01.08.2021

Ermenistan’da Kadife Devrimi ve Paşinyan’ın Son Kozu

Dünyada zaman en hızlı nerede akar diye sorsalardı, cevabım kuşkusuz şöyle olurdu: “Türkiye’nin başkenti Ankara merkez olmak üzere bir pergelle çevresinde bir daire çizin, işte burası!"


Uzunca bir aradan sonra tekrar merhaba!

Dünyada zaman en hızlı nerede akar diye sorsalardı, cevabım kuşkusuz şöyle olurdu: “Türkiye’nin başkenti Ankara merkez olmak üzere bir pergelle çevresinde bir daire çizin, işte burası!”

Kafkaslar, Balkanlar, Orta Doğu, Akdeniz tek başlarına dünya gündeminin yüzde ellisini oluşturmakla kalmıyor, her an büyük gelişmelere de gebe bölgeler. Çoğu kimseye bu gelişmeler sürpriz gibi gelse de, olayları birbiri ile ilişkilendirme ve “çok bilinmeyenli denklem” kurma yetisine sahip olanlar için sadece “zamanlamalar” sürprizdir. İşte, Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan gerilim de böyle bir şey. Meseleyi ilginç kılan diğer bir detay ise, Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ve onun göreve gelme biçimi.

Geçmiş yazılarımdan birinde, Lübnan’ın bugünkü kaotik halini almasının temellerini atan 2005 Sedir Devriminden söz ederken, ABD’nin Lübnan sokaklarındaki öfkeyi nasıl kontrol altına aldığını ve kendisine yakın politikacıları nasıl iktidara taşıdığını anlatmıştım. Renkli Devrimler diye de bilinen, dünyanın hemen her ülkesine “vakıf ve yardım” faaliyeti görünümüyle bir örümcek ağı gibi yayılmış Soros bağlantılı sivil toplum kuruluşlarının dizayn ve kontrol ettiği sözde devrimlerin, dünyanın başına nasıl bela olduğuyla ilgili daha önce yayınlanan birçok yazım mevcut.

Renkli Devrimlerin hedeflediği bölgelere baktığımızda, bunların ağırlıklı olarak Baltık, Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve son dönemde Hong Kong meselesi üzerinden Güney Çin olduğunu açıkça görüyoruz. Amerikan dış politikası için hayati öneme sahip bu bölgelerde, birkaç senede bir “otoriter rejimlere karşı şiddet içermeyen sivil eylemler” kisvesi altında “renkli hamlelere” şahit olduk, bilhassa son otuz senede. Ukrayna, Gürcistan, Irak, Lübnan, Mısır, Suriye, Belarus, Romanya, Sırbistan ve İran bu kalkışmaların olduğu ülkelerdi, hatırlayalım. Ancak Ukrayna, Belarus ve Gürcistan’daki girişimler, Rus istihbaratının çok ani ve kararlı karşı hamleleri ile, Ukrayna’da Kırım’ın ilhakı, Gürcistan’da Rus işgali ve ardından Rus kuklası bir yönetimin göreve gelmesiyle, Belarus’ta ise, Belarus ve Rusya içinde birtakım muhaliflerin “ortadan yok olmasıyla” sonuçlandı. Rusya, kendi coğrafyasında CIA’nın bu oyunlarına karşı son derece tetikte biliniyordu ve olasılıklar karşısında yapacağı hamleleri inceden inceye hesaplamıştı.

Erivan’da Kadife Devrimi

Soros Devrimlerinin hedefindeki iki önemli Kafkas ülkesi ise, kardeş Azerbaycan ve Ermenistan’dı.

Azerbaycan’da “muhalif siyasetçiler” üzerinden tertiplenen oyunda, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Rusya, Türkiye ve İsrail’i de arkasına alarak bu hareketleri bastırıp kurtulmuş olsa da, Ermenistan için durum böyle olmadı. Dışarıda çok fazla paraya hükmeden ve güçlü uluslararası lobi faaliyetleri yürüten diaspora, artık Ermeni lideri Serj Sarkisyan’ı istemiyor, onu hantal ve uzlaşılmaz buluyordu. Soykırım yalanının bir türlü kabul görmemesi, ABD ve Fransa başta olmak üzere, Türkiye’nin jeostratejik öneminin bilincinde olan ülkelerin her ne olursa olsun Ermeniler’in ağzına bir parça bal çalıp meseleyi senelerdir öteliyor olması hakkında, “diasporanın ticari ve siyasi ilişkilerini” işaret ederek diasporayı iyice kızdıran Serj Sarkisyan, buna rağmen 2018 seçimlerini tekrar kazandı ve iki dönem yaptığı cumhurbaşkanlığından sonra bu sefer başbakanlığını ilan etti. Fakat işler pek de onun hesapladığı gibi yürümedi.

Ülkedeki siyasî yozlaşma ve yolsuzluklar için Sarkisyan’ı suçlayan muhalefet, halkı Sarkisyan yönetimine karşı “ülkeye sahip çıkmaya” davet etti, böylece meydanlar ve sokaklar insanlarla dolup taştı. Ardından, protesto hareketinin liderleri olan Nikol Paşinyan, Ararat Mirzoyan ve Sasun Mikaelyan’ın gözaltına alınmalarına halkın tepkisi hayli sert oldu. Halkı teskin etmek yerine, on kişinin hayatını kaybettiği 1 Mart 2008 tarihli olaylara atıfta bulunarak protestoculara gözdağı vermesi, Sarkisyan’a pahalıya patladı. 23 Nisan 2018 günü, askerlerin kışlalarından çıkıp üniformalarıyla protestocu halkın arasına karıştığını gören Sarkisyan, o gün derhal başbakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı.

 

Ülke içinde dolaşımda olan paranın abartısız yüzlerce misline yurt dışında hükmeden (çoğunluğu Türkiye, ABD ve Fransa’da bu varlıkların) diaspora, muhalif lider Nikol Paşinyan üzerinden halkı ve hatta kışladaki askerleri sokağa döküp “şimdilik” barışçıl(!) protestolara katılmasını sağlayarak Başbakan Sarkisyan’a “patronun aslında kim olduğunu” da hatırlatıyordu bu olayla.

 

1 Mayıs’ta yenilenen seçime tek aday olarak giren milletvekili ve eski gazeteci Nikol Paşinyan, kazanmasına rağmen 105 sandalyeli parlamentoda Senj Sarkisyan’ın lideri olduğu Ermenistan Cumhuriyetçi Partisi’nden (ECP) oy alamadığı için seçilememiş, seçilemeyince Erivan sokakları yeniden hareketlenmişti. Anayasayı ve kuralları zorlayan Paşinyan, “ya olacak, ya olacak” diyor, parlamento da olaylara son vermek için onu başbakanlığa getirecek bir modeli tartışıyordu. Ermeni yasalarına göre 8 Mayıs’ta tekrar edilecek seçimler öncesi ECP yaptığı değerlendirme sonucu olarak, hedefini Sarkisyan’dan ECP’ye yönelten bu agresif, karizmatik politikacıdan ürkerek uzlaşmış, ona ihtiyacı olan sayıda oyu vermeyi kabul etmiş, ittifaktan çekilen Ermeni Devrimci Federasyonu (EDF) tarafından yolunun açılmasıyla da elli üç oy sağlanmış ve böylece kriz, Nikol Paşinyan’ın başbakanlığa getirilmesiyle çözülerek protestolar son bulmuştu.

Başbakan Paşinyan, bir devrim olarak nitelendirdiği protesto gösterilerine, 1989 yılında eski Çekoslovakya’daki komünist yönetimin barışçıl yollarla devrilmesinden ilham alarak “Ermenistan’ın Kadife Devrimi” adını vermişti. Otuz yıl önceki bu olaylara bakıldığında, Batı’nın, Rusya’nın etki alanındaki Çekoslovakya’da neleri “başardığı” görülür. Buna da bir başka trajikomik “tesadüf” diyebiliriz öyleyse!

Yatağa “ayıyla” girip “Coniyle” nikâh yapan parlak zekâlı Paşinyan

Peki, Rus yönetimi nasıl oldu da arka bahçesi olan Ermenistan’da bir Soros devrimine göz yumdu?

Ülkemizde belli bir kesim için “antiemperyalizm” demek, eşittir Rusya ve Çin’in kusursuz, cennetten inmiş iyilik timsali olması, maalesef. Daha önce, bilhassa IŞİD ve El-Kaide ile ilgili yazılarda, İran dâhil olmak üzere bu büyük oyuncuların menfaatleri doğrultusunda birbirleriyle bir anda nasıl ortak olabildiğini yazmıştık. Bizim antiemperyalistleri(!) üzmek istemezdim ama birçok alanda Rusya ve ABD’nin işbirliği devam ediyor. Meselâ, Rusya’nın petrol devi Rosneft ile ABD’nin petrol devleri Exxon ve Chevron gibi şirketler arasındaki evlilikler, Antarktika ve Baltık’ta milyarlarca dolarlık ortak petrol arama çalışmaları, Rus ve Amerikan yönetimlerinin Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Azerbaycan gibi coğrafyalarda birbirini ısırmadan, sessiz sedasız yürüttükleri işbirliği, ilk akla gelen birkaç çarpıcı örnek. Neyse, konumuza dönelim.

Rus Hükûmeti için, Ermenistan’da Amerikan yönetiminin etkisinde başlayan herhangi bir devrimi geri çevirmek yirmi dört saat dahi sürmez. Rusya, böyle bir durumda diplomasiyi değil, doğrudan orduyu veya ileri istihbarat tekniklerini kullanmaktan hiç çekinmeyecek bir devlet olduğunu zaten Ukrayna ve Gürcistan’da göstermişti. Ülkedeki doğalgaz hatlarından enerji altyapısına, stratejik kara yolu ve demir yolu hatlarına dek pek çok hayatî konu, Rus yönetiminin kontrolünde ve Rusya’nın yedek parça, bakım hizmeti tedarikine muhtaç durumdayken, iki büyük Rus askerî üssünün Ermenistan’da konuşlu olması da, Ermeni Hükûmetinin kendi sınırlarındaki egemenliği konusunda bize fikir verebilir. Gürcistan’da “Gül Devrimi” şeklinde adlandırılan Soros devrimi olduğunda, “iç işleriyle meşgul” görünen Rus Hükûmeti, Erivan’da Kadife Devrimi başladığında da Suriye, Libya, Ukrayna ve sınırları ötesindeki başka cephelerde bir hayli meşguldü ama “arka bahçesine” müdahale kabul edildiği için, bu “meşguliyet” bir gerekçe bile sayılmazdı elbette.

Kremlin yönetiminin Paşinyan’a göz yumar gibi görünmesinin bir diğer sebebi ise, Paşinyan’ın iktidara gelirken ve geldikten sonra, Rusya korkusuyla yola çıktığı ideallerinden anbean uzaklaşmasıydı, diyebiliriz.

Batı ile nikâh kıyıp, “ayı” ile yatağa girebileceğini zanneden Paşinyan, günler geçtikçe Avrupa Birliği’nden beklediği hamlelerin gelmediğini ve AB yönetiminin Kafkasya’da kendisini doğrudan destekleyeceği gibi beyhûde bir hülyaya daldığını idrak ediyordu. Her ne kadar kabinesinde ve ittifak bileşenlerinde, Batı’da eğitim almış ve Soros’un STK’larından beslenen kimseler bulunsa da, Moskova yönetiminin Erivan’daki etkisiyle ilgili bu faktörlerin tümünün geçersiz olduğunu, kervan yola çıktıktan sonra anlayacaktı Ermeni Başbakan.

Ermeni başbakanının Rusya korkusu

Kadife Devrimle ilgili “Soros Devrimi” ve “Renkli Devrim” imalarını, “ayı” korkusuyla katiyen reddeden Paşinyan, bu gelişmenin rejim değişikliği değil, tamamen ülkenin iç işleri ile alâkalı tabii bir halk hareketi ve demokratik bir talebin karşılığı olduğunu ısrarla vurguladı. Elbette bu açıklamaları yaparken “ayıya” hoş görünmeye çalışıyordu ama kendisini iktidara gelirken destekleyen Batı’nın güvenini sarstığının da farkında olamayacak kadar siyasetten bîhaberdi. Ayrıca, günün birinde ortada hiç sebep yokken, “Ermenistan’ın dış politikasında hiçbir değişiklik olmayacaktır” açıklamasının sebebi de, Rusya korkusundan başka bir şey değildi. Yine de hiç hesaba katmadığı husus, Moskova yönetimi için, Paşinyan profilinde birinin yalnızca “kullan at” değeri taşıyan geçici bir heves olmasıydı.

Paşinyan’ın protesto gösterileri esnasında kullandığı dil de Rus Dışişleri tarafından özenle takip edilmişti. Bu protestolarda, söylemlerini Sarkisyan, Ermenistan Cumhuriyetçi Partisi ve Sarkisyan’ın karıştığı yolsuzluklar ve yoksulluk odaklı tutarak Rus Hükûmetini ürkütmekten kaçınmıştı. Esas ihtiyaçları teşkil eden demokratik reformlar, Türkiye ile sonu gelmez ve yenilgiye mahkûm oldukları kan davasının neticelendirilmesi, sınırların ticarete açılması, işsizlik, diaspora elitlerinin ülkede her konuda kartelleşmesi ve tamamen Türk nefreti odaklı saçma eğitim sisteminin modernizasyonu gibi sorunların çözümünde Ermeni halkının yeni başbakandan büyük beklentileri vardı. Bunu, o dönem protestoların sosyal medyaya yansımalarından anlıyoruz, zira Türkiye ile ilgili olan konu tabu olsa da, diğer konular protestocuların ilgisini Sarkisyan ve ECP’nin iktidardan düşmesinden daha fazla cezbediyordu.

Halktaki bu beklentileri ve heyecanı Ermeni Başbakanı Paşinyan yaratmıştı. Öte yandan, onun bu hedeflere ulaşmasını sağlayacak “dostlar”ı arasında Rusya değil, Batılı ülkeler vardı! Neresinden bakarsanız bakın, felâket bir hesap hatası!

Rusya’nın Ermeni topraklarındaki bu etkisi, gelmiş geçmiş tüm Ermeni Hükûmetlerinin başının üstünde bir giyotin gibi sallanan, “nasıl bir Ermenistan” sorusunun seçeneklerini daha en baştan azaltan ve iktidara aday olanların hayal gücünü daraltan bir gerçek iken, Soros mahsulü Paşinyan, Ermeni siyasetinin temel dinamiği olan “Rus etkisi ve Rusya’ya bağımlılık” gerçeklerini unutmuştu!

 

Paşinyan, Rus yönetiminin tepkisine maruz kalmadan “hendeği atlamasından” hemen sonra, Mayıs 2019’da Soçi’de toplanan Avrasya Ekonomik Birliği Zirvesinde, dünya kamuoyuna “Rusya ile ilişkilerin daha ileri götürüleceğini” bizzat duyuracaktı.

Ancak bu defa da ortaya bambaşka bir çelişki çıkıyordu: Paşinyan’ın liderliğini yaptığı YELQ ittifakının manifestosu! YELQ, Ermenistan’ın Rus etkisinden çıkıp AB ile entegrasyonunu programının temeline koymuştu. Paşinyan, söylemleriyle Rusya’nın tepkisini çekmeyecek bir propaganda dili inşa etse de, halka taahhüt ettiği programla tam tersini söylüyordu. Söylem ve eylemdeki tutarsızlık bununla da sınırlı kalmayacaktı. Yolsuzlukların tamamından Sarkisyan ve partisi ECP’yi sorumlu tutan Paşinyan, bu söylemle o dönemin hakim rüzgârını ardına almış olsa da, yolsuzlukların, yozlaşmanın ve bölgenin en gelişmemiş ülkesi olarak kalmalarının esas sebebi olan bazı iç dinamikler, kalıplaşmış yapılar ve kronik sıkıntılar da vardı.

Diasporanın ülke içindeki güçlü isimleri, onların aileleri artık “oligark” olarak anılıyorlardı. Bir ayağı ABD ve Türkiye’de, bir ayağı Rusya’da olan bu kimseler, “yolsuzluk” diye tarif edilen şeyi “rutin düzene” çeviren kişilerin de ta kendileriydi! Bu isimler gıdadan tekstile, ham maddeden akaryakıta, taşımacılıktan sağlık sektörüne, akla gelecek her alanda öyle köklü bir hale gelmişlerdi ki, bunlara dokunduğu zaman karşısına ya Rusya ya da ABD’deki güçlü diaspora “ağaları” çıkacaktı. Dolayısıyla, tıpkı AB entegrasyonu ve Rus etkisinden çıkma taahhüdü gibi sosyal meselelerin sorunu ve kalkınma meseleleri de yalnızca sözde kalıyordu Ermenistan’da!

Paşinyan, iktidara gelmişti ama aslında sadece bir vekil olduğunu sanırım seçildikten epey sonra anladı!

Batı’nın Kafkaslar’da oynadığı Ermeni kartı

Geçen iki senede taahhüt ettiği hiçbir şeyi başaramayan ve bu olumsuzluklarla başa çıkamayan Ermeni lider Paşinyan, bu sözlerin boyunu aştığını anladığında, Ermenistan Cumhuriyetçi Partisi tarafından boğulmamak için, ülkesindeki herkesin üzerinde mutabık kalacağı karta başvurdu: Türk düşmanlığı!

Temmuz ayından itibaren Azerbaycan sınırında, işgal altındaki Dağlık Karabağ bölgesinden Azerbaycan’ın stratejik enerji hatları ve kara yollarına saldırılar düzenleyen ve zaman içinde istikrarlı biçimde bu saldırıların ve militarist söylemlerinin dozunu artıran Başbakan Paşinyan’ı kaybedeceği bu savaşa cüretlendiren ise, “yaptıkları ve yapmadıklarıyla” Rusya oldu. Yalnızca Avrupa Birliği ve Paşinyan’ın iç politikada çuvallamış olması değil.

Karabağ’da işgalci olduğu uluslararası camia tarafından kabul görüyorken, Paşinyan’ın ABD, Rusya, İsrail, Türkiye ve Azerbaycan’ı yakından ilgilendiren Tovuz gibi enerji geçiş noktalarına saldırısı, kendi ipini çekmek demekti. Ermeni lideri, saldıran taraf olmasına rağmen, uzun süredir Türk ordusu tarafından eğitilen, Türk SİHA’larla donatılmış ve ciddi tatbikatlar yapmış olan Azerbaycan ordusunun taarruzu karşısında kırk sekiz saat içinde darmadağın olan ordusu için uluslararası kamuoyundan yardım istedi. Ancak çaldığı her kapıdan, “hukuken işgalcisin ve saldıran taraf sensin” yanıtını aldı. İsrail’in hiç beklenmedik şekilde Azerbaycan’a destek mesajı göndermesi, ABD yönetiminin konuyla ilgili şimdilik sessizliğini koruması (Başkan Trump seçim kampanyası için iyi bir bağış karşılığında birkaç tatmin edici laf söyleyebilir, hepsi bu), işte dünya kamuoyunca hukuken işgalci sıfatıyla tanınmasından kaynaklanıyor.

Karabağ’ın kendi toprağı olduğu iddiasını hukukî olarak Rusya’ya dahi kabul ettiremeyen maceracı Ermeni başbakan, Rus Devlet Başkanı Putin’le 27 Eylül’de bir görüşme yaparak Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) çerçevesinde Rus yönetiminden ateşkes için yardım istedi. Anlaşmaya göre, taraf devletlerden biri bir devlet ya da ittifakın saldırısına uğrarsa, saldırı tüm üyelere yapılmış sayılıyor. Ermeni başbakanın talebine Putin’in yanıtı, Paşinyan’ı kahredecek cinsten oldu: “Savaş, Ermenistan sınırlarında değil. Dolayısı ile KGAÖ’nün yapabileceği bir şey yok!” Bu da, Paşinyan’ın son kozuydu ve başarılı olmadı. Şimdi, ekranlarda, dünyaya “Türkleri durdurun” diye yalvaran, takım elbiseli bir Ermenistan Başbakanı imajı hâkim. O kamuflaj tişörtlü, elini polis barikatında yaralamış Indiana Jones, sizlere ömür…

Top atışlarıyla tacizlerin nelere mal olabileceğini düşünmeyen ve bu saldırgan davranışlar üzerinden verdiği ahmakça taahhütleri kendi halkına unutturmaya çalışan, vıcık vıcık popülist bir milliyetçilik ve berbat bir kurmay ekibiyle boyundan büyük işlere kalkışan Paşinyan’ın yenilgiye uğrayıp tarihe karışması, ne Rusya ne de Avrupa Birliği için bir kayıp değil.

Ermenistan gibi Rusya’nın egemenliğindeki bir yerde Renkli Devrim gerçekleştiren Batı, Rusya’ya rağmen Kafkaslar’da Ermenistan kartı oynayamayacağını tekrar tecrübe etmiş olurken, Azerbaycan ordusu, tutsak Karabağ’a doğru emin adımlarla ilerliyor.

Ermenistan’ı kemiren kanser: Türk düşmanlığı!

Bütün eğitim sistemi Türk düşmanlığı üzerine kurulu, Türkler’i âdeta insan bile olmayan şeytani mitolojik varlıklar gibi betimleyen siyaset dili ve kendi halkına ülkede yolunda gitmeyen istisnasız her şeyin sebebini, Sevr haritasında kendilerine verilen topraklara sahip olmamaları olarak gösteren toplumsal algı, Ermeniler’in tüm enerjisini bitiren bir kanser bu topraklarda. Türk nefreti, Ermenistan’da tam manasıyla bir tabu ve toplumsal bir dogmatik saplantı haline dönüşmüş durumda.

Yoksulluğun en feci hallerinin yaşandığı, donarak, açlıktan ölen insanların sıradan bir vaka haline geldiği Ermenistan’ın yeni jenerasyonu da, Türkiye ile bitmek tükenmek bilmeyen bir kavgada Rusya, ABD, Fransa gibi devlerin oyuncağı haline gelen bu sistemden bıkmış haldeler.

Tamamen yalanlar üzerine kurulu bir soykırım iddiası ve hiç yaşanmamış soykırımın intikam ateşiyle kavurduğu nesillerine, uzun süredir, sadece dünyada yalnızlık, toplumsal öfke hâli, katliama uğrayıp elinden bir şey gelmeme gibi korkunç hisleri yükleyen Ermenistan’ın modern dünyada yeri olmadığı da, böylelikle iyice su yüzüne çıktı. Elbette, bu iş bitmiş, zafer kazanılmış değil; ancak elindeki Hava Savunma Sistemlerini tek tek kaybeden, askerlerinin çığlık çığlığa kaçma görüntüleri tüm dünyada milyarlarca defa izlenen, cepheden kaçan askerleri “vur” emri veren, ekranlarda hiç kendi gibi görünmeyen bir uslu çocuk edasıyla alay konusu olan Paşinyan kendi sonunu hazırlamış görünüyor.

Ermeniler’in tuhaf soykırım saplantısı ya da Türkler üzerindeki emelleri, elbette bitmez ancak 2021’de yeni bir seçim ve gerçekten az da olsa halkın asıl ihtiyaçlarına eğilecek bir hükûmetin seçilmesi Paşinyan için en iyi olasılık. Kâbus senaryosu ise, Paşinyan’ın gelirken olduğu gibi giderken de protestolarla istifa edip tarihten adının silinmesi. Kurmay kadrosu Soros bağlantılı olan Paşinyan’ı, ilk önce onlar terk edecektir muhtemelen. Hep öyle olur…

Türk ordusunun, hükümetlerin yaşadığı krizler ne olursa olsun dünyanın en köklü ordusu olduğunu, TSK kurmaylığı ile Ermeni ordusunun değil boy ölçüşmek, aynı ligde dahi olmadığını savaşın daha kırk sekizinci saatinde yüzlerce ölü ve esirle sübut ettiler.

Kendinizi iyi hissedin, zafer hissi yaşayın diye yazmıyorum bu satırları. Birçok önemli yabancı analist de aynı istikamette düşünüyor ve Türkler’in kalıtımsal, genetik bir avantajı olan “savaş durumuna girildiğinde toplumsal moral ve dayanışmanın yükselmesi” durumu da işin ekstrası…

Ermenistan’la aynı akıbeti paylaşmak üzere olan ve Türkler’le karşı karşıya kaldığı anda arkasında olacağını umduğu hiç kimseyi göremeyecek olan diğer bir düşman da, Yunanistan. Tahminim, bir senelik kısa bir vadede Yunan yönetiminin Avrupa Birliği ve ABD’ye güvenip girişeceği bir gafil davranış, tıpkı Ermeni ordusu gibi yüzlerce asker kaybına ve esire sebep olacaktır.

Yunanistan ile Ermenistan, Türk düşmanlığı sebebiyle makul plan yapabilme yeteneği kısıtlı ülkeler. Rusya ve ABD gibi büyük emperyalist oyuncular için bir “kozdan” fazlası değildir. Büyük devletler, kontrollü gerilimle rakibini masaya çeker, generaller çadırda dinlenirken başkanlar meseleyi görüşüp makul paydalarda uzlaşıp konuyu caydırıcılıkla çözerler. Büyük oyuncular, Ermenistan ve Yunanistan gibi zayıf ve kavgacı devletlerle uzun vadeli ortaklık planları yapmazlar. Buna mukabil Türkiye, dostluğu çok değerli bir ülke ve günü geldiğinde bu dostluğu kazanmak için Ermenistan gibi ülkelerin talepleri görmezden gelinebilir. Senelerdir milyarlarca doları “soykırımı kabul ettirmek” amacıyla lobi faaliyetine harcayan Ermeni diasporasının her sene “o gün” geldiğinde boynu bükük kalıp, seneye yılmadan tekrar denemesi gibi…

Kontrolsüz öfke, bir bireyi nasıl etkisi altına alıp hataya sürüklüyorsa, devletleri de aynı şekilde komik durumlara düşürebilmekte. Ermenistan, bu asrın canlı örneği.

Yazar

Musa Uçan

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.