Etno-kültürel farklılıklar ve suç davranışı – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______29.05.2020_______

Etno-kültürel farklılıklar ve suç davranışı

Bireyin ortama sağladığı uyum oranında bir düzen ve kaos ortaya çıkar. Kültürel farklılıkların suçla ilişkisi bu bağlamda düşünülmelidir. Her kültür birbirinden farklıdır; birbiriyle ilişkiye girse de birey birden çok kültüre değil bir kültüre uyar.

İkbal Vurucu

Bu yazı Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi tarafından düzenlenen “Uluslararası Güvenlik Kongresi (Kuram, Yöntem, Uygulama)”de bildiri olarak sunulan ve Uluslararası Güvenlik Kongresi (Kuram, Yöntem, Uygulama) Tam Metin Bildiri Kitabı içinde sayfa 649-663 arasında yayımlanan “Etno-kültürel farklılıklar ve suç davranışı” adlı çalışmanın MİSAK yayımcıları tarafından düzenlenmiş hâlidir.

Giriş

Suç insanlık tarihi kadar eski bir kavramdır. Suç davranışının sonuçları bireysel ve toplumsal hayat üzerinde yarattığı etki itibarıyla çok boyutlu karmaşık bir olgudur. Bu nedenle suçla ilgili ihtiyaç duyulabilecek kuramsal ve pratik bilgi tarihsel ve sosyolojik bir perspektifle ele alındığında etkili sonuçlar doğurabilecektir. Birey ve toplum hayatının düzenlenmesini sağlayan kanunların hazırlanmasında ana kaynaklar içerisinde sosyal normlar, değerler, örf, adetler, gelenek, görenek ve töre gibi kültürel kurumlar önemli bir yer tutar. Suç olgusunun anlam kazandığı bu kültürel zeminde ortaya konulan uyuma bağlı olarak yani bireyin bu ortama sağladığı uyum oranında bir düzen ve kaos ortaya çıkar. Kültürel farklılıkların suç ile ilişkisi bu bağlamda düşünülmelidir. Kültür bireyi bütün boyutlarıyla kapsar ve yaşamını bir harita işlevi ile kolaylaştırır. Her kültür birbirinden farklıdır ve birbiri ile ilişkiye girse de son kertede birey “birden çok kültüre” değil “bir kültüre” uyar.[1]

Modern dönemlerin önemli belirleyicilerinden biri olan göç, küreselleşme süreci ile birlikte nitelikte ve yoğunlukta önemli bir aşamaya gelmiştir. Deprem, sel, kuraklık gibi doğal sebeplerin yanında savaşlar, ekonomik kıtlık ve imkânlar, eğitim gibi beşeri unsurların her biri göç nedenidir. Göçler bir toplumun çok kültürlü ve çoğulcu bir yapıya evrilmesinde de başat bir özelliğe sahiptir. Göç edilmiş mekânla içine girdiği yeni ortam arasında bir bağdaşıklık görülmez. Toplumdaki bireylerin normal dışı davranışlar içinde olmalarında kırdan kente göçün ve başka bir kültürel ortama geçişin rolü belirgindir[2]

Suç ve göç konusuna odaklanan literatür gözden geçirildiğinde, araştırma bulgularının farklı sonuçlar ortaya koyduğu gözlemlenmektedir. Bazı araştırmalar, göç ve suç arasında pozitif bir ilişkiyi doğrulayan sonuçlar saptarken kimi araştırmalar da bu tür bir ilişkinin aksine sonuçlar ortaya koyduğu tespit edilmiştir.[3] Fakat bütün bu araştırmaların yanında dikkat çeken bir nokta ise olgudan ziyade algıdan hareketle göçmen ve suç arasında bir ilişkinin kurulmakta oluşudur. Bilimsel araştırmalardan bağımsız olarak Türkiye’de dahil pek çok ülkede göçmenler arasında suç işleme oranlarının yüksek olduğu yönünde bir inanç yaygın olarak paylaşılmaktadır. Yani göçmenlerin kriminal eğilime sahip olduğu yönündeki algı, ön yargı olarak toplumun tutum ve tavrını yönlendirmektedir.

Bu bildiride etnik, dini ve kültürel farklılıkların suç eyleminin ortaya çıkışındaki etkisine değinilecektir. Literatür taraması yönteminin kullanıldığı çalışmada “Bir toplumdaki etno-kültürel ve dini farklılıklar suç davranışının kaynağı olarak görülebilir mi?” sorusunun cevabı aranacaktır.

1. Suç ve sapma tanımı

Suç olgusunun sağlıklı bir şekilde analiz edilebilmesi için bazı kavramsal araçların arasındaki farklılıkların, benzerliklerin ve sınırlarının iyi çizilmesi gereklidir. Bunlardan iki kavram “suç ve sapma” öne çıkmaktadır. Suç biliminin temel ilgi alanını oluşturan iki olgu olan suç ve sapma birbirleriyle ilişkili olduğu kadar esasen birbirlerinden farklı kavramlardır da. Bu iki kavramın düzenlediği sosyal alan ortaklık gösterirken dayandığı ve anlam dünyalarını belirleyen zemin ise farklıdır. Bu bağlamda suç, hukuki bir kavram olarak kanunlarda açık bir şekilde yasaklanan ve sonucunda cezalandırılan eylemdir.

Suç, hukuki bir kavram olarak kanunlarda açık bir şekilde yasaklanan ve sonucunda cezalandırılan eylemdir. Sapma ise değerler ve normlar dünyasına aittir ve toplumsal normlar ve değerler bağlamında “kabul edilebilirlik sınırları” dışına taşan her türlü davranış olarak tanımlanır.

Sapma ise değerler ve normlar dünyasına aittir ve toplumsal normlar ve değerler bağlamında “kabul edilebilirlik sınırları” dışına taşan her türlü davranış olarak tanımlanır. Bu kavram araçları bağlamında türdeşlik, yani aynı anlam dünyasını ve normları paylaşmak önem taşımaktadır. Sapma suça benzer fakat suç gibi ceza adalet sisteminin alanına girmez. Sapma, toplumsal norm ihlalidir. Bir eylemin suç olup olmadığını anlamak için başta ceza kanunları tarafından yani hukuk sistemi tarafından yasaklanmış olması gerekmektedir. Oysa sapma için bir davranışın sosyal normlar ve değerlerle ne ölçüde uyumlu olduğuna bakmak gerekmektedir. Yaygın bir önerme ile her suç bir sapma ama her sapma da bir suç değildir, önermesi doğru değildir. Örneğin park edilmez levhasının bulunduğu bir caddeye park etmek bir trafik suçu teşkil ederken bu davranışın herhangi bir şekilde toplumsal normlarla veya doğal hukukla doğrudan bir ilişkisi yoktur. [4]

2. Suç açıklama modelleri

Suç insanlıkla özdeş bir davranış formudur. Bireysel ve toplumsal boyutları söz konusudur. Ayrıca suç görülen davranış her toplumda değişebildiği için görecedir. Avrupa merkezli olarak suçun nedenlerini açıklayan görüşler tarihsel olarak dört döneme ayrılmakta ve tasniflenmektedir. Birinci dönem suçluluğun demonojik ya da tabiat üstü açıklamaları, ilk çağlardan 18. yüzyıla kadar hakim düşünceydi. Realitenin izahında teolojik izahlar hakimdi ve suçlu, kötü ruhlar tarafından delirtilmiş ya da başka dünyadan güçler tarafından lanetlenmiş günahkar olarak görülüyordu.[5] İkinci dönem Klasik okul olarak adlandırılan Aydınlanma Çağı dönemidir ki bu dönemin özelliği suçun Aydınlanma dönemine bağlı olarak bireyci ve akılcılık eksenli bir bakış açısıyla ele almasıdır. Bu dönemin başlangıcı suç davranışının toplumcu izahlardan uzaklaşarak insanın kendi iradesinin bir sonucu olarak görülmeye başlanmasıyladır. Klasik ekol temel olarak bireylerin kendi faaliyetlerinin sonuçlarını tarttıktan sonra suç işledikleri varsayımına dayanmaktadır. Aynen diğer insan davranışları gibi suç teşkil eden davranışların da, bireylerin özgür iradeleriyle verdikleri rasyonel kararlar neticesinde ortaya çıktığını savunur.[6] Neo-klasik ekol ise sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin etkisi altında şekillenmiş; odak noktası suç davranışından çok suçlu birey olmuştur.[7] Pozitivist okul ise, bilimsel araştırma yöntem ve tekniklerini kullanarak suç olgusunu araştıran yaklaşımlar dönemidir. Pozitivist okul, suçu determinist bir takım faktörlere bağlamıştır. Buna göre suç, bireyin tamamen özgür iradesi dışında kalan birtakım biyolojik, psikolojik ve sosyolojik faktörlerin bir neticesi olarak ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifade ile bu ekol, bireylerin suç işlemeyi rasyonel olarak seçtiklerini iddia eden klasik ekolün aksine suçlu davranışın biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerin bir sonucu olarak ortaya çıktığını savunurlar.[8] Pozitif yaklaşımların alternatifi olmayan ama bu bilimsel çalışmaları ve hukuk sisteminin yöntemini sorgulayan eleştirel perspektif ise suçu, iktidar ve güç ilişkisi ile çatışma ekseninde ele alarak devlet aygıtının sisteme hâkim sınıfları korumak üzere inşa edilmiş kurumlar olduklarını savunan perspektiftir.

2.1. Gerilim/Anomi ve kültürel temelli kuramlar

Anomi ve gerilim teorileri “insanın doğası” yaklaşımından hareket eder. İnsan dünyaya gelirken iyi mizaçta ve huyda doğar; normal şartlarda toplumsal normlara ve kurallara uyum gösterir. Oysa Durkheim’e göre insanın doymak bilmeyen arzuları ve ihtiyaçları vardır. İnsanoğlunun bu arzu, iştah ve dürtülerinin harici bir mekanizma veya sistem tarafından kontrol altına alınmadığında arzu ve isteklerini tatmin edebilmek için meşru olmayan yol ve yöntemlere başvurabileceğini ifade etmiştir. Durkheim de anomi kavramını bu çerçevede ortaya çıkarır. Anomi normsuzluk, kuralsızlık anlamlarına gelir. Durkheim’in yaklaşımında suç sosyal yapının içinde olumlu bir işlev üstlenebilmektedir. Bu davranışın patolojik bir konuma gelmesinin koşullarını ise Durkheim; anominin toplumunun düzenini bozacak düzeyde artışına ve sıklaşmasına bağlar. Toplumda suç, norm ve değerlerin faydalarının anlaşılmasında etkili olmaktadır. Ayrıca toplumsal değişimin de kaynakları arasındadır. Bu noktada düzen hem sosyolojik hem de siyasal teorinin ana konuları arasında yer alır. Düzen toplumun ana formudur ve varlık koşulu da toplumun norm ve değerlerine uyulmasına bağlıdır. Sapma ve suç da bu kurallara, norm ve değerlere uyumsuzluk ile görülür. Bu yüzden, Durkheim’a göre, bireyin istekleri ile toplumun düzen ve kontrol ihtiyaçları arasında temel bir çatışma veya gerilim her zaman var olacaktır.[9]

Gerilim teorilerinin kurucularından Robert K. Merton (1910–2003), kuramını geliştirdiği yıllarda Amerika toplumunda, alt sınıf ve azınlıklar içerisinde, iyi bir eğitim ve iyi bir işe sahip olma oranının daha düşük olduğunu gözlemlemiş ve dolayısıyla alt sınıfa mensup olan bireylerin, meşru amaçlara yasal yollardan ulaşma imkânlarının da sınırlı veya engellenmiş olduğunu ileri sürmüştür.[10] Durkheim’den aldığı “Anomi” kavramını bir değişken olarak kullanan Merton’a göre, anomi kültürel amaçlar ve bu amaçlara ulaşmayı sağlayacak kurumsal araçlar arasındaki kopukluğun bir sonucudur. Kurumsallaşmış araç dolgun ücretli bir iş olabilir. Merton, toplum barındırdığı kültürel hedeflerin edinilmesi için kurumlaşmış araçları sağladığında anomi var olmaz. Burada arzulanan amaçları sağlamak için sahip olduğumuz yasal araçların kullanıldığı bir uyumluluk durumudur. “Suç” diye adlandırdığımız pek çok şey anomi örneğidir.[11] Merton’a göre suç bireysel kişiliklerin değil sosyal koşuların suçu yarattığını kabul eder.[12] Merton, suç ve sapmanın patolojik bir olgu olduğunu kabul etmez. Çalışmaları, kişisel özelliklerden ziyade, bireyin sosyal sistem içerisindeki yerine odaklanmaktadır. Merton’a göre insanlar istek ve arzularını, Durkheim’dan farklı olarak, toplum içinde olarak öğrenir. Durkheim’da bunlar doğal olarak mevcuttur.[13]

Anomi ve gerilim teorisinin en birincil varsayımı; maddi zenginlik ve refahı elde edememekten kaynaklanan gerilim ve stresi daha fazla hissedenlerin suça karışma olasılığı, gerilim ve stresi daha az hissedenlerle kıyaslandığında daha yüksek olması gerektiğidir. Gerilim, kişinin ulaşmayı arzuladığı hedefler ile ulaşabileceği daha gerçekçi hedefler arasındaki fark ile ölçülmektedir. İkisi arasındaki fark ne kadar fazla ise gerilim de o kadar fazladır.[14] Gerilim teorileri; belli temel değerler üzerinde toplumun homojen olduğu varsayımına dayanıp toplumda büyük çoğunluğun kitle iletişim araçları, aileler ve okullar ile sosyalleştiğini göz önünde bulundurarak bazı bireylerin neden sapan davranış gösterdiklerini açıklamaktadır. Kuralları ve yasaları çiğneyen bireylerin bu davranışlarını anormal olan toplumsal koşullara karşılık verme olarak gören bu teoriler suçun nedenini toplumun sosyal organizasyonuna bağlı olarak görmektedir.[15] Cohen’in gerilim teorisinde de, Merton’un yaklaşımındaki gibi suçu sadece kültürel hedeflere varamayışın sonucu yaşadıkları engellemelerde görmemiş aynı zamanda bireylerin orta sınıfın sahip olduğu statüden de mahrum kalışlarında görmüştür. Yani alt sınıftan gençler sadece içinde yaşadıkları kültür tarafından durmadan motive edildikleri büyük paralar ve servete ulaşma hedefinin yanı sıra, aynı zamanda toplum içinde saygın birer birey olmak için de çabaladıklarını savunmuştur.Cohen’e göre, işsizlik, fakirlik ve kısıtlı imkânlar bireylerin sahip olacakları sosyal statüyü belirleyici en güçlü faktörlerdendir.[16]

2.2. Kültür temelli teoriler

Anomi-Gerilim yaklaşımları yanında diğer bir önemli yaklaşım Kültür temelli yaklaşımlardır. Bu yaklaşım da kültürel çatışma teorisi ve alt-kültürel teoriler şeklinde iki ana kategoride ele alınmaktadır.

1938 yılında Thorsten Sellin tarafından geliştirilen “Kültürel Çatışma Teorisi” suçun ana kaynağını kültürel çelişkiler içinde görür ve Amerikan kültürel yapısının da bireyler arasında bu çatışmaları üretecek nitelikte olduğunu savunmuştur. Sellin, teorisinde özellikle toplulukların göç ettikleri bölgelerdeki davranış kalıplarına, kültürel yapılarına odaklanır. Ona göre, göçmen gruplarının kültürel yapılarının, göç ettikleri yeni yerleşim bölgelerindeki toplumların yapılarından farklılık arz etmekte ve bu da çatışmalara yol açabilmektedir. Sellin’in önemli tespitlerinden biri grupların deneyimledikleri yaşam tarzlarının veya kültürel davranışların, etnosantrik değerlendirme konusu olabildiği ve bunun da karşılıklı olarak olumsuz algıları besleyerek çatışmalara yol açabildiğidir. Bu süreç, bireylerin geleneksel eğilimlerden/tutumlardan uzaklaşmak veya bu değerleri terk etmek suretiyle yeni/belirsiz davranış biçimini edinmeye doğru- suç davranışını da kapsayacak şekilde- genişlediğini ileri sürmektedir. Göçmenlerle yerleşik toplulukların norm ve değerleri çatışmakta, bu da göçmenlerin davranış kalıplarının suç olarak etiketlenmesine sebep olmaktadır. Dolayısıyla kültür çatışması olarak gözlemlenen yaşantılar, göçmenler arasında suçun sebebi olarak görülmektedir.[17] Göç edilen ülkenin simgesel özellik taşıyan bazı konulardaki farklılıkları özellikle çatışma kaynağı olarak görülebilmektedir. Örneğin, toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlik, kadınlara yönelik baskı, çocuk yetiştirme pratikleri, namus algıları, dini ritüel farklılıkları gibi konularda yargılar oluşabilmektedir.

“Alt-kültür”, belirli bir yaşam tarzının zenginliklerini meydana getiren, egemen kültür kalıbından yörelere ve toplumsal kategorilere göre değişen yaşam tarzıdır. Suçun nedenlerini alt-kültüre bağlayan teoriler; belirli bir alt-kültüre mensup olmanın, kişiyi belirli amaçlara yöneltebileceğini ve bunların da hukuka aykırı olabileceğini, suç niteliği taşıyabileceğini ileri sürmektedirler. Alt-kültür teorisinin anlaşılmasında grup psikolojinin özel bir yeri vardır. Çünkü, bireyin suçla ilişkisi bakımından kendini bir grup içerisinde görmesi suçun niteliği ve sürekliğini etkilemektedir. Grup içinde olmak suçluya güven ve paylaşma duyguları verir. Ayrıca birey grup içerisinde çeşitli öğrenme süreçleriyle suçun nasıl ve hangi araçlarla işleneceği yanında nötrleştirme olarak da tanımlanan meşrulaştırma işlemi de gerçekleşir. Alt-kültür teorilerinin önemli isimlerinden olan David Matza ve Gresham M’Cready Sykes, suçlu alt-kültürünün en önemli fonksiyonunun suçluların eylemlerinden dolayı hissetmiş oldukları suçluluk duygusuyla rasyonelleştirme (neden bulma, mantığa bürünme) yoluyla baş edebilme imkânı sağlamasıdır. Suçlu alt-kültürü, işlediği suçu rasyonelleştirebilmesi açısından, kişiye gerekli tüm olanakları sağlamaktadır.[18]

Göçmenler söz konusu olduğunda dikkat edilecek bir diğer nokta da işsizlik ve fakirliktir. Yoksulluk, nüfus hareketleri ve sosyal heterojenlik ile ilgili olarak yapılan farklı çalışmalarda, yoksulluk, nüfus hareketleri, etnik heterojenlik ve hatta hızlı şehirleşme ve ailedeki dağılma ile suç oranları arasında anlamlı (pozitif) ilişki olduğu ortaya konmuştur. Bu değişkenler toplumdaki entegrasyonu olumsuz etkileyeceğinden aynı zamanda toplumun gençler ve gençlerin sosyalleşme süreci üzerindeki denetimini de azaltacaktır. Söz konusu bu makro değişkenlerin toplumda özellikle gençler üzerindeki sosyal kontrol mekanizmalarını ve organize olabilme kapasitesini zayıflatarak suç ve suçluluğu arttırabilecektir.[19]

2.3. Sosyal örgütsüzlük

Suç teorileri içerisinde göç ve suç ilişkisine ilk odaklanan kuramların başında, sosyal örgütsüzlük veya düzensizlik kuramı gelmektedir. Bu teori suçun kaynaklarını, bireysel faktörlerden çok yerleşim yerinin sosyal yapısının özelliklerinde aramaktadır. Sosyal organizasyonsuzluk veya düzensizlik kuramının öncülerinden Shaw ve McKay, 20. yüzyılın başlarında Chicago kent alanlarında suçluluk konusunda yaptıkları ünlü çalışmalarında, göçmenlerin yoğunlukta olduğu bölgelerde yüksek tutuklanma oranın olduğu yönünde bulgular saptamışlardır. Shaw ve McKay’a göre; yoksulluk, kültürel heterojenlik ve fiziksel hareketlilik faktörleri kentlerde sosyal çözülmeye yol açarak, bireylerin toplumsal değerlere olan bağlılıklarını zayıflatmakta ve bu durum da bireylerin suçluluk süreçlerinde etkili olmaktadır. Onlara göre özellikle toplumsal birlikteliği sağlayan tutarlı bir değerler sisteminin veya inanç, kültür birliğinin sağlanamadığı yerleşim bölgelerinde suç oranları yüksek olarak gerçekleşmektedir.[20] Farklı bölgelerden göç etmiş toplulukların aynı mekânda tutarlı, güçlü ve yüksek oranda bir değerler sistemi yaratamamaları ve bununla ilintili olarak ortaya çıkan toplumsal denetim zayıflığının, suç oranlarının belirli bölgelerde yüksek düzeyde gerçekleşmesinin önemli nedenleri olarak belirtilmiştir.[21] Sosyal örgütsüzlük teorisinin günümüzdeki yorumlayıcıları da göç ile suç arasında pozitif bir ilişkinin varlığını öngörmektedirler.[22]

Her kültür birbirinden farklıdır ve birbiri ile ilişkiye girse de son kertede birey birden çok kültüre değil bir kültüre uyar.

Kültürel uyumsuzluk, etno-kültürel farklılık suç davranışında açıklayıcı bir modeldir. Sosyo-kültürel yapı ve unsurları ile arasındaki ilişki uyum ve uyumsuzluğun da kaynağıdır. Kültürel çatışma modellerinin temelinde farklı kültürel yapılar vardır. Farklı norm ve değerlerin karşılaşma sürecinde bu değer sistemlerinin çatışması, suç, sapma yani suç eyleminin ortaya çıkışında ana etkendir. Kültür yapısı gereği türdeşliği öngörür. Bir kültürün onayladığı davranışlar ve düşünce biçimleri kabul görürken onaylanmayanlar sapma olarak değerlendirilir ve yaptırım uygular. Bir mekândaki farklı kültürlerin varlığı genel olarak çeşitli etkenlerin sonucu ortaya çıkan göçler ile oluşur.

3. Suriyelilerin değerlendirilmesi

3.1. Etno-kültürel farklılık suç davranışı

Suriyeli sığınmacılar üzerinde Hasan Memiş (2015) tarafından Kilis’te yerli halktan 400 kişi ile yapılan bir saha çalışmasında “Suriyeliler arasında ülkemizde kargaşa çıkarmak isteyenlerin olduğuna inanıyor musunuz?” sorusuna ankete katılanların %69,5’i evet derken %19,5’i bunu kabul etmemektedir.“Şehirde serbestçe dolasan Suriyelilerin yerli halka zarar verdikleri doğru mu?” sorusuna ankete katılanların %67’si zarar verdiklerini, %13,5’i, zarar vermediklerini düşünmektedir. “Suriyelilerin suç oranlarını arttırdığı sizce doğru mu?” sorusuna ankete katılanların %77,5’i evet derken %8’i bir etkisinin olmadığını yönünde fikir beyan etmişlerdir.

Polis Akademisi öğretim üyeleri tarafından yapılan bu araştırma, “Suriyeliler geldikten sonra hırsızlık vakalarında artış oldu” diyenlerin oranı % 62’dir. Aynı şekilde, “Suriyeliler geldikten sonra şiddet darp, öldürme ve yaralama olaylarında artış oldu” diyenlerin oranı % 60 civarındadır.[23] Kızmaz ve Döner’in yaptığı bir araştırmada “Suriyelilerin gelişiyle suç olayları nasıl değişti?” sorusuna görüşmecilerin % 62,5‟si “arttı” cevabını verirken, % 37,5’i de “herhangi bir değişiklik olmadı” şeklinde yanıtlamıştır.[24]

TESEV ve ORSAM’ın hazırlamış oldukları müşterek raporda “Siyasi ve Güvenlik Etkileri” başlığı altında Suriyelilerin yerel halk ile çatışma riskinin doğması, yerel halk arasında artan güvenlik kaygısı ve siyasi kutuplaşma yaratması vurgulanmaktadır. Dört yıl önce gerçekleştirilen çalışmanın üzerinde önemle durulması gereken tespiti ise gruplar arası güçlü çatışma riskidir. “Sığınmacıların yaratması muhtemel en ciddi güvenlik riski yerel halk arasında var olan tepkinin bir provokasyon neticesinde şiddet içeren kitlesel tepkiye dönüşmesidir.” Yerel halktan gelen tepkilerin en tehlikeli sonucu ise Suriyelilerin örgütlenerek kendi adalet ve güvenliklerini sağlama ihtiyacı hissetmesidir. Son dönemde Suriyeliler arasında kendilerini korumak için ortak hareket etme ve örgütlenme konusu tartışılmaya başlanmıştır. Bu da ufak çapta adli olayların kitlesel tartışmalara dönüşmesine neden olmaktadır. Suriyelilerin örgütlenmesi ise müsamahalı kesimlerin dahi tepkisini artırmakta ve iki toplumun giderek kutuplaşmasına neden olmaktadır. Bu durum bütünleşme açısından zorluk yaratmaktadır.[25] Dört yıl sonra yapılmış olan bir başka uluslararası nitelikli çalışmada da “Suriyeli genç erkekler kendilerini korumak için büyük gruplar halinde dolaştıkları” saptamasında bulunmakta ve sonuçta “yerel halk onların saldırgan ve tehlikeli olduğunu düşünmektedir”.[26] Bu grup çatışmaların etkisi her iki grubun da kendi grup içi değerlerine bağlılığın artması ve dışa karşı korunma güdüsüyle şiddete meyilli olmasıdır.

Aynı araştırmanın “Toplumsal Etkiler” başlığında ise, Türkiye’deki Suriyeliler konusu her şeyden önce bir sosyal uyum sorunu olarak görülmektedir. Sığınmacılar ile yerel halk arasında farklı dil, kültür ve yaşam tarzından kaynaklanan sorunlar yerel tepkinin en önemli nedenidir.[27] Yerel halkın en büyük korkularından biri de göçmenlerle birlikte kendilerini terör saldırılarına açık hissetmesidir. Gerek Orhan-Gündoğar (2015:20) gerekse Erdoğan ve Ünver’in çalışmalarında (2015: 68) bu husus vurgulanmaktadır. Hem halkın hem de iş adamlarının benzer kaygılar taşıması farklı sınıflarda benzer güvenlik kaygılarına dikkat çekmektedir. Sığınmacıların karıştığı adli vakaların veya terör eylemlerinin yaşanması ise tüm Suriyelilere bakışı değiştirebilmektedir. Bu da daha büyük güvenlik risklerini beraberinde getirebileceği ihtimalini güçlendirmektedir.

International Crisis Group tarafından yakın bir tarihte hazırlanan Türkiye’deki Suriyeli Mülteciler: Kentsel Gerilimleri Azaltmak” (2018) başlıklı raporun girişinde “2016’nın aynı dönemine kıyasla 2017’nin ikinci yarısında, Suriyeli mülteciler ile bağlantılı toplumsal gerginlik olaylarının sayısı yaklaşık üç kat artmıştır. Bu olaylarda 2017 yılında 24’ü Suriyeli olmak üzere en az 35 kişi yaşamını yitirdi” tespitinde bulunur. Ayrıca gerginliğin tırmandığı mahallelerde oturanlar, mültecilerle ilgili olarak adli makamlara yansımamış daha pek çok olay olduğunu söylemektedir.[28] Bu çalışmada Türkiye toplumunun Suriyeli mültecilere göstermiş olduğu merhamet ve misafirperverlik duygusu yerini endişe ve kaygıya bırakmaya başladığından bahsedilmektedir. Özellikle etnik, mezhepsel veya ideolojik olarak dışlanmış olduğunu hisseden toplumsal kesimler aynı zamanda Suriyelilerle iş gücü rekabeti algıladığında, gerilim ve olumsuz algı şiddet olaylarına zemin hazırlayabilmektedir Büyük şehirlerdeki mültecilerin Türkçe konuşamıyor olması, ortak değerler ve çıkarlara dayalı fırsatları değerlendirmek açısından bir engel teşkil etmektedir.[29] Erdoğan ve Ünver (2015), 18 ilde 134 farklı iş çevrelerinden görüşmeler yapmak suretiyle derlediği çalışmalarında, görüşmecilerin yaklaşık olarak %90’ının Suriyeli sığınmacı kaynaklı güvenlik kaygıları taşıdıklarını belirtmişlerdir.[30]

Yerel düzeyde Suriyelilerin hırsızlık, fuhuş, gasp, kamu malına zarar verme vb. suçlarla ilişkilendirilmesi oldukça yaygındır.[31] Aile, evlilik yaşı gibi kültürel alandaki farklılıklar ciddi bir uyumsuzluk kaynağı olduğu görülmektedir. Araştırmaya göre, kültürel farklılığa vurgu yapan, ötekileştiren ve Suriyelilerin varlığını “sorun” olarak niteleyen insanların sayısı son derece yüksektir. “Suriyeli kardeşlerimiz” yaklaşımı toplumda çok yaygın gözlenememiştir.[32] Türk toplumunun % 62,3’ünün “Suriyeli sığınmacılar bulundukları yerlerde şiddet, hırsızlık, kaçakçılık ve fuhuş gibi suçlara bulaşarak toplumsal ahlak ve huzuru bozmaktadır” önermesini desteklerken % 23,1’nin desteklemediği görülmüştür.[33]

Göçmenler üzerinde farklı değişkenler kullanılarak yapılan araştırmalarda ekonomik faktörler belirleyici olarak kendini göstermiştir. Suriyelilerin hak etmedikleri kadar çok yardım aldıklarını ya da iş imkanlarından daha çok faydalandıklarını düşünen ve özellikle kendisinin işten çıkarılarak yerine daha ucuz iş gücü olarak göçmenlerin alınması; Suriyelilerin sanayide, tarımda ve küçük çaplı işletmelerde kaçak yollarla ucuz iş gücü olarak çalıştırılması yani işsizlikte artış olduğu algısı ciddi bir çatışma riski taşımaktadır.[34]

Etno-kültürel farklılıklar içerisinde evlilik, kadın, kuma gibi unsurlar önemli bir sorun kaynağı olarak görülmektedir. Örneğin Kilis’te boşanmaların yaklaşık %20’sinin Suriyeliler nedeniyle gerçekleştiği belirtilmektedir.[35]

Diğer önemli bir risk faktörü de göçmenlerin yerleştikleri bölgenin önemli ölçüde yoksul ve gecekondu özelliğini taşımasıdır. Çarpık kentleşmenin ve düzensiz yapılaşmanın belirgin özelliklerini yansıtan bu yerler, suçluluk açısından elverişli ve riskli koşullar içermektedir. Bu bölgeler aynı zamanda sosyal çözülme kuramının öngördüğü sosyal düzensizlik/örgütsüzlük göstergelerini taşımaktadır.[36] Çünkü, şehirlerde yaşayan sığınmacılar kenar mahallelerde bir arada yaşamlarını sürdürmektedir. Bu durum her şeyden önce uyum sürecini zorlaştırmaktadır ve orta ve uzun vadede güvenlik sorunlarının doğmasına neden olabilecek bir zemin hazırlamaktadır. Bunun yanı sıra zor koşullar altında yaşıyor olmaları her türlü suç ve şiddet ortamının doğup gelişmesi açısından uygun koşullar sunmaktadır. Eğitim almamış, düşük gelir seviyesine sahip, dışlanmışlık hissi içinde kimlik bunalımı yaşayan gençlerin ileriki dönemde pek çok suçun kaynağını oluşturacağı söylenebilir.[37] Suriyelilerin genellikle kendi soydaşları ile öbekler halinde, gettolara benzer şekilde bir arada yaşamaları ev sahibi toplum ile etkileşim eksikliğini beraberinde getirdiğinden zaman zaman yerel halk ile mültecilerin birbirlerine karşı hissettikleri düşmanca duyguların artmasına katkıda bulunmaktadır.[38]

Sonuç

Ülkemizde Suriyeli göçmenler konusunda kamu ve özel kuruluşlar tarafından çok sayıda araştırma ve rapor yayımlanmıştır. Buradan elde edilen veriler göçmenlerin, vatandaşlar arasında suç ve güvenlik açısından risk oluşturduğu yönünde bir inanç taşıdığı görülmektedir. Kitle iletişim araçlarında ve sosyal medyada Suriyeliler sık sık kriminal olaylarla anılmaktadır. Yani asayiş ve güvenlik kapsamındaki sorunların faili olarak sunulmaktadır. Kimi zaman bir şiddet, soygun, kavga olayı kimi zaman patlayan veya patlamadan yakalanan bombaların faili olarak Suriyelerin yer alması, kamuoyunda, Suriyeli ve suç arasında güçlü nedensellik ilişkisi kurulmasına imkân vermektedir.

Kriminolojideki önemli araştırma konularından birini göçmenlerle suç arasındaki ilişki oluşturmaktadır. Literatürde de hatırı sayılır bir kuramsal üretim söz konusudur. Bilimsel nitelikli araştırmalar, gerek kamu gerekse sivil toplum örgütlerinin farklı amaçlarla hazırlamış olduğu raporlar alanla ilgili kayda değer bir birikim sağlamıştır. Türkiye’de toplumsal ve kültürel uyum, eğitim, iktisadi etkenler, çocuk eğitimi, ulusal güvenlik gibi konularda araştırmalar yoğunlaşırken suç ve göç arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmaların azlığı dikkat çekmektedir. Suç davranışının göçmenlerle ilişkisinin farklı dinamikleriyle birlikte araştırma konusu yapılmaması ve ağırlıklı olarak ekonomik eksenli konulara ayrılması uygulanan politikalar açısından da ciddi sorunlara kaynaklık etmektedir.

Suç korkusu olgusuna bu noktada özellikle vurgu yapılmalıdır. Toplumda Suriyelilerin bir suç ve güvenlik riski taşıdığı korkusu dahi karşılıklı etkileşimin bir sonucu olarak ciddi bir şiddet ve suç kaynağı olabilme potansiyeli taşımaktadır. Suç korkusu, bireyin bir suça ya da suç ile ilişkilendirdiği sembollere karşı geliştirdiği duygusal endişe veya korku tepkisidir. Korku; bireyin tutumlarını, davranışlarını, algılarını, ilişkilerini ve gündelik yaşamını etkileyen temel duygulardan biridir. Bireylerin korktukları şeyler ve bunlardan etkilenme düzeyleri farklılık gösterebilmektedir. Bireyin korkmasına yol açan unsurlardan biri de suç ya da suça ilişkin sembollerdir. Korku, hayati öneme sahip temel duygular arasında yer alan bir duygu türüdür. Birey, korkunun kaynağı ile karşı karşıya geldiğinde kendini koruma yönünde harekete geçebilmektedir. Suç korkusu bir algı değildir, suç korkusu bir duygudur.[39] Bu sebeple, yerel düzeyde Suriyelilerin terör, hırsızlık, fuhuş, gasp, kamu malına zarar verme vb. suçlarla ilişkilendirilmesi oldukça yaygındır. Oysa konuyla ilgili yapılan bazı çalışmalarda[40] Suriyelilerin suça karışma oranlarının yerel halkın suç oranlarından çok daha düşük olduğu yönünde sonuçlara ulaşılmıştır. Toplumdaki güçlü ve yaygın algının aksine suç istatistiklerinden elde edilen veriler, Suriyeliler ile ilgili asayiş kaygılarının büyük oranda ön yargılardan kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Suriyelilerin gelmeye başladığı ilk yıllardan itibaren geçen her zaman dilimine ve nüfusun artışına bağlı olarak Suriyelilere yönelik taşınan “mağduriyet inancı” kaybolmaya başlandığı gözlenmektedir. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krize ve güvenlik sorununun artışına bağlı olarak son dönemde Türkiye’de geçici koruma altında bulunan Suriyelilere dair basmakalıp ön yargılara dayalı kitlesel bir öfke oluşmaya başladığı tespit edilmektedir. Kriminal bir olaya karışmamış olsa da Suriyelilerin suç işlediği yönünde güçlü ve yüksek düzeyde bir algının bulunması “suç korkusu” olgusuna işaret eder ki bu durum da Suriyelilere yönelik suç eylemlerinin artışına ve buna tepki olarak da karşıt gruplaşmaların oluşmasına sebep olabilme potansiyeli oldukça güçlüdür.

Alt kültürel grupların, etnik heterojenliğin bulunduğu başka bir ifadeyle farklı kültürel değerlere sahip bireylerin oluşturduğu toplumlarda sosyo-kültürel entegrasyon seviyesi daha düşük olacaktır. Ayrıca bu etno-kültürel farklılık mensuplarının sahip olduğu grup kimliği ve/ya etnik kökenleri nedeniyle kendilerinden farklı olanların davranışlarını şüphe ve endişeyle karşılamakta ve bu durum da suç korkusunu arttırabilmektedir. Bu sebeple göç olgusunu, tek başına suçlulukta etkili bir unsur olarak görmek doğru ve rasyonel bir davranış değildir. Fakat literatürü incelediğimizde de farklı etnik ve kültürel grupların göç edilen toplum içinde pek çok değişkene bağlı olarak suça kaynaklık edebileceği sonucu çıkmaktadır. Yani, göç ve farklılık tek başına bir sebep teşkil etmemekle birlikte farklı değişkenlere ve göçün biçimine göre ciddi bir risk faktörü teşkil etmekte olduğu söylenebilir.

Halkın doğrudan muhatap olduğu ve gözlemlediği olaylar mağduriyet psikolojisinin gelişmesine sebep olabilmektedir. Örneğin, devlet ve belediye hizmetlerine, yardımlarına erişim konusunda Suriyelilere öncelik tanındığı, hatta vatandaşa verilmeyen yardımların onlara verildiği; özellikle işçi, küçük esnaf ve zanaatkârın Suriyeli işçi veya işletme sahipleri ile rekabet edemediği çünkü Suriyelilerden vergi, kira alınmadığı yönündeki inanç üzerinden göçmenler, vatandaşlar arasında olası gerginlik ve toplumsal huzursuzluk potansiyeli taşımaktadır.

Merton tarafından formüle edilen gerilim teorisi göçmenlerin suçluluk yapılarını açıklamada ikna edici öncüller içermektedir. Yukarıda da gösterildiği gibi gerilim kuramına göre suç, eşitlikçi bir nitelikten yoksun toplumsal yapıların sonucunda ortaya çıkmaktadır. Toplumda eşit imkân ve fırsatlara sahip olamayan bazı grup veya bireylerin toplumun meşru olarak addettiği amaçları gerçekleştirmek için illegal yollara sapabileceklerini varsaymaktadır. Bir anlamda, düşük eğitim düzeyine ve zayıf bir ekonomik yapısına sahip olan çok sayıda vasıfsız göçmenin yerleştikleri bölgeye yeterince nüfuz edememeleri nedeniyle bir tercih veya seçenek olarak suça yönelmeleri muhtemeldir. Daha iyi ekonomik koşullar için başka ülkeye göç edenlerin, ekonomik açıdan pozisyonlarını artırmak için yoğun çaba sergileyecekleri ancak yerli topluluklara kıyasla daha dezavantajlı bir pozisyonda olmaları nedeniyle engellenmiş olabilecekleri ve bu durumun da onların suça yönelmelerini daha kolay hale getireceği öngörülmektedir. Ayrıca bu hayal kırıklığı yaşayan göçmenlerin, suç organizasyonları tarafından sağlanan illegal ekonomik kazanç imkânları ile daha kolay suç aktiviteleri ile ilişkili hâle geldiklerini söylemek mümkündür.[41]

Suriyelilerin artan sosyal ve ekonomik hayattaki dezavantajı, etnik heterojenlik, hızlı nüfus artışı, parçalanan aileler ve çarpık kentleşme toplumsal düzeni ve kontrol ve denetim mekanizmalarını tahrip edecek; örgütlenme kapasitesini zayıflatmak doğal olarak ve sosyal düzensizliğin bir göstergesi olarak daha fazla çatışma, sapkın davranış ve suça yol açacaktır.

 [1] (Vurucu, 2015: 29-50)

[2] (Unat, 2017: 1-43)

[3] (Kızmaz, 2018a: 562-599)

[4] (Dolu, 2012:35-36)

[5] (Korkmaz-Kocadaş, 2015: 95)

[6] (Dolu, 2009: 90-120; İçli, 2007: 63)

[7] (İçli, 2007: 66; Burkay, 2008: 5)

[8] (İçli, 2007: 66-70)

[9] (Slattery, 2012: 34-35)

[10] (Kızmaz, 2018a: 568)

[11] (Poloma, 1993: 38; Kızmaz, 2018a: 568)

[12] (İçli, 2007: 97)

[13] (Beşe, 2013: 17; İçli, 2007: 94)

[14] (Karğın, 2016: 69)

[15] (Karğın, 2016: 72)

[16] (Dolu, 2012: 317-8)

[17] (Kızmaz, 2018a: 570; 2018b: 395-6)

[18] (İçli, 1994: 83; Beşe, 2013: 20)

[19] (Başıbüyük-Karakuş, 2012: 52)

[20] (Kızmaz, 2018a: 565)

[21] (Kızmaz, 2018a: 565; Burkay, 2008: 10-11)

[22] (Kızmaz, 2005: 151-153; Kızmaz, 2018a: 566; Başıbüyük-Karakuş, 2012: 50-51; Beşe, 2013: 24-26; Kızmaz, 2018b: 395)

[23] (Taştan vd., 2017)

[24] (Kızmaz-Döner, 2017:2165)

[25] (Orhan-Gündoğar, 2015: 20)

[26] (İCG, 2018: 4-5)

[27] (Orhan-Gündoğar, 2015: 16)

[28] (İCG, 2018: 3)

[29] (İCG, 2018: I)

[30] (Erdoğan-Ünver, 2015: 67-68)

[31] (Erdoğan, 2015: 19)

[32] (Erdoğan, 2015: 20)

[33] (Erdoğan, 2015: 29)

[34] (Memiş, 2015: 110; Taştan vd., 2017: 6-10; İCG, GİRİŞ I; Erdoğan, 2015: 26; Orhan-Gündoğar, 2015: 17-19)

[35] (Orhan-Gündoğar, 2015: 16)

[36] (Kızmaz, 2018b: 422)

[37] (Orhan-Gündoğar, 2015: 16-20)

[38] (İCG, 2018: 5)

[39] (Yazgan, 2017)

[40] (Taştan vd., 2017; Erdoğan, 2015)

[41]  (Kızmaz, 2018a: 568-9; Karğın, 2016: 78; Kızmaz, 2018b: 396)

Kaynaklar

Başıbüyük, O.ve Karakuş, Ö., (2012), Sosyal Çevre ve Suç: Sosyal Yapı Teorileri, içinde O. Dolu. (Ed.) Kriminoloji, (ss. 49-55), Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları.

Beşe, E., (2013) İnsan Niçin Suç İşler? Suçun Nedenselliğine İlişkin Temel Yaklaşımlar, içinde F. Tepecik. (Ed.), Suç Önleme Modelleri, (2-34), Eskişehir: Anadolu Üniversitesi AÖF yayınları.

Burkay, S. (2008). Teorik Çerçevede Suç, ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar , Sayı: 2/4, 1-15. Erişim Tarihi: 17.01.2020.
http://www.ethosfelsefe.com/ethosdiyaloglar/mydocs/Suc-Senem%20BURKAY%5B1%5D.pdf

Dolu, O., (2009). Rasyonel Bir Tercih Olarak Suç: Klasik Okul Felsefesinin Suçu Açıklama ve Önleme Kapasitesinin Değerlendirilmesi, Polis Bilimleri Dergisi, Cilt:11 (4), 90-120. Erişim Tarihi: 17.01.2020.
http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423911057.pdf

Dolu, O. (2012). Suç Teorileri: Teori, Araştırma ve Uygulamada Kriminoloji. İstanbul: Seçkin Yayıncılık

Erdoğan, M. M. (2015a). Türkiye’deki Suriyeliler: Toplumsal Kabul ve Uyum. Ankara: HUGO (Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi).

Erdoğan, M.M. ve Ünver, C. (2015b). Türk İş Dünyasının Türkiye’deki Suriyeliler Konusundaki Görüş, Beklenti Ve Önerileri, Ankara: Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK).

Erdoğan, M.M. (2017a). Kopuştan Uyuma Kent Mültecileri: Suriyeli Mülteciler ve Belediyelerin Süreç Yönetimi: İstanbul Örneği. Marmara Belediyeler Birliği.

Erdoğan, M. M. (2017b). Suriyeliler Barometresi- Yönetici Özeti (Taslak). Erişim Tarihi: 09.09.2019. https://mmuraterdogan.files.wordpress.com/2016/06/suriyeliler-barometresi-yc3b6netici-c3b6zeti.pdf.

International Crisis Group (2018a). Türkiye’deki Suriyeli Mülteciler: Kentsel Gerilimleri Azaltmak, (Kriz Grubu Avrupa Raporu N°248), https://d2071andvip0wj.cloudfront.net/248-turkey-s-syrian-refugees-turkish.pdf

International Crisis Group (2018b). “Türkiye’nin Mülteci Sorunu: Kalıcılığın Siyaseti”, Erişim Tarihi: 09.09.2019. https://d2071andvip0wj.cloudfront.net/241-turkey-s-refugee-crisis-the-politics-of-permanence-turkish_0.pdf .

İçli, T. (1993). Türkiye’de Suçlular-Sosyal Kültürel ve Ekonomik Özellikleri, 3. Baskı, Ankara: AKM Yayını

İçli, T. (2007). Kriminoloji, Ankara: Martı Yayınları.

Karğın, V. (2016). Anomi ve Gerilim Teorileri, içinde Kriminoloji: Suç Teorileri ve Uygulamalar, (Ed.) E.Muş, Ankara: Karınca Yayınları.

Kızmaz Z. (2005). Sosyolojik Suç Kuramlarının Suç Olgusunu Açıklama Potansiyelleri Üzerine Bir Değerlendirme. C.U. Sosyal Bilimler Dergisi, 29 (2). 149-174. Erişim Tarihi: 17.01.2020.
http://eskidergi.cumhuriyet.edu.tr/makale/1211.pdf

Kızmaz, (2018a). Göç ve Suç Arasında Bir İlişki Var Mı?: Bütüncül Bir Bakış. Bitlis Eren Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 7(2)., 562-599. Erişim Tarihi: 17.01.2020.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/597522

Kızmaz, Z. (2018b). Suriyeli Sığınmacılar: Güvenlik Kaygıları ve Suç, Bitlis Eren Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 7(2)., 392-431. Erişim Tarihi: 17.01.2020.
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/597492

Kızmaz, Z. ve Döner, H. (2017). Mülteciler İle Yerleşik Halk Arasında Olası Çatışma Dinamikleri Üzerine Sosyolojik Bir Yaklaşım: Hatay Örneği, A. Yatkın (Ed.) 11. Kamu Yönetimi Sempozyumu, Elazığ: Fırat Üniversitesi. Ss.. 2154-2170

Korkmaz, A. ve Kocadaş, B. (2015). Toplumsal Sapma, İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yayınları.

Memiş, H. (2015). İç Savaş Nedeniyle Kilis’te Yaşayan Suriyelilerin Oluşturduğu Sosyo-Ekonomik Algılar Üzerine Bir Araştırma. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 14 (52). 100-114. Erişim Tarihi: 17.01.2020.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/70608

Orhan, O. ve Gündoğar, S.Ş. (2015). Suriyeli Sığınmacıların Türkiye’ye Etkileri, ORSAM-TESEV Raporu.

Poloma, M.M., (1993). Çağdaş Sosyoloji Kuramları, Çev. H. Erbaş, Ankara: Gündoğan Yayınları.

Slattery, M., (2012), Sosyolojide Temel Fikirler, (Ed.) Ü. Tatlıcan ve G. Demiriz. Ankara: Sentez Yayınları.

Taştan, C., Haklı, S. Z, Osmanoğlu, E. (2017). Suriyeli Sığınmacılara Dair Tehdit Algısı: Önyargılar ve Gerçekler. Polis Akademisi Başkanlığı. Ankara: Göç ve Sınır Güvenliği Araştırmaları Merkezi (GÖÇMER) Yay.

Unat, N.A. (2017), Bitmeyen Göç / Konuk İşçilikten Ulus-Ötesi Yurttaşlığa, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi

Vurucu i. (2015). Arafta Bir Kimlik: Türklük, Konya: Kitapmatik Yayınları

Yazgan, Ç.Ü. (2017). Suç Korkusu, içinde Ed. F. Güllüpınar, Suç Sosyoloji, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları. ss. 66-96

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları