Demokrasi dedikleri – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______23.12.2018_______

Demokrasi dedikleri

İskender Öksüz

Sene 1961. Onbeş yaşında bir çocuğu, sınıf arkadaşları bir Türkçü büyükle tanışmaya götürürler. İzmir’de Hüsamettin Gülcür Bey’le. Sohbet, evet; gerçekten sohbet, yani diyaloglar… Monolog ve nutuk değil, karşılıklı konuşmalar saatlerce uzar. Günün sonunda çocuk mutludur. Birçok konuda fikri sorulmuştur. Tasdik edilmiş veya itiraz edilmiştir; ama mutlaka sorulmuştur. Dinlenmiştir. Dinleme, onama veya düzeltme samimiyetle yapılmıştır. “Sen bir insansın, bir kişiliksin, kanaatlerin vardır ve ben onlara saygı duyuyorum.” Çocuğun aldığı asıl mesaj budur. Artık o çevreden uzaklaşılır mı? Asla!

O çocuk benim. Benim gibi daha nice başkaları, mesela Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun… Bican, o günleri “İzmir Türkçüleri ve Ruhi Cebeci”[1] yazısında anlatmıştı.

Katkı kadar bağlılık

Google’da “katkı” ve “aidiyet” kelimelerini -veya İngilizce makalelere de ulaşmak istiyorsanız, “participation” ve “belonging” kelimelerini- yazın. Makale üstüne makale ve incelemelerin incelemesi anlamında kullanılan “meta-analizlerle” karşılaşırsınız. İş hayatından akademik hayata, millet hayatından mahalleye, çevreye ve siyasete… Sonuç o kadar bariz, o kadar açık ki: Bağlılık hissi katkıyla doğru orantılıdır! Ve bağlılık arttıkça; öğrenme, verim, gayret ve bunların ürünü olan başarı artıyor.

Bağlılık dediğimi, insanların karşılıklı güveni, yekdiğerine saygısı diye de anlayabilirsiniz. Bir toplulukta bu duygular varsa topluluğun yapabilecekleri, ulaşabileceği irtifalar, şahısların tek tek kapasitelerinin toplamından ibaret kalmıyor. O tek tek insanların becerileri toplanmıyor da âdeta bir biriyle çarpılıyor. İşte, “sinerji” dedikleri bu olsa gerek.

Demokrasi toplum sermayesidir

İnsanların tek tek becerilerinin toplamı, bir ülkenin insan sermayesi diye tanınıyor. Bundan farklı olan toplum sermayesi Robert Putnam’ın derinlemesine araştırdığı, Alt Akıl kitabında bir epey anlattığım ve ekonomist Hakan Özyıldız’ın Millî Düşünce sitesinde bahsettiği ise işte bu sinerji[2]. Becerilerin toplamının ötesinde, insan ilişkilerinin doğurduğu değer.

Türkiye şimdi o sinerjiden, karşılıklı güven ve sevgiden çok uzakta. Fakat bugünün güçlü ülkelerinde insanlar kendi aralarında hâlâ o ilkelere sadık. Çünkü asırlar öncesine giden tecrübeleri var. Toplulukların, grupların, teşkilatların ve nihayet devletlerin yönetiminde insana, insanın fikrine saygının etkisini incelemişler, belirlemişler ve uygulamışlar.

Demokrasi işte bu ilkelerin, bu ilişki şeklinin tabiî bir sonucudur.

İskoç asıllı ABD çelik devi Andrew Carnegie’nin mezar taşında, “Burada, kendinden zeki ve çalışkan insanları hizmetinde çalıştırmasını bilen adam yatıyor.” yazdığı rivayet edilir. Bunun aksi davranış da mümkün. Kendisinden zeki olanları çevresinden uzaklaştırmak için elinden geleni yapan sözde liderler de var.

General Motors’un efsanevî yöneticisi Alfred P. Sloan’ın şu sözü, anlattıklarımın özeti gibidir: “Asla emir vermem. Becerebilirsem fikirlerimi çalışma arkadaşlarıma satmağa çalışırım. Eğer beni hatalı olduğuma ikna ederlerse, ki sık sık ederler, onların kararını kabullenirim. Bir insan üzerinde otorite kurmayı değil, onun zekâsına hitap etmeyi tercih ederim.

Yönetim bilimi ve demokrasi

Yönetim bilimi kitaplarının klasiği hâline gelmiş iki bulguyu nakledeyim:

Geçen asırda “Bilimsel Yönetim (Scientific Management)” adı verilen bir akım vardı. Sanayide işin en verimli hâle gelmesi için değişkenlerin ayarlanması esasına dayanırdı. Akla gelen her şeyi değiştirip, verimi etkiliyor mu diye bakarlardı. Diyelim ki bir işçi kürekle fırına kömür atıyor. Küreğin en iyi, yani optimum yüzey alanı ne olmalıydı? Kürek küçüldükçe işçi daha hızlı kömür atar ama her seferde attığı kömür azalır. Küreği çok büyütürseniz, her seferde daha çok kömür atar ama bu defa da o hareketi yapmakta zorlanır, yorulur. Herhâlde optimum bir kürek büyüklüğü bulunabilirdi. Peki, küreğin sapı ne uzunlukta olmalıydı. Zaman- hareket incelemeleri endüstriyi ve üretimi en iyi hâle getirecekti.

İşte bu yönetim devlerinden Elton Mayo, 1920’lerde Chicago dışındaki Hawthorne kasabasında Western Electric firmasının bir fabrikasına bilimsel yönetim uygulamak üzere işe giriştiler. Optimize edecekleri ilk değişken, işçilerin çalıştığı mekânın ışığıydı. Önce mevcut verimliliği ölçtüler. İşçilerle konuştular ve bir dizi mülakattan sonra ışığı arttırdılar.

Üretim arttı.

Eh, şimdi ellerinde iki nokta vardı. Biri eski aydınlanmayla üretim miktarı, diğeri artmış aydınlanmayla üretim. İşçilerle tekrar konuştular ve “Bir bakalım, grafiğimizde üçüncü bir nokta daha olsun, aydınlanmayı eskisinin de altına çekelim” fikrini onlarla paylaşıp, ışığı azalttılar.

Üretim yine arttı!

Her seferinde işçilere danışarak başka unsurları değiştirdiler. Mesela saat başı verilen molaların süresini… Araştırmalar yıllar sürdü. Ve sonuç şaşırtıcı idi: Verimi arttıran ışık miktarı veya dinlenme süresi değildi. Verimi arttıran; yönetimin işçilerle ilgilenmesi, onlara danışması ve o danışmanın sonucuna göre ortamı değiştirmesiydi. Yapılan değişiklik değil; çalışanların adam yerine konması, onlara danışılmasıydı!

Bilimsel yönetimciler, yönettikleri şeyin insan olduğunu fark etmişlerdi! Ve demokrasiyi yeniden keşfetmişlerdi!

Ne bekliyorsan onu bulursun

Bir başka yönetim bulgusuna Pygmalion Etkisi denir. Pygmalion, Bernard Shaw’un bir oyununun adıdır. Oyununun ismi bir Yunan mitoloji kahramanındandır. Pygmalion, fildişinden bir kadın heykeli yapar. Kendi yaptığı ve Galetea adını verdiği heykel kadına âşık olur. Yalvarır, yakarır, sonunda Tanrıça Afrodit ona acır ve heykele can verir.

Shaw’un oyununda avam şivesiyle konuşan, davranışları da İngiliz alt tabakalarının kültürünü yansıtan, eli maşalı, bıçkın bir çiçekçi kız vardır. Bir İngilizce profesörü, kızı yanına alır ve ona diksiyon ve adabı muaşeret dersi verir. Çiçekçi kız bir süre sonra bir hanımefendi haline gelir. Fakat ters davranırsanız yine eli belinde çiçekçi kıza dönüşüverir. Oyundan hisse şudur: Çiçekçi kıza çiçekçi kız gibi davranırsanız, o da size çiçekçi kız gibi cevap verir. Hanımefendi gibi davranırsanız, hanımefendi gibi karşılık verir. İşte on yıllarca Yeşilçam sinemasının ürettiği filmlerin yarısı Pygmalion’dur: Fakir kız, patronun oğlu yüz vermeyince gider ve herkese parmak ısırtan bir hanımefendi ve bir afet olarak döner. Veya patronun kızının yüz vermediği yakışıklı şoför, gider ve zengin bir beyefendi olarak avdet eder.

Konumuzla ilgisi şudur ki, yine yönetim bilimciler, insanlara “bunlar kötüdür, her an beni kazıklayabilir, ihanet edebilir” diye bakan yöneticilerin de, “bunlar iyidir, benim yoldaşlarım ve dostlarımdırlar” diyen yöneticilerin de haklı çıktığını tespit etmişler. İnsanlara nasıl davranırsanız, onlar da size öyle karşılık veriyor.

İnsan kaçkınları- misanthroplar

Nasıl davranırsanız; nasıl konuşursanız, nasıl nutuk atıp kandırırsanız değil. Çünkü insanlar sözlerinize değil, davranışlarınıza bakarlar. Eğer megalomansanız, sözleriniz de davranışlarınız kadar megaloman olmalıdır. Eğer insanlardan ve çevrenizden nefret ediyorsanız, sözlerinize de bu nefreti aksettirin ki insanlar size bir de ahlâksız demesin. Çünkü onlar ne mal olduğunuzu en kısa zamanda anlayacaktır. Karşısındakini okumak, değerlendirmek, insanoğluna evrimin verdiği değerli hediyelerden biridir. Mimik yapmak ve mimikleri anlamak sadece insanda var. Tıpkı konuşmak gibi. Çünkü bunlar toplum kurmanın, toplumları yaşatmanın aletleridir. İnsanlardan nefret eden, hepsine potansiyel hain diye bakan, bizimkileri kendi başlarına bırakırsan ne yapacaklarını tahayyül bile edemezsin diye düşünenler, sıfatları ne olursa olsun, bu insanlık özelliğini yitirmiş kimselerdir.

Bunlara “misanthroph” deniyor. Bu kavram; insandan nefret eden, insanlarla birlikte olmaya tahammül edemeyen, insanlardan ürken diye çevriliyor. Türkçe’deki “insan kaçkını” sözü bu hâle bire bir uyuyor. Normal bir toplumda pek küçük bir azınlığın misanthrop olması beklenir. Yoksa toplum yaşayamaz. Hele hele siyasîlerin misanthrop olması düşünülemez. Siyasete atılan adamın insanlardan kaçan değil, onları kucaklayan, en uzun ve yoğun temaslardan ürkmeyen, derdini, düşüncesini yorulmadan anlatan; daha da önemlisi, insanların derdini ve düşüncesini gerçek bir merak ve ilgiyle dinlemeye, onları anlamaya, fikirlerinden yararlanmaya çalışan biri olması gerekir.

Bir zamanlar bizim mahalle

Fikre hürmetin, danışıp karar vermenin hâlâ geçerliliğini koruduğu yıllarda olup bitenleri şimdi nostaljiyle hatırlıyoruz. Bütün kararların istişare ile alındığı seksen öncesi MHP’yi ve Genel Başkan’ın, bırakın bütün aday listesini tanzim etmeyi, kendi istediği yerden aday gösterilmediği günleri. Türkeş Bey, önceki seçimlerdeki gibi Adana’dan değil, bu sefer Ankara’dan aday olmak istediğinde teklif oylanır ve oylamada Adana çıkar[3]. Bu onun zafiyeti değil, aksine gücünün kaynağıdır, başında bulunduğu hareketin de. Belki o ilkelerin hâlâ yaşadığı kovuklar, oyuklar vardır… Benzetmek gibi olmasın ama MİSAK editörler heyeti, bir seferinde başkanlarının, yani benim yazımı reddetmişti. Bu da bizim gücümüzdür.

1980 öncesinin partilerinde aday tespiti mutlaka ön seçimle yapılırdı. Ön seçim yapmayan partiye, hastalıklı gözüyle bakılırdı. “Sizde bir problem mi var?” diye sorulurdu. Herhalde o zamanların liderleri bugünküler gibi birer “insanüstü” değildi ve her şeyi kendi başlarına yapmaya yeltenmezlerdi. O zamanın adayları ve kazananları da poker fişi gibi kuru sayılardan, parmak kaldırma makinelerinden ibaret değildi. Başkanlar arkadaşlarına “arkadaşlarım, ülküdaşlarım” gözüyle bakar, onları sever, sayar ve dinlerlerdi. Bu sevme, sayma duble yoldur. Bir yöne çalışmaz. Sevilmeyen, sayılmayan, kendisine hain gözüyle bakılan insan bunun çoktan farkındadır ve öyle de olur… Hain olur. Fakat bu ihanet değildir. Sevginin de nefretin de dansı iki kişiliktir; tek başına yapılmaz.

Başbakan Mesut Yılmaz, N.Erbakan, D.Perinçek, Sunucu Can Okanar, S.Demirel, B.Ecevit ve E.İnönü
Artık göremeyeceğimiz bir sahne: Başbakan Mesut Yılmaz, N.Erbakan, D.Perinçek, Sunucu Can Okanar, S.Demirel, B.Ecevit ve E.İnönü. TV’de halkın önünde tartışıyor.

1980 öncesinde hatta geçen asrın sonuna kadar parti liderleri televizyonlarda karşılıklı oturup tartışırdı. Diğer liderin soracağı soruya saygı ile cevap verirlerdi. Bazan sesleri yükselebilirdi ama “Eyyy!..” diye başlayıp saydırmazlardı. YouTube’a bir bakın. Demirel’in, Ecevit’in, Türkeş ve Erbakan’ın karşılıklı oturup konuştukları o programlar hâlâ orada duruyor. Bu hem karşılıklı saygı göstergesidir hem de bir hesap verebilirlik ölçüsüdür. Ben yaptıklarımın yüzüme söylenmesinden, halk içinde söylenmesinden korkuyorsam, diğer liderlerle birlikte televizyona falan çıkamam. Niçin çıkmıyorsun sorusuna da, ya “Onlar benim ayarımda değil, onlar aşağılık insanlar.” veya “Onlar çukur ve terörist” diye cevap veririm. “Hiç olur mu, ya yaptıklarımı yüzüme karşı ortaya dökerlerse, ben hesap veremem.” diyecek hâlim yok ya. Bugün Türkiye siyasetine misanthroplar hâkim. Bırakın diğer partilerin insanlarına tahammül etmeyi, kendi partilerinin yetkili kurulllarına katılıp karşılıklı konuşmaktan çekinen, nefret eden; kurula geldiğinde sadece elindeki metni çat pat okuyup çıkan lider dolu ortalık.

Bu hale demokrasi demek mümkün değildir.

 

[1] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/1960larin-izmir-turkculeri-ve-ruhi-cebeci-43537yy.htm

[2] Robert D. Putnam, “Making Democracy Work- Civic Traditions in Mo­dern Italy”, Princeton U. Press 1993; İskender Öksüz, http://www.karar.com/gorusler/sosyal-sermaye-sebep-mi-sonuc-mu-181658 ve http://www.karar.com/gorusler/babana-bile-guvenmeyeceksin-182253 ile, Alt Akıl- Aptallar ve Diktatörler, Panama Yayınları, 2017, sayfa 107- 120 ve Hakan Özyıldız, http://millidusunce.com/sosyal-sermayemiz-hizla-azaliyor/

[3] http://misak.millidusunce.com/bilinmeyen-turkes/

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları