HDP nedir, ne değildir? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______07.07.2020_______

HDP nedir, ne değildir?

HDP’nin, sözde açılım süreci ile Türk milletinin başına ördüğü çorabı herkes görüyor ama görüyordu. Yalnızca uyanık! olanlar görmezden geliyordu. Peki sözde açılım süreci Türk siyaset arenasında nelere mal olmuştu?

Musa Uçan

Dış basında, bilhassa Avrupa basınında HDP’li belediyelere kayyum atanması durumu artık haddini aşan çirkin bir kara propagandaya dönüşmüş durumda. Birkaç aydır artarak süren “Türkler Kürtlere zulüm yapıyor” yaygarası bir yana, Türkiye’de bilhassa muhalefet cephesinden bu yaygaralara meşrû delil teşkil eden akla hayale sığmaz suçlamalar bu muhalefet partilerine oy veren yurttaşları dahi çileden çıkartacak cinsten. PKK terör örgütü bağı gerekçesiyle görevden alınıp yerine kayyum atanan belediyelerle ilgili geçtiğimiz haftalarda AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları sözcüsü Peter Stano, terörle mücadele yasalarının politik bir silah olarak kullanılmasının “yerel demokrasinin” altına dinamit döşeyeceği ve Türkiye’nin terörle haklı mücadelesine gölge düşürebileceği kaygısını dile getirdi. Sağolsun, ne çok seviyor bizleri Stano! Stano’nun bu “düşünceli” mesajından sonra AB Parlamentosu Türkiye raportörü Nacho Sanchez Amor, kayyum atamaları için yargı kararının beklenmesi ve belediye meclislerinin yerine kayyum atanan başkanın yerine yeni bir başkan seçmesine izin verilmesi gerektiğini “buyurdular”! Elbette Sanchez Türkiye’deki belediye seçim geleneklerini yanındaki danışmanları sebebiyle gayet iyi biliyor ve yerlerine kayyum atanan bu belediye başkanlarının ve bahse konu meclis üyelerinin aynı irade tarafından seçildiğini gayet iyi biliyor ama bu kısmı Sanchez’in işine gelmediği gibi maalesef ne diplomatlarımız ne de Türk yazarlar gereken yanıtı veriyor. Yabancı basında İngilizce yazıları yayınlanan Türk yazarlar değil Türkiye’nin hakkını savunmak, maalesef bir de “Türk yazar” kimliği ile Türkiye’yi suçlayanlara delil teşkil edecek yazılar yazıyorlar. Mesela ben bu yazının İngilizce versiyonunu zaman zaman yazılarımı yayımlayan bazı yabancı kuruluşlara gönderdim ve her yazımı seve seve yayımlayan bu kuruluşlar bu yazımı “yayımlayamayacağını” söylediler söz birliği etmişçesine! Neyse!

2016 senesinde düzenlenen HDP kongresinden. HDP’nin terör örgütü PKK ile hiçbir alakası olmadığını(!) gösteren müthiş bir delil!

Türk toplumunun çoğunluğunun reddettiği uydurma Kürt sorunu açmazını yakın zamana kadar Türkiye’de 90’lardan itibaren Kürtçülükle Papaz Nikâhı kıyan ve iç içe geçen Türk solu ve cumhuriyete düşmanlığı sebebiyle kökten dinciler savunurlardı. Elbette uydurma olması sebebiyle sözde Kürt sorunu, çok geniş bir siyasal yelpazede suistimal edilse de son yıllarda AKP’nin giriştiği sözde Çözüm Süreci girişimi bu sözde Kürt sorunu yalanını üretenlerle pratikte uzlaşmanın ne kadar ağır bedelleri olacağını gözler önüne serdi. Bugün ana muhalefet partisinin yanı sıra AKP’den kopan iki yeni parti ve rahmetli Erbakan’ın partisinin “Türkiye’deki sorunların çözümü” olarak görerek yeniden başlatmak istediği sözde çözüm sürecinin bir daha yaşanması olasılığı, Türkiye’nin tepesinde bir giyotin gibi sallanmakta. Milliyetçi kimliği ile tanınan muhalefet cephesindeki bir partinin vekili dahi geçtiğimiz haftalarda kendi genel başkanının “açılıma hazırlandığını” ve PKK ile ilişkisini doğrudan ve dolaylı yüzlerce defa ifade eden HDP’nin terör suçu hükümlüsü eş başkanı ile husumetleri bulunmadığını ve salınması gerektiği ifadesi bu tehdidin ne kadar canlı olduğuna en büyük delil.

Açılım Süreci döneminde Kandil’e gidip böyle görüşmeler yapmak oldukça olağandı. O dönem adı BDP olan HDP’nin Kandil’de terör elebaşlarıyla bir görüşmesinden.

Bu hususta en trajikomik savların başında ise HDP adına konuşan “kraldan daha kralcı” tayfanın “HDP ve PKK aynı şey değil” söylemi geliyor. HDP’nin kendisi bu ilişkiyi asla inkâr etmez hatta sözde çözüm sürecinde PKK adına devletle pazarlık ettiklerini gururla ifade etmişken HDP’nin PKK ile ilişkisi olmadığı yalanını söylemek de Avrupalı parlamenterler, STK’ler, yazarlar ve hatta maalesef ülkemizdeki muhalif parti sözcüleri ve sözde aydınlara düşüyor. Kısacası, HDP’nin gururla kimlik edindiği şey (PKK’nin sözde siyasî temsilcileri olmaları), HDP sevicilerin inkâr ettiği şeyin ta kendisi; tuhaf bir paradoks.

Türk siyasî tarihinin en büyük akıl tutulması: Sözde çözüm süreci – Kürt açılımı

Kürt siyasî hareketinin Türk siyasetindeki macerası yarım asırdan fazlaca bir zamana dayanıyor. Kürt etnisite tarafından bile asla kabul edilmeyen tezleri sebebiyle partiden çok şahsî kimlikleriyle parlamentoya giren etnik ayrılıkçı bu kimselerin temelde düşman olduğu şey cumhuriyetin ellerinden aldığı feodal güçleriydi. Aşiret adını verdikleri derebeylik düzenini devam ettirebildikleri ve “marabalarının” oylarını kontrol edebildikleri yerlerden bağımsız aday olarak parlamentoya girip kavga dövüş dışında gündeme gelemeyen bu hareketin yıldızı AKP’nin “çözüm süreci” denen baldıran zehrini güya “toplumsal uzlaşma sağlama” sebebiyle içmesiyle başlıyordu 2009 senesinde. Proje, PKK’nin tezlerinin göreceli revizyonlardan geçmiş bir haliydi ve birçok sözde aydın, AB destekli STK, İngiltere’nin meşhur Lordlar Kamarası’nın bugüne uzanan hali Chatham House ve burayla bağlantılı Democratic Progress Institute (bugün Türkiye’de Demokratik Gelişim Enstitüsü adıyla şubeleri de var, incelerseniz muhalefet partileri ile yoğun etkileşimlerini göreceksiniz) gibi yerlerin dayatmasıydı. Bunun bir yol haritası olarak kâğıda dökülmüş halini ise Soros’un küresel sivil darbe laboratuvarı Açık Toplum Vakfı bir rapor haline getirmişti. İşte HDP (o günkü adıyla BDP) tam da bu dönemde kendine biçilen “aracılık” rolünü derhal üstlenmiş ve uzunca bir süre İmralı – Ankara arasında mekik diplomasisi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin değerleri örselenirken iktidarın kanatları altında bu rolün tadını çıkartmıştı.

Açılım döneminde tepki çeken olaylar içinde şüphesiz en âkilda kalanlardan bir tanesi 2013 senesinde Mehmetçik düşmanı Şivan Perwer’in Diyarbakır’da konser vermesiydi. O güne ait bu kareyi AKP cenahında kimse hatırlamak bile istemiyor bugün.

Andımızın, T.C. tabelalarının kaldırılması, “Ne Mutlu Türküm Diyene” gibi ulusal sembol ve sloganların silinmesi şöyle dursun, Mehmetçik katillerinin heykellerinin dikilmesi, PKK sözde şehitliklerinin açılması ve en korkuncu teröristler elini kolunu sallayarak gezerken asker ve polisin kışlalara kapatılıp operasyon emri verilmemesi gibi bir kâbustu çözüm süreci. Bunlara paralel FETÖ kumpaslarında aşağılık iftiralarla hapislere atılan kahraman Türk subayları, kurmaylar, CIA maşası bavulcu gazeteciler ve manşetlerinde her gün kahraman Türk ordusuna iftiralar atan tuhaf gazetelerle Türk devletine ve Türklüğe topyekun saldırının adıydı çözüm süreci. PKK ile ilişkisi yok denilen HDP’nin sözde eş başkanları, birçok sol liberal sözde aydın, İslamcılar koro halinde “vesayet yıkılıyor” derken esasında Türk devletinin kolonlarıydı yıkılmaya çalışan.

Peki, tüm bunlar olurken siyasette neler oluyordu, gelin bir de bunu hatırlayalım. AKP ve HDP adeta balayı yaşıyordu bu dönemde. Aynı dili kullanıyorlar, bu akıllara ziyan çözülme sürecini eleştirenleri “faşist, vesayetçi, geri kafalı, barış düşmanı, kan içici, katil, ırkçı” ve daha birçok hakaretle itham ediyorlardı. Mesela bugün Selahattin Demirtaş’ı “barış pıtırcığı” olarak gören birçok solcu aydın, o dönem Gezi Eylemleri sırasında Demirtaş’ın “bu bir darbe girişimi” sözleri ve bu sözler ardından bebek katili ve PKK paçavraları ile meydanlara doluşarak eylemleri manipüle ettiği gerçeğini kabul etmez. Aynı güruh bugün cesaretle “Gezi Eylemleri dış bağlantısı olmayan, gençlerin tepkisi sonucu ortaya çıkan barışçıl eylemlerdi” diye savunur ama bu “barışçıl eylemleri” PKK’yi işin içine kasten katarak bozan Demirtaş’ın bu rolünün hatırlatılması işlerine gelmez. ANTIFA’cıların işine gelmeyeni faşist, Selefilerin işine gelmeyeni tekfir etmesi gibi.

Muhalefet cephesinde CHP, sürece muhalefet etmiyordu. CHP’nin eleştirileri “sürece dâhil edilmeme ve yol haritasının tam açıklanmaması” noktalarında kalıyor ancak ana muhalefet kritik noktalarda “toplumun buna (açılıma) ihtiyacı olduğu” vurgusuyla pasif destek vermekle beraber “biz daha iyisini yaparız, siz samimi değilsiniz” ithamları toplum tarafından muhalefet zannediliyordu. Açılımı daha iyi yapabileceğini ise TBMM’de Atatürk’e Tunceli isyanlarının bastırılmasından ötürü “soykırımcı” iması yaparak, Tunceli’de isyancıları anarak, Tunceli’ye “Dersim(!)” diyerek ispat etmeye çalışıyordu. Düşünebiliyor musunuz? Ana muhalefet partisi, toplumda ağır rahatsızlığa ve öfkeye sebep olan açılım sürecine değil; AKP’nin süreci yürütme metotlarına muhalefet ederek ama Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğunu kabul edip bunu kendi yöntemleriyle çözeceği vurgusuyla sandıkta kazanmayı hedefliyordu.

Malum, Türk milletinin unutma gibi bir handikapı var. Şu günlerde açılım süreci denince akla –haklı olarak– AKP ve HDP geliyor. Ancak o dönem AKPye “muhalefet etmemekle” sürece bir hayli katkı sağlayan CHP unutuluyor. Evet, CHP açılım sürecine dört temel sebepten doğrudan destek vermemiş gibi göründü. Ancak bu sebepler, oldukça öznel sebeplerdi. AKPnin CHP’yi baştan sürece dâhil etmemesi ve yol haritasını açıklamamasıydı. Kılıçdaroğu, AKPnin çözüm sürecini yasallaştırmayıp bir gün vazgeçeceği kaygısını(!) taşıyor, sürece TBMM çatısı altında devam edilmesi gerektiğini söylüyordu. Oysa, MHP’nin sürece kökten ve koşulsuz karşı olduğu düşünülür ve TBMM’de 4 parti olduğu hatırlanacak olursa ana muhalefetin maksadı ve söylemi altında gizlediği amacı ortaya çıkıyor; süreç yasalaşsın, vazgeçme ihtimali olmasın*.

Diğer muhalefet partisi MHP’nin ise belki de tarihinde en çok taciz edildiği dönemdi açılım süreci dönemi. Dr. Devlet Bahçeli’nin çok sert bir dille hemen her fırsatta yerden yere vurduğu süreç devam ettikçe ve tavizler verildikçe MHP tabanı ve teşkilatları safları sıklaştırıyor hatta bu dönemde (bizzat şahit olduğum üzere) AKP ve CHP’de MHP’ye ciddi bir sempati yükseliyordu. Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse Açılım Süreci denen ihanet oyununa MHP dışında hiçbir parti karşı çıkmadı TBMM’de. Bu öznel bir yorum değil, nesnel bir gerçeklik ve bunu yazıyor olmak bana keyif vermiyor!

İşte AKP, Türk milleti tarafından kendisine verilen hükümet etme görevinin bu dönemini Kürt Açılımına adamış, HDP ile beraber “tabuları yıkıyoruz, PKK silah bırakacak, kardeşlik kazanacak, analar ağlamayacak” sloganları eşliğinde halktan gelen tepkilere kulak asmadan yürümüştü. Takvimler 2015’i gösterip partiler seçim kampanyaları için meydanları doldurduğunda Erdoğan, açılımdan çok memnun olduğunu düşündüğü Türk milletinden başkanlık sistemine referandumsuz geçiş için 330 milletvekili istiyor, süreçle PKK terörünün bittiğini anlatıyor ve Açılım Sürecini “kafatasçı MHP’ye rağmen” yürüten partisine rekor oy bekliyordu. CHP’nin genelde şikâyetle geçen seçim kampanyasına değinmeyeceğim ama diğer yanda MHP “Açılım Sürecini derhal sonlandırma” ve “PKK ile müzakere değil, mücadele” sloganıyla meydanlardaydı. Her fırsatta Erdoğan tarafından hedef gösterilen Bahçeli buna karşılık olarak aynı sertlikle açılım sürecinin sonunun bir felaket olacağını, bunun Türk tarihindeki en büyük ihanet olduğunu vurguluyordu. Bu esnada Türk siyasî tarihinde ilk defa, Kürtçü ayrılıkçı siyasetçiler bağımsız olarak değil, HDP çatısı altında parti olarak seçime giriyordu ve seçim mitinglerinde âkil almaz biçimde bebek katili posterleri, PKK paçavraları ve “daha yetmez, Öcalan’ın heykelini dikeceğiz” söylemleriyle halkı gererek seçim kampanyası yürütüyordu. Bu, hayal bile edilemeyecek bir cüretti ve evet işte bunu da görüyordu gözler.

7 Haziranda sandık ortaya kondu ve sandıklar açıldığında AKP, 12 yıllık iktidarında ilk defa kaybetmişti. MHP oylarını artırmış, CHP yine yerinde saymış ve HDP tarihinde ilk defa parti olarak %10 barajını aşarak TBMM’ye girmişti. 330 vekil hedefleyen AKP ancak 258 sandalye alarak tek başına iktidar şansını artık yitirmişti. Bu, halkın AKP’ye açılım süreci konusundaki yanıtıydı. Ahmet Davutoğlu liderliğinde “açılım sürecinin ne olursa olsun devam edeceği” söylemi AKP’yi uçurumun kenarına getirmişti. MHP’nin %17’ye yükselen oylarının analizi ise açıktı: Türk milleti, açılım sürecini kabullenmemişti.

Erdoğan, çevresindeki danışman ve partisindeki kurmay ekibinin “çok iyi gidiyoruz” sözlerinin bir yalandan ibaret olduğunu ve sahadaki gerçeğin hiç de öyle olmadığını sarsılarak idrak etmişti. Siyasî kariyerindeki büyük başarısını borçlu olduğu halkla yakın ilişkisinin koptuğunu ve bu ilişkileri sürdürmesi gereken Davutoğlu ve ekibinin bir rüya âlemi içinde kendisini yanılttığını da bu dönemde anladı. Yine bu dönemde Güneydoğu Anadolu’da, hani şu HDP’nin PKK paçavralarıyla mitingler yapıp “Kürt kentleri” diye tanımladığı kentlerde profesyonel tünel ağları, barikatlar, hendekler kazılmış ve el yapımı bombalar (EYP), bubi tuzakları ve ağır mühimmatla PKK adeta bir iç savaşa hazırlık yapmıştı “çözüm süreci” boyunca. Seçim sonuçlarının mecbur bıraktığı koalisyon hükümeti, Davutoğlu’nun çabalarına rağmen sonuçsuz kaldı; zira Erdoğan zaten bir koalisyon hükümeti düşünmediği gibi Davutoğlu, Bülent Arınç, Efkan Ala, Yalçın Akdoğan, Mehdi Eker gibi Kürt açılımı taraftarı kurmaylarının tasfiye sürecini de alttan alta başlatmıştı bu süreçte. Nihayet, 2015 Kasım ayında yeniden seçim kararı alındı.

Koalisyon hükümeti çalışmaları esnasında AKP daha birkaç ay öncekinin aksine HDP ile arasına keskin bir çizgi koydu. Açılım sürecini ihanet olarak nitelendirdiği için “kan içici” dedikleri Devlet Bahçeli gibi AKP de HDP’nin içinde olduğu bir koalisyonu ihtimaller dâhilinde bile değerlendirmiyordu! Ne keskin bir dönüş ama! Oldukça pragmatik bir lider olan Erdoğan, halkın talebini bir kaza sonucunda da olsa net biçimde analiz etmiş ve partisini bu istikamette yönlendiriyordu. HDP konusu sorulduğu zaman, HDP’yi “sürece ihanet eden” taraf olarak nitelendiriyor, üstüne düşeni yapmak yerine PKK ile işbirliği içinde süreci suistimal etmekle suçluyordu. Kasım seçimleri için partiler tekrar sahaya indiğinde, Erdoğan’ın HDP’ye yönlendirdiği suçlamaların tamamen gerçek olduğu ortaya çıkacaktı. PKK’nin, anayasaya “Kürt vatandaşı” ve “Kürtçe” tanımlarının yerleştirilmesi, ulus devlet ilkesinin lağvedilmesi, AB’nin de dayatması olan yerel özerklikler, T.C. tabelalarının kaldırılması, Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinin Kürt yerleşkesi hatta sözde Kürdistan olarak tanımlanması, asker ve polisin kışlalara kapatılması gibi akıl mantık dışı taleplerinin müzakere masasına getirilmesi Ankara’nın bu bölgede neredeyse devlet kontrolünü kaybetmesine sebep olmuştu. Yine bu süreçte PKK’nin esas silahlı unsurlarını, Öcalan’ın emriyle Suriye’ye kaydırması sonrasında yerine inşa ettiği çeteler Hakkâri, Şırnak, Diyarbakır, Bingöl, Van, Bitlis ve birçok diğer ilde okul çağındaki çocukları mecburi silah ve ideolojik eğitimden geçirip adeta bir PKK sözde polis gücü kurmuştu. Yol kesen, esnaftan vergi toplayan, sözde mahkemeler kurup infazlara girişen, polisi, askeri, devletin şantiyelerini gündüz gözüyle basıp şehit eden, yakan, yağmalayan bu çeteler konusunda MHP’nin söylemlerinin haklılığı ortaya çıkmıştı.

Kasım seçimleri kampanyasında Erdoğan, bir öncekinin aksine “operasyonları müjdeliyor”, HDP’yi ağır ihanetle suçlayıp “bedelini ödeyecekler” diye seçim meydanlarında açılım sürecini telafi etmeye çalışıyordu. MHP’nin kampanya dili ise değişmemiş, haklılığını gururla haykırıyor, halktan iktidarı istiyordu. HDP, sözde barışa çok yakın oldukları ve bu yola (Kürt açılımı) baş koydukları söylemiyle seçmenini konsolide ederken CHP ise müthiş bir siyasî strateji ile AKP’ye yıkım olarak dönen süreci kendilerinin daha iyi becereceği söylemiyle halktan oy istiyordu (sayfa sonundaki kaynak haberlerin tarihine bakarsanız göreceğiniz üzere.) CHP’nin HDP ile arası her zaman iyi olmakla beraber, bu dönemde daha da yakınlaşmaya başladığını söylemek yanlış olmaz.

Açılım Sürecini fırsata çeviren PKK, silahlı unsurlarını Suriye’ye kaydırmasını “bakın silahlı unsurlar ülkeyi terk ediyor” diye yuttururken arkalarında çocuk yaşta örgüt militanlarından kurulmuş sözde “öz savunma” güçleri bırakıyordu. Yol kesen, vergi toplayan, sözde mahkemeler kuran ve bölgede asayişi allak bullak eden bu militanların çok büyük kısmı operasyonlarda öldürüldü veya canlı ele geçirildi.

Bu seçim sonuçlarını etkileyen iki faktörden bir tanesi Erdoğan’ın etkin olarak seçim meydanlarına inmesi ve PKK’ye karşı başlatılan operasyonlar diğeri ise tam da o dönem Suriye’yi kasıp kavuran IŞİD terörünün Türkiye’yi vurmaya başlamasıydı. Suriye’de o dönem çatıştığı ABD destekli PKK’nin Suriye kolu YPG’nin, Türkiye’deki siyasal temsilcisi olduğunu bildiği (bunu neden yazdığımı ilerleyen satırlarda teslim olan bir YPG sözde yöneticisinin itiraflarından anlayacaksınız) HDP’yi Suriye’deki YPG ile çatışmalarına bir yanıt olarak hedef alıyordu.

Diyarbakır’ın Sur ilçesi başta olmak üzere birçok ilçe ve diğer ilde Türk güvenlik güçlerine karşı aleni bir “özerklik” mücadelesi veren PKK, başka illerde de Türk güvenlik güçlerini hedef alıyor ve kentler savaş alanına dönerken HDP, PKK’ye karşı koymak yerine bu operasyonlarda PKK’li militanlara arka çıkıyor ve bu da seçim meydanlarında halkın büyük öfkesine sebep oluyordu. IŞİD’in HDP’yi hedef alan saldırıları arasındaki en fecisi 10 Ekim’de Ankara Sıhhiye Meydanı’nda yaşanmıştı. HDP’nin çağrısıyla, Türk ordusunun PKK’ye karşı başlattığı operasyonlarını ve hükümetin açılım sürecini sonlandırılmasını protesto etmek için Gar Meydanı’nda toplanan binlerce sivilin arasına giren intihar bombacıları, üzerlerindeki 2 bombayı patlatmıştı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin gelmiş geçmiş en kanlı terör eylemi olarak tarihe geçen patlama sonrası MHP, CHP ve AKP saldırıyı lanetlemiş, Başbakan Ahmet Davutoğlu 3 günlük ulusal yas ilan ederek alandaki yurttaşların intikamının alınacağını söylemişti. Ancak bu, HDP’yi ve PKK’yi tatmin etmedi. Kişi kendinden bilir işi demiş atalarımız; PKK ve HDP’ye göre Türk devleti bu militanlardan haberdar olmasına rağmen yüzlerce sivili bile bile katletmelerine seyirci kalmıştı. HDP sözcüleri, hiçbir utanma emaresi göstermeden Türk istihbaratına bu kirli iftirayı atmıştı. PKK bu olayın ardından ateşkesi bozduğunu ilan etti ve seçimlere bir ay kala, saldırılarını artırarak Türk milletini her gün şehit ateşiyle yakmaya başladı.

Ankara Gar Katliamında IŞİD saldırısı sonrası 109 vatandaşımız yaşamını yitirirken, 500’den fazla yaralı kalmıştı geride. Bu korkunç saldırı tüm partilerce lanetlenip ülkede milli matem ilan edilmişti. Ama bu dayanışmayı görmezden gelen HDP devleti suçlamış, PKK ise ateşkesi bozduğunu duyurarak birçok yerde saldırılarını artırmıştı o tarihten sonra.

İşte bu atmosferde girilen Kasım 2015 seçimlerinde sandıklar sayıldığında, Erdoğan açılım sürecini sonlandırmanın meyvelerini, MHP’ye kaçan oylarını geri alarak elde etmişti. HDP, 2 puanlık bir düşüşle %10 barajını aşarken CHP kimsenin ilgisini çekmeyen söylemiyle Haziran seçimlerinde aldığı %25 oyun üstüne hiçbir şey koyamadan aynı oy oranında kalmıştı. AKP yeniden tek başına iktidardı. 317 sandalye kazanan AKP’de, Davutoğlu ve ekibi dışında herkes için açılım defteri kapanmış olsa da Davutoğlu hâlâ çaresizce “süreç devam edecek” diye sayıklıyordu.

Bu oy oranları, seçim ve seçim kampanyası sürecinin politik sonuçlarıydı. Türkiye’de bir etnik gruba kapütilatif hak ve imtiyazlar verilerek barış getirme gibi bir hedefin sandıktaki sonuçları konusunda Erdoğan artık ikna olmuştu ama bu sürecin başka sonuçları da vardı; tünel ağlarıyla delik deşik edilmiş kentler, EYP ve bubi tuzaklarıyla dolu dar sokaklar, asker ve polislerimiz için adeta bir cehennem çukuruna dönen barikatlar, hendekler ve sivil savaşın eşiğinde kentler. 2015’te başlayan operasyonlar giderek genişliyordu.

Diyarbakır, Sur. Hendek Çatışmalarından sonra ortaya çıkan kent manzarası bu ve HDP bu görüntülerden Türk Silahlı Kuvvetlerini sorumlu tuttu, hiç utanmadan. Bu kentlerin nasıl bu hale geldiğini, askerler içindeyken havaya uçurmak için evlere nasıl bombalar yerleştirildiğini, evden eve geçit için duvarlarının nasıl kırılıp tahrip edildiğini Hendeklerde Vurulduk kitabında okuyabilirsiniz. İşte açılım süreci böyle manzaralara sebep olan Türk tarihinin en ciddi iç savaş kalkışmalarından biriyle sonuçlanmıştı 2015 – 2016’da.

Daha düne kadar “barış elçileri” olarak şımarıkça ortada dolaşan, TV ekranlarında ahlaksızca Türk devleti ile dalga geçen, bebek katilinin heykelini dikme gibi arsız hayallerini satan HDP’liler artık “terörist” damgası yiyordu. Operasyonların sonunda binlerce güvenlik gücü ve sivil vatandaş şehit düştü. 3000’den fazla PKK’linin öldürüldüğü ve bir o kadarının canlı ele geçirildiği operasyonların sonunda insanların evleri PKK’liler tarafından yağmalanmış, kurdukları tuzaklarla harabeye dönmüştü. On binlerce ailenin evinden, yerinden olduğu operasyonların maddî ve manevî faturası çok ağırdı. AKP tarafından açılım sürecinde yüz verilip şımartılan HDP ve yine bu dönemde kanaat önderi gibi vitrine konan “âkil adamlar” ve türevi STK, sendika, meslek odaları operasyonlar sürerken devleti “katil” olmakla suçlayacak kadar da ileri gidebildi. Bugün bilhassa muhaliflerin “PKK ile HDP aynı değil” söylemlerine bakmayın; HDP bu operasyonlar sürerken askerlerimizi şehit eden terör örgütü PKK’ye “çatışmayı sonlandırıp teslim olun” gibi bir çağrı yapmadı. Aksine, elindeki belediye imkânları ve siyasî titrleri ile tam olarak PKK’nin yanında konumlandılar.

HDP’nin PKK ile ilişkisini, kendi yorumlarım veya arşivlerle anlatırsam bunlar öznel olur ve uzar gider. Bunun yerine, söz konusu operasyonlarda bulunmuş kahraman bir gazinin; Bahaddin Seçgin’in kapısını çalıyorum. Lice, Hani ve Sur’da çok sayıda ağır çatışmaya girmiş Gazi Üsteğmen Bahaddin Seçgin, bu şehir çatışmalarında tim komutanı olarak görev alırken PKK – HDP ilişkisine en yakından şahit olanlardan. Bana da armağan ettiği ve okurken çok etkilendiğim “Hendeklerde Vurulduk” kitabını işaret eden Seçgin HDP ve Kürtçü, bölücü STK’lerin çatı organizasyonu Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) denen oluşumdan bahsederek; “HDP ve DBP, operasyonlar devam ederken bölgeye sürekli olarak belediye başkanları ve vekillerini gönderiyorlardı. Bunu hem biz güvenlik güçlerine güçlük çıkartmak, hem operasyonu sekteye uğratmak hem de doğan kargaşada aralardan sıyrılarak çatışmalarda yaralanan PKK’li teröristlere yardım götürmek veya bunları çatışma alanından çıkartmak amacıyla yapıyorlardı” diyor. Kitapta anılarında da bahsettiği bir olayı da hatırlatıyor Gazi Üsteğmen Seçgin; “Hani ilçesinin giriş ve çıkışlarını kontrol görevini ben ve timim almıştık. Kahraman devre arkadaşım şehit Hubeyib Turan’ın başından vurulduğu gündü; 19 Ağustos 2015 (seçim kampanyası devam ediyor bu tarihte). Bulunduğumuz bölgeden operasyon alanına giden bir yol vardı, ben ve timim bu yolu kontrol görevini almıştık. Operasyon alanından gelen araçları durdurup yaralı PKK’li veya ona dair bir şey veya mühimmat var mı diye titizlikle araçları kontrol ediyor, dışarıdan içeri sivil araç veya insan ise asla sokmuyorduk. Bunun iki amacı vardı; bölgede aşırı yoğun çatışmaların can güvenliği riski doğurması ve bu bölgeye PKK’li teröristlerden yaralı olanlara yardım götürme veya kaçırma maksatlı giriş ihtimali. Biliyorduk ki orada çatışan arkadaşlarımız teröristlere kan kusturuyordu ve çok ağır kayıpları vardı. İçinde 4-5 kişi bulunan bir sivil araç geldi. Sivilleri araçtan indirmeden geri dönmelerini ve geçişin yasak olduğunu söylememe rağmen araç geri dönmüyordu. Araçtaki şahıslardan bir tanesi DBP’li Hani ilçesi Belediye başkanı Abdurrahman Zorlu’ydu. şahsın kimlik kontrolünü yapıp bilgiyi doğruladım ve ardından dönüp “Madem belediye başkanısın, neden bize zorluk çıkarıyorsun? İlçede operasyon var, geri dönün.” dedim. Zorlu, ısrarla bir köye yardım götüreceğini söylese de kararlı biçimde bunun mümkün olmadığını söyleyip aracı geri döndürdük ama girişimleri bunla bitmedi. Aynı gün HDP Diyarbakır milletvekilleri Nimetullah Erdoğmuş ve Feleknas Uca da kontrol noktamıza takılmıştı. Hani ilçe jandarma karakolu önünden geçmeye çalışmış, sonrasında bizim kontrol noktamıza takılmışlardı. Kendi araçlarının yanı sıra içinde çok sayıda sivil bulunan araçlarla operasyon alanına ısrarla geçerek sivillerden canlı kalkan yaparak PKK’li teröristleri buradan kaçıracaklardı. Buna daha önce de şahit olmuştuk. Hubeyib Turan’ın şehit düştüğü çatışmayı telsizden takip etmiştim. 200 kadar sivil ikazlara rağmen askerlerin üstüne doğru yürümüş ve siviller arasına gizlenen teröristler askere ateş açmıştı ve elbette asker karşılık verememişti. Bunun bir daha olmasına izin verecek değildim. Bunları geri döndürdüm. İşte PKK’nin siyasî uzantısı olmak tam olarak böyle bir şey” diyor Gazi Üsteğmen Seçgin. Bu arada, Seçgin’in silah arkadaşı olan şehit teğmen Emre As’ın faili sonraki bir operasyonda ölü ele geçirildiğinde bu teröristin de Van’ın Saray ilçesinin HDP’li belediye başkanının koruması olduğu ortaya çıkmıştı. HDP’nin “kim” olduğuyla ilgili soru işareti bırakmayacak daha onlarca gerçek vaka Bahaddin Seçgin’in “Hendeklerde Vurulduk” kitabında mevcut.

2016’da Cizre’de kent içinde ağır çatışmalar olurken polis barikatını aşmak isteyen HDP’li vekiller ve yanlarında getirdikleri siviller.

 

Gazi Üsteğmen Bahaddin Seçgin, açılım süreci bittikten sonra birçok ilde PKK’ye karşı çatışmalara girdi. 2016 Şubat ayında Sur’da bölücü teröristlerle girdiği bir çatışmada yaralanıp 93 gün yaşam mücadelesi verdi. Anılarını anlattığı Hendeklerde Vurulduk kitabı 5. Baskısını yaptı. Mutlaka tavsiye ediyorum ilgili olanlara.

Peki, onca evin altını tünel şebekesiyle çeviren, içi EYP dolu bu barikat ve hendekleri, mazgalları ve daha birçok ağır iş gerektiren iç savaş hazırlığını PKK nasıl başarabilmişti? Soruşturmalar, tetkikler, ele geçirilen teröristlerin itirafları ve Seçgin gibi kahraman askerlerin şahitlikleri bu soruya aynı yanıtı veriyordu: bölge halkının oylarıyla seçilen HDP – DBP’li belediyeler, ellerindeki tüm imkânları PKK’ye seferber etmişti! Ağır iş makineleri, binalar, diğer araçlar, hazineden gelen yardım ve hatta PKK’lilerin devletten maaş alacak ve stratejik noktalara istihdamına kadar HDP, açılım sürecinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden silah zoruyla koparacak hazırlıklarda PKK ile tam koordineli çalışmıştı.

Belediye üniforması içinde HDP’li bir belediye çalışanı başında silahlı bir PKK’li terörist beklerken belediyeye ait bir kepçe ile hendek kazıyor. 2016

Bu korkunç ihanetin detayları, Kasım 2017’de Türk güvenlik güçlerine teslim olan PKK – YPG Suriye sözde sözcüsü ve yöneticisi Talal Silo adlı teröristin itiraflarıyla daha açık gün yüzüne çıktı. Silo’nun itiraflarıyla anlaşıldı ki PKK’nin iç savaş hazırlığı, HDP’li belediyelerin devlet kasasından fonladığı tek ihanet değilmiş. Silo, HDP’nin PKK Suriye kolu YPG’ye nasıl yardım aktardığını da itiraf etti. Sağlık, eğitim, bağış gibi kalemler altında Türk milletinin vergilerinden payına düşen milyonlarca doları HDP’li belediyeler YPG’nin Suriye’de bir sözde Kürdistan kurması için seferber etmişti. 300’den fazla HDP’li belediye aracının örgüte çocuk yaştakiler dâhil militanların yanı sıra yaşamsal malzeme, gıda getirdiğini ve bu araçların karşılanması ve koordinasyonunu bizzat üstlendiğini itiraf eden Silo’nun ifadeleri, HDP’li belediyelere başlatılan kayyum operasyonlarının da yoğunlaşmasına sebep olmuştu. Bu belediye araçlarıyla Suriye’ye gelen HDP delegasyonlarını da karşılayan Talal Silo, Ayn el-Arab (sözde Kobani), Tel Abyad gibi bölgelere yardımın yoğunlaştığını da söylemişti. Yani, Mehmetçik’in bugün operasyon düzenlediği bölgeler! Silo’nun diğer itirafları arasında Türk devlet hazinesinden bu belediyelerin payına düşen paranın ortak bir havuza aktarıldığı ve SDG – YPG terör örgütü sözde yöneticileri İlham Ahmed, Şahin Cilo, Elder Halil gibi azılı teröristlerin bu havuza erişim hakkı olduğu da var! Silo, bu sözde örgüt yöneticilerinin tüm ihtiyaçlarını HDP ile koordineli biçimde Türkiye’de HDP kanalıyla elde edebildiğini itiraf etmişti! Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’de milyonlarca işsiz var, Doğu ve Güneydoğu Anadolu işsizlik seviyesinin en yüksek olduğu, en çok göç veren yer ve HDP, kazandığı belediyeler üzerinden hazineden gelen parayı böyle karmaşık terör finansman ağları üzerinden PKK’ye YPG’ye aktarıyor! Mitinglerinde “Biz sırtımızı PKK’ ye, YPG’ye yasladık.” deme maksat ve cüretleri de böylece ortaya çıkmış oluyor! Suriye’de askerimizin canına kast eden PKK’ye Diyarbakır, Hakkâri, Şırnak, Bingöl, Tunceli, Van ve nice yerde Kürt kökenli yurttaşların evlatlarını bu belediye araçlarına bindirip götürüp teslim eden de yine HDP! Ve Türkiye’de kelli felli muhalefet lideri ve çok sayıda muhalif siyasetçi, sözde aydın hâlâ bize “HDP ve PKK ayrı şeyler” diyebiliyor! Dünyada bu kadar “gelişmiş demokrasi” başka nerede var acaba?

Bu operasyonlar sonrasında PKK ile arasındaki bağ açıkça ifşa olan HDP ise seçimlerde hâlâ hiçbir endişe duymadan PKK bağlantılı olduğunu adayları başkanlık ve meclis üyeliği için listelere yazmaya devam ediyor. Çünkü bu kişiler, belediye başkanlarından çok daha fazlası; ciddi bir finansal ağın yöneticileri. Tabii ki sıkı ideolojik bağlılık yani örgüt üyeliği olmadan örgüt açısından böyle kritik bir göreve getirilmeleri büyük riskti. HDP için belediye başkanları yalnızca belediye başkanı değil; PKK’ye insan gücü ve maddî yardım aktardıkları şebekelerin de önemli unsurları demek eldeki delillere bakılınca. Ayrıca, bir belediye kaybediyor olsalar da basında epey propaganda yapma fırsatı veriyor kayyum atamaları. Demokrasi aşığı bazı muhalif belediye başkanları ve parti yöneticileri sağ olsunlar, epey yardımcı oluyorlar HDP’ye bu konuda! PKK’yi her fırsatta “öz savunma gücü” olarak lanse eden ve Türkiye’yi alenen hayalî bir Kürdistan’ı işgal etmiş olan işgalci devlet olarak tanımlayan HDP’nin sözcüleri her durumu avantaja çevirmeye çalışıyor ancak yurt içerisinde hiçbir zaman aradıkları halk desteğini bulamıyor, güya tabanı olan kitleye bile tezlerini kabul ettiremiyorlar.

Peki, HDP gerçekten Kürt kökenli yurttaşları  – onların deyimiyle Kürtleri – temsil ediyor mu? Hiç tereddütsüz: Hayır! Türkiye Cumhuriyeti anayasası, etnik ayrımcılığa cevaz vermiyor. Ülkemizin “tapusu” sayılan Lozan Antlaşması’na göre Türkiye’de azınlık sayılan gruplar etnik değil, dinî gruplar ve bu gruplar Türkiye Cumhuriyeti’nin koruma taahhüdü altında. Tüm iddiaları toplasak da, %25 civarında Kürt kökenli seçmen olduğu varsaydığımızda dahi, HDP bunun yarısını bile alamıyor sandıkta. Alabildiği ortalama %10 civarı oyun da nereden baksanız %3’e yakınını büyükşehirlerde yaşayan liberal sol görüşlü yurttaştan veya CHP’nin yerelde taktik gereği yönlendirmesi ile CHP seçmeninden ödünç olarak alabiliyor.

Dahası, Kürt kökenli seçmenin bilhassa kentte yaşayan büyük bir çoğunluğunun Türk vatandaşlığı tanımı ile hiçbir problemi yok. Herkes gibi günlük geçim mücadelesi, iş, çocuklarının eğitimi vb. konular onlar için daha önemli ve bu grup kendilerini Türk toplumunun ayrılmaz bir parçası görüyor. Özerklik, anayasada Kürt vatandaşı tanımı, Kürtçe resmî eğitimi önemseyenlerin sayısı, HDP’nin alabildiği oyun dâhi altında. HDP’nin iddialarının aksine, milyonlarca polis, asker, öğretmen, doktor, bürokrat hatta vekil, bakan olan Kürt kökenli yurttaş var. Buna PKK’nin şehit ettiği sayısız güvenlik görevlisi, korucu da dâhil. Sayısız Kürtçe yayın yapan görsel ve yazılı medya, radyo, ücretli veya ücretsiz Kürtçe kursları var hatta Kürtçe propaganda yapmak da serbest. Kendi aralarında dâhi Türkçe konuşan HDP ve PKK’lilerin de çok büyük kısmı Kürtçe bilmiyor! Bunu araştırabilirsiniz. Bazı toplantılarda mahcup şekilde gülümseyerek “ben Kürtçe bilmiyorum” diyen çok HDP’li vekil var ya da YouTube’de kendi aralarında Türkçe konuşan PKK’li militanların telsiz konuşma videoları!

HDP ve PKK’nin esas problemi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ta kendisi. O cumhuriyet ki feodal ağaların köle düzenini devirip Muş’tan İzmir’e, Van’dan İstanbul’a Misak-ı Millî sınırları içinde dünyaya gelen her yurttaşa aynı kimliği verip eşitlemiş. Doğan çocuğu ömür boyu kölesi yapan Kürt derebeylerin elinden bu imkânları almış. Cumhuriyet, tebaaları birleştirip Türk halkı yaptı ve bunu layığıyla başardı. Ellerinden kölelik ve ağalık düzeni kayıp giden aşiretler bir asırdır İngiliz, Rus, Amerikan, Çin, İran, Suriye, Irak demeden Türk düşmanlarıyla kendi menfaatleri için işbirliği yapıp isyanlar çıkarıyorlar. HDP’nin hiçbir mitinginde Diyarbakır’da işsiz gezen gençlere iş vaadi göremezsiniz. Kız çocuklarını doğuştan birine nikâhlayıp kaderini kul eliyle belirleyen beşik nikâhı, sonu kadının katledilip tüm ailenin susmasıyla biten berdel ve diğer sapkın adetlere son vermek, çorak toprağına buğday için su, tohum getirmek gibi vaatleri asla yok. Vaatleri kan, toz, barut ve gözyaşı “halkımız” dedikleri insanlara. Vaatleri dağlarda aylarca yıkanmadan, metaamfetamin, ekstazi gibi hapları içerek beynini yiyip duygusuz ve hedefsiz bir ölüm makinesi gibi gezeceği, mağaralarda geçip, sarı ceset torbasında biten bir yaşam. Vaatleri, Amerika’nın Irak, Suriye ve Anadolu’daki emellerine hizmet ettirmek, eğitim, okul, evlilik, güzel bir yaşam olmadan. Devlet kuracaklar ya! Kendi çocukları Avrupa’da, İstanbul’da lüks arabalarda, yalılarda yaşarken elalemin çocuğuna Silvan – İstanbul otobüsünde esrar taşıtmak. Çantasında ne taşıdığını bile bilmeyen çocuğun hapislerde gençliğini geçirip, çıkınca da dağ kadrosuna alınması da kariyer vaatleri! İşsizlik yüzünden aileler dağılırken, kazandıkları parayla tek bir fabrika açma vaatleri yoktur mesela. Ama devletin açtığı fabrikanın şantiyesini basar ve sağ kurtulursan “aferin” alırsın. İşte HDP’nin halkına(!) verip vereceği yegâne vaadi. Doğu ve Güneydoğu’daki bir üniversiteye büyük bir laboratuvar bağışlamazlar mesela. Ama eroin üreten imalathanelerde kimya kariyeri derseniz; evet, HDP size bunu sağlayabilir! Bu devirde susuzluktan ölen bebekler için bir vaatleri olmaz. Ama devletin barajını ya da sulama kanalına EYP döşerken ölürseniz, size şehit cenazesi vaadi de olur HDP’nin. Şehid namırın diye slogan atarlar, HDP’li vekil bile gelir! Devlet kuracaklar işte böyle böyle! Yeter mi? 50 lira yevmiye için Adana’nın 50 derece sıcağında hasat toplarken bebeği naylon çadırda sıcak ve bakımsızlıktan ölen Şanlıurfalı kadına “sen vahşi kapitalizm ve ayrımcı TC’nin kurbanısın” diyebilirler. Ama düğünlerinde geline 30 kilo altın takıp, yüz binlerce liralık eğlencelerinde havaya AK47 şarjörlerini boşaltırlar. Mazlumların sesi HDP. Demokrasi abidesi HDP!

PKK’nin sözde mücadelesini dayandırdığı ideolojik temel, elebaşı Öcalan’ın yazdığı “Kürdistan Devriminin Yolu” adlı kitaptır. Şimdi okuyacağınız satırlar şaka değil; “Kürtler, M.Ö. 1000 yıllarında İskandinavya’dan Van gölü civarına göçmüş Aryan bir millettir. Burada, çevredeki baskıcı ve faşist imparatorluklarla savaşıp, Med Uygarlığını kurdular. İşte bu Medler, Kürtlerin kurduğu ilk devlettir.”

Sonrasını yazmayacağım, yazımızın ciddiyeti zeval görmesin. Evet, bugün PKK, HDP, SDG, PYD, YPG, KCK, HPG, DHKP-C, TAK gibi PKK ve türevlerinin inandığı ve uğruna öldüğü dava işte bu. Harry Potter kadar bile itibarı ve inandırıcılığı olmayan, şakadan hallice bir görüş. Bu tezleri, tarih bilimi ve yan bilim ve disiplinleri olan arkeoloji, nümizmatik, etnografya, coğrafya da kanıtlayamadı. Düşünün; 220 milyon yıl önce bir dinozor yumurtası içindeki cenini bile saklayan toprak, Kürt tarih tezine dair istisnasız “hiçbir şeyi” saklamamış faşist toprak!

HDP’nin kim olduğunu Türk milleti gayet iyi biliyor. Muhalefetin blok halinde hedeflediği, iktidarın unutturmak için elinden geleni yaptığı açılım ihaneti bu ülkede bir daha olmayacak. Bu bir temenni, tahmin değil; gerçeğin ta kendisi. Ve her kim ki sözde Kürt sorunu denen şeyi dile getiriyorsa, siyasî yıkım kaderi olacak.

Esasında ben bu hafta IŞİD’le ilgili serimizi devam ettirecektim. Ancak kahraman gazi Bahaddin Seçgin’in kitabı elime geçtiğinde, önceden İngilizce olarak hazırlayıp yabancı yayın organlarından veto yediği için rafa kaldırdığım bu yazımı güncelleme kararı aldım.

Bu yazım, başta Gazi Üsteğmen Bahaddin Seçgin ve onu hayatta tutan sevgili eşi Aysun Seçgin, Gazi Uzm. Çvş. dostum B.T.T. olmak üzere 2015’te başlatılan operasyonlarda açılım sürecinde verilen tavizleri canıyla, kanıyla telafi eden tüm elleri öpülesi şehit ve gazi ve korucular dâhil kahraman güvenlik personeline adanmıştır.

Onların uğradığı ihaneti de kafa tuttukları felaketi de unutturmamak görevimiz ve sözümüz olsun. Kudurmuş cehennemlere ölümle dalga geçer gibi girip, en azgın zebanilerle vuruşan kahraman Türk ırkının evlatlarına selam olsun.

 

Arif Nihat Asya – Bayrak 

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım!
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder…
Gölgende bana da, bana da yer ver.
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:
Yurda ay yıldızının ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düştüğümüz gün
Gölgene sığındık.

Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı
Yüksek yerlerde açan çiçeğim.
Senin altında doğdum.
Senin altında öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yeryüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim!

 

* CHP’nin açılım sürecindeki bazı söylemlerine ait kullanılan görsellere konu haberlerin tam kaynakları

https://www.haberler.com/chp-den-teskilatlara-cozum-surecine-destek-6228378-haberi/

https://tr.sputniknews.com/politika/201504281015215450/

https://www.evrensel.net/haber/86695/kilicdaroglu-cozum-sureci-yasallasmali

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları