12.02.2026

Değişen sosyolojik yapı ve tarım

Jared Diamond’un Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabını okuyunca mevcut bilgi üzerinden tarım felsefesine bir kapı araladığını hissettim. Sonraki yıllarda tarımın gelişimi, değişimi üzerine çalışmalar ve yeni tarihi yorumlar yapıldı. Artık yapay et, süt üretimi sıradan ticari faaliyetlere dönüşüyor.


Tarım ve gıda güvenliği konusunda “söylem enflasyonu” var. Konu millî gıda güvenliği olunca temel veri, parametre ve kabullerdeki değişmelerin birkaçına kısaca değinelim.

Türkiye’nin sosyokültürel yapısında ve bilgi birikiminde önemli değişimler oldu. Dünyada tarım ve gıda güvenliği, sağlık ve çevre konseptlerinde değişimler yaşanmakta. Değişme ve gelişme farklı şeyler.

Enflasyon, zamlar ve gıda fiyatlarındaki artış zaten ülke gündeminin üst sıralarında; halk bunalmış durumda. Elbette bunların siyasi sonuçları olacaktır. Ancak konumuz bunlar değil. Bunların gerisindeki faktörler ile yönetimini öngören politikalara temel teşkil edecek yaklaşımlar.

Tarımda değişimler

İnsanlığın ilk ve en eski kültürü olan, tedricen gelişen tarımda zamanımızda çok hızlı değişimler, gelişimler yaşanıyor. Genetik, yapay akıl ve teknolojilerinin, otonom sistemlerin başlıca kullanım alanlarından biri de tarım.

Uzun bir süredir dünyada yaygın, kitlesel mutlak açlıktan (absolute hunger) söz edilmiyor. Dünyada açlığı ortadan kaldırmak zaten mümkün değil; bu husustaki stratejik yaklaşım, açlığı kontrol edilebilir, yönetilebilir düzeyde tutmak.

Günümüzde temel gıdaları üretebilmek, kolayca ulaşabilmek, alım gücüne ve imkanına sahip olmak, sağlıklı ve kaliteli gıda (gıda güvenilirliği – food safety) ile dengeli ve yeterli beslenebilmek ve bu karmaşık döngünün sürdürülebilirliği millî gıda güvenliğinin (national food security) esaslarından. (İMİR, M.: Milli Gıda Güvenliği ve Tarım Felsefesi, Yeni Türkiye – 114, tarım politikaları özel sayısı – II, s. 288 – 295, 2020).

Savaş, deprem, sel, kuraklık, kitlesel göç ve sığıma gibi olağanüstü ve uzun süreli zamanlarında ve Covid-19 gibi salgın hastalıklar sırasında bir ülkenin millî gıda güvenliğinin sağlamlığı veya kırılganlığı ortaya çıkar.

Yıllar önce Jared Diamond’un Guns, Germs and Steel (Tüfek, Mikroplar ve Çelik) başlıklı kitabını okuyunca mevcut bilgi üzerinden tarım felsefesine bir kapı araladığını hissetmiştim. Sonraki yıllarda tarımın gelişimi, değişimi üzerine çalışmalar ve yeni tarihî yorumlar yapıldı (Göbeklitepe gibi…). Artık yapay et, süt üretimi sıradan ticari faaliyetlere dönüşüyor; yenilebilir böcek, kurtçukların üretimi, işlenmesi ve gıda hazırlama teknolojileri geliştiriliyor. Öteden beri yerel halk tarafından gıda kaynağı olarak kullanılan birçok bitki tür ve çeşitleri kültüre alınıyor.

Anadolu, dünyanın önde gelen bitki gen kaynaklarındandır; günümüzdeki birçok tahıl, baklagil, meyve ve sebzenin, tıbbi ve aromatik bitkinin de anavatanıdır. Tarım kültürünün ilk geliştiği bölgedir.

Türkiye’nin değişime sınırlı bir yapısı vardır. Türkiye’nin büyük bir kısmı yarı kurak ve kurak. Toprak yapımız ise delta ovalarımız dışında genellikle verimsiz. Kısmen küçük denilebilecek Türkiye coğrafyası çok farklı iklim özellikleri gösterir. Durum bazı yönlerden olumsuz olsa da geniş bir üretim yelpazesine imkân verir. Türkiye coğrafyası; küresel ısınma, çölleşme, su kıtlığı sorunlarından en önce etkilenecek bölgeler arasında. Uzun vadeli tarım politikalarının bu gerçeklik üzerine kurgulanması, nelerin ne kadar değiştirilip, geliştirileceğinin ve ekonomisinin sınırlarının temel alınması gerekir.

Türkiye coğrafyası ne yıl boyu otlatmaya ne kaliteli kaba yem üretimine uygun. Kaliteli kaba yem, Türkiye’nin sorunu. Sosyolojik değişmeyle birlikte göçerliğin ve çobanlığın azalması, PKK terör örgütünün kırsaldaki baskısı ve devletin aldığı güvenlik tedbirleri, tarım alanlarının daralması ve niteliklerinin düşmesi, meraların azalması ve ot kapasitelerinin düşmesi, kentlere göç, kentleşme gibi sebeplerle esasen koyunculuğa uygun mera ve yaylalardan yeterince yararlanılmaması da küçükbaş hayvancılığını daralttı, kaba yem açığını arttırdı. Bu da kırmızı et açığımızın daha da büyümesine katkıda bulundu.  Nüfus, refah artışı ve beraberinde turizm tüketimi arttırdı.

Sosyal yardımlar, “ne öldürür ne oldurur” kabilinden, sabit gelir de esasen zor olan tarım ve hayvancılıktan insanları uzaklaştırdı.

Tarım politikaları ve desteklemeler

Temel iklim, toprak, coğrafya ve kendi sosyolojik ve kültürel verimizden hareketle kendi şartlarımıza uygun tarım yapılması; tarımın ekonomisi ve politikaları elbette kıyaslama yapageldiğimiz ülkelerden farklı olacak.

Ülkemizde tarımsal desteklemeler, tarım politikalarımızın en temel ve belirleyici aracı olageldi. Halbuki destekleme; yönlendirme ve ancak belli durumlarda başvurulacak etkili ve acil durum aracı olmalıydı.

1990’larda tarımsal ticarette rekabeti bozduğu, çevreye zarar verdiği, pahalı ve gereksiz üretim artışına sebep olduğu ve kamu bütçesinin toplumun belli bir kesimine transferinin haksızlığı vesaire gibi sebeplerle kamu bütçesinden yapılan desteklemelerin disipline edilmesi özellikle ABD, Avrupa Birliği ülkeleri, Brezilya, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkelerce geliştirilen ve Dünya Ticaret Örgütü Tarım Anlaşmasına da esas teşkil eden anlayış 2007 – 2008 Dünya Gıda Krizi ile değişmeye başladı. AB bile Ortak Tarım Politikası’nda köklü değişikliklere gitti. Kaldı ki tarım politikaları bakımından ülkeler arasında karşılaştırma yapmak hele de birebir model almak doğru ve kolay olmayabilir.

Üretim teşvik edici, millî gıda güvenliğini sağlayıcı ve sürdürülebilir nitelikte olmalı; tarım faaliyetlerinin çevreye, su kaynaklarına, toprağa zararlı etkilerinin asgari düzeyde tutulması sağlanmalı ve iyi tarım uygulamaları tarımsal destekleme politikalarının yatay ilkelerinden olmalıdır. Desteklemeler siyasi saiklerle, kaynak transferi amacıyla, çiftçiye, üreticiye siyasi rüşvet olarak yapılmamalıdır. Yıldan yıla değişen destekleme tedbirleri ve özellikle piyasaları ithalatla düzenleme alışkanlığı, kolaylığı ve fırsatçılığına baş vurulmamalıdır. Desteklemeye temel alınacak veriler birkaç yıllık araştırma sonunda elde edilecek ve çiftlik muhasebe veri ağına işlenecek üretim maliyet hesaplamaları üzerine inşa edilmelidir. 

Tarım ve hayvancılığın karakteristiği

Temel sosyolojik, kültürel ve ekonomik değişkenlerin bugünkü eğilimiyle ilgili kısa birkaç kabulü hatırlatmak yerinde olur.

Tarım ve özellikle hayvancılık zor, meşakkatli ve risklidir. Tüm dünyada çiftçiler ağlaşır. Siyaset ağızlarına belli dönemlerde biraz bal sürer. Toplumun geniş ama en dağınık kesimidir. Eğitim düzeyleri düşüktür. Genç nüfus tarıma yönelmiyor, tarımsal nüfus azalıyor. Tarım ve hayvancılık ticari, ekonomik işletmeciliğe doğru kaysa da hâlâ bir yaşam tarzıdır. Sevmeyen yapamaz. Kolay girilmez, kolay çıkılmaz; tarımdan çıkan bir daha kolayca giremez. Bilgi her yerde ve ulaşılabilir ancak pahalı, dağınık ve düzensiz. Tarımsal girdiler genelde dışa bağımlı; gübre, yakıt, enerji, ilaç, tohum… Ancak tohum ve mekanizasyon sorununu Türkiye aşabilir.

Sosyolojik yapımız değişti. Kentleşme oranı nerdeyse gelişmiş ülkeler düzeyine ulaştı. Zamanımızda değişim ve gelişim çok hızlı.  Gelişmiş ülkelerde tarımsal işletmeler büyüyor, tarımsal nüfus yaşlanıyor ve azalıyor, uzmanlaşma yaygınlaşıyor. Uluslararası büyük şirketler tarıma yöneliyor. Tarım teknolojileri yaygınlaşıyor; toprağın değeri artıyor. 

Kendi kendine yeterlilik

“Tarım öldü…” söylemi doğru değil. Tarım gelişti ama bazı gıda ürünleri üretimi artan nüfusun ihtiyacına yetmiyor ya da alım gücü düşük. Tüketici de daha seçici, bilinçli.  Tarımsal üretim artışı (et, yağ) tüketim artışının gerisinde kaldı. Tarımsal üretim yelpazesi, gıda çeşitliliği ve işlenmiş gıda çeşitleri genişledi.

“Türkiye tarımda kendi kendine yetebilen yedi ülkeden biriydi.” sloganı herkesin ve özellikle de siyasetin diline yapışıp kaldı ancak Türkiye hiç öyle olmadı. Aslında hiçbir ülke öyle olmadı.

1960’lı yıllarda geliştirilen “kendine yeterlilik” (self-sufficiency) kavramı daha sonraları temel gıdalarda ‘’%85 oranı ve üstü kendine yeterli’’ anlayışıyla değiştirildi. Çünkü hiçbir ülkenin temel gıda maddelerinde kendine yeterli olmadığı, olamayacağı artık kabullenilmişti. Son çeyrek yüzyılda ise gıda ve tarımsal ürünler ticaretinin tüm dünyada refah artışında çok önemli yeri olduğu çok yönlü bilimsel çalışmalarla ortaya konuldu. Dünya tarımsal ürünler ticaretini sekteye uğratmanın tüm ülkeler bakımından refah kaybına ve ciddi sorunlara yol açacağı bilinen bir gerçek. Durumu son olarak Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısında bir daha gözlemlemekteyiz.

Kapalı ve ithal ikamesine dayalı üretim ve ticaret düzenine sahip ülkelerde, bazı antidemokratik ve otoriter rejimlerde, tarımsal ürünler ticaretinde katı korumacılığa yönelen ülkelerde “olanla, üretebildiğiyle ve üretebildiği kadarıyla” yetinme stratejisi izlendi. Bazı ülkeler kendilerine yeterli olmayan tarımsal ürünlerini bile döviz kazanma amacıyla ihraç ediyorlardı. Ya da dünya fiyatları iç piyasanın çok üzerindeyse ticaretin doğası ihracata yönelme, dünya fiyatları düşükse ithalata yönelme işliyordu. O yılların Türkiye’sinde toplam temel gıda maddeleri üretimi, kişi başı tüketim ile temel besin maddeleri tüketimi istatistikleri “kendine yeten ülke” söylemini yalanlayan en somut ve kolay göstergedir.

O yıllarda Türk insanı tahıla dayalı beslenme alışkanlığındaydı. Kişi başı tahıl tüketiminde Dünyada yıllarca birinci durumdaydık; oran düşse de hala tahılla beslenen bir ülkeyiz. Ekmek ile ilgili zengin deyişler kültürümüz var.

“Ekmek aslanın ağzında” sözü, geçim zorluğunu ifade eden ironik bir sözümüz. Malum; ekmek genelde buğday unundan yapılır, aslan da karnivor yani etle beslenir. Türk insanı ekmek yemezse; Güneydoğu Asya ülkelerindeki insanlar pirinç yemezlerse doyduklarını hissetmezler.

Protein, yağ, mineral ve vitamin eksikliğine bağlı gelişme geriliği, kavruk kalma (stanted growth, retarded growth), çeşitli hastalıklar bir zamanlar yaygındı. Buna rağmen, tüm dünyada olduğu gibi bizde de son elli yılda durumda iyileşmeler istatistiklere yansıdı. Son 30 yılda yetişkin insan boyu ortalamamızın 3,5 cm artması bile bir başka gösterge.

Et ve balık tüketimi, sebze ve meyve ve hatta baklagiller üretimi ve tüketimi kısıtlıydı. 1990’lara kadar Ortadoğu ülkelerine erkek toklu; Hindistan’a baklagiller ihraç ediyorduk ama kişi başı et tüketimimiz 7 kg idi. Tavuk ülkenin büyük kısmında ancak özel günlerde ve misafirler için kesilirdi. Balık tüketimi zaten son birkaç on yılda keşfedilmiş gibidir.

“Tarımı bitirdiler. Tarım öldü. Çiftçi perişan.” sözlerindeki gerçeklik payının bu şekilde ifadelerle harcanması, asıl gerçekliğin ise söz yarışında güme gitmesi sıkıntı. Önemli miktarda buğday ithal ediyoruz ama bunları işleyip (un, makarna, çerezlikler…) ihraç ediyoruz. Her şeye rağmen Türkiye meyve ve sebze cenneti! 

Milli gıda güvenliği paradigması

Tüm dünyanın ilgilenmek durumunda olduğu bir konu. Dünyada 10 -15 yıl önce başlayan uzun vadeli toprak kiralama ve kitlesel üretim ile maliyetine bakmaksızın belirli temel ürünleri üretme eğilimi azalsa da devam ediyor.

Üretim esnekliği tüketim esnekliğinden fazla olsa da sınırsız değildir. Toprak, hava, su, iklim gibi birçok faktörle ve en önemlisi biyolojiyle, genetikle sınırlıdır; doğal koşullara bağlıdır. Kurak ve yarı kurak Orta Anadolu’da da tropikal meyve üretimi yapabilir, kendine yeter hâle gelebilir, hatta ihracat da yapılabilir(!). Tıpkı İrlanda veya Norveç’te muz yetiştirilebileceği gibi… Teknoloji uygun, ya ekonomi?

2007-2008 yıllarındaki Dünya Gıda Krizi ve son iki yıldır yaşanan salgın dönemi gıdanın hayati, stratejik önemini bir daha gösterdi. Tarımın; bilim, teknoloji, ekonomi, bir hayat tarzı ve felsefesi, sanat, zanaat ve siyaset, hatta bunların bileşimi ve insanlığın en eski kültürü olduğunu bilmeden herkes tarım uzmanı edasında. Aslında herkes kendi şartlarında haklı da… Ancak sorunun sebeplerinden biri de bu.

Türkiye’de son yüzyılda çiftçilik sistemlerinde mekanizasyonla başlayan, sonra yeşil devrimle devam eden ve şimdi genetik ve yapay akıl teknolojileriyle donatılan bir döneme girilmiştir.

Geçim düzeyinde (subsistence) üretim devam etse de artık üretim ekonomisi göz önüne alınıyor. Üretici girdi fiyatlarını, üretim maliyetini, piyasa durumunu takip ediyor. Kayda girmese ve istatistiklere yansımasa da arka bahçe sebze ve meyve üretimi artıyor. Yapay akıl teknolojileri ve otonom sistemler kullanılıyor.

Üreticilik, yetiştiricilik meslektir; ekonomidir de…

İnsanlar tarımı bir yan iş, uğraşı olarak yapmaya devam ederler. Asıl mesele tarımı düzenli gelir kapısı olarak gören; üreten ve yetiştiren kesimin belli düzeyde bir gelire ve sürekliliğe kavuşturulmasını öngören uzun vadeli politikaların uygulanması gerekir. İdari yapıyla ilgili yasalarla köy ve köylülük bitirildi gibi. Köylülükle çiftçilik, üreticilik ve yetiştiricilik zaten farklı kavramlardı.

Konuyla ilgili “Havadan sudan tarım ve siyaset” ve “Millî gıda güvenliği”  yazılarını da okuyabilirsiniz.

30 yıl önce bir hayvancılık ekonomisi akademisyenimizin “Türkiye’de tarım politikaları Atatürk’ten sonra hep yanlış olmuştur.” sözüyle başlayan tartışmada “Biraz açar, örneklendirebilir misiniz?” dediğimde “Üreticinin önünü açacaksınız.” demişti. “Üreticinin önü nasıl açılır?” soruma, “Önündeki engelleri kaldırırsınız. Bu kadar basit.” demişti. Hiçbir şey göründüğü gibi basit değildir.

Süslü, ironik, iddialı, polemikçi bir dille hâlâ aynı şeyler konuşuluyor. Bu günkü siyasi partilerin tarım politikaları programlarına bir göz atın. Benzeri tespitler, öncelikler ve öneriler; çoğu da aslında doğru. Yapmak, uygulamak konuşmaktan daha zor. Tarım ‘politics’ değil ‘policy’ konusu…

 

Yazar

Mustafa İmir

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar