15.07.2024

Dr. Ömür Kızıl İle Türk Milliyetçiliği ve İslam Üzerine Söyleşi

Toplum açısından milliyetçilik, din asabiyetinin üzerindeki bir tekâmül seviyesidir. Ancak bu aşamaya geçişler her zaman sıhhatli olmadığından, din – milliyetçilik ilişkisi farklı boyutlar kazanabilmektedir.


CUMHURİYETİN 100. YILI SÖYLEŞİLERİ

KIZIL: “Toplum açısından milliyetçilik, din asabiyetinin üzerindeki bir tekâmül seviyesidir. Ancak bu aşamaya geçişler her zaman sıhhatli olmadığından, din – milliyetçilik ilişkisi farklı boyutlar kazanabilmektedir.”

 

Dr. ÖMÜR KIZIL

Sosyal Bilgiler Öğretmeni, Yazar

 

VURUCU: Söyleşimize bir alt yapı oluşturması açısından din-toplum ilişkisini genel olarak değerlendirir misiniz?  Bu noktada din ve milliyet arasında tarihsel süreci de göz önünde bulundurursak etki-etkilenen ekseninde nasıl bir ilişki vardır? 

KIZIL: Dini, insanların sosyal örgütlenme düzeyleri bakımından değerlendirmek din-toplum ilişkisi açısından başlangıcı yakalayabilmek adına önemlidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde din, insanların sosyal örgütlenme düzeylerine ciddi bir aşama atlatan, kalabalık insan topluluklarını birleştiren insanlık tarihindeki ilk büyük güçtür. Son Buzul Çağı’nın ardından arkeolojik verilerle izlenebilen büyük tapınakların ortaya çıkışı, bu büyük gücün insan hayatı üzerindeki “birleştirici” rolünün özellikle son on bin yıllık dönemde arttığını göstermektedir. Tabii ki bunun gerçekleşmesinde değişen ve ısınan iklim koşullarıyla yaşam şartları kolaylaşan küçük insan gruplarının, Dünya’nın değişik bölgelerine yayılması, kalabalık grupları besleyebilecek nicelikte yiyecek üretiminin artması ve yaygınlaşması, farklı insan topluluklarının birbirleriyle etkileşimlerini arttırmaları da önemli diğer etkenlerden bazıları olmuştur.

İnsanlar yüzbinlerce yıl boyunca, popülasyonları birkaç düzineyi geçmeyen oba ve kabile düzeyindeki sosyal organizasyonlar içerisinde yaşamışlardır. İnsanın ortaya çıktığı ve yüzbinlerce yıl boyunca içerisinde şekillendiği sosyal ortam bu olmuştur. Dolayısıyla bu ortam, insanların evrimsel psikolojik mekanizmalarına dahi işlemiştir. İnsan zihni, içerisinde yaşadığı küçük gruplar içerisindeki ilişkiler dâhilinde şekillenmiş, bu yaşam şartlarına uygun evrimsel psikolojik mekanizmalar üretmiştir. Bu gruplar içerisinde görülen diğerkâmlık, işbirliği, akraba kayırmacılığı vb. mekanizmalar bunlara örnek olarak verilebilir. Küçük insan grupları içerisinde insanın biyolojisine kadar sirayet eden bu mekanizmalar, sonraki bin yıllarda ortaya çıkacak sosyal organizasyonlarda da önemli roller oynamıştır. İbni Haldun, görece erken bir vakitte bunu fark etmiş ve oldukça sistemli bir şekilde ortaya koymuştur. Ünlü düşünür, kabileden devlete kadar tüm sosyal organizasyon düzeylerinde insanları bir arada tutan “topluluk gücünün” ilk şart olduğunu iddia etmiştir. Bu topluluk gücünü ortaya çıkaran ve insanları birbirine bağlayan olgu ise “asabiyet” olarak tanımlanmıştır. Asabiyet; kan bağı, akrabalık bağı, aile, yakınlık, boy, kabile, topluluk, inanç birliği, ruh birliği, dayanışma, karşılıklı yükümlülükler ve sorumluluklar üstlenme gibi anlamlara gelmektedir. İbni Haldun’a göre insanları topluluklar halinde yaşatan güç işte bu asabiyettir. Asabiyet bağı, bir topluluk içerisindeki yardımlaşma ve dayanışma duygularından doğan ve öteki olarak konumlandırılan diğer insanlarla (dış düşmanlarla) uğraşma gücü veren bir bağdır.[1] İşte bu bağ, yüzbinlerce yıl boyunca küçük topluluklar halinde yaşayan insanların zorlu çevre şartlarında hem hayvanlara hem de diğer insan gruplarına karşı hayatta kalabilmek için geliştirmiş oldukları, insanların doğuştan getirdikleri evrimsel psikolojik mekanizmalarına işlemiş bir bağdır. Bunun en doğal hali bir toplumdaki en küçük sosyal organizasyon olan aile içerisindeki bağlarda ortaya çıkar. Bunun bir üstünde ise birkaç ailenin bir arada bulunduğu obalar ve kabileler yer alır. Gelişim süreci göz önünde bulundurulduğunda, insanın biyoloji ve psikoloji açısından doğal hali bu sosyal organizasyonlar içerisinde hayat bulmuştur denilebilir. Fakat bu iki asabiyet türü, medeniyet inşa edebilecek iş gücünü ve işbölümünü tesis edemeyecek kadar az nüfusa sahip olduğundan, bu insan topluluklarının ortaya koyabileceği “kültür” oldukça sınırlı imkânlara sahip olmuştur.

Yaklaşık olarak son on bin yıllık süreçte değişen iklim ve teknosfer koşulları, insanların önceki bin yıllarda sürdürdükleri yaşam koşullarının da değişmesine sebep olmuştur. İnsanlar, elverişli iklim koşulları ve bitkiler/hayvanlar hakkındaki bilgilerinin artışına bağlı olarak yiyecek üretimine geçmiş ve daha büyük gruplar halinde yaşayabilmeye başlamışlardır. İşte bu aşamada kabileler kalabalıklaşmış, kimileri çeşitli ihtiyaçlar (güvenlik, yiyecek üretimi, ticaret vb.) doğrultusunda yakınlaşmış ve birleşerek “konfederasyon” oluşumlarını ortaya çıkarmaya başlamışlardır. Konfederasyon “biz” olmuş, diğer konfederasyonlar ve dışarıda kalan kabileler ise “öteki” olmuştur. Bu aşamanın aynı zamanda, din olgusunun sosyal organizasyonun sınırlarını tayin edici bir şekilde ortaya çıktığı aşama olduğu da söylenebilir. Belirli inançlar etrafında birleşen kabileler arasındaki grup sınırları gevşemiştir. Ortaya çıkan şey, insanlık tarihi açısından yeni bir olgu olan din asabiyetidir.

Kalabalık topluluklar halinde örgütlenmeyi başaran insanoğlu, iş bölümü ve dayanışma ile kendi başına veya sadece obasıyla meydana getirebileceğinden çok daha büyük işler gerçekleştirmiş ve binlerce yıl içerisinde kültür ve uygarlıklar ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden bir insan topluluğunun güçlü bir kültür ve medeniyet ortaya koyabilmesi için en az din asabiyetine sahip olması gerekmektedir. İbni Haldun, yaşadığı dönemde (14. ve 15. Yüzyıllar), sosyal organizasyon açısından din asabiyetini en güçlü asabiyet türü olarak nitelendirmiştir. Aynı inanç etrafında toplanan insan topluluklarının inşa ettikleri kültür ve uygarlıklar bu asabiyetin ürünü olarak değerlendirilebilir. Asabiyet ile bir arada tutulan topluluk büyüdükçe, sosyal organizasyon da genişlemiş ve kültürel tekâmül ile birlikte, kabileden boylara, dini topluluklara ve uluslara ulaşan yeni oluşumların önünü açmıştır. Kültüre hayat veren dil, din, tarih, gelenek ve görenekler, asabiyetin bir arada tuttuğu insan topluluklarına, kendilerini tanımlayabilecekleri ve “öteki”nden ayırt edebilecekleri yeni özellikler sunmuştur. İbni Haldun’dan yaklaşık üç-dört asır sonra milliyetçilik adı verilen ve en az din kadar güçlü yeni bir asabiyet türü daha doğmuştur. İçerisinde yaşadığımız dönem, hala bu asabiyetin şekillendirdiği bir sürecin parçasıdır. Milliyetçilikte dil, ortak geçmiş, ortak kültürel unsurlar ve ülkü birliği, toplumsal bağa hayat veren temel parametreler olarak dikkat çekmektedir. Bu bağlamda asabiyet türlerini genel olarak şu şekilde sıralayabiliriz: (1)aile/akraba, (2)oba/aşiret/kabile/boy, (3)din, (4)milliyet, (5) milliyet üstü bölge/kültür asabiyeti.

Mesele bu açıdan değerlendirildiğinde, milliyet bilincine ermiş toplulukların ortaya çıkışı için; daha doğrusu kalabalık insan topluluklarının ortak bir dil, ortak bir vatan, ortak kültürel unsurlar ve ortak bir geçmişi yaratabilmeleri için önce kendilerini bir araya getirip tutabilecek bir din asabiyetine ihtiyaçları olduğu söylenebilir. Milliyet bilinci, harcında dinin de yer alacağı, bundan sonraki bir aşamadır. Milliyet bilincine ermiş, milliyetçilik düşüncesini geliştirmiş bir toplum dinsizleşmez. Aksine yeni yarattığı kimliğin içerisinde dinin getirmiş olduğu güçlü unsurları da taşımaya devam eder. Tıpkı din asabiyetinin birleştirdiği aşiretlerin mensuplarının aşiret asabiyetlerini tamamen kaybetmemeleri gibi, milliyet bilincine eren bir topluluk da din asabiyetini tamamen kaybetmez. Milli bir kimlik olan Türk kimliğinin ortaya çıkıp gelişmesinde İslam’ın rolü asla görmezden gelinemez. Ancak din asabiyetinden, milliyet bilincine geçiş sıhhatli bir şekilde gerçekleştirilemezse çeşitli kimlik kargaşalarına ve toplumsal sorunlara sebebiyet verir. Bunu ilerleyen sorularda yeri geldiğinde ele almakta fayda var.

VURUCU: Tarihte ve bugün, İslam’ın devlet ve toplum düzeni açısından üstlendiği işlevler nelerdir ve nasıl bir değişim geçirmiştir?

KIZIL: İnsan topluluklarına hayat veren etnik sistemler iki türlüdür; katı ve diskret (ayrık). Katı sistemlerde, sistemin normal işlevini yerine getirebilmesi için parçalar birbirine öyle sıkı şekilde tutturulmuştur ki bunların hepsi bir arada var olmak zorundadır. Birisi yitirildiğinde sistem çökebilir. Buna en uygun örnekleri devlet, boy birlikleri ve klanlar gibi sosyo-politik kurumlar teşkil eder.

Diskret sistemlerde ise unsurlar daha serbesttir. Birbirleriyle etkileşimde bulunurlar, kendileri değişim geçirirler ve hatta bazıları yenileriyle değiştirilmek üzere sistemden çıkarılabilirler. Bu sistem için en iyi örnekler belirli bir bağın bir araya getirdiği insan topluluklarıdır; millet, kabile, inananlar topluluğu vb. gibi. Bu topluluklar genelde komşuları (öteki) tarafından yutulmamak için kendilerini koruyacak katı sistemleri inşa ederler. Günümüz milletlerinin büyük bir kısmı varlıklarını koruyan devletlere ve ordulara (katı sistemlere) sahiptir.

İslamiyet’in devlet ve toplum düzeni açısından üstlendiği işlevlere bakarken bu sayılan etnik sistemleri göz önünde bulundurmakta fayda var. İslamiyet’in geniş kitlelerce benimsenip yayıldığı topluluklara bakılırsa bunların genelde aşiret, kabile veya boylar şeklinde ayrışmış ve örgütlenmiş Kuzey Afrika, Arabistan ve Türkistan’daki insan toplulukları oldukları görülecektir. Bu topluluklarca İslamiyet benimsenmeden önce[2] küçük diskret sistemlere (aşiret, boy vb.) ve bu sistemleri ötekilere karşı koruyan aşiret ve boy birliklerine ya da Hun ve Kök Türk örneklerinde olduğu gibi çok büyük konfederasyonlara rastlanmaktadır. Ancak bu katı sistemlerin içerisinde diskret sistemin, yeknesak bir etnos[3] olarak tanımlanabileceği oluşumlar yoktur; yani bir ümmet (inananlar topluluğu) ya da modern anlamda millet oluşumu yoktur. Konfederasyon çatısı (katı sistem) içerisinde asabiyetlerini koruyan boylar ve aşiretler, bu politik oluşum (katı sistem) dağıldığında başıboş kalmakta ve kendilerini koruyacak yeni konfederasyonları, yeni boy-aşiret kombinasyonları ile inşa etmekteydi. İslamiyet’in bu coğrafyalarda devlet ve toplum düzeni açısından en önemli işlevi, din asabiyetinin bir araya getirerek tuttuğu insan topluluklarının büyük etnoslara dönüşümünün önünü açmasıdır. İslamiyet’in büyük kitlelerce benimsenmesinden sonra, yok olmamakla birlikte aşiret-boy asabiyetlerinin üzerinde birleştirici bir güç olarak din asabiyeti belirmiş ve fiziki coğrafi unsurların (Kuzey Afrika ve Arabistan’da çöller, Türkistan’da dağlar ve bozkırlar) muhafaza ettiği insan toplulukları bu dini, kendi gelenekleri ve inşa etmekte oldukları kültürleri ile yorumlayarak dini bir üst kimlik edinmişlerdir. İslam ile birlikte gelen bu etnoslaşma süreci, millet kelimesini günümüzdeki anlamıyla kullandığımızda “millet öncesi millet” (proto-millet) yaratımı ile sonuçlanmıştır. Nitekim bu süreçten sonra kurulan Türk devletleri de konfederasyonlardan daha sağlam katı sistemlere dönüşmüştür. Türk tarihinde İslam’ın devlet ve toplum düzeni üzerindeki en büyük dönüştürücü gücü bu safhada yaşanmıştır. Daha sonraki süreçte de bu etki yüzlerce yıl boyunca devam etmiştir. Bu etki Araplar üzerinde daha radikal şekilde gözlenmiştir. Zira bu topluluklar, Türklerin kurduğu büyük konfederasyonlardan da yoksundu. Devletleşme, büyük ölçüde İslamiyet ile birlikte gelişti.

İslamiyet’in yalnızca bireyin yaşantısını değil, toplumun ve katı sistemlerin işleyişini de düzenleme girişimi devlet yönetimini ve hukuk sistemlerini de yüzlerce yıl boyunca etkilemiştir. Günümüzde, cumhuriyet ve inkılaplarla birlikte bu alanlarda laiklik ön plana çıksa da toplum yaşantısında hala büyük ölçüde izleri gözlenmektedir.

VURUCU: Toplumların kitlesel din değiştirmesi toplumsal ve kültürel açıdan radikal nitelikli değişmelere de kaynaklık eder. Türklerin İslam’a girişi ile sosyo-kültürel, politik ve iktisadi hayatlarında, öncesi ve sonrası bağlamında, nasıl bir değişim gerçekleşmiştir?  Bu açıdan, son zamanlarda sıkça iddia edildiğini gördüğümüz “Türklerin İslam’ı kabul etmesi Araplaşmayı da beraberinde getirmiştir” iddiasını nasıl değerlendirebiliriz?

KIZIL: Türklerin İslamiyet ile tanışması daha erken tarihlerde olsa da bu dini kitlesel benimsemenin 9. ve özellikle 10. yüzyıllarda güçlendiği görülmektedir. Din değişikliklerinin, toplum ve kültür üzerindeki radikal etkileri doğal olarak ortaya çıkar. Ancak benimsenen din İslamiyet gibi hem içtimai hayata, hem iktisada hem de politik sistem üzerine bir hukuk dayatıyorsa bu değişimin daha hızlı ve radikal olması kaçınılmazdır.

İslamiyet’in Türkler tarafından kitlesel olarak kabulünden biraz öncesine göz atılacak olursa ihtişamlı kağanlıklar döneminin henüz kapanmış olduğu, Türk boylarını bir arada tutan katı etnik sistemlerin (konfederasyon yapıları) büyük ölçüde çökmüş olduğu; Uygur örneğinde görüldüğü gibi ayakta olan teşkilatların da Budizm ve Maniheizm gibi farklı dinler ve Çin kültürü gibi yabancı kültürlerle içtimai bir karışma sürecinin içerisinde oldukları görülmektedir. Türk etnogenezini düşündüğümüzde aslında bu dönem, zirveyi görmüş bir kültürün düşüşe geçtiği ve etnik dinlenmeye çekildiği atalet aşamasıdır.[4]

Etnik dinlenmeye çekilmiş bir topluluk; bu süreci, yeniden yükselişini sağlayacak etnik, demografik ve kültürel unsurlarla tahkim edip yeni bir vizyon ve dinamizm ile harekete geçecek şekilde değerlendiremezse yok oluşa kadar gidecek olan çöküş süreci devam etmektedir. İşte Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleri böyle kritik bir dönemde olmuştur. 8. yüzyıldaki demografik kayıplar, toplumun gen havuzundan gelen yeni nesiller arasındaki hırslı-enerjik (passioner) insanlarla tahkim edilmiş; yeni bir heyecan, yeni bir dünya görüşü ve eski idealleri canlandıran ülkülerle gelen İslamiyet, bu toplulukları bir araya getirecek olan bağı ve ihtiyaçları olan dinamizmi vermiştir. Bu heyecan ve dinamizm, etnik dinlenmenin başarıyla atlatılıp yeniden yükselişe geçilebilmesi için olmazsa olmaz unsurlardandır.

İslamiyet’in, Türkler üzerindeki etkisi yalnızca bu “dinamizm etkisi” ile sınırlandırılamaz. İslamiyet ile birlikte, Anadolu, Ortadoğu ve İran’daki devletlerin kurumsal yapılarının bazı unsurlarının da Türk devlet teşkilatı içerisine girdiği söylenebilir. Bu etkiler saray teşkilatından toprak yönetim sistemlerine kadar çok çeşitli sahalarda birden görülse de özellikle eğitim teşkilatı üzerindeki etkiler konumuz açısından çok önemlidir. İslamiyet öncesi Türk devletlerinde (özellikle Hunlar ve Kök Türkler gibi Bozkır konfederasyonlarında) örgün eğitim kurumlarının varlığına ilişkin herhangi bir bilgi henüz bulunmamaktadır. Buradan yola çıkarak İslamiyet’in ve onunla birlikte gelen kurumsal yapının, örgün eğitim kurumlarının ve bu konu ile ilgili çeşitli hizmet kollarındaki vakıf kültürünün Türk içtimai hayatına hızlı bir giriş yaptığı söylenebilir. Önce Karahanlı, sonra Selçuklu medreseleri, Türk Müslümanlığının erken bir devirde ortaya çıkarmış olduğu o dönem için dünyanın en parlak eğitim kurumları arasında yer alır.

Eğitim meselesi, bu konu açısından neden bu kadar önemlidir? Bilindiği üzere; milliyetçilik günümüzdeki modern anlamıyla düşünülüp millet oluşumu bu bağlamda ele alındığında, bir milleti ortaya çıkaran önemli maddi unsurlar arasında toplumsal iletişim, yaygın eğitim ve pazar ilişkileri başta gelmektedir. 10.-12. yüzyıllardaki eğitimin yaygın olduğu söylenemez. Ancak bu dönemde temelleri atılan sistemler, sonraki yüzyıllarda gelişip yaygınlaşacak olan eğitim teşkilatlarının da nüvesi olmuştur. Türk Müslümanlığı açısından erken devir olarak isimlendirilebilecek olan Karahanlılar zamanında açılan medreseler, büyük ölçüde eski Türk değerleri ve töresi ile yeni dinin buluşmasını sağlayıcı bir yaygın eğitim işlevini üstlenmişlerdir. Karahanlı devlet adamları, bu kurumlarla yeni kabul edilen inancın pekiştirilmesini ve Türk kitleleri arasında yaygınlaştırılmasını hedeflemişlerdir. Ancak medreselerden beklenen yalnızca bu değildi. Türkler, İslamiyet’i kabul ettiklerinde Müslümanlar, birbirleriyle savaşan iki farklı kutba ayrılmış durumdaydı (Sünni-Şii). Türkler aslında yeni din ile birlikte kendilerini bir nevi “iç savaş” içerisinde bulmuşlardı. Dolayısıyla bu kurumların en önemli görevlerinden birisi Şiilere karşı, (Türklerin) kendilerinin Sünni Hanefi mezhebinin üstünlüğünü sağlayacak ilmi donanıma sahip âlimler yetiştirmektir.[5] Selçuklular zamanında bu mücadelenin şiddeti artmış, Şii Fatımilerin Selçuklu topraklarındaki bir operasyonu olarak nitelendirebileceğimiz Bâtıni tehdidi de bu savaşın içerisine dâhil olmuştur. Selçuklu Nizamiye Medreselerinin vakfiyelerine ve işlevlerine bakıldığında, bu kurumların temel motivasyon kaynağının Şii propaganda gücüyle mücadele etmek olduğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Selçuklu Devleti, bu kurumların yaygınlaşması için muazzam bütçeler ayırmış ve harcamıştır. Bu kurumlar Ortadoğu’nun büyük kentlerinin çoğunda faaliyet göstermiştir. Bugünden bakarak, o dönemde okullaşmanın yaygın olmadığı ve bu kurumların halka tesiri konusunda soru işaretleri oluşabilir. Ancak propaganda savaşında bir mevzi olarak görülen bu kurumlarda okuyan öğrenciler ve hocalar, her zaman halkla iç içe olmuşlardır. Özellikle Ramazan ayı gibi özel dönemlerde, öğrencilerin taşraya gönderilerek öğrendiklerini halkla paylaşmaları bilinen yaygın bir uygulamadır.

Türklerin, İslamiyet’i benimseyerek girdikleri yeni dünyada artık yeni bir “biz” ve yeni “ötekiler” (Şiiler, Bâtıniler ve Haçlılar) vardır. İçerisinde bulunulan bu mücadele sürecinde bazı Türk devletleri ve toplulukları, batıya doğru bir tazyikle açılım gerçekleştirerek Anadolu Türklüğünü oluşturacak olan etnogenez sürecinin de başlamasına vesile olmuşlardır.

Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus; yeni dini benimseyen Türklerin önceki aşiret ve boy asabiyetlerini yitirmemiş, hatta güçlü bir şekilde muhafaza etmiş oldukları gerçeğidir. 11. yüzyılda Batı Türkistan’dan ve İran coğrafyasından, yeni açılan fetih yurdu Anadolu’ya göç eden kitlelere bugün toplu bir bakış atarak; İslamiyet’i benimsemiş “Türklerin Göçü” (bir etnos) olarak görülüyor olsa da; gelenler her biri çoğunlukla kendi hür iradeleriyle hareket edebilen Türk aşiretleridir (alt etnos/sub etnos). Bu aşiretler Anadolu’nun farklı coğrafyalarına yerleşerek bu bölgelerdeki mahalli unsurlarla mücadele etmiş ve geldikleri bölgeleri Türkleştirmişlerdir. Büyük ölçüde aşiret asabiyeti ile hareket eden bu topluluklar, yeni fetih yurdunun farklı bölgeleri için diğer Türk aşiretleri ile savaşmaktan da geri durmamışlardır. Bu ikinci türdeki mücadelelerin sayıca fazla olma ihtimali daha kuvvetlidir. Bunun en görünür örnekleri Anadolu’da siyasi otoritenin bozulduğu dönemlerde ortaya çıkmıştır. Anadolu Beylikleri olarak isimlendirilen dönemde, çoğunlukla farklı Türk boyları ve aşiretlerinin kombinezonlarından oluşan bu siyasi yapılar birbirleriyle muazzam mücadele örnekleri sergilemişlerdir. Görünürde hepsi Müslüman olan, şehirlerini cami, mescit ve medreselerle donatan bu siyasi yapılar, birbirlerine karşı Haçlı birlikleri ve Bizans devleti ile ittifaklar kurmaktan dahi çekinmemişlerdir. Gerçekleşen savaşlar ve mücadeleler, farklı milletlerin veya inanç topluluklarının birbirleriyle gerçekleştirdikleri savaşların şiddetinden geri kalmayacak düzeydedir. Bunun bilinen örneklerinden birisi Osmanlılar ile Karamanoğulları arasında cereyan etmiştir. Sultan Murad, Varna’da Haçlılarla mücadele halindeyken kendisini arkadan vuran Karamanoğullarından şiddetli bir intikam almıştır. Karaman oğlunun üzerine yürüyen Osmanlı ordusu, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın deyişiyle “geçtiği yerlerde taş üstünde taş bırakmamıştır”. “Kavrulmuş dünya” stratejisini akla getirecek şiddette yıkım, yağma, talan ve tecavüzlerin gerçekleştiği bu harekâtı Aşıkpaşazade şöyle aktarmaktadır: “Vilayet-i Karamanı şöyle vurdular kim köylerini ve şehirlerini elek elek ettiler, harap ettiler, Karaman oğlu kaçtı. Taşeli’ne girdi. O yıl er oğlan ve kız doğdu meçhulü’n-nesebtir”.[6] Bu Müslüman olan Türk beylikleri ve devletleri arasında münferit bir olay değildir. Dolayısıyla bu dönemde, İslamiyet ile gelen ve birkaç yüzyıldır yaşanıyor olması gereken din asabiyetinin henüz çok etkili olmadığı anlaşılmaktadır.

Türk aşiretleri ve boyları, farklı siyasi teşkilatlar altında yeni bir muhite intibaklarını sağlarken; birbirleriyle hem mücadele etmiş, hem de bu topluluklar arasındaki içtimai kültür karışması münasebetiyle, gelecekte Anadolu Türklüğü olarak şekillenecek olan bir milletin oluşumuna da vesile olmuşlardır. Türkistan’da kalan Müslüman Türk toplulukları da benzer süreçlerden geçmiş ve asırlar süren yabancı işgallerine ve asimilasyon politikalarına rağmen İslam dininin de etkisiyle kimliklerini koruyarak bugün gecikmeyle de olsa büyük ölçüde milletleşmişlerdir.

Genel olarak toparlayacak olursak; İslamiyet’in 9.-10. yüzyıllarda şiddetlenen kitlesel kabulü, devlet sistemleri çökmüş ve etnik dinlenme aşamasına girmiş yorgun Türk topluluklarının yeniden dirilmesi ve günümüzdeki konjonktürde birer millet olarak yer alabilmelerinin önünü açmıştır. Bu din değişikliği, Türk kültürü üzerinde etkiler yaratsa da aşiret asabiyetinin muhafazasında da olduğu gibi; bu, aslını yitirme şeklinde olmamıştır. Bunun üzerinde Hanefilik, Maturidilik ve Yesevilik gibi İslam’ı özgün bir bakış açısıyla yorumlayan ve kendisini Türk veya Kuzey Müslümanlığı olarak dünyaya tanıtan ekolü yaratabilmiş olmalarının etkisi büyüktür. Bu özgün yorum, Arapların yorumu olarak da görebileceğimiz Eşari ve Selefi anlayışların Türk coğrafyasına sirayetini uzunca bir müddet geciktirmiştir. Dolayısıyla İslamiyet’in kabulünün kültürel olarak Araplaşmayı gerçekleştirmesi bir yana dursun, Arapların İslam yorumu dahi kendisini kabul ettirememiştir. Bunun üzerinde kadim Türk kültür ve töresinin etkili olduğu açıktır.

Bir Araplaşmadan veya Eşarileşmeden bahsedilecekse; bunun İslamiyet’in kabulü ile değil de 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun Suriye, Irak, Hicaz ve Mısır coğrafyalarını kontrol altına aldıktan sonra kısmi şekilde gerçekleştiği söylenebilir. Bu coğrafyaları kontrol altına alan devlet, bu bölgelerin halkını da insan kaynağı olarak kullanmaya başlamıştır. Ortadoğu coğrafyasında yetişmiş çok sayıda Arap âlim ve din adamı, Osmanlı coğrafyasının çok farklı bölgelerinde hatta payitahtta üst düzey görevler edinme imkânı bulmuş ve kendi itikadi anlayışlarını yayma konusunda tesirleri olmuştur. Taşraya ulaşmayan devlet hizmetleri sebebiyle, bu bölgelerde yaşayanlar bahsi geçen etkiden uzak kalmışlardır. Türk kültürü ve anlayışı kendisini uzunca süre muhafaza etse de ulaşmayan devlet hizmetleri (eğitim, ulaşım, ortak pazar imkânları vb.) bu bölgelerde kültürel bir yozlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Yani bu sayede Araplaşma ve Eşari itikadının tesiri zayıf olmuştur denilebilir, ancak yüzlerce yıl unutulan Anadolu Türk’ü de viran olmuştur. Halk kültürel üretim kabiliyetini yitirmiş ve İslamiyet’in kabulünden hemen önceki Türk boylarının durumunda olduğu gibi atalet sürecine girmiştir.

VURUCU: Türklerin, İslam’ın yanı sıra yer yer Musevilik, Hristiyanlık veya Budizm gibi dinleri de benimsedikleri görülüyor. Az da olsa bu farklı din kabulü yanında Müslüman Türklerin de kendi içlerinde farklı Müslümanlık kavrayışları olmuştur. Bu farklılaşmalar Türk toplumu ve kültürü açısından nasıl bir etkiye/öneme sahip olmuştur?

KIZIL: Türk tarihinin çok geniş bir coğrafyada gerçekleşmesi, farklı Türk topluluklarının farklı kültürlerle karışmaları ve gerek içtimai kültür karışması, gerek mecburi kültür empozesi yöntemleriyle gerçekleşen etkileşim, Türk topluluklarını farklı inanç dairelerinin etki alanlarına sokmuştur. Türk tarihindeki “geniş coğrafya” olgusu, sadece din alanında değil, aslında topyekûn tüm kültürel faktörlerde müstakil kültürel evrim olgusuna hayat vermiştir. Burada müstakil kültürel evrim olgusuyla; Türk kültür havzalarının, Türk dünyası içerisindeki farklı coğrafyalarda birbirinden bağımsız şekilde oluşumu kastedilmektedir. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda, Türk tarihinin cereyan ettiği ve günümüzde de Türklerin yoğun olarak yaşadığı coğrafya doğu-batı yönlü olarak iki ana kompartımana ayrılmaktadır. Bu tip bir ayrımda Hazar Denizi ve güneyindeki dağ silsilesi, bir fiziki coğrafi faktör olarak söz konusu Türk coğrafyasını birbirinden ayırmaktadır. Bu hattın batısı “Batı Türklüğü”, doğusu ise “Doğu Türklüğü” olarak isimlendirilebilir. Böyle bir ayrımın ortaya çıkmasında Hazar Denizi ve dağ kuşakları gibi fiziki coğrafi faktörler tek başına etkili olmamıştır. Bu tip bir kültürel uzaklaşma veya başkalaşma üzerinde Orta Çağ iletişim ve ulaşım teknolojilerinin yarattığı sınırlılık; etkileşime girilen komşu “ötekilerin” farklılığı; “ötekiler” ile gerçekleştirilen etkileşimin şiddeti ve yöntemi (içtimai kültür karışması/mecburi kültür empozesi); hasım bir “öteki” tarafından yaratılan beşeri coğrafi setler gibi çok çeşitli faktörler dizisinin etkisi olmuştur.

Türk dünyası coğrafyasının, bahsi geçen iki ana bölümünün içerisinde teşekkül eden mikro Türk kültür havzalarından da bahsedilebilir. Bunların izleri, din ve inanç alanındaki bölünmüşlükle de takip edilebilir. Türk Dünyası’nın coğrafi tasnifine göre din ve inanç alanındaki bu bölünmüşlüğe göz atılacak olursa; Türkistan’da Sünni İslam’ın Hanefilik mezhebinin yaygın olduğu görülmektedir. İran ve Azerbaycan’da Şii İslam’ın Caferilik mezhebi; Batı Türklüğünde, Hopa-Tarsus hattının doğusunda Sünni İslam’ın Hanefilik ve Şafiilik mezhepleri ile Şii İslam’ın bazı mezhepleri, Hopa-Tarsus hattının batısında, Balkanlarda ve Kırım’da ise yaygın inancın Sünni İslam’ın Hanefilik mezhebi olduğu görülmektedir. Bunun yanında Rusya Federasyonu içerisinde Şamanist ve Hıristiyan olan Türk topluluklarına rastlamak da mümkündür. Aynı şekilde Gagavuzya’daki Türk topluluğu da Hıristiyanlık dinine mensuptur. Bu durum Türk Dünyası’nın dini inançlar bakımından, Sünni İslam’ın Hanefilik mezhebi baskın olmakla birlikte mozaik bir yapı sergilediğini göstermektedir. Kimliğin, tarih bilinci, mekân algısı ve dil ile birlikte bir diğer önemli unsurunun da inanç faktörü olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu durumun Türk Dünyası bütünleşmesi açısından taşıdığı önem ortadadır.

Türkler mensubu oldukları din ve mezhepler bakımından kendi içerisinde bu tip mozaik bir yapı sergilerken; İslam anlayışlarının itikadi ve ameli boyutlarının da diğer Müslüman topluluklardan büyük ölçüde farklılaştığı gözlenmektedir. Bu durum kimilerince “Kuzey Müslümanlığı” olarak da adlandırılan ama yaygın kullanılışı ile “Türk Müslümanlığı” denilen bir olguya da hayat vermiştir. Türk Müslümanlığı, İslam inancının Türk aklından süzülmesi ile oluşturulan Hanefilik, Maturidilik ve Yesevilik üçgeninde şekil almıştır. Türk dünyasındaki din anlayışını anlayabilmek için bu üç sacayağı dikkate alınmak zorundadır.[7] Bunlardan Hanefilik, Türk Müslümanlığının fıkhi-ameli boyutunu; Maturidilik, itikadi-inanç boyutunu; Yesevilik ise ahlak boyutunu oluşturmaktadır. Türk Müslümanlığını özgün kılan en önemli husus, bu üçlü yapının akla yüklediği değer ve önemdir. İslamiyet’i benimseyen Türk toplulukları, inançlarını bu anlayış üzerinde şekillendirmiş ve gittikleri coğrafyaların büyük bölümüne taşımışlardır. Bu inanç, aynı zamanda Türkistan’dan İran’a, Anadolu’ya ve Balkanlara gerçekleştirilen uzun yürüyüşün de temel motivasyon kaynaklarından birisi olmuştur. Ancak bir önceki sorunun cevabında da değinildiği gibi Türklerin İslamiyet’i benimsediği ve akabinde bayraktarlığını üstlendiği dönem, İslam dünyasının hizipler içerisinde ayrışmış olduğu bir dönemdi. Sünni ve Şii İslam arasındaki mücadele Türk dünyasını da kendi içerisinden vurmuştur. 16. yüzyıla kadar hemen hemen aynı din ve mezhep ekseninde Balkanlardan Doğu Türkistan’a kadar uzanan Türk dünyası, bu yüzyıl içerisinde İran’da Şii inancını ihya ederek güçlenen Safeviler tarafından ortadan ikiye bölünmüştür. Karakoyunlu ve Akkoyunlu mirası üzerinde güçlü bir siyasi ve askeri teşkilatlanma gösteren bu Türk devleti, asabiyetin ve kimliklerin din ve mezhep üzerinden şekillendiği bir çağda Türk dünyasını dini açıdan bölmüştür. Batıda Osmanlılar, doğuda ise Şeybaniler ile mücadele eden devlet, üzerinde yaşadığı topraklarda hâkimiyetini korumayı başarmıştır.

Aynı yüzyılda Dünya ticaret yolları üzerinde meydana gelen eksen kayması, İpek ve Baharat yollarının eski şenliğini yitirmesine sebep olduğunda Türk dünyası kültürel üretim ve iletişim bakımından bir büyük darbe daha yemiştir. Türkistan’da Hanefilik-Maturidilik-Yesevilik üçlü anlayışını imar eden önemli medeniyet merkezleri iktisadi yozlaşmayı takip eden siyasi ve kültürel yozlaşma ile eski önemlerini kaybetmişlerdir. Böylelikle bir dönem İslami gelenek içerisinde kendi özgün düşüncelerini üreten merkezler, kültürel ve dini alanlarda da çevrelerinden kopmuş ve taassup içerisine düştükleri sıkıntılı bir döneme girmişlerdir. Aynı dönemde Batı Türklüğü (o dönem için Osmanlılar), Arap coğrafyasını ele geçirmiş ve buradaki Eşari ekolüne mensup din ve ilim adamlarını, önemli merkezlere getirerek Hanefi – Maturidi –Yesevi çizgisinin sarsılmasına sebebiyet vermiştir. Türkistan’da coğrafi ve iktisadi etkilerle başlayan yozlaşma, bir müddet sonra gelen Rus işgali ile perçinlenmiş ve sömürgeci güç tarafından uygulanan mecburi kültür empozesi bu bölgelere büyük zarar vermiştir. Rus hâkimiyeti esnasında Arap coğrafyasından getirilen din adamları, Batı Türklüğünün yaşadığının daha ağırını bu bölgelerin de yaşamasına sebep olmuştur. Bu yolla Eşarilik ve Selefilik gibi akımlar Türkistan bölgesine sirayet etme imkânını da bulmuştur. İran’ın bölgeye inanç ihraç etme girişimleri de Şiilik ve İsmailiyye’nin bölgeye tesirini sağlayarak işlerin daha karışık bir hal almasını sağlamıştır.

Rus işgali esnasında, Rusya’da yaşanan bazı siyasi gelişmeler sebebiyle zaman zaman inanç ve vicdan özgürlüğü sağlayan kısa dönemler yaşanmıştır. Bu dönemlerde Hanefi-Maturidi kültürünün kendi öz kaynaklarından hareketle dini bilginin yeniden üretilmesini hedefleyen yeni bir hareket ortaya çıkmıştır. Kursavi, Mercani, Abdullah Bubi, Rızaeddin b. Fahreddin, İsmail Gaspıralı ve Carullah gibi isimlerin başı çektiği bu akıma Ceditçilik adı verilmiştir.[8] Bu hareketin karşısında ise dini taassubun ağır bastığı Kadimciler denilen bir başka grup vardı. İki grubun arasındaki mücadele Rusya tarafından körüklendi ve Ceditçiler sürgün ve ölüm gibi yöntemlerle bastırılmaya çalışıldı. Rusya, Ceditçi tehlikesini azalttığında ise Kadimcileri hedef aldı ve tüm dini kurumlar kapatıldı. Böylece kimliğini büyük ölçüde İslam’dan alan Türkistan Türkleri, kimlikleri konusundaki kurumsal bilgi üretim merkezlerini tamamen kaybettiler. Ellerinde kalan çoğu kez gizli saklı şekilde evlerinde tuttukları bir Kuran-ı Kerim ve atalardan intikal ettirebildikleri sözlü bilgiler oldu. Türk aydınlarının Rus işgalcileri tarafından düzenli şekilde infaz edilmeleri, bu bölgede yaşayan Türklerin milli kültürlerini ortaya çıkarmaları ve din asabiyetinden milliyet asabiyetine yükselme süreçlerini sakatladı ve geciktirdi.

Türkistan’daki Ceditçi-Kadimci mücadelesinin bir benzeri Batı Türklüğü içerisinde de görülmektedir. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Maturidilik anlayışı ve laikleşme konusundaki fikir ve uygulamalar, “kadimcilerin” muhalefeti ile karşılaşmış ve mücadeleye sebep olmuştur. Bu durumların hala devam ettiği gözlenmektedir.

Özetle, Türk Müslümanlığı içerisine Arap coğrafyasından giren İslami eğilimler ve İran’daki Şii Safevi hâkimiyeti, ilk dönemlerde görülen göreceli din-mezhep bütünlüğünü akamete uğratmış ve bu durum Türk dünyasının parçalanmasına sebebiyet vermiştir. Kimliklerin ve asabiyetin din üzerinden şekil aldığı bir çağda gerçekleşen bu bölünme, yeknesak bir Türk kültür havzasındansa mikro Türk kültür havzaları gerçeğinin ortaya çıkışına sebep olan önemli faktörlerden birisini teşkil etmiştir. Farklı bölgelerde yaşayan Türk toplulukları, milliyet bilinci oluşturacak kültürel olgunluğa erişecekleri dönemlerde bu parçalanmışlık yüzünden ya bu merhaleye ulaşamamış ya da birbirinden ayrı şekillerde ulaşarak farklı milli kimlikler oluşturmuşlardır. Türk dünyasının bugünkü bölünmüşlüğünün temel sebeplerinden birisi budur.

VURUCU: Modernliğin önemli boyutlardan biri olan milliyetçilikle birlikte dinin güç kaybetmeye başladığı iddiası kendisine modern Avrupa düşüncesinde yer bulmaktadır. Yani, milliyetçilik dinden boşalan yeri ikame ediyor. Fakat bir başka görüş de, Yunan, Bulgar, Rus, İngiliz milliyetçiliği gibi örnekler üzerinden din ve milliyetçiliğin birbirini beslediği görüşüdür. Sizce Türk Milliyetçiliğinin din ile ilişkisini bu noktada nasıl konumlandırabiliriz?

KIZIL: İlk soruya verilen cevapta insan topluluklarını bir arada tutan aile, aşiret/boy/kabile, din ve milliyet gibi bağlardan bahsedilmişti. Bu bağlar herhangi bir topluluğun geçirdiği sosyal organizasyon aşamalarına da ışık tutması açısından önemlidir. On binlerce yıl boyunca birkaç düzineyi geçmeyen popülasyonlar içerisinde yaşayan insanların daha kalabalık örgütlenmeleri gerçekleştirmelerinde din faktörünün etkisi büyüktür. Hatta ilk büyük devletlerin böyle ortaya çıktığı da söylenebilir. Din kalabalık insan topluluklarını bir arada tutarak, aralarında bir bağ oluşturarak aslında onların millet olabilmeleri için gerekli olan; ortak kültür, ortak geçmiş, ortak pazar, ortak ülkü, ortak gelenek – görenekler ve gelecekte de bir arada yaşama isteği gibi faktörlerin geliştirilebilmesi için uygun bir ortam sağlar. Din asabiyeti, bu bakımdan milliyet bilincinin teşekkülü için uygun şartları sağlayan önemli bir sosyal organizasyon aşamasına hayat verir. Bir yandan da ortak kültürün, gelenek – göreneklerin ve ülkülerin harcına inanç faktörü ciddi bir biçimde katılır. Dolayısıyla milliyetçiliği ve bir milliyete mensubiyet şuurunu din ve inanç faktörlerinden soyutlamak mümkün değildir. Milleti, millet yapan harçta din faktörü başat konumdaki unsurlar arasındadır. Nasıl ki din asabiyeti ile birleşen Arap kabilelerinin, kabile mensubiyet şuurları tamamen yok olmadıysa (hatta güçlü bir şekilde devam ettiyse), milliyet şuuruna ermiş bir toplumda da din asabiyetinin varlığını bir ölçüde devam ettirmesi (eğer güçlü bir kültür yozlaşması gerçekleşmiyorsa) doğal olarak beklenir.

Toplum açısından milliyetçilik, din asabiyetinin üzerindeki bir tekâmül seviyesidir. Ancak bu aşamaya geçişler her zaman sıhhatli olmadığından, din – milliyetçilik ilişkisi farklı boyutlar kazanabilmektedir. Aslında din ve milliyetçilik arasındaki ilişkinin, soruda da belirtildiği gibi farklı kültürlerde farklı şekillerde cereyan etmesinin sebebi bu geçiş süreciyle ilgili bir intelijansiya sorunudur.

Milliyetçilik araştırmaları, bütün milli hareketlerin en güçlü bileşeninin “intelijansiya” olarak nitelendirilen aydınlar topluluğu olduğunu göstermektedir. İntelijansiya, milliyet oluşumunun ilk aşaması olan; millet olacak olan toplumun komşularından açık bir şekilde ayırt edildiği, dilin sistemleştirildiği, “milli” geçmişe dair temel bilgi sunabilen akademik ilgi dönemini tek başına inşa eder. Akademik ilgi döneminde bu bahsi geçen alanlarda bilimsel tetkikler yapılır, eserler yazılır ve bulgular ortaya konulur. Bu bilimsel bulgular “o” toplumu “öteki” topluluklardan ayırt eden doğal unsurları meydana çıkartır. Daha sonra söz konusu “millet” için tespit edilmiş olan bu doğal “ayırt edici özellikler”; yaygın milli eğitim, kitle iletişim teknolojileri ve basılı materyallerin kullanıldığı milli ajitasyon ile kitlelere ulaştırılarak kimlik inşasında kullanılır. Bu kimlik din asabiyetinin üzerinde, ama büyük ölçüde onu da içeren milliyet asabiyetinin biçim verdiği milli kimliktir. Bu aşamada da en büyük rol yine intelijansiyaya düşer. Milli ajitasyon evresi başarılı şekilde ilerledikçe, milli harekete katılım artar ve dolayısıyla intelijansiyanın milli hareket içerisindeki oranı azalır. Ancak buna rağmen, dinamo işlevini yine intelijansiya görür. Zira kültür durağan değildir. Milletin kültürel inkişafı devam ettikçe bu konudaki çalışmalar da devam eder. Milli hareketin kitleselleşmesi, millet inşasının başarılı bir şekilde işlediğinin en önemli göstergelerindendir. Eğer bir toplumda, milliyetçiliği yalnızca aydın kesim veya marjinal olarak tanımlanmaya başlanmış bir azınlık sırtlamış ise o toplumun milletleşme sürecinin sağlıklı bir şekilde ilerlemediği söylenebilir.

Türk milleti için din asabiyetinin, kimi zaman milliyet bilincinin önüne geçebilecek kadar güçlü şekilde bulunması yukarıda bahsedilen geçiş sürecinin intelijansiya tarafından sıhhatli şekilde idare edilemediğini göstermektedir. Kültürel evrim, sosyal organizasyon bağlarına merhale atlatırken, bir önceki aşamada topluluğu bir arada tutan bağın yok olmadığından yukarıda bahsedilmişti. Burada da böyle bir durum olduğu düşünülebilir. Ancak sorun, din asabiyetinin varlığı değil; milliyet bilincinin önüne geçebilecek şiddette kendisini göstermesidir.

Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkışının gecikmesinde, yönetici grubun devletin bekasıyla ilgili kaygıları sebebiyle Osmanlıcılık gibi fikirlere meyletmelerinin etkisi büyüktür.[9] Bunun yanında yüzyıllara yayılan başka köklü sebepler de vardır. Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi açısından kısaca onlara değinmekte yarar var. Ama önce Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bu konudaki tespitlerini hatırlayalım:

Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok tembellik göstermiş bir milletiz. Bilirsiniz ki, milliyet nazariyesi, millet ülküsünü inhilâle(eritmeye, dağıtmaya) çalışmakta olan nazariyelerin dünya üzerinde tatbik kabiliyetleri kalmamıştır. Bizim milletimiz, milliyetinden gaflet edişinin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı Devleti’nin dâhilindeki çeşitli kavimler hep millî akidelere sarılarak, milliyet ülküsünün kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış”.

Türkiye örneğinde din – milliyetçilik ilişkisini olumsuz şekilde etkileyen en önemli husus Atatürk’ün de vurguladığı; milliyet bilincinin (intelijansiya tarafından) oluşturulmasında meydana gelen gecikmedir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Yaban” adlı eserinde bu meselenin sonuçlarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Yazar, Türk intelijansiyası ve Türk köylüsü arasındaki kimlik idraki farkını sade bir dille ve çok yalın bir şekilde sunmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı’nda kolunu yitirmiş olan Ahmet Celal isimli bir subay, Anadolu’nun ortasındaki meçhul bir köyde, kendisi gibi yıllarca cephelerde koşturmuş Bekir Çavuş ile sohbet ederken şöyle bir diyalog geçmektedir:

“-Biliyorum beyim sen de onlardansın emme.

-Onlar kim?

-Aha, Kemal Paşa’dan yana olanlar…

-İnsan Türk olur da, nasıl Kemal Paşa’dan yana olmaz?

-Biz Türk değiliz ki, beyim.

-Ya nesiniz?

-Biz İslamız, elhamdülillah… O senin dediklerin Haymana’da yaşarlar.”[10]

Yaban’ın birçok vurucu satırı vardır, içlerinde etkileyici olanlarından bazıları yukarıda sunulmuştur. 1921 yılında geçen roman, İstiklal Harbi devam ederken, Türk İnkılabı’nın karşı karşıya olduğu insan kitlesinin özelliklerini yalın bir şekilde okuyucunun yüzüne çarpmaktadır. Türk İstiklal Harbi’nin ve Türk İnkılabı’nın ana sermayesi olan toplumun içerisinde bulunduğu “kimlik” kargaşası, Türk intelijansiyasının bugüne kadar çözemediği bir dizi problemi bağrında taşımaktadır. Yazar, yukarıdaki sözleri yıllarca cepheden cepheye koşmuş Bekir Çavuş’a söyleterek attığı tokadın şiddetini arttırmaktadır. Dünya’yı ve Cihan Harbi’ndeki düşmanları görmüş bir vatandaşın görüşleridir bunlar. Görmeyenlerin durumunun daha kötü olduğunu tahmin etmek güç değildir. Tanzimat’tan o güne kadar Türk aydını “Bekir Çavuş”lara ulaşamamıştır. Karaosmanoğlu, “Yaban”da iğneyi Türk köylüsüne batırsa da çuvaldızı Türk intelijansiyasına batırmaktadır.

Meselenin özü, insan topluluklarını bir arada tutan sosyal organizasyon bağları olan (1) oba/aşiret/boy, (2) din, (3) milliyet asabiyetlerinin, ikincisinden üçüncüsüne geçiş sorunudur. Bunun yüzyıllara yayılan köklü temelleri olduğundan bahsedilmişti. Şimdi onları açmakta yarar var.

On birinci yüzyıldan itibaren Anadolu Türklüğü’nün içerisine girmiş olduğu etnogenez sürecinde, insanların temel motivasyon kaynaklarından birisi İslam diniydi. Doğal kültürleme süreçleri, sözlü aktarım ve medrese teşkilatının uyguladığı cer sistemiyle İslam dininin esasları ve kimlik şekillendirici unsurları Anadolu Türkleri tarafından yüzlerce yıl içerisinde benimsenmişti. Coğrafyanın en büyük “ötekileri” (Bizanslı Hıristiyanlar / Haçlılar / Şii Fatımi ve Safevi / Bâtıniler vd.) dinin verdiği kimlik üzerinden tanımlanabildiği için “dış tahrik” etkisiyle Müslüman kimliği oldukça güçlü bir şekilde yer tutmuştur. Anadolu Türklüğünün bir etnos olarak ortaya çıkışında İslam dininin bu tesiri kesinlikle yadsınamaz. Pekâlâ, sorun nerede ortaya çıkıyor?

Geç Orta Çağ’da kâğıt, matbaa, kitap, yaygın okul eğitimi vb. unsurların geniş kitlelerce kullanımının başlangıç safhası yaşanmıştır. İlerleyen yüzyıllarda da bu unsurların toplumlar içerisindeki yaygınlığı artmıştır. Bahsi geçen bu unsurlar, bilginin kaydedilmesine, aktarılmasına ve toplumsal iletişimin gelişmesine imkân sağlayan icatlar ve uygulamalardır. Bu araçların kullanıldığı milletleşme süreçlerinde intelijansiyanın temel vazifesi; milleti o millet yapan vasıfları tespit ve inşa etmek suretiyle ortaya çıkarıp, milli ajitasyon vasıtasıyla toplumun geneline endoktrine etmek olarak tespit edilmişti. Bu tip bir milli hareketin başarıya ulaşmasında en etkili unsurlar; yaygınlaşmış bir okul eğitimi ve iktisadi unsurlardır (mahalli veya ulusal pazarlar). Bu unsurlar, 19. yüzyıldan günümüze toplumsal iletişimi güçlendiren yegâne enstrümanlardır. “Milli” karakterdeki okul eğitiminin ve mahalli/ulusal pazarların erişemediği coğrafyalarda milli kimlik inşası sekteye uğrar ve eski kimlikler baskınlığını sürdürür. Osmanlı Devleti’nin son yüzyıllarına bakıldığında 19. yüzyıldan itibaren kurumsal eğitimi yaygınlaştırma çalışmalarının arttığı görülmektedir. Ancak eğitim kurumlarının büyük çoğunluğu “Osmanlı” ve “İslam” kimliklerini benimsetecek ve güçlendirecek nitelikte eğitim veren kurumlar olmuştur. Bunların yanında daha az sayıda, bilim ve din eğitimini birlikte veren kurumların olduğu da gözlenmektedir.

Türklük ile ilgili felsefi ve akademik üretimi yapacak aydınlar konusunda da bir yetersizlik göze çarpmaktadır. Hatta Durmuş Hocaoğlu dönemin Türk aydınlarını “yarı aydın” olarak nitelendirmektedir. Aydınların yetişeceği ortam açısından eğitim teşkilatlanmasındaki zafiyetin, bu durum üzerinde de etkili olduğu akla gelmektedir. Ancak Hocaoğlu, esas sebebin çökmekte olan bir medeniyetin aydınları olmasından kaynaklandığını belirtmektedir. Medeniyetin çökmekte oluşunun etkisi şüphesiz çok büyüktür, ancak bunun esas sebepleri düşünüldüğünde intelijansiyanın zayıflığının sebebi daha anlaşılır olmaktadır. Etnosların ve kültürlerin yükselişi, toplum içerisinde risk alabilen etnik tutku sahibi hırslı-enerjik (passioner) insanların oranına bağlı olarak gerçekleşmektedir. Oransal olarak hırslı-enerjik insan sayısı ne kadar çoksa etnosun sınırlarını genişletmesi, kültürel üretimine devam etmesi ve dış tehditlere karşı kendini koruma kabiliyeti o kadar güçlü olmaktadır. Anadolu Türklüğü, Anadolu’daki Türkmen aşiretlerinden edindiği insan gücünü Orta Avrupa’dan Yemen’e kadar çok geniş bir coğrafyada hoyratça tüketmiştir. Risk alarak uzak coğrafyalara gidebilen bu akıncı ruhlu (hırslı-enerjik) nüfusun önemli bir kesimi 15.-20. yüzyıllar arasında bu coğrafyalarda şehit düşmüştür. Bunlara bir de son iki yüzyılda katledilen Türkler ve anavatanı korumak için savunma savaşlarında kaybedilen hırslı-enerjik nüfus eklendiğinde Anadolu Türklüğünün etnogenetik açıdan atalet aşamasına çekildiği görülmektedir. Zira kaybedilen hırslı-enerjik insan gücü, genetik havuzdan gelen yeni nesillerce hemen tahkim edilememekte ve toplum açısından bir etnik dinlenme ihtiyacı hâsıl olmaktadır (eğer bu süreçte dış tehditler tarafından yok edilmezse). Devrim niteliğinde yenilikleri ve fikirleri üretecek, mevcut sisteme başkaldırabilecek ve yeni bir düzeni hayal edip kurma peşinde risk alabilecek aydınların da hırslı-enerjik insan gücü içerisinde olduğu düşünülürse; genetik temsili azalan bu tip insanların toplum içerisinde görülme oranı da doğal olarak azalmaktadır. Oysa din asabiyetinden milliyet bilincine tekâmül gibi büyük toplumsal dönüşümlerde bu karakterdeki öncü insanlara ihtiyaç vardır. Ancak etnosu koruyan hırslı – enerjik diğerkâmlar (altruistlerin) aldıkları riskler ve kendilerini feda etmeleri sebebiyle sayıları ve toplum içerisindeki genetik temsilleri hızla azalır. Diğerkâm nüfus azalırken, etnik tutkudan yoksun hırslı – enerjik karakter taşımayan egoist kesim nesil çoğaltmakla meşgul olur. Bu durum, toplum içerisindeki hırslı – enerjik insan temsillerinin çağlar içerisinde entropik bir karakterde azalmasına ve konsantrasyonunu kaybetmesine sebep olur. İngiliz genetikçi Haldane’ye göre fikir ve bilim şehitlerinin, cesur savaşçıların, şairlerin ve sanatkârların genlerine müteakip nesillerde giderek daha az rastlanır.[11] Bu evrensel olguya, Türk tarihinin Türk demografisine birkaç yüzyıl gibi kısa bir zaman içerisinde dayattığı savaşlar, isyanlar ve katliamlar, hırslı – enerjik insan kaybının hızlandırılmış bir süreçte yaşanmasına sebep olmuştur. Fikir ve bilgi üretiminde, bu alanda çalışan ve çatışan aydın sayısının büyük önem arz ettiği göz önünde bulundurulursa; bu dönemin Türk aydınına da haksızlık etmemek gerekir. Sayıca ve oranca az olmalarına rağmen onlar samimi olarak çalıştılar. Ancak hem toplumun içerisinde bulunduğu etnogenetik safhanın, hem de kurumsal yapıdaki işleyiş ile ilgili bozuklukların bir sonucu olarak ellerinden daha fazlası gelmedi. Kendilerini bu uğurda heder ettiler, bu dertlerinin etkisiyle çoğunluğu genç yaşlarında altruist intiharlarla bu dünyadan göç ettiler. Dolayısıyla bu dönemde Türklük ile ilgili edebi, tarihi veya coğrafi akademik bilgi üretimi konusunda bir zafiyet yaşandığı; üretilen bilgilerin kullanıldığı milli ajitasyonu kitlelere ulaştıracak yaygın bir eğitim teşkilatlanmasından söz edilemeyeceği ortaya çıkmaktadır. Aksine, din asabiyetinden milliyet bilincine geçişi zorlaştıracak nitelikte bir eğitim yapılanmasından bahsedilebilir. 19. ve 20. yüzyıllarda İslam medeniyeti, Durmuş Hocaoğlu’nun[12] da belirttiği gibi çöküş içerisindedir. İslam süper etnosu[13] parçalanmaktadır. Böyle bir dönemde, bu salt din odaklı eğitim diretmesi tarihe meydan okumak kabilinden bir hareket olmuştur. Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük ekseninde şekillenen tartışmalar, zaten yorgun olan Türk intelijansiyasının işini daha da güçleştirmiştir. Türkçülük, bu tartışma ortamında dine ve özellikle ulemanın ümmet birliğini sürdürme gayretlerine karşı çıkmak zorunda kalmıştır.[14] Aynı dönemin Avrupa’da milliyetçiliğin en ihtişamlı zamanları olduğu düşünülürse; Atatürk’ün yukarıda paylaşılan tespitinde, milli bilincin geliştirilmesindeki gecikmeden ne tür bir durumu kastettiği anlaşılır olmaktadır.

Türk intelijansiyasının içinde düşmüş olduğu bu insan kaynağı ve bunalım sorununa “nefes” Türk dünyasından yetişmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Türkçülük ile ilgili atılımların kısa sürede gerçekleşmesinde Türk dünyası aydınlarının Osmanlı ülkesine göçü etkili olmuştur. Türkçülük ile ilgili örgütlenmeler ve fikri altyapının oluşturulmasında söz konusu aydınların rolü büyüktür.[15] Bu kan takviyesi gerçekleşmese Türkçülüğün doğuşu ve kitleselleşmesi ile ilgili gecikme süresi uzayabilirdi.

Bazı tarihi deneyler, milli hareketin gelişim sürecinde intelijansiyanın işini kolaylaştıran çeşitli unsurlar olabileceğini göstermektedir. Örneğin intelijansiyanın hitap ettiği millet, milli ajitasyon evresinde başka bir millet veya topluluk tarafından siyasi, askeri, sosyal veya ekonomik saiklerin herhangi birisi vasıtasıyla tehdit altında tutuluyorsa; milli ajitasyonun başarıya ulaşması çok daha kolay olmaktadır. Bu durum genel kitlenin, farklı sosyal unsurları görerek kendi milli benliğinin “ayırt edici özellikleri”ni idrak etme işini kolaylaştırmakta ve intelijansiyaya yardımcı olmaktadır. Türk milleti; 93 Harbi, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi gibi kendi varlığına Türklüğünden dolayı kastedildiğinde, milliyet bilincini büyük ölçüde bu dış tahrik etkisiyle geliştirmiştir. Özellikle anavatanın kalbine kadar sokulan düşman olgusuyla yüzleşilen İstiklal Harbi bu konuda “milli ajitasyon” için müthiş bir argüman kaynağı sağlamış ve Türk İnkılabı’na aşama atlatmıştır. Ancak buna rağmen Türk intelijansiyası Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki motivasyonunu kaybetmiş ve bu toplumsal evrim bugüne kadar oldukça yavaşlamıştır. Bugün yaşatılan “Türk-İslam Sentezi” deyişi de bu sorunun ortaya çıkarmış olduğu bir sonuçtur (diğer soruların cevaplarında bu konuya değinilecektir).

Anadolu Türklüğü, İstiklal Harbi’nden sonra çekildiği etnik dinlenmeyi yaklaşık bir asırdır sürdürmektedir. Bu süreçte toplumun genetik havuzundan etnik tutku sahibi hırslı ve enerjik olan (oranlarını bilemeyeceğimiz) yeni bireyler ortaya çıkmış ve çıkmaktadır. Bu insan gücü doğru yetiştirilebilir ve kullanılabilirse asırlara yayılan problemlerin çözümü için sağlıklı adımlar atılabilir.

Özetle, din ile milliyetçilik arasındaki ilişki sosyal organizasyonu bir arada tutan bağların arasındaki bir aşamalılık ilişkisidir. Din, milliyetçiliğin ortaya çıkışı için zaruri bir olgudur. Tüm büyük milletlerin harcında ciddi bir inanç boyutu yer almaktadır. Bu boyut milli kimlikleri de şekillendiren unsurlar arasındadır. Ancak modern anlamıyla milliyetçiliğin teşekkül ettiği çağlarda; toplumun, din asabiyetinin üzerine milli bilinci inşa edebilmesi bir geçiş aşamasıdır. Bazı toplumlar, aydınları vasıtasıyla bu süreci sıhhatli bir şekilde yaşarken; bazıları aynı süreci çatışmalarla deneyimlemektedir. Bu yüzden farklı kültürlerde din ve milliyetçilik ilişkisine bakış açısı da farklı şekillerde ortaya çıkabilmektedir. Yukarıda Türkiye deneyi kısaca özetlenmeye çalışılmıştır.

VURUCU: Türk -İslam Sentezi ile Türk Müslümanlığı aynı anlam ve işlevleri mi temsil ediyor, yoksa farklı değerlendirmeler midir? Bu eksen üstünde Türk Müslümanlığı tanımlaması için ne düşünüyorsunuz? Aynı dine mensup farklı milletlerin din yorumlarının / anlayışlarının aynı olması mümkün müdür?

KIZIL: Türk Müslümanlığı, İslam’ın Türk kültürü ve Türk aklından süzülmesiyle ortaya çıkan anlayışı temsil etmektedir. Türklerin İslam yorumu ve yaşayışı olarak da adlandırılabilir. Bu anlayış, fıkhi – ameli boyutta Hanefilik, itikadi boyutta Maturidilik ve ahlak boyutunda Yesevilik ile ifadesini bulmuştur. Türk Müslümanlığı, aklı önceleyen bu üçlü sac ayakları üzerinde şekillenen özgün bir din anlayışı ve yaşantısıdır.

Hanefilik’te akıl, dinin anlaşılması ve yorumlanmasında mutlak bir yetkiye sahiptir. Buna göre kişi, ayetler ile ilgili yaptığı yorumlar dolayısıyla küfre düşmez ve tekfir edilemez.[16] Aynı akıl taraftarlığına sahip İmam Maturidi de benzer görüşleri itikadi sahada temellendirmiştir. Maturidi bunu yaparken aynı zamanda modern epistemoloji tarafından da bir benzeri kullanılan bilgi teorisini inşa etmiştir. Maturidi’nin kurduğu bilgi teorisinde, bilginin üç temel kaynağı vardır; akıl, duyular ve haber. Maturidi incelediği konuları, bu üç bilgi kaynağı ile temellendirmeye çalışırdı. İmam Maturidi’nin, Türkistan’da sistemleştirmiş olduğu bu din anlayışı akılcı-hadari din anlayışı olarak isimlendirilmiştir.[17]

Maturidilik gibi, Yesevilik de; İslam’ın Türk aklından ve kültüründen süzülmesiyle oluşturulmuş ahlak merkezli bir tasavvufi anlayıştır. Tıpkı Maturidilik gibi, Yesevilik de dışarıdan ithal edilmemiş, Türkler tarafından geliştirilmiştir.

Farklı milletler, aynı dine mensup olsalar dahi din yorumları genelde birbirlerinden farklılık göstermektedir. Bu husus üzerinde söz konusu milletlerin geçmiş ve günümüzdeki kültürel birikimleri, gelenek – görenekleri, yaşadıkları coğrafyalar, komşusu oldukları kültürler gibi faktörler etkili olmaktadır. Büyük dinlerin bölünmüş oldukları fraksiyonlar ve mezhepler, büyük ölçüde bu faktörlerin izlerini taşımaktadır. Bunlardan belki de en belirgin olanı coğrafi faktördür. Farklı mezheplerin farklı coğrafyalarda öbekleşen bir örüntü sergilemesi bu faktörü görünür kılar. Hatta bu faktör, Türk Müslümanlığı için kullanılan “Kuzey Müslümanlığı” isimlendirmesinde olduğu gibi dile dahi sirayet etmiştir. Türklerin, Eşari ekolünün hâkim olduğu coğrafyanın kuzeyindeki enlemlerde meskûn oluşu bu isimlendirmede etkili olmuştur.

Türk-İslam Sentezi ise Türk intelijansiyasının 20. yüzyıl sorunlarının ürünüdür. Milliyet bilincinin kitleselleştirilmesi aşamasında başarısız olan Türk aydınının, bilinçli veya bilinçsiz şekilde kolay olana meylederek; halk içerisinde yaygın olan bir önceki asabiyet aşamasına sarılmasıdır. Bu durum ise Türkiye’de milliyetçiliğin gelişimi açısından büyük sorun yarattığı gibi Türk dünyası bütünleşmesi açısından da olumsuz sonuçlar doğurmuştur, doğurmaktadır.

Türk kültürü ve kimliğinin oluşumunda ve harcında İslam büyük bir rol oynamıştır. Ancak büyük bir dinin bir milletin oluşumunda etkili olması olgusu bütün büyük milletler için geçerlidir. İngiliz kültürü ve kimliğinde bir Hıristiyanlık yorumu olan Anglikanizm’in etkisi yadsınamaz; Rus kültürü ve kimliği üzerinde Ortodoks Hıristiyanlığın; Arap kültür ve kimliği açısından da İslam’ın etkileri yine aynı şekilde gözlenebilir. Ancak ne İngiliz – Hıristiyan Sentezi, ne Rus – Hıristiyan Sentezi ne de Arap – İslam Sentezinden bahsedilir. Zira buna gerek yoktur. Türk kimliğinde İslam’ın olması gibi bu kimliklerin harcında bunlar zaten doğal olarak vardır. Ancak bu dinlerin üzerinde bir de milli kimlikler teşekkül etmiştir ve önceki asabiyetten müstakil olarak kitleselleştirilmiş ve kabul görmüştür.

Türkiye örneğinde milli hareketin kitleselleştirilmesinde yaşanan sorunlar, Türk intelijansiyasını, Türklük ve milliyetçiliği İslam ile birlikte zikretmeye ve bu yolla kitleselleştirme gayretine itmiştir. Bu durum milli hareketi geç tecrübe eden bir milletin gecikmiş geçiş süreci gibi görünmektedir. Yakın gelecekte böyle bir sorun Türkiye’nin gündeminde olmayabilir.

VURUCU: Bugün Türk milliyetçileri için İslam zemininde ister sentez ister ülkü ister düşünce veya Türk müslümanlığı olsun, ister seküler değerlendirmeler olsun milliyetçilerin pozisyonu ne olmalıdır? Bu zeminde milliyetçilerin genel kabul görecek bir tavır geliştirebilmelerini sağlayacak fikri kabul ve değerlendirmeler bir ortaklık sağlayacak şekilde mümkün müdür?

KIZIL: Türk milliyetçileri, Türk milliyetçiliğinin programını ve ifadesini bulduğu Türkçülük bağlamında hareket etmelidirler. Ziya Gökalp’e göre, ülküsünün büyüklüğü bakımından Türkçülük üç aşamaya ayrılabilir; Türkiyecilik, Oğuzculuk/Türkmencilik ve Turancılık.[18] Gökalp, bunu söylerken yaşadığı dönemde gerçeklik alanında yalnızca “Türkiyecilik” ülküsünün bulunduğunu da belirmiştir. Dolayısıyla diğer iki aşama ideal / ülkü mesabesindedir. İkinci aşamada kültür birleşmesinin en kolay gerçekleşeceği grup olarak Oğuzlar/Türkmenler sunulmuştur. Türkiye Türkleri, Azerbaycan, İran ve Harezm Türklerinin de Oğuz uruğundan olduğunu belirterek yakın gayenin bu Oğuz birliğini tesis etmek olması gerektiğini ifade etmiştir. Ancak bu birliği “şimdilik” siyasi bir birlik olarak tasavvur etmediğini de eklemiştir. O dönem gayenin yalnız kültürce birleşmek olduğunu vurgulamıştır. Türkçülerin uzak ülküsü olarak da Turan adı altında birleşen Oğuzları, Tatarları, Kırgızları, Özbekleri, Yakutları dilde, edebiyatta ve kültürde birleştirmek olarak sunmuştur.[19] Dolayısıyla Türkçülük karakteri itibariyle “birlik” (pan) hareketidir. Türk dünyasının coğrafya, kültür, inanç vb. faktörler açısından sergilediği bölünmüşlük göz önünde bulundurulursa Türkçülüğün “birlik” karakterindeki bir düşünce sistemi olarak ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Türk Milliyetçiliği ve İslam açısından düşünüldüğünde; Türk Dünyası’nın din ve inanç alanında sergilemekte olduğu bölünmüş yapı, Türk Dünyası Eğitim – Politiği açısından önemli bir faktör olarak sekülerizmi gündeme getirmektedir. “Seküler” sözcüğü, “nesil”, “periyod” ve “yüzyıl” gibi anlamlara gelen ve zamanla Latince’de “dünya” anlamında kullanılmaya başlanan bir sözcüktür.[20] Dolayısıyla sekülerizm “dünyevilik” manasında kullanılmaktadır. Avrupa’da, dinin egemen olduğu Orta Çağ’ın ardından Rönesans ve Reform ile filizlenen ve Aydınlanma ile gerçek özünü bulan sekülerizm, bilgi ve değerlere dini perspektiften değil, insani perspektiften bakmayı şiar edinir.[21] Bu durum seküler insanın inançsız olduğu anlamına gelmez; aksine seküler insan, inancın ve kutsal olanın öznel alana ait olduğunu, hiç kimsenin bir diğerinin inancına müdahale edemeyeceğini ilke olarak kabul eder.[22] Dolayısıyla seküler bir toplulukta, bireylerin din veya mezhep farklılıkları içtimai hayat içerisinde herhangi bir sorun teşkil etmez. Türk Dünyası’nın din ve mezhepler yönünden bölünmüşlüğü göz önünde bulundurulduğunda, Türk dünyası bütünleşmesi açısından sekülerizmin önemi ortaya çıkmaktadır. Ziya Gökalp’in yakın ülkü olarak sunduğu Oğuzculuk/Türkmencilik kapsamında birliği öngörülen; Türkiye ve Türkmenistan Türkleri arasında Sünni – Hanefilik, Azerbaycan Türkleri arasında ise Şii – Caferilik mezheplerinin yaygın olduğu düşünülürse sekülerizmin Türk dünyası açısından taşıdığı önem daha açık şekilde ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’deki eğitim tarihi, sekülerleşmeye pragmatist bir yaklaşım sergilendiğini göstermektedir.[23] Aynı pragmatist yaklaşım, “birlik” ve “bütünleşme” amacıyla daha büyük bir organizasyon ile Türk dünyası açısından da sergilenebilir. Eğitime seküler yaklaşım, bilim ve din arasında süregelen çatışmayı da ortadan kaldıracaktır. Zira esasında bilim ve din alanları birbiriyle kesişmeyen, çatışmayan alanlardır. Amaçları da, kullandıkları yöntemler de birbirinden farklıdır. Bilime dayanarak din hakkında yorum yapmak da, dine dayanarak bilim hakkında hüküm vermek de aynı derecede yanlıştır.[24] Aksi bir durum insanı skolastik düşünceye götürmektedir. Zira skolastik düşünce, zannedildiği gibi bilime karşı, ondan apayrı bir düşünce alanı değildir; bilime ve bulgularına dini bir perspektiften bakarak açıklama getirme çabasının ürünüdür. Eğer seküler bir anlayış ile din ve bilim alanları kendi kulvarlarında rahat bırakılmazsa gelinen nokta skolastik düşünceden başka bir şey olmayacaktır. Böyle bir durum, Türkçülüğün birleştirmeyi ülkü edindiği Türk dünyasının çağdaş medeniyetler arasında yerini almasının önünde büyük bir engel teşkil edecektir. Medeniyet liginde herhangi bir iddiası olmayan Türk dünyası bütünleşmesi ise başat güçlerin satranç tahtasına döneceğinden bir önemi kalmayacaktır.

Türk Dünyası Eğitim – Politiğinde seküler anlayışı egemen kılmak, dinin ve din eğitiminin göz ardı edileceği anlamına gelmemektedir. Zira Türk eğitim sisteminin pragmatist anlayış ile inşa edilen sekülerleşme tarihine bakılırsa, örgün ve yaygın eğitim içerisinde Diyanet İşleri Başkanlığı ve din eğitiminin yeni güçlü pozisyonunu görmek mümkündür.

Türk Dünyası’nda Hanefi-Maturidi inancının hâkim olduğu bölgelerde, Türk Müslümanlığı olarak adlandırılan Hanefilik-Maturidilik-Yesevilik ekolü, tekrardan tarihte olduğu gibi hakkıyla canlandırılabilirse, bu ekolün akıl ve bilim ile ilgili sunduğu görüşler, sekülerizm ilkesi ile çatışmaya mahal vermeden Türk Dünyası’nın bilim ve eğitim yolundaki yürüyüşüne destek olabilir. Dolayısıyla örgün ve yaygın “din eğitimi”nin yukarıda kısaca bahsedilen tarihi süreç içerisinde tahrip olan bu anlayışı güçlendirecek şekilde düzenlenmesi, bilim eğitiminin de kamuoyu tarafından itibar görmesine vesile olabilir. Ceditçiler, bu ülkü uğruna Türkistan’da mücadele ettiler. Ancak büyük çoğunluğu, dönemin şartları sonucunda işgal güçlerinin idam mangaları tarafından şehit edildiler. Gelecek ne getirir tam olarak bilinemese de Türk intelijansiyasının üzerinde uğraş vermesi gereken önemli bir çalışma alanı da bu kadim anlayışın uyandırılması olmalıdır.

 

KAYNAKÇA

Gumilev, Lev N., Etnogenez: Halkların Şekillenişi Yükseliş ve Düşüşleri, Selenge Yayınları, İstanbul, 2016.

Hocaoğlu, Durmuş, Düşük Şiddetli Devrim, Kocav Yayınları, İstanbul, 2015.

Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Yaban, Birikim Yayınları, İstanbul, 1981.

Karatay, Osman, Etnik Tutumun Tarihsel Kökleri ve Türk Kimliğinin Geleceği, Türk-Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM), İstanbul, 2005.

Köçer, M. ve Egüz Ş., “Türk Eğitim Tarihinde Sekülerizm”, Turkish Studies, C: 9, Sayı:5 (2014).

Kutlu, Sönmez, Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar, Hanefilik-Maturidilik-Yesevilik, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

Öksüz, İskender, Bilim, Din ve Türkçülük. Panama Yayıncılık, Ankara, 2018.

Özkan, Salih, Türk Eğitim Tarihi, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara, 2011.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu Karakoyunlu Devletleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2019.

Vurucu, İkbal, Turan Ülküsü Türk Milliyetçiliği ve Turancılık, Kripto Yayınevi, Ankara, 2017.

Yıldız, Mustafa, “İbni Haldun’un Tarihselci Devlet Kuramı”, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 10 (Güz 2010), s. 25-55.

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2012.

 

[1] Mustafa Yıldız, “İbni Haldun’un tarihselci devlet kuramı”, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 10 (Güz 2010), s. 25-55.

[2] Soru sadece İslamiyet açısından cevaplandığı için daha önceden bu coğrafyalarda yaşayan ve Hıristiyanlık, Musevilik ve diğer büyük dinlerin cemaatlerine mensup insanlar bu genellemenin dışında tutulmuştur.

[3] Etnos: İnsanların orijinal davranış kalıbı esasında tabii olarak şekillenen, ait oldukları toplum.

[4] Osman Karatay, Etnik Tutumun Tarihsel Kökleri ve Türk Kimliğinin Geleceği, Türk-Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM), İstanbul, 2005, s.24.

[5] Salih Özkan, Türk Eğitim Tarihi, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara, 2011, s.20.

[6] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu Karakoyunlu Devletleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2019, s.26.

[7] Sönmez Kutlu, Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar, Hanefilik-Maturidilik-Yesevilik, Ötüken Neşriyat, İstanbul, s.39-45.

[8] Kutlu, a.g.e., s.175.

[9] İkbal Vurucu, Turan Ülküsü Türk Milliyetçiliği ve Turancılık, Kripto Yayınevi, Ankara, 2017, s.61.

[10] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban, Birikim Yayınları, İstanbul, 1981, s.203.

[11] Lev N. Gumilev, Etnogenez: Halkların Şekillenişi Yükseliş ve Düşüşleri, Selenge Yayınları, İstanbul, 2016, s.172.

[12] Durmuş Hocaoğlu, Düşük Şiddetli Devrim, Kocav Yayınları, İstanbul, 2015.

[13] Süper Etnos: Birden fazla etnosun birleşiminden oluşan etnoslar birliği, medeniyet dairesi.

[14] İkbal Vurucu, a.g.e., s.65.

[15] İkbal Vurucu, a.g.e., s.63.

[16] Kutlu, a.g.e. s.33.

[17] Kutlu, a.g.e. s.40.

[18] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2012, s.21-23.

[19] Ziya Gökalp, a.g.e., s.20.

[20] M. Köçer, M. ve Ş. Egüz, “Türk Eğitim Tarihinde Sekülerizm”, Turkish Studies, C: 9, Sayı:5 (2014),s.1448.

[21] M. Köçer, M. ve Ş. Egüz, a.g.e., s.1449.

[22] M. Köçer, M. ve Ş. Egüz, a.g.e., s.1449.

[23] M. Köçer, M. ve Ş. Egüz, a.g.e., s.1450.

[24] İskender Öksüz, Bilim, Din ve Türkçülük. Panama Yayıncılık, Ankara, 2018, s.38.

Yazar

İkbal Vurucu

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar