Futbol, kimlik, siyaset – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______11.02.2019_______

Futbol, kimlik, siyaset

Mahmut Esad Kıraç
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Futbol, yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada her an gündemde ve gündemi de dilediği gibi değiştirebilen bir spor. Medya sektörünün vazgeçilmezi, büyük paraların döndüğü,  kitleleri eğlendiren ya da daima meşgul eden bir meşguliyet ve eğlence kültürü.  Bu kültür sayesinde, siyasi iktidarlarca manipüle edilen ya da algı yönetimi yapılarak rahatlıkla kullanılan futbol, Simon Kuper’in de bahsettiği gibi asla yalnızca futbol değildir.

Günümüzde, endüstrileşen futbolunda devletin mi futbolu yoksa futbolun mu devleti yönlendirdiği tavuk-yumurta çıkmazı gibidir.  Popüler kültürün kuşkusuz en önemli unsuru olan futbolu bu denli güçlü yapan asıl etken ise sahip olduğu taraftar kitlesidir.  Gündüz Vassaf, futbolun taraftar kitlesi için ”reklam tabelası” görevi üstlendiğini söyler. Siz hiç bir futbol kulübünün televizyonlarda ”Daha mutlu bir yaşam için Beşiktaş’ı tutun” tarzı reklam verdiğini gördünüz mü? Göremezsiniz, çünkü bu görev kulübün değil taraftarın görevidir. Giydiğimiz takım formalarının üzerinde kulüp logosunun 5-10 katı büyüklüğünde yazan sponsorların taşıyıcısı ve tabelası olursunuz. Milyonlarca Beşiktaşlı, bir yandan takımının formasını taşırken diğer yandan Vodafone’nin reklam tabelası görevini üstlenmektedir.

Son verilere göre Türkiye’de aktif taraftar olarak Passolig kullanımı 4 milyonu bulmuştur. Tabi ki normal taraftar sayısı bunun katbekat üzerindedir. Fakat 4 milyon kullanıcı üzerinden yorumlayacak olursak; dünyada nüfusu 4 milyonu geçmeyen birçok devlet varken bizim Passolig kullanıcılarımızın sayısının 4 milyon olması, Türkiye’de futbola rağbeti de göstermektedir. Bu kitle bir yandan aktif taraftarlık yapmakta diğer yandan kazandıkları kimliklerine sahip çıkmaktadırlar. Kimlik kazandıran futbola kısaca bir göz atalım.

Takımlar devlet, taraftarlar millet

Başka bir yandan baktığımızda ise aynı futbol kişilere ve kitlelere kimlik kazandırabiliyor. Kendini bir futbol takımıyla özdeşleştiren kişi, bu sayede yaşamını daha anlamlı kıldığını düşünüyor. Eric Hoffer’in ”Kesin İnançlılar” kitabındaki görüşüyle yaklaşacak olursak şöyle özetleyebiliriz: ‘’Kitle hareketlerine göre kendine yeterli insan; aciz, sefil ve suçlu bir yaratıktır. Bu yaratığın tek kurtuluş yolu kendi kendini reddetmesinde ve kutsal bir topluluğun bağrında kendine yeni bir hayat bulmasındadır. Bu kutsal topluluk bir kilise, bir ulus, bir siyasi parti, bir örgüt vs. olabilir. Böylece, bu nefsini reddediş, ihtirası telaşa sürükler, devam ettirir.’’  Burada bahsedilen kitle hareketi toplumun büyük kesimi için bir futbol kulübüdür. Taraftarlığı vesilesiyle takımının başarısını kendi başarısı olarak algılayan kişi, böylece kendini daha faydalı hissedecektir. Ona hem bir ”psikolojik boşalma” hem de galibiyet hissi kazandıran kulüp, taraftarını da kendine daha çok bağlayacaktır.

İnsanlar hayatlarındaki birçok kararı sonradan değiştirebilirler fakat futbol takımı değiştirmek adeta cinsiyet değiştirmek gibi algılanmaktadır. Eric Cantona’nın deyimiyle: ”Eşini, siyasi görüşünü veya dinini değiştirebilirsin. Eğer bir futbol taraftarıysan, asla tuttuğun takımı değiştiremezsin.”

Siyasi mevzularda karşımızdakinin dar görüşlülüğüne vurgu yaparken söylediğimiz ”Takım tutar gibi parti tutma” sözü aslında büyük bir anlam ifade eder. Verilen mesaj ”Parti tutarken körü körüne yaklaşma. Ülkenin, devletinin menfaatlerini düşün ama takım tutarken nasıl istersen öyle tut, bilsen de bilmesen de anlasan da anlamasan da önemsizdir” mesajıdır. Yani, diğer yandan ”Körü körüne takım tutmak” dar görüşlülük olarak algılanmaz. Aksine takımına ne kadar sıkı sıkıya bağlıysa o nispette saygı dahi görebilir. Fakat siyasette ”millî menfaat” kelime grubunun sihri, işin seyrini değiştirir. Bu yüzden kişiler siyasi parti değiştirdiklerinde futbol takımı değiştirmiş gibi lanetlenmezler. Çünkü siyasi partiler devletin bekası için çalışan unsurlarken; takımlar, daha çok kendileri için mücadele ederler.

Türkiye’de çoğu taraftar, tuttuğu takım şampiyon olamazsa başka kimin olduğunu umursamaz. Yahut kendi takımı Avrupa’da değilse ülkesinin Avrupa’da futbol oynayan diğer takımlarının başarılı olmasını dahi istemeyebilir. Yine burada futbolun kişiye kimlik kazandırarak bir ”öteki kimliği” kattığını görüyoruz. “Biz” dışındaki herkesi ”diğerleri” olarak algılayan taraftar, takımı vesilesiyle ”öteki”ne karşı duyduğu nefreti de pekiştirir. Sanki bir ligdeki takımların mücadelesini değil de devletlerin mücadelesini izler hissine kapılabilirsiniz. Tabir-i caizse her takım bir devlet, her taraftar grubu da bir millettir.

Futbolun kardeşi siyaset

Portekizli Diktatör Salazar ”Bana on binlerce insanı uyutabileceğim bir beşik yapın.” der ve ardından Lizbon Stadı yapılır. Yine Salazar, futbol için: “Futbol olmasaydı, ülkeyi yarım saat bile yönetemezdim”  sözüyle meşhurdur.

Kitlelere kimlik kazandıran futbolun bir kısım özelliklerine değindik. Şimdi ise futbolun siyasi yönüne bir göz atalım. Evvela biliyoruz ki sporlar devletlere itibar, iktidarlara da devamlılık kazandırabilecek güçtedir. Bugün olimpiyat oyunlarının alt yapısında bile büyük bir siyasi güç vardır. Fakat olimpiyat oyunları ve siyaset ilişkisi konumuzun dışında olduğu için bu kısma girmeyeceğiz. Futbolun ilk nerede ve ne amaçla ortaya çıktığı sorusuyla başlayalım.

”Futbolun ilk nerede başladığı sorusuyla başlayan araştırma kaçınılmaz olarak kronolojik tarih benzer tarihlerde Mısır’da başladığını belirtmektedir. Ayakla vurarak Çin’de oynanan bu oyuna Tsu Chu denmektedir. Tsu “ayakla vurma” anlamınadır. Chu ise “içerisi (tüy veya hayvan kılıyla) doldurulmuş deri top” demektir. Oyunda amaç, ayakla topu 30- 40 cm çapındaki ağla örülü bir deliğe sokmaktır (Bu amaç oyunun oyunda düzenlenmiş amacıdır. Aslında oyun birden çok amaçları gerçekleştirir ve bunların da açıklanması gerekir). Futbol anlamına gelen Tsu Chu oyunu için gereksinimin ne olduğu, nasıl ve neden ortaya çıktığı belli değildir. Anlatılara göre, tipik olarak imparatorun doğum gününü kutlamada oynanmaktaydı. Dolayısıyla, egemen güç için bir kutlama gereksinimini gideren bir oyun karakterini taşımaktaydı.” Yani siyasi amaçla ortaya çıkan futbol, oynanmaya başlandığından beri siyasetin öz kardeşidir diyebiliriz.

Salazar’ın etkisiyle yıllarca ülkesini 3F kuralı ile yöneten faşist diktatör Franco da futbol ile son derece iç içeydi. “3F yani; Fado (müzik), Fatima (din) ve Football (futbol). 3F’deki din unsurunun yerini zamanla Portekiz dışındaki coğrafyalar “Fiesta” yani eğlence unsuru ile yorumlamıştır. Tabiî saha içerisindeki olaylar nasıl ülkede siyaseti etkiliyorsa, saha dışarısındaki olaylar da futbol ile etkileşim halindedir. Franco İspanya’sından bir örnek verecek olursak:

Başta Real Madrid-Barcelona olmak üzere günümüzde de bütün canlılığını koruyan birçok kulüp arası rekabetin hatta gerilimin gerisinde, derin kökleri olan ideolojik unsurlar vardır. İspanya’da faşist diktatör Franco’nun, Katalonya’ya yönelik baskıları ve Katalanların buna karşı direnişi, Real Madrid-Barcelona takımları ile simgeleşmiştir. Barcelona taraftarları, Franco’nun takımı olarak adlandırdıkları Real Madrid’e yönelttikleri her tepkinin Franco’ya yöneldiğini ifade etmişlerdir.

Simon Kuper bu konuyu: “Sokaklarda yürürken, Katil Franco! diye bağıramazdınız… Bu yüzden onun yerine Real Madridli futbolculara bağırırlardı. Bu psikolojik bir olay, eğer babanıza bağıramazsanız başkasına bağırırsınız. Katalonya varlığını sadece Nou Camp’da sürdürüyordu ve Franco’nun el sürmeye cesaret edemediği tek Katalan sembolü de Barça’ydı.” diyerek aktarmıştır.

Futbolun siyasetle olan kardeşliğine örneklerimiz yaz yaz bitmez. Zaten derbilerin pek çoğunun da siyasi olduğu bilinmektedir. Saha dışındaki faşist ya da ırkçı söylemlerin futbolculara yansıdığını çok defa gördük. Taraftarlar tarafından muz atılan siyahî futbolcuların mücadelesine hepimiz şahidiz diye düşünüyorum. Bütün bunların sebebi de yine siyasetin tutumudur. Bilinçli taraftarlar yerine gözü kara holiganlar yaratmak, siyaset için daima daha faydalıdır çünkü yönlendirmesi daha kolaydır. Bundan dolayı futbolla iç içe olan liderlerin çoğunda diktatörlük belirtileri vardır. Çünkü toplumun dikkatini başka yöne çekerek ülke yönetmek, şeffaflığı ve adaleti zedeler. Bununla beraber pek çok gizlilik doğurur. Diktatörlerin en büyük ortak noktası toplumu nasıl sürükleyeceğini ve daha doğrusu algı yönetimini iyi bilmeleridir.

Bizde futbol ve siyaset ilişkisi

Kronolojik olarak Türkiye’de de birçok futbol siyaset örneği gösterebiliriz. Bunların en bariz örneği ise darbeci Kenan Evren’in Ankaragücü’nü süper lige çıkartmasıdır. ”1980’in futbola darbesi” olarak daha sonra manşetlere alınan bu olay, Türkiye’de siyaset ve futbol kardeşliğinin ilk örneklerindendir. Günümüzde ise Başakşehir Kulübü ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özdeşleşmesi bu duruma örnektir. Vaktiyle Kasımpaşa Spor Kulübü ile yakından ilgilenen Cumhurbaşkanı şimdi Başakşehir takımı için büyük yatırımlar yaptığını kendisi dahi belirtmiştir.

Cumhurbaşkanı birkaç gün evvel yaptığı açıklamada: “Bugün deplasmanda da 3-0 kazanmış. Başakşehir çok çok iyi, önde de gidiyor. Başakşehir ile övünüyorum. Çünkü benim kurduğum bir takım. O Başakşehir tırmandı ve ta buralara kadar geldi.” yorumunu yaptı. Sezon başından beri büyük tepkiler alan Başakşehir, yaptığı transferlerle de belediyeden yardım aldığıyla ilgili söylemlerden sonra, bir futbol takımı olmaktan ziyade ”Erdoğan’ın takımı” olmakla zikredilir hâle geldi.

Süper Lig’de Galatasaray ile Başakşehir’in maçı öncesi Erdoğan’ın yaptığı Başakşehir’e destek çağrısına karşılık olarak İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener: “Çok sayıda mesajdan, Sn. Erdoğan’ın AKP’li gençlere GS karşısında açıkça Başakşehir yanında yer almalarını isteyen çağrısının sporseverleri çok üzdüğünü gördüm. Bırakın gençler istediği takımı tutsun, bırakın futbol sahada oynansın ve futbol kulüplerinin renkleri kirlenmesin.” diyerek tepkisini gösterdi. Maçı Galatasaray’ın kazanması neticesinde ise Akşener: ”Galatasaray 2-0 Recep Tayyip Erdoğan” tweetini attı.

Sonuç olarak futbol doğumundan bugünkü haline kadar daima siyasetin arka bahçesi olmuştur. Liderler futbol vesilesiyle toplumu yönetmiş, ayrıştırmış ya da uyutmuşlardır. Bu sayede iktidarlarının devamlılığını sağlamışlardır.

Vaktiyle Real Madrid’e tepki göstererek aslında Franco’ya olan kinlerini atan çünkü Franco’ya hakaret ya da eleştiri durumunda özgürlükleri elinden alınan Katalan taraftarlara karşılık, Türkiye’de de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı kin ve nefretini, özgürlükleri elinden alınmasın diye belirtmeyerek bunu Başakşehir Kulübü üzerinden gerçekleştiren bir toplum doğdu diyebilir durumuna düşmek istemeyiz. Ancak akıllarımızda uzunca zamandır yer tutan şu soruya cevap aramaktan da kendimizi alamıyoruz ne yazık ki: “Franco ve Erdoğan arasındaki bu benzerlik sizce tesadüf mü yoksa tarih tekerrür mü ediyor?”

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları