016 Ekim ayında, Karakaş kasabasındaki bir bombalı aracı bir karakol bahçesinde patlatan militanlar ardından 2 polisi bıçakla yaraladı. Saldırganlar karakoldaki polisler tarafından öldürüldü. Örgüt saldırıyı üstlenmedi. Xinhua, yine önce TİP dese de ardından “örgütten ilham alan teröristler” şeklinde ifadesini değiştirdi.

– 30 Ağustos 2016’da Kırgızistan Bişkek’te Çin elçiliği bombalanmış, kimsenin ölmediği saldırıyı TİP mensubu bir örgüt üyesinin yaptığı açıklanmıştı. El Kaide lideri Zevahiri, bu saldırı sonrası Uygur cihatçılara “acele etmemeleri, içlerindeki cihat ateşini diri tutmalarını” öğütlemişti. Bu açıklama, El Kaide’nin saldırıdan haberdar olmadığının bir ikrarı gibiydi.

31 sivilin hayatını kaybettiği, 150’ye yakın sivilin yaralandığı 2014 senesindeki Kunming’de meydana gelen terör saldırısı ardından kan donduran görüntüler kaldı. O dönem Suriye’de gücünün zirvesine çıkan TİP, saldırıyı üstlenmedi. Xinhua Haber Ajansı saldırıdan sonra eylemi TİP’in yaptığını dünyaya duyurduysa da sonradan bunun “TİP bağlantılı radikallerce” yapıldığı şeklinde ifadesini düzeltti. (Fotoğraf: Associated Press)

Çin’e karşı kayıtlara geçen terör eylemleri işte böyle. TİP’in doğrudan üstlendiği saldırılar incelendiğinde bunların organize olmayan, bireysel intikam saldırıları gibi göründüğü aşikâr. Örgütün üstlenmediği saldırıların tarihleri ve bu tarihlerdeki TİP’in Asya ve Suriye’deki eylemlerinin çapraz karşılaşmasının Çin’e söz konusu coğrafyalarda “raison d’être” yani “varoluş sebebi” teşkil ettiğini anlıyoruz. Tıpkı diğer emperyalist ülkeler gibi!

2015, devşirilmiş bir grup Türk cihatçı için diğer önemli bir dönüm noktası oluyordu. Suriye ve Irak’ta Arap Baharı sonrası tepe noktasına ulaşan El Kaide aktivitesi, TİP’e de bir kapı açmıştı. El Nusra ile beraber Suriye’deki varlığını duyuran örgüt kısacık bir sürede Suriye’deki en önemli gruplardan biri haline dönüşmüş, Suriye’nin Türkiye sınırındaki İdlib’de, Cisr eş-Şuğr kasabasını “kurtarılmış bölge” ilan etmişti.

İdlib’in Cisr eş-Şuğr kasabası uzun bir süre TİP’in kontrolündeydi. El Nusra ile hareket eden ve kasabada İslami bir yönetim kurduğunu iddia eden örgüt şu günlerde İdlib’in kuzeyinde sıkışmış durumda. Türkiye’nin Soçi Anlaşması ile ağır silahlarından arındırmaya çalıştığı grup bu bölgede öyle uzun süredir bulunuyor ki, aileleriyle beraber bölgenin demografik durumunu da etkilemiş durumdalar. Suriye, İran ve Rusya’nın 2019’un son çeyreğinden itibaren başlattığı ilerleme sonrası ağır kayıplar veren örgüt bugün etkinliğini büyük ölçüde yitirmiş durumda. TİP, Suriye’de var olan Selefi gruplar için şüphesiz en öne çıkanlardan bir tanesi oldu ve çok sayıda savaş suçu ve terör saldırısı ile suçlanıyor. Türkiye, ABD, Çin, BAE, Kazakistan, Rusya, Kırgızistan ve Suriye TİP’i terör örgütleri listesine almış durumda.

Çin’in, 2002 senesinden itibaren giderek katılaşan “radikalizmle savaş” konseptli politikalarına rağmen binlerce örgüt mensubu farklı ülkeler üzerinden Suriye’ye gelmiş ve silahlanmıştı. 2015 Aralık ayında TİP’in bu yükselişi karşısında Çin yeni yasalar çıkararak yepyeni bir terörle mücadele timi kurmuş ve bu timleri ucu açık bir takım yasalarla donatarak “radikalizmle mücadelede” çıtayı yükseltmişti. Bu grupların temel maksadı “terörist aktivite ve radikal kimseleri tanımlamak ve bunlarla yurt içinde mücadele yürütmek” olarak tanımlandı. Objektif olmak gerekirse, Çin’in 2015 Aralık ayında yürürlüğe soktuğu yasalar aynı dönem Batıda çıkan yasalarla bir hayli benzerlik gösteriyor. Ama elbette hukuk mekanizmasının çok sıkı işlediği ve suistimalin mümkün olmadığı batı ile kıyaslanamayacak devlet yapısı, bu yasaların ülkede “hakları resmen tanınan” azınlıklara karşı silah olarak kullanılabileceği ile ilgili ciddi kaygıları da beraberinde getirmişti.

Çin’de iddialara göre milyonlarca insan eğitim kamplarında tutuluyor. Önceleri radikal terörle ilişkilendirdiği kimseleri buralarda toplayan Çin, son 5 senede bu politikasını değiştirdi ve “suç işlemeden önce rehabilite etme” adına neredeyse tüm Türkleri buralarda “eğitime tabi tutmaya” başladı.
Eşsiz Türk mimarisi izleri taşıyan 800 senelik Kargılık Camii de (Kariye Aitika) Çin politikalarından nasibini aldı. Caminin 2018 yılında yıkıldığı düşünülüyor.
Çin İstanbul Büyükelçisi Cui Wei geçtiğimiz yıl Mayıs ayında Demirören Haber Ajansına yaptığı açıklamada Çin’in hiçbir camiyi yıkmadığı, bilakis yüze yakın camide restorasyon çalışmalarını titizlikle yürüttüklerini söylemişti. Uydu görüntüleri, restorasyon çalışmalarının pek de iyi gitmediğini gösteriyor zira 800 senelik Orta Asya Türk mimarisinin eşsiz eserlerinden olan Kariye Aitika Camii artık yok!

2013 – 2014 yılları arasında neredeyse 20.000 kadar devşirilmiş Uygur cihatçı, Türkiye, Irak, BAE, Pakistan, Kazakistan gibi ülkeleri ara durak olarak kullanmak suretiyle ülkeden ayrılarak örgüte katıldı. İşte TİP’in böylesine büyümesinin altında yatan gerçek buydu. Çin’in en fazla asker bulundurduğu, istihbarat örgütünün en yoğun faaliyet gösterdiği, bazı kaynaklara göre her 3 Çinliden 1 tanesinin Çin devleti güvenlik ve istihbarat birimlerine çalıştığı Şincan Eyaletinde Uygurlar üzerindeki sıkı denetim yeni değil. Burada uzun bir süredir telefon görüşmeleri, mesajlaşmalar, toplantılar sıkı gözlem altında. Çok sayıda kontrol noktası bulunan Türk kentlerinde halkın hareketleri sürekli gözetim altında ve hatta bir kentten diğer kente gitmek için kişiler gidiş sebebi, ziyaret edeceği kişiler, kalacağı yer gibi bilgileri paylaşarak “seyahat izin belgesi” almaları gerekiyor. Çinlilerden, “şüphelendiği durumları” ilgili birimlere “vatandaşlık sorumluluğu gereği” bildirmesinin teşvik edildiği bölgede uygulanan sıkı gözetim muhtemelen dünyada başka hiçbir diğer yerde uygulanmıyor.

Hal böyle iken, sayıları 20.000’lere ulaşan Doğu Türkistanlı nasıl oldu da tüm bunlara takılmadan Suriye’ye geçebildi? Bir kentten diğer kente seyahati ince bir sorgulama aşamasından geçiren ve hatta şahısları, yüzleri kapalı olsa dahi “yürüyüş şeklinden” ayırt edebilen ve 2009’dan bu yana Urumçi’de güvenlik kameralarının görmediği “kör nokta” olmamasıyla övünen Çin istihbaratı, 20.000 kişiyi nasıl oldu da gözden kaçırdı?

Çin, bu soru sorulduğunda o dönemki ilişkilerine göre Türkiye, ABD, İngiltere başta olmak üzere kendi dışında herkesi suçlamaktan çekinmiyor. Bir kentten diğer kente giderken izin kâğıdı almak zorunda olan ve en ufak şüphe durumunda derhal tutukladığı 20.000 kişi pasaportlarıyla yurtdışına giderken bunlardan bihaber olan Çin’e göre kendisi dışında herkes TİP’in bu güce kavuşmasında etken. Biraz daha anlaşılacak şekilde söylemek gerekirse Çin, uçan kuşu dahi gözetlediği Urumçi’den pasaportuyla elini kolunu sallayarak çıkan vatandaşlarıyla ilgili gittikleri ülkelerdeki birimlere hiçbir ikaz, iade talebinde bulunmuyor ancak sonradan bu ülkeleri “TİP’e üye devşirmek” suçlamasını rahatça yönlendiriyor.

Örgütün Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı için savaştığı iddiasıyla en çok çelişen diğer bir boyutu, DTİH ve TİP’in Afganistan, Irak ve Suriye’de Çin’in hemen her alanda rekabet ettiği NATO üyelerine karşı düzenlemiş olması. Bu örgüt, Çin’de değil bomba patlatmak, kibrit bile çakamayacak kadar çevrelenmişken nasıl oluyor da Suriye’de 7 seneden bu yana sayısı sürekli artarak varlığını sürdürüyor?

Çelişkiler yumağı bununla da sınırlı değil. DTİH ve TİP’i himaye etmekle suçladığı Taliban’la önceki bölümlerde değindiğimiz sıkı ilişkilerini uzun süre reddeden Çin, ABD’nin bir dönem “Taliban’la müzakere” fikri ortaya atıldığında, buna arabuluculuk edebilecek ülkeler arasında gösterilmesine “hayır” demedi. Hayır, iki ülke arasında olması gerekenden fazla ve gizli ilişkisi yok ama arabuluculuk yapabilir! Düşünün, kimsenin yardım etmediği dönemde Çin desteğini alan (ki alabilir, buna bir itiraz yok) Taliban, Çin’i parçalamaya çalışan örgütlere kasten ev sahipliği yapıyor!

Çin, bölücü terör örgütü olarak ilan ettiği TİP’e ev sahipliği yapmakla suçladığı ve ABD’nin 11 Eylül saldırıları sonrası açtığı savaşta lanetlediği Taliban’la ilişkileri konusunda önce inkâr, ardından “bölgesel makul ilişkiler” ardından da ikrar durumunda kaldı. ABD ile pazarlık masasına oturmaya hazırlanırken Trump’ın vazgeçmesinden hemen sonra çekilen karede Taliban delegasyonu Çin’de kırmızı halı resepsiyonu ile karşılandı. Taliban, şu günlerde Afganistan’da gücünü pekiştirirken bir zamanlar El Kaide’ye ev sahipliği yapan cihat medreseleri şu günlerde IŞİD’e ev sahipliği yapmakla suçlanıyor. Elbette Taliban’ın IŞİD’le flörtü ülkeden büyük bir kontrolsüz göçü tetikliyor. UNHCR verilerine göre dünya genelinde 2,5 milyon Afgan sığınmacı var. Türkiye’deki kayıtlı sığınmacı sayısı 170.000 dolaylarında. Taliban’ın politikaları ve ülkede artan IŞİD tehdidi göçün en büyük sebepleri arasında yer alıyor.

Doğu Türkistan’ı özgürleştirmek” için 7.000 kilometre uzağındaki İdlib’de kıyasıya mücadele veren(!) TİP, 2018 yılında bir de Filistin’i İsrail işgalinden kurtarmak için özel bir mücahit birliği kurdu! Peki, bu göz yaşartan girişim karşılığında Filistin hükumeti ne yaptı dersiniz? Geçtiğimiz yıl, Çin’in Doğu Türkistan’da “terörle mücadelesini” öven bir mektuba imzasını koyup BM’ye gönderdi!

Bitti mi? Hayır bitmedi! Çin’de bir zaman radikal terör eğilimlerinden ötürü hapis yatıp, yine masum Çin istihbaratını kandırarak Pakistan’a kaçan ve bugün Suriye’deki TİP’in esas kurucu babası olarak anılan Hasan Mahsum, Pakistan’daki radikal Pakistan İslam Partisi “Jamaat al Islam” tarafından himaye edilmişti. Görünen o ki, Jamaat al Islam (JAL) Partisi de Çin’i bölmek isteyen ve Çin’de terör estiren TİP’i beslemesi sebebiyle Çin tarafından “resmi olarak tanınmakla” cezalandırılmış(!) 2009 senesinde, ÇKP ve JAL, aralarında adalet, kalkınma, güvenlik ve dayanışma anlaşması imzaladılar. JAL, ÇKP’ye artık uslu bir çocuk olacağı sözünü vermiş olmalı! Pakistan – Hindistan savaşından bu yana, Pakistan hükümetleri ve Pakistan istihbaratı ile arası zaten iyi olan komünist(!) Çin, JAL’ı “ayrı bir devlet hükumeti” gibi muhatap alıp böyle bir mutabakat yaptığına göre ya JAL Pakistan’da ayrılıkçı ve devletin söz geçiremediği bir kuruluş ya da Çin’le paylaştıkları “bazı ortaklar değerler” söz konusu! Bu arada, unutmadan ekleyeyim; JAL’ın “değerleri” arasında “anti-komünizm” en ön sıralarda! Tıpkı Çin’in “değerleri” arasında radikal İslam’la mücadelenin en ön sıralarda olması gibi!

Değerleri arasında “komünizmle mücadeleyi” en ön sıralarda tutan, Çin’in yeni dostu Pakistan İslam Partisi, DTİH kurucusu Hasan Mahsum’a ev sahipliği yapmış, bugün Suriye’de Türkiye’nin de savaştığı Selefi TİP’in kurucu babası sayılan Mahsum’a Uygur cihatçılara eğitim verebileceği yer ve silah desteği vermişti!

Türk budununun ilk yurdu olan Doğu Türkistan’ın yeniden bağımsızlığı hiç şüphesiz Çin’in en ciddi iç güvenlik kaygısını teşkil ediyor. Son çeyrek asırda Çin’in ulusal güvenlik stratejileri içinde ilk 5 sırada her zaman “Doğu Türkistan’daki bağımsızlık hareketlerinin engellenmesi” maddesi yer alırken kadim Türk yurdunda Türk varlığı, kültürü ve dili günden güne yok olmaya doğru sürükleniyor. Süper güçlerin aralarındaki savaşı artık algı inşası, ters algı ve vekâlet savaşı yöntemleriyle sürdürdüğünü göz önünde bulundurursak Çin’in, devşirilmiş küçük bir grup Uygur cihatçıyı Doğu Türkistan’ın bağımsızlık davasını bir terör hareketi gibi göstermek amacıyla kullanmıyor olmasına inanmak oldukça güç.

Her raporda biraz daha anlıyoruz ki dünyanın süper güçleri için terör kendi sınırları içinde bir tehditten ziyade küresel politikalarını inşası için kullanışlı bir araç. Gariban, mazlum, aç ve cahil bırakılmış, üzerinde oturdukları toprakların altına yatan petrolün canlarından daha kıymetli olduğu halklar bu süper güçler tarafından allak bullak edilmiş değerler içinde bir çıkış yolu ararken tepişen fillerin altında ezilen çimenlere dönüyorlar.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları