İnşaat Yâ Resulullah – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______30.03.2019_______

İnşaat Yâ Resulullah

Mahmut Esad Kıraç

Sevgili okurlar, ‘’İnşaat Ya Resulullah’’ 2011 yılında Birikim Dergisinin 270. sayısının dosya konusu idi. Ardından 2016 yılında Tanıl Bora aynı isimle bir de kitap derledi. Evliya Çelebi’nin şefaat yerine seyahat demesi gibi mevcut iktidarın da şefaat yerine yanlışlıkla inşaat dediğini gösteren manidar bir başlık olduğu için ben de yazımı bu şekilde adlandırdım. Tabi ki isim sahibi Birikim Dergisi’dir.

Meşhur bir Nasrettin Hoca fıkrasıdır: Bir gün Nasrettin Hoca’nın canı helva ister. Karısına ‘’Hâtun’’ der, ‘’Bir helva yapsan da yesek.’’ Fakat kadın, şikâyet fırsatı bulmaktan memnun, hiddetle cevap verir: ‘’Ne ile yapayım? Ne un var ne şeker ne de yağ…’’

Hoca mahcup, sesini çıkarmaz; kapıyı çekerek uzaklaşır. Evinde unu, şekeri yoksa da hikmetle yoğrulmuş bir zekâsı vardır. Ağır ağır yürüyerek bakkalın önüne gelir ve başını içeri uzatarak sorar: ‘’Bakkalbaşı, bu yağ senin mi?’’, ‘’Evet, Hocaefendi…’’, ‘’Bu şeker?’’, ‘’O da benim.’’ ‘’Ya şu un?’’, ‘’Evet o da benim. ‘’, O zaman Hoca, hayret ve gıpta ile sorar: ‘’Peki öyleyse neden helva yapıp yemiyorsun?’’

İşte İstanbul’un kaderi de bu fıkranın aynısıdır. Köklü bir tarihi, binlerce sanat eseri, stratejik ve jeopolitik önemi olmasına rağmen onu yönetenler bunları bir araya getirerek bir dünya başkenti yapamıyorlar. 2018’in “Yaşanabilir kentler” listesinde Viyana 1. Sırada, İstanbul ise 130. sırada yer alıyor. Bu sonuç kuşkusuz yönetim ehliyetine sahip olanların kültür ve sanatta vizyon sahibi olmamalarından kaynaklanmaktadır.

Bizde belediyecilik deyince insanımızın gözü şehirdeki boş arazilere çevriliyor. Acaba nereye hangi binayı yapsam? Acaba nerede toplu konut yaparım yahut nereden en fazla rant sağlarım zihniyeti ile karşı karşıyayız. Belediyede çalışan müteahhite ne denir diye soru sorsak, ülkemizin pek çoğu ‘’belediye başkanı denir’’ cevabını verecektir(!)

1000 yıldır Anadolu’yu yurt edinen biz Türkler, bu 1000 senede övünülecek nice şaheserler bırakmışız. Selçuklu mimârisi halen Anadolu’nun her köşesinde birer medeniyet timsali olarak boy gösterirken, Osmanlı mimârisi ise özellikle İstanbul’da nice Mimar Sinan eseriyle adeta arşa çıkmıştır. Bugün mimariden anlaşılan ise sanat ve estetikten uzak yalnızca barınma amacıyla kullanılan yer olarak algılanmaktadır. 1228 yılında yapılan Divriği Ulu Camii 2019 yılındaki Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kalabiliyorken, 2019 yılından 3019 yılına ise muhtemelen TOKİ konutlarının miras bırakılması hedeflenmektedir(!)

Biliyoruz ki bir milletin sanat ve estetik algısındaki düşüş onun bütün hayat damarlarına yansır. Bu sebeple yaşadığımız mimâri yıkım yalnızca şehirlerimizi değil güzellik algımızı da değiştirmektedir. Güzel ile çirkini ayırt edemeyenler; doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü de ayırt edememeye başlarlar. Bunun en büyük göstergesi ise yıllarca İstanbul’u yöneten, tahrip eden ve kültür-sanatta geri bırakan zihniyete, yine de İstanbul’u yönetme yetkisinin verilmesidir.

Gökdelen ile gecekonduyu yan yana görmeye alışmış olan bir göz, gökdeleni zenginlik olarak algılar. Doğal olarak betonlaşmayı da gelişme zanneder. Vaktiyle yazmış olduğum ‘’Mâziye Hasret’’ şiirimde bu duruma:
‘’Göğe doğru yükselmiş kırk katlı çelik tabut,
Tanrı’ya savaş açmış sanki devasa bir put!

Artık kim haz alıyor bu hazin manzaradan?
Sizi tarih affetmez, affetse de yaradan!’’

dizelerimle tepki göstermiş ve yanlış şehirleşen zihniyetten yakınmıştım. Halen de yakınmaktayım!

Tabi yalnızca İstanbul için değil hemen hemen çoğu büyükşehirde vaziyet aynı. Ben bir Ankaralı olarak yıllarca Ankara’da yalnızca köprü yapmasıyla seçim kazanan bir başkana şahit oldum. Türkiye’nin başkentinin lakabı ‘’gri şehir’’ olarak oldukça manidar. Yani müteahhitlik akımı burada da devam ediyor diyebiliriz.

Fakat söylediklerim yanlış anlaşılmasın! Ben binalara, konutlara karşı değilim. Ben estetik kaygı bulunmadan, şehir planı olmadan gerçekleşen şehirleşmeye karşıyım. En çok da mühendislik, mimarlık gibi alanları edebiyattan ayrı düşünen zihniyete karşıyım. Edebi estetiği bulunmayan kimseden zarif yapılar çizebilmesi beklenir mi?

Bir şiiri içeriğiyle, ölçüsüyle, anlam bütünlüğüyle harika bir şekilde yazan şairin bir binayı estetiği, uyumu ve sağlamlığıyla çizen mühendisten, mimardan ne farkı vardır? Eyüp Sultan, Selimiye, Süleymaniye gibi şaheserler edebi ve estetik zevk olmadan ortaya çıkabilecek yapılar mıdır?

Hemen yanındaki topraktan bütün görkemiyle Eyüp Sultan yükselmişken diğer tarafa gökdelenler dikmek evvela toprağa ihanettir! Karşı olduğum zihniyet bunu yapan ve müsaade edenlerdir!

Kaderine terk edilen taşralar

Bugün Türkiye’nin pek çok taşrasına baktığınızda adeta kaderine terk edilmişçesine kaldığını görürsünüz. Büyükşehirlerin taşralara göre artısı en azından kültür sanat faaliyetlerinin büyükşehirlere gelmesi, kütüphanelere ve eğlenceli zaman geçirecek mekanlara sahip olmasıdır.

Her taşraya bir üniversite yapmakla övünen zihniyet, üniversiteyi yapmış fakat öğrencileri kültür ve sanattan yoksun bırakmıştır. Samimi olarak soruyorum: Kitap fuarları büyükşehirlerde gerçekleşirken taşralar niçin bundan mahrum kalmaktadır? Yılda kaç defa tiyatro gelmekte kaç defa konser gerçekleşmektedir?

Türkiye’de taşra belediyeciliği boş arsayı imara açarak, oraya bina yapan müteahhitten daire kapmaca oyununa dönmüştür! AVM’lerin kültür faaliyeti zannedildiği güzel ülkemde sanat ise pastaların üzerine siyasi parti ismi yazarak onu yemek olmuştur. Taşralarda nitelikli insan sayısının artması için çimentoya değil insana yatırım yapılmalıdır. Bu sayede hem kendine yeten şehirler sağlanmalı hem de büyükşehirlere yapılan göçler engellenmelidir.

Unutulmamalıdır ki kaderine terk ettiğimiz her yer ülkemizin ortak kaderini tayin etmektedir!

Mücahitlikten müteahhitliğe evrim

Türkiye’de mücahidiz diyerek ortaya çıkan siyasal İslam, evrim teorisini mumla aratan bir tekamül süreci geçirmektedir. Evvela mücahidiz dediler, sonra müteahhit oldular şimdi de her şeye müsait oldular! Yalnızca sırtındaki ceketiyle yola çıkanlar kürk ticareti yapmaya başladılar! Vatan toprakları parsel parsel satıldı, millet ve milliyet düşmanları bir anda en âlâ milliyetçi oldular! ‘’Yol Düşüncesi’’ şiirinde büyük şair Yahya Kemâl

‘’Bugünse yeryüzü hep madde, her ufuk maddî.
Demek ki alemin artık göründü serhaddi.’’ diyerek resmen bugünleri görmüş. Maddeleşen ve betonlaşan güzel ülkemin serhaddi görünmemeli.

Türkiye Cumhuriyeti siyasal İslam’ın şantiyesi değildir! Nice medeniyetlerin ve nice şaheserlerin yükseldiği bu topraklar artık mimaride, sanatta, estetikte, yönetimde kendine yakışan şekilde boy göstermelidir. Güzellik algısı değişen asil milletimin tekrar güzelleri görerek layık olduğu düzeye çıkması ümidiyle…

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları