İran’da Azerbaycan meselesi – Siyasi özveri ve millî gaflet dönemi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______10.04.2020_______

İran’da Azerbaycan meselesi – Siyasi özveri ve millî gaflet dönemi

Nesib Nesibli

Meşrutiyette harcanan millî enerji

20. yy. İran için, 1905 yılında gerçekleşen Meşrutiyet devrimiyle başladı. Bu devrim hâkimiyetin (devletin) yapısında değişiklikler meydana getirmekle birlikte, çok milletli bu ülkede millî münasebetlere de yeni anlamlar kazandırdı. Meşrutiyet devriminin sebepleri ve gelişme süreciyle ilgili çok sayıda kaynak olduğundan ayrıntılara girilmeyecek. Bu nedenle burada sadece Meşrutiyet devriminin önemli olaylarını sıralamakla yetinilecektir. Bu olayların başında, 1905 yılının Aralık ayında Başvezir (Başbakan) Aynüddevle’nin bir grup Tahran tüccarını hapse atmasıyla çarşı-pazar esnafı protestolara başladı; bu hadise genel anlamda ahalinin değişik sınıflarının itirazına neden oldu ve bu itirazlar bir yıl süresince farklı biçimlerde devam etti. Protestocuların asıl istekleri; anayasa (‘meşrute’) ilan edilmesi, meclisin toplanması, Aynüddevle’nin istifa etmesi, mahkemelerin oluşturulması, yabancı müşavirlerin ülkeden kovulması, mahkumların serbest bırakılması gibi nedenler idi. Tüm bu gelişmelerin neticesinde Meşrutiyet ilan edildi. Meclis (Meclis-i Şura-yi Millî) vekillerinin halk tarafından seçilmesi ile ilgili Şah’ın fermanları ve seçim kanununun imzalanmasının ardından Tahran’da seçim süreci başladı. 1906 yılının Ekim ayında çalışmalarına başlayan Meclis, Aralık’ta Anayasa’nın (Kanun-i Esasi) 51 maddelik birinci bölümünü tamamlayıp hazırladı ve hasta olan Muzaffereddin Şah, ölümünden birkaç gün önce onu imzaladı. Yeni Şah Muhammed Ali, Anayasa’nın İlaveleri’ni (Mütemmim-e Kanun-i Esasî, 106 madde) imzalamak zorunda kalmışsa da Meclise top ateşi açtırmış, Rus kozak birliğinin yardımı ile mutlak egemenliğini kurmaya çalışmıştı. 1908-1909 yıllarında Tebriz ayaklanması sonucunda Muhammed Ali Şah yönetimi devrildi, yerine çocuk yaştaki Sultan Ahmed Şah getirildi. 1911 yılında Rus ve İngilizlerin askerî müdahalesinden sonra karşı devrimci bir darbe gerçekleştirildi ve sonuç olarak Meclis kapatıldı.[1]

Tahran’da yaşanan olaylar ilk günden itibaren Güney Azerbaycan’da, özellikle de Tebriz’de dikkatle izleniyordu. Merkezdeki devrimci güçlerle işbirliği sağlanarak devrimci girişimlere destek verildi. 1906 yılının Ağustos ayında meşrutiyetin ilan edilmesi, yönetimin anayasa hazırlanmasını engelleme çabası ve Şah’ın Meclis seçimleriyle ilgili kanunu imzalamaktan imtina etmesi haberi Tebriz’e ulaştığında bölgedeki memnuniyetsiz güçler hemen ciddî hareketlere başladılar. Hareketin ilk aşamasında etkili konuma sahip olan İslamiye Encümeni’nin girişimiyle Tebriz pazarı (kapalı çarşısı) kapatıldı. Encümen’in bir grup üyesi protesto olarak İngiltere’nin Tebriz’deki konsolosluğunda beste oturdular. [2] Pazarın devam eden boykot kararı ve diğer protesto girişimleri Tahran’da hareketi güçlendirdi. Eylül’ün sonunda Şah sarayından Tebriz’e gönderilen telgrafta kısa bir süre içerisinde seçim kanununun onaylanacağı ve Tebriz’de seçimlerin yapılacağı açıklandı. Azerbaycan valisi Muhammed Ali Mirza, kısa süre içerisinde seçilecek olan Tebriz ve Azerbaycan temsilcilerinin Tahran’a gönderileceğini açıklamak zorunda kaldı. [3] Bu başarılarından cesaret alan protestocular tüm süreci yönetebilecek bir organ oluşturdular. İran’ın ilk siyasi encümeninin (cemiyetinin) seçimleri gerçekleştirildi. 20 kişiden oluşan bu encümen çeşitli isimlerle anıldı: Encümen-i Millî-yi Tebriz, Encümen-i Millî-yi Azerbaycan, Encümen-i Eyaleti-yi Azerbaycan. Bu encümen sonraki yıllarda hareketin siyasi merkezine dönüştü, bazen de yerel yönetim fonksiyonu taşıdı. Encümen’in farklı isimlerle (Ceride-yi Millî, Ruznâme-yi Millî, Encümen, Encümen-i Tebriz) yayınlanan bir yayın organı da vardı. [4]Gazete, İran’ın güneş ve aslan amblemli armasıyla Farsça yayınlanmıştı. Gazetenin redaktörü önce Seyid Alekber Vekilî, sonraları ise Mahmud Ganizade idi.[5]

Tebriz’de seçimler sona erdikten sonra Veliaht Muhammed Ali Mirza Encümen’e ihtiyaç kalmadığını belirterek kapatılmasını talep etti. Fakat Encümen üyeleri bu talebi reddederek Tebriz’de bir miting düzenlediler. Bu mitingde onlar özgürlüğü ve onun teminatçısı saydıkları Encümen’in kapatılmasını kabul etmeyeceklerini bildirdiler. Veliaht, isteklerini geri çekmek zorunda kaldı. Tebriz Encümeni çalıştığı dönemde (1906-1908) esasen yerel yönetim organı fonksiyonu taşımakta, aktif bir şekilde şehrin sorunlarıyla meşgul olmakta, aynı zamanda ciddî bir siyasi merkez rolü oynamaktaydı. Tebriz Encümeni’nin etkisi ve yardımıyla kısa süre içerisinde eyaletin çeşitli bölgelerinde – Urmu’da [Urmiye’de], Salmas’ta, Marağa’da, Erdebil’de, Zencan’da, Halhal’da, Hoy’da, Makı’da [Maku’da], Binab’da ve Astara’da vilayet encümenleri kuruldu.

Tebriz Encümeni, Meclis’e seçilen temsilciler aracılığıyla Tahran’daki siyasi süreçlere doğrudan müdahale etmeye başladı. 1907 yılının Ocak ayında Tebriz Encümeni’nin (Azerbaycan Eyalet Encümeni’nin) yedi maddeden oluşan talepleri saraya gönderildi. Bu talepler arasında ülkede ilan edilen Anayasa’ya uygun bir yönetim sisteminin kurulması, ülke çapında eyalet ve vilayet encümenlerinin oluşturulması zarureti de vardı. Tahta yeni çıkan Muhammed Ali Şah davranışlarıyla bu talepleri kabul etmeyeceğini, mutlak monarşi prensiplerinden vazgeçmeyeceğini belirtti. Şahın bu tavrına itiraz için yeniden Tebriz pazarı ve mağazaları kapatıldı, sokak protestoları ve mitingler düzenlendi. Tebriz’den Şah sarayına öfkeli telgraflar gönderilmeye başlandı. Tebriz ahalisi, Anayasa kanunları yürürlüğe konmazsa, Azerbaycan’ın İran’dan ayrılacağını duyurdu. [6] Meclis’in Azerbaycan temsilcileri beste oturdular, bunun üzerine Muhammed Ali Şah tekrar geri çekilmek zorunda kaldı.

Azerbaycan Eyalet Encümeni 1908 yılının ortalarına doğru artık Azerbaycan’da yerel yönetimi temsil eden asıl organa, ülke çapında etkili siyasi merkezlerden biri konumuna dönüştü. Rusya’nın Tebriz’deki diplomatik temsilcisi bu konuda şöyle yazıyordu: “Azerbaycan’da uzun zamandan beri, bütün hâkimiyet yerel encümenin inisiyatifindedir. Bütün İran’da büyük nüfuza sahip olan bu encümenin [Azerbaycan Encümeni kastediliyor] Tahran’daki bölümünün görüşlerini Meclis temsilcileri memnuniyetle kabul ediyorlar.” [7]  Azerbaycan Eyalet Encümeni’nin, genellikle Azerbaycan’ın Meşrutiyet devriminde birinci derecedeki rolü özellikle karşı devrimci darbeden sonra daha açık görülür.

Gerekli hazırlık işleri yapıldıktan sonra 1908 yılının Haziran ayında Muhammed Ali Şah Meclis’e ve devrimci encümenlere (ilk sırada Azerbaycan Encümeni’ne) top ateşi açtırdı, devrim liderlerini hapsetti veya sürgüne göndertti. Tahran’da karşı devrim darbesi bütün İran’a yayıldı, devrimin kazanımları kaybedildi. Şah hâkimiyeti, Tebriz’de de saldırıya başladı. Eyalet Encümeni binası dağıtıldı, birçok aktivist hapsedildi, direnenler öldürüldü. Tebriz’i ele geçirmek için 40 bin askerden ibaret olan ordu birlikleri ve silahlı gruplar bir araya getirildi[8]. Mutlakiyet tarafına geçen İslamiye Encümeni şehir içindeki çatışmalara öncülük ediyordu. Şahçı güçlerin meşrutiyetçileri sıkıştırdığı ve onların arasında umutsuzluğun arttığı, devrimin yenilgi fikrinin hâkim kılındığı bir ortamda, Temmuz’un 18’inde Tebriz Sosyal-Demokrat teşkilatının liderleriyle devrimci grupların öncüsü Settar Han’ın [9] birlikte düzenledikleri toplantıda irticaya direnme kararı alındı. Toplantıdan hemen sonra Settar Han az sayıdaki taraftarları ile evlerin çatılarına asılan teslimiyet simgesi olan beyaz bayrakları indirerek kırmızı bayraklar astı. Bu sembolik olay Meşrutiyet devriminin ilerlemesinde dönüm noktası oldu. Azerbaycan Eyalet Encümeni 12 kişiden ibaret üyeleriyle görevine başladı. Dört ay süren şiddetli çatışmalar meşrutiyetçi güçlerin zaferiyle sonuçlandı, Tebriz mutlakiyetçi güçlerden temizlendi. Eyalet Encümeni, Tebriz’de ve bazı vilayetlerde kontrolü tam olarak ele geçirdi. Tebriz isyancılarının Eylül-Ekim zaferleri yalnız Azerbaycan vilayetlerinde değil, ülkenin merkezinde ve Gilan, İsfahan, Horasan gibi önemli eyaletlerinde de olumlu etki yarattı, Meşrutiyet taraftarlarını yeniden harekete geçirdi.

Şah asıl gücünü devrimin merkezi olan Tebriz’in ele geçirilmesine yöneltti. 1909 yılının Mart ayında kuşatmaya alınan Tebriz, artık açlıkla karşı karşıya kalmıştı. Azerbaycan Eyalet Encümeni ile Şah sarayı arasında İngiliz ve Rus diplomatlarının aracılığıyla görüşmeler başladı.  Encümen barış için Meşrutiyetin hayata geçirilmesi, meşrutiyetçi güçlerden silahlarının alınmaması, devrimcilerin takibe uğramaması, devlet ordusunun Tebriz’den uzaklaştırılması, Azerbaycan valisinin halkın rızası ile tayin edilmesinden oluşan beş şart ileri sürdü. [10] Şah görüşmeleri uzatarak zaman kazanmak, Tebriz’in etrafına daha fazla askerî güç toplamak, Tebriz’i açlıkla boğmak istiyordu. 1909 yılı Nisan ayında mutlakiyetçi güçler yeniden Tebriz üzerine saldırıya geçtiler, şiddetli çatışmalara rağmen, güçlü direnişle karşılaştılar ve şehri alamadılar. Şah, hâkimiyetini korumak için yabancı müdahaleden yararlanmaya mecbur kaldı. Tebriz’e erzak getirmek, yabancı vatandaşların hayatını korumak bahanesiyle Rusya ordusu sınırı geçip Tebriz’e doğru yöneldi. Eyalet Encümeni direnmeme yönünde karar aldı. Bununla birlikte Azerbaycan vilayetlerinin çoğunda encümenler yerel yönetim organı gibi çalışıyor ve Eyalet Encümeni’nin talimatlarını yerine getiriyordu.

Devrim merkezi Tebriz’in işgaline rağmen, Muhammed Ali Şah hâkimiyetini koruyamadı. Gilan ve İsfahan’dan devrimci güçlerin Tahran üzerine hareketinden sonra Muhammed Ali Şah’ın devrildiği ve 14 yaşındaki oğlu Sultan Ahmed’in (1909-1925) Şah ilan edildiği açıklandı. İkinci çağrı İran Meclisi’nin (1909-1911) kabul ettiği hükümet, ülkede asayişin sağlanmasını esas amacı ilan etti. Bunun için meşrutiyetçilerin silahsızlaştırılmasına başlandı. İlk olarak Tebriz’deki silahlı birliklerin etkisizleştirilmesi gerekmekteydi. Bu amaçla Meşrutiyet kahramanları Settar Han (Serdar-ı Millî)  ve Bağır Han’ın (Salar-ı Millî) Tebriz’den uzaklaştırması uygun görüldü. İçişleri Bakanı’nın onları Tahran’a davet mektupları ile birlikte, bazı resmî görevlilerden tehdit mektupları da gelmeye başladı. Settar Han Tahran’a gitmekten imtina ediyordu. Fakat yeni bir fitnenin yaşanmaması ve Azerbaycan’da yeniden kan dökülmesinin önlenmesi için Settar Han sonunda Tahran’a gitmeye karar verdi. Tebriz’de muhteşem uğurlama, Tahran’da ise aynı ihtişamla karşılama törenlerinin gerçekleşmesine rağmen, kısa sürede hükümetin asıl amacı ortaya çıktı. 1910 yılı Ağustos ayında Settar Han’ın az sayıdaki silahlı grubu Atabey Parkı’nda kuşatılarak, silahlarını teslim etmeleri istendi. Bu talep reddedilince çok sayıda hükümet gücü Yefrem Davidiyans’ın  (Taşnak  Partisi üyesi) komutanlığında devrimin bu son kalesi üzerine hücuma geçtiler. Parka her taraftan top ateşi açıldı. Settar Han’ın grubundan 18 kişi öldü, 40 kişi yaralandı. Settar Han da yaralılar arasındaydı. [11]Meşrutiyet kahramanları Tebriz’e dönmek istediler ancak Tahran hükümeti buna izin vermedi. Settar Han ve Bağır Han Tahran’da sürgün hayatı yaşamaya mecbur edildiler. Bu olay Tebriz’i ve bütün Azerbaycan’ı öfkelendirdi. Rus ordusunun Azerbaycan’da yerleşmesi Meşrutiyetçileri faaliyetlerinden geri adım atmaya sevk etmesine rağmen, Azerbaycan’da hareket devam etmekteydi. Tebriz’e tayin edilen eyalet valisinin baskılarına karşılık Tebriz ahalisi valinin istifasını talep etti. Meclis, Tebriz ahalisinin talebini kabul etmek zorunda kaldı. 1911 yılının başlarında Eyalet Encümeni, Merend, Hoy, Urmu ve diger vilayet encümenleri için yeni seçimler yapıldı. [12]

Muhammed Ali Şah’ın yeniden hâkimiyetini kurma çabası başkentte olduğu gibi Azerbaycan’da da şiddetli direnişle karşılaştı. 1911 yılı Ağustos ayının sonlarında irticacı güçler Tebriz’e saldırdılar. Şiddetli çatışmalar sonunda Tebriz’in savunucuları bu güçleri geri çekilmek zorunda bıraktılar. Azerbaycan Eyalet Encümeni durumu tekrar kontrol altına aldı. ABD’li müşavirlerin ülkeden çıkarılması konusunda Rusya’nın talebi ve bu talebin İngiltere tarafından savunulması Kasım ayında ülkede yeni bir siyasi kriz yarattı. Tahran’da Meclis kapatıldı, yeni hükümet Rusya’nın ültimatomunu kabul etti. Fakat Tebriz ahalisi yine de teslim olmak istemedi. Aralık ayının 20 ile 28. günleri arasında Tebriz’de Rus ordusuyla yerel meşrutiyetçiler arasında çatışmalar başladı. Yeni Rus ordusunun şehre getirilmesinden sonra Azerbaycan Eyalet Encümeni direnişin durdurulmasına karar verdi. Rus ordusu şehri dağıtıp, devrimcileri toplu şekilde hapsetti, Meşrutiyet hareketinin onlarca aktif katılımcısı öldürüldü. Bununla Meşrutiyet devrimi Azerbaycan’da da son buldu.

Güney Azerbaycan ahalisi Meşrutiyet hareketine en aktif şekilde iştirak etti. Tebriz’in devrim merkezî rolünü oynadığı gerçeği sonraki resmî İran tarihçiliğinde de yer aldı. Bu aktifliğin nedenleri arasında tarih literatüründe Azerbaycan’ın o dönemde ülkenin diğer eyaletlerine kıyasla ekonomik-ticarî bakımdan daha gelişmiş olması, Azerbaycan ahalisinin siyasi bakımdan daha aktif olan Kafkasyalılarla ilişkilerinin sıklığı, burada yaşayan binlerce insanın siyasi tecrübesi gösterilebilir. [13]

Bu nedenler arasına Azerbaycan’ın siyasi açıdan Meşrutiyet devrimini kısmen hazırlıklı karşılamasını da ilave edebiliriz. 19. yy.ın sonlarında Tebriz’de yukarıda adı geçen ‘İslamiye Encümeni’ adlı teşkilat kurulmuştu. Bu teşkilat esasen orta ve aşağı dereceli ruhanilerden oluşuyor, dinî merasimlerde siyasi meseleler müzakere ediliyordu. 1900 yılında Tebriz’in maarifçi aydınları Azerbaycan Maarif Encümeni’ni kurdular. Bu encümende de çeşitli siyasi meseleler görüşülüyordu. Azerbaycan’da Meşrutiyet devriminin devam etmesinde en aktif şekilde iştirak eden Tebriz İctimaiyun-Amiyun (Sosyal Demokrat) teşkilatının ilk küçük grupları yüzyılın başlarında ortaya çıkmaktaydı. 1903 yılında yeni gümrük tarife sistemine karşı hareket Azerbaycan’da daha tartışmalı geçti. Yeni gümrük anlaşmalarının kabulüne çalışan Başbakan Eminüssultan Atabey’i Necef ruhanilerinin dinsiz ilan etmelerinden sonra Tebriz’de intibahnameler [bildiriler] dağıtıldı. Pazar ve mağazalar kapandı, itiraz eden kitle, bütün yabancı gümrük müşavirlerinin ülkeden kovulmasını talep etti. Ruhanilerin talepleri arasında meyhanelerin, otellerin, aynı zamanda modern tedrisatın uygulandığı okulların da kapatılması yer alıyordu. Veliaht Muhammed Ali Mirza yazılı olarak Belçikalı gümrük müşaviri Prim’i şehirden çıkardığını,  meyhanelerin, otellerin ve yeni okulların kapatılması konusunda talimat verdiğini açıkladı[14]. Ruhaniler, Veliaht’ın yazılı talimatını beklemeden şehirdeki meyhaneleri, otelleri ve yeni okulları dağıttılar. Onlarca kişinin hapis ve sürgün edilmesine rağmen, bu olay toplumun siyasileşmesini güçlendirdi.

Azerbaycan’ın Meşrutiyet devrimine aktif şekilde iştirakinin sebepleri arasında Veliaht Muhammed Ali Mirza’nın valisi olduğu eyaletle münasebeti gösterilebilir. Meşrutiyet devrimini doğrudan gözlemlemiş ve bu süreçte aktif rol oynamış olan M. Emin Resulzade, Veliaht Muhammed Ali Mirza’nın Azerbaycan’la daima gergin bir ilişki içerisinde olduğuna dikkat çeker. Resulzade yazıyor ki, Muzafferiddin Şah’ın vefatından sonra oğlu Muhammed Ali Şah babasının hilafına olarak Azerbaycan’a adavet (husumet) besledi. Fakat bu adavetin semeresini görmekte gecikmedi.  Kanun-i Esasi’ye karşı isyan eden bu inatçı Şah, kendine karşı elde silah olarak Azerbaycan’ı buldu. Muhammed Ali’nin veliahtlığı devri de, Resulzade’ye göre, “Azerbaycan tarih-i ihtikarının [yolsuzluğunun] en vahşet-nak bir devrini teşkil eylemiştir.”[15]

Ülke tarihinde ilk defa olarak Esas Kanun’un (anayasanın) kabulü ve mutlakiyetten anayasalı monarşi yönetim sistemine geçiş, geleneksel aşiret (tayfa) devletinden modern devlete geçişin göstericisi idi. Bu, bütün İran ahalisinin genel kazanımıydı. Fakat ahalinin çok etnikli yapısının Esas Kanuna yansımaması, Fars etnisitesinin diline fazlasıyla statü verilmesi, Şiiliği resmî devlet mezhebi ilan etmek vs. Meşrutiyet devriminden hemen sonra ülkede ciddi sorunlar yaratacaktı. Bu bağlamda, Azerbaycan’ın, genellikle Türklerin Meşrutiyet devriminde bu kadar aktif rol oynaması ve bu uğurda verdiği binlerce kurbanın karşılığında kazancı oldu mu, olduysa bu kazanımlar nelerdi?

Yukarıda da belirtildiği üzere, ülkede ilk siyasi encümen 1906 yılının Eylül ayında Tebriz’de kuruldu. Encümene şehir ahalisi tüccar, sanatçı, aristokrat, ruhaniler, toprak sahiplerinden oluşan 20 kişilik bir heyet seçti. Bu heyette Tebriz’in baş müçtehidi Hacı Mirza Hasan, toprak sahipleri Nizamüddevle, Besirüssaltane, Meliküttüccar, tüccar Mehdi Ağa Kuzekunani ve diğerleri yer aldılar. Encümen’in toplantılarına esnaf ve zanaatkarların temsilcileri de katılıyorlardı. Encümen’in ilk başkanı Hacı Nizamüddevle seçildi. [16]Tebriz Encümeni daha sonra Azerbaycan Eyalet Encümeni olarak faaliyet gösterdi ve Meşrutiyet hareketi döneminde siyasi süreçlerin merkezinde yer aldı. 1907 yılı Mayıs-Haziran aylarında birinci meclis eyalet ve vilayet encümenleri hakkında kanun tasarısını görüşerek 122 maddeden ibaret olan kanunu kabul etti. Bu kanunda encümenlerin kuruluş sistemi, yetkileri, eyalet ve vilayetlerin bütçeleri, vilayet encümenlerinin kuruluşuyla ilgili bölümler yer alıyordu. Bu bağlamda, eyalet encümenlerinin yetkileriyle ilgili bölüm özellikle dikkat çekicidir. 87. madde eyalet encümenlerine yeterince geniş yetki tanıyordu: kanunların hayata geçirilmesini denetleme,  eyalet işleri ile ilgili kararların kabul edilmesi, eyaletin ekonomisi, güvenliği ve refahına ait konuların belirlenmesi. Eyalet encümenleri valilerle ilgili şikâyetleri müzakere edip valilerin çalışmalarında kanuna aykırı haller tespit edildiği takdirde, valiyi uyarma yetkisine sahiptiler. Uyarılar etkisiz kaldığında, encümenler sorunu ülkenin merkezî devlet organlarına taşıyabilirlerdi. (89. madde). Eyalet encümeninin yetki alanına vergilerin toplanması ve harcanmasının denetlenmesi (91. madde), gerektiğinde olağanüstü yerel vergilerin belirlenmesi (94. madde) de dahildi. Bu kanuna göre eyalet ve vilayet bütçeleri vali tarafından düzenlense de, encümenler bütçe tasarısında gerekli değişiklikleri yaptıktan sonra onaylayıp son onay için Maliye Bakanlığına göndermeliydi (112. madde). Vali her yılın birinci ayında encümene ayrıntılı maliye hesabı vermeliydi (113. madde). [17] Bu kanun eyalet ve vilayet encümenlerine yerel yönetim organları rolünü oynamak için yeterince yetki veriyor ve Meşrutiyet devrimi sürecinde, özellikle Azerbaycan Eyalet Encümeni bu yetkilerden yeterince yararlanıp kısa aralıklarla eyalette gerçek yönetim organı oldu. Eyalet ve vilayet encümenleri dönemin İran devletinin ‘Memalik-i Mahruse-yi Kaçar’ ilkesinden kaynaklanıyordu (gerçi bu ilke anayasada yeralmıyordu). Encümen, İran’daki halkların önemli ve tek demokratik ve millî başarılarından biri sayılmalıdır. Çok milletli İran’da milletlerarası sorunların yumuşatılması, hatta sonraları halledilmesinde hassas rol oynama potansiyeline sahipti (Meşrutiyet devriminin yenilgisinden sonra bu demokratik yönetim kurumu lağvedildi, uygun kanun ise yürürlüğe girmedi).

Encümenler yerel yönetim ve özerklik organları gibi önemli imkânlara sahip olmalarına rağmen, merkezin kanunsuz ve bölgeleri dikkate almayan yönetimine karşı millî özerklik organları olamadılar. Azerbaycan Eyalet Encümeni’nin ve yerel vilayet encümenlerinin yerel dil, yerel kültür hakkında herhangi bir kararının olup olmadığı bilinmemektedir. Encümen’in yayın organı olan Encümen gazetesi Farsça yayınlanıyor, çeşitli organların adındaki millî sözü umum-millî, genel-İran anlamı taşıyordu. Devrim sürecinde Azerbaycan’da aktif rol oynayan İctimaiyun-Amiyun (Mücahit) Partisi’nin [18]belgelerinde millî-etnik mesele ile ilgili hiçbir kayıt yoktur. [19]Bu dönemde Tahran’da kurulan, Tebriz’de de yerel şubesi bulunan İran Demokrat Partisi, İran’ın çok milletli yapısını kabul etmiyor, her vasıtayla dış ve iç bütünlüğünün korunması zaruretinden bahsediyordu. [20] Bu partinin kurulmasında yerel Türkler önemli rol oynamıştı: partinin gerçek lideri Seyid Hasan Takizade idi. Bu partinin Tahran’daki İran-i Nev gazetesinin öne çıkan siması M. Emin Resulzade, Tebriz’deki Şafak gazetesinin ise daha sonraları Pan-İranistlerin önemli temsilcisi olan Mirza Hacıağa Rızazade (sonraları Rızazade-Şafak) idi. Hüseyin Ümid’e göre, Meşrutiyet devrimi döneminde Azerbaycan’da 50’ye yakın gazete ve dergi yayımlandı. Bunlardan 8 tanesi Türkçe-Farsça iki dilli, bir tanesi Türkçe, diğerleri ise Farsça neşredildi. [21] Tahran’da basılan birçok gazetenin kurucusu ve redaktörü de Türklerdendi. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki bu basın organlarında bir kural olarak genel İran sorunlarına değinilmiş, Türklük meseleleri sayfalarda yer almamıştır[22]. Meşrutiyet devrimi arifesinde İstanbul’dan memleketi Şebüster’e giden genç şair Mirza Ali Möcüz’ün ana dilinde kaleme aldığı şiirlerini Tebriz gazetelerinin yayımlamaması “Möcüz’ü Meşrutiyet hareketinden uzaklaştırmış, daha doğrusu onu bu devrim lehinde yazmaktan alıkoymuştur.” [23]

Meşrutiyet devriminden en kârlı çıkan Farslar olmuştur. Her şeyden önce Farsların on yıllarca alışamadıkları Kaçar hâkimiyeti zayıfladı. Ülke yönetiminde zaten büyük ağırlığı olan Fars bürokrasisinin rolü daha da arttı. 1907 yılının Ağustos ayında Tebrizli Abbas Ağa’nın başbakanı katletmesinden memnun olan Fars şairlerinden Fehrü’l-Vaiz, Kaçar hâkimiyetini Fars devletçiliğine yabancı, hatta düşman görür. Bir şiirinde görüşünü şu sözlerle ifade ediyor: “Türk, İran asıllılara eyleyip töhmet, Firudin mülkünü, Cemşid’in camını aldı.” [24]Islahatçı modernist çevrelerin Hindistan’da yayımlattığı etkili Hablülmetin gazetesinde devrim sürecinde (12 Kasım 1906) Eğitim Bakanlığına hitaben yazılan makalede şu ifadeler dikkat çekmektedir; Toplum kendisini yalnız tek bir millete dönüştüğünde modernleştirebilir, ülkedeki toplumların tek bir millete dönüşmesi de ancak ortak gelenek, inanç ve özellikleriyle birleşebilmesinde yatar. Makale şu ifadelerle devam ediyor: “Bazılarının yanlış olarak iddia ettiği gibi, yalnız monarşiye sadakat yetmez.” Bu bağların olmaması toplumu böler ve modernleşmeyi önler. Makale-müraciat müellifleri İran’ın başına gelen faciaları buradaki Türklüğün varlığı ile izah etmek gibi katı ırkçı bir sonuca varırlar: “Bizim şimdiki zavallılığımızın kökleri Moğol ve Tatar saldırılarına dayanır. Sevgili Azerbaycan’ımıza bir yabancı dil dayatıldı. Ahalimiz Fars ve Türk dillilere bölündü.” Diğer bir bölümde Heblülmetin, “ülkede çok dillilik varoldukça, onun bağımsızlığını değil Esas Kanun, hatta cumhuriyet yönetimi bile koruyamaz.” diye yazar.

Farslar’ın çoğunlukta olduğu Şii ruhanilerinin üst kesimleri 19. yy boyunca artan nüfuzlarını yeni anayasada güçlendirdiler. Bu kesim, devrimin başlarında aktif şekilde süreçlere katıldı. Şah sarayı ile mühalif kitle arasında aracı olmaya çalıştı. Tahran müçtehitleri Seyid Muhammed Tabatabaî, Seyid Abdullah Behbehanî ve Şeyh Fazlullah Nurî nüfuzlarından yararlanarak yeni anayasada ruhanilerin yüksek sosyal-siyasi statüsünün ifade olunmasına çalıştılar. Bu nedenle, Anayasaya İlaveler tasarısını memnuniyetsizlikle karşıladılar. Ruhanilerin üst kesimleri Anayasayı tamamı ile şeriata bağlamayı, böylelikle ülkenin toplumsalsiyasi hayatında kendilerinin denetimini sağlamaya çalıştılar. Feodal aristokrasi ve Şah sarayı ile yakın ilişkileri olan Şeyh Fazlullah bu tasarıya karşı özel bir propaganda yürütüyordu. [25]Aynı zamanda söz konusu tasarıya bir maddenin de ilave edilmesinde ısrar ediyordu. Bu maddeye göre, ruhanilerden oluşan özel bir komisyon kanun tasarılarının ve meclis kararlarının şeriata uygun olup olmadığını tespit etmeli, bununla da Meclis her adımını ruhanilerin üst kesiminin görüşüyle uygunlaştırmalıydı. [26]1907 yılının Ekim ayında kabul edilen (1925 yılının Aralık ayında kısmen değiştirilmiş) Anayasaya İlaveler’de İran’ın resmî mezhebi – 12 imamlı Caferi mezhebi kabul edildi (1. madde). İlavelerin 2. maddesi şu şekilde tanzim edildi: “Meclis’in kanunları İslam’ın kutsal kurallarına aykırı olmamalıdır. Bu kanunların İslam esaslarına uygun olmasını alimler belirler.”  Bunun için 5 yüksek ruhaniden ibaret bir komite oluşturulmalıydı. Bu komitenin kuruluş şekli 2. maddede açıklanmıştır. [27]Encümenler hakkında kanun tasarısı da ruhanilerin kesin direnişiyle karşılaştı. 1907 yılının Mart ayında Meclis’teki konuşması sırasında müçtehit Ağa Seyid Muhammed şöyle diyordu: “Bu encümenler nasıl bir şeydir? Onlar ne işe yarar? Bir ülkede yüzlerce parlamento olmaz. Meclis olan yerde bu encümenlere gerek yok. Encümenler ülkede karışıklık ve anlaşmazlığa neden olur, yararı da yoktur… Bu encümenler hatta ruhanilerin de işine karışıyorlar…”[28]

Farsların Meşrutiyet’ten elde ettiği en büyük kazanımlardan biri de Fars dilini bilmenin meclise ve encümenlere seçilmek için önemli bir şart olması idi. Bu şart meclis seçimleri hakkındaki kanunda (4. madde),  aynı zamanda eyalet ve vilayet encümenleri hakkındaki kanunda (9. madde) yer aldı[29]. Devrim sürecinde ahalisinin çoğunluğunun Farslardan oluştuğu Tahran’a eyaletlere kıyasla haddinden fazla temsilci ayrılması da bu halka üstün statü tanınmasının örneği sayılmalıdır. Tahran’dan seçilecek 60 meclis üyesi birinci meclisin üyelerinin (toplam 200 kadar) önemli bölümünü oluşturuyordu. Halbuki Tahran ahalisinden 6-7 kat fazla olan Azerbaycan eyaletinin ahalisine toplam 12 üyelik ayrılmıştı. İkinci meclis seçimleri hakkındaki kanunda değişiklik yapıldı. Artık Azerbaycan eyaletine 21 temsilci verilirken, Tahran’a ayrılan temsilcilerin sayısı ise kesin şekilde azaltılarak 60’dan 15’e düşürüldü. [30]

Azerbaycan Türkünün Meşrutiyet devrimine katılımı konusunu incelediğimizde bu devrimi onlar için yitirilmiş fırsatlar olarak değerlendirmek zorundayız. M. Emin Resulzade 1911 yılında bu konuda şunları yazmaktadır: “Türk inkılapçıları, Türk mebusları, Türk encümenleri dediğimizde bunların mahz Türklük namına hareket ettikleri düşünülmesin. İran Türk meşrutiyetperverleri Türklüklerini düşünmediler; bütün fedakarlığı ancak İranlılık ve vatan-i müşterek namına icra etmişlerdir.”[31] Çok sonraları Tebrizli Ali Azerbaycan’ın ve Türklerin Meşrutiyet devrimindeki iştirakine sembolik, ancak manidar bir açıklama getirmiştir: “Meşrutiyette biz yorga gittik, onlar bindiler…”[32]

1920 Tebriz isyanı: Ne için? Amaç millî mi,’umum-millî mi’?

Yukarıda kaydedildiği gibi, Güney Azerbaycan 1909 yılının Nisan ayında Rus ordusu tarafından işgal edilmişti. 1911 yılının sonunda Marağa ayanı Samed Han Şücaüddevle eyalet valisi olarak atandı. O, meşrutiyetçi güçlere karşı acımasız davranıyor, yerel irticayı güçlendiriyordu. Şücaüddevle, eyalette tam bir baskı rejimi kurmuştu. Rusya’nın ısrarı ile bu vazifeye getirilen ve Rusya temsilcilerinin talimatıyla hareket eden Şücaüddevle, merkezî Tahran yönetimini dinlemiyor, hatta yabancı protektorlarının yardımı ile eyaletin arazisini Gilan ve Zencan aleyhine genişletmeye çalışıyordu. [33]Tebriz’deki Rusya başkonsolosluğu, Urmiye ve Erdebil’deki konsolosluklar eyaletin iç işlerine karışıyor, Rus vatandaşlarının haklarını koruma bahanesiyle bölgeyi ekonomik yönden Rusya’ya bağlamaya çalışıyordu. Bundan yararlanan Kafkasyalı iş adamları eyaletin iktisadî hayatını ele geçirmeye çalıştılar. Öte yandan, yerel zengin kitlenin Rusya vatandaşlığına geçmesi sürat kazanmıştı[34]. 1909 yılının Mart ayından 1910 Mart’ına kadar geçen dönemde Azerbaycan eyaletine getirilen ürünlerin %90’ı Rusya’dan alınmış, bölgeden ihraç edilen ürünlerin %93’ü de Rusya’ya götürülmüştü. [35]Rusya’nın Tebriz’e tayin ettiği yeni başkonsolos, Vali Şücaüddevle hakkında merkeze şu bilgiyi veriyordu: “Üç aylık pratik deneyimim gösteriyor ki, Şücaüddevle gibi kukla bir vali bulmak zordur. En doğrusu onun görevde kalmasıdır.”[36]

Tebriz’de Farsça yayınlanan Fikir ve Tofik gazeteleri Şücaüddevle’yi ve Rusya’yı övmekle meşguldü. Üçüncü Meclis seçimleri dönemi (Aralık 1914) Tofik gazetesinin sayfalarında Meşrutiyeti gözden düşüren, hatta onu lağvetmeye yönelik makaleler yayınlanıyordu. Gazete, eğer merkezî yönetim Azerbaycan’da seçimlerin yapılmasında ısrar ederse, Azerbaycan, İran’dan ayrılmak zorunda kalır yönünde fikirler ileri sürüyordu. [37]Merkezî yönetimden ve İran’ın diğer bölgelerinden soyutlanan Azerbaycan’daki feodal ayrılıkçılığı, yalnız yerel öncü güçlerini değil, aynı zamanda ülkede etkili merkezî yönetim isteyen güçleri de korkutuyordu. Bu durum Anayasanın talebi olan eyalet ve vilayetlerde yerel yönetimler, başka deyişle, yerel özerklik ilkesini de itibarsız kılıyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Tahran’daki ‘meşrutiyetçi yönetim’ (Kaçar sarayının ülkenin idaresindeki rolü azdı) daha da etkisizleşti. Tahran hükümetinin savaşta tarafsız olacağını ilan etmesine rağmen, İran arazisi savaşan tarafların askeri operasyon alanı oldu. İran’ın dış güçlere (Rusya ve Britanya) bağımlılığı daha da arttı. İran’ın nüfuz alanlarına bölünmesini içeren 1907 tarihli Rusya-Britanya anlaşması 1915 yılında tekrar ele alındı, ‘Tarafsız bölge’ Britanya’nın nüfuz dairesine dahil edildi. Öte yandan, Almanya da İran üzerinde nüfuz sahibi olmaya çalışıyor, Tahran’daki siyasi güçlerin bir bölümünü (ilk olarak İran Demokrat Partisi’ni) kendi tarafına çekmeye çalışıyordu. Sık sık değişen merkezî hükümetler ülkede istikrarı sağlayamıyordu. Tarihî kaynaklarda ayrıntıları ile yer alan bu hâkimiyet krizi konusundan önce ülkede ve Azerbaycan’da ideolojik-siyasi düşünce meseleleri üzerinde durmak araştırmamız için daha yararlı olabilir.

Bağımsız ve tek parça bir İran devletinin varlığı meselesi Birinci Dünya Savaşı döneminde gündemdeydi. Kamuoyunu ilgilendiren esas mesele bu krizden çıkış yolunun bulunmasıydı. Ülkenin geleceğiyle bağlı çeşitli düşünceler ortaya atılıyordu. 20. yy.ın başlarından itibaren gelişmekte olan Pan-İranizm’in – İran’ın bütünlüğünü, yabancı devletlerin baskılarından kurtarılmasını ve modernleşmesini isteyen ideolojik-siyasi akımın taraftarları faaliyetlerini güçlendiriyorlardı.

Meşrutiyet devriminin yenilgiye uğramasından sonra ülke dışındaki basın İran milleti olarak tanımladığı toplumu tek İran etnik birliğine dönüştürmek için somut düşünceler ileri sürmeye, Fars olmayanlar meselesinde daha saldırgan bir tutum sergilemeye başladı. Türklerin Farslaştırılması fikri daha açık şekilde talep edildi. Olayın dramatik ve düşündürücü tarafı daha önemlidir. Bu basın organlarının çoğunun kurucu ve yazarları Azerbaycan Türklerinden nüfuzlu insanlardı. Seyid Hasan Takizade Kave gazetesini Berlin’de tesis etmiş (1916), bu gazete 1924 yılına kadar Fars şovenizmi ve ırkçılığı düşüncelerini yaymıştır. Hüseyin Kazımzade-İranşehr’in kurduğu diğer bir organ – İranşehr dergisi de aynı düşünceleri yaymaktaydı. Mahmud Afşar Yezdi’nin kısa bir süre sonra kurduğu Ayende dergisi de Pan-İranizm’in ideolojik yapılanmasında önemli rol oynadı. Mahmud Afşar’a göre, vatandaşlar kendilerini ilk önce İranlı değil, Türk, Arap, Kürt, Bahtiyari veya Türkmen olarak ifade ettikleri sürece İran devleti dağılır. Bunun için de ‘azınlıkların dillerini, bölgecilik duygularını, boy-soy bağlarını ortadan kaldırmalı, Fars dili ve İran tarihini eyaletlere götürmeliyiz.’ [38]İşte bu dönemde Arif Kazvini adlı tanınmış şair şöyle diyordu: “Türkün dilini çekip çıkarmak gerek; bu dilin ayağını ülkeden kesmek ve Fars diliyle dört nala Aras’ı geçmek uygundur; ey seher Nesimi, kalk ve Tebrizlilere de ki, Zerdüşt’ün ana yurdu Cengiz’in yurdu değildir.”[39]

Ülke dahilindeki, özellikle dışındaki İran muhalefeti ilk defa olarak hâkim monarşi ile İran devleti anlayışlarını ayırdı, hatta onları birbirine karşı getirdi. Kaçarları İran milletine yabancı olan, dış devletlerin çıkarlarını koruyan bir yönetim olarak takdim etmeye başladılar. Muhalif grupların devlet anlayışı daha çok eski İran’ın Ahameni, Part ve Sasani devletleriyle özdeşleştirildi. Yüzyıllar önce kurulan bu devletler Arî ırkının gurur kaynağı olarak idealleştirildi.

Diğer taraftan, muhalefetin propagandasında Kaçarlarla Türklük aynılaştırıldı, Kaçar yönetimine olan nefret ülke ahalisinin büyük kısmını oluşturan Türklere karşı yöneltildi. Ülkenin çok milletli yapısı gerilik belirtisi sayıldı. İran’ın güçlenmesi ve gelişmesi için modernist merkezlerde Batı Avrupa’nın homojen (tek milletli) toplumları model alındı. Çeşitli milletlerden, dillerden, kültürlerden oluşan İran Devleti muhalefetin propagandasında tek merkezî hâkimiyete sahip, tek dilli, tek kültürlü, tek milletli üniter devlete dönüştürülmeliydi. Bu amaca ulaşmak için iki görüş savunuluyordu: Yönetimin merkezileştirilmesi ve Fars olmayanların Farslaştırılması…[40]

İran’ın fikir hayatında Pan-İranizm’in hâkim olduğu bu dönemde bu ideolojiyi etkisizleştirebilecek veya onun Fars olmayanlara karşı baskılarını azaltacak düşünce akımının oluş(turul)ması konusunda elimizde yeterince malzeme yoktur. Fakat Türklerin İran’daki durumu hakkında yurtdışında yayınlanan çeşitli yazılar, aynı zamanda Azerbaycan’da yaşanan siyasi süreçler Güney Azerbaycan’daki ayrı ayrı aydın gruplarında Türkçülük (milliyetçilik) fikirlerinin de ortaya çıkmasını sağladı.

Ahmet Ağaoğlu (Ağayev) 1911 yılında Türk Yurdu dergisinde yayınladığı Türk Alemi genel başlıklı  makale serisinde İran’daki Türkler hakkında da bilgi vermiştir. Bu makalelerde Ağaoğlu İran’da Türklerin millî bilinç bakımından geri kaldığını belirterek şunları yazmıştır: “Türk kadar temessüle (assimilation), şerait-i mühitiyyeye tabıyyat etmeğe meyyal bir kavim yoktur. Türk mühitinin esiridir; o kadar ki kendini, kendi şerefe-i kavmiyyesini, haysiyyet-i tarihiyyesini, edebiyyat, lisan ve hatta an’anat-i milliyyesini bile unutu vermeye hazırdır; şu hakikati bütün tarihimiz bütün safahatı ile ispat ediyor: Türkler İran medeniyyetinin amil ve sani’i oldukları halde adat-i kavmiyye ve lisan-i millilerini unutarak bütün kalpleri ile Fars adat ve lisanına kapıldılar.”[41]

Emin Resulzade’nin 1912 yılının başlarında İstanbul’da yayınladığı İran Türkleri dizi makaleleri İran’daki Türklerin durumu hakkında ilk genel kapsamlı araştırmadır. [42]İlk iki makale İran’ın, özellikle Güney Azerbaycan’ın coğrafi, etno-demografik tasnifatına ayrılmıştır. Sonra Resulzade İran’ın devlet hayatında iki esas kavmin – Türkler ve Farsların rolü konusuna değinir. Bu konuyla ilgili olarak, son beş yüz yılda İran devletçiliği iki unsura – Türklerin ‘kuvvetli bazularına, cengaverlik seciyelerine’ ve ‘Fars medeniyetinin maneviyatına’ dayandığını kaydediyor. Farslar yalnız maneviyat sahasında kalmamış, mülkî idarecilik işlerinde nüfuzlarını korumuşlardır. Bir kural olarak devlette ikinci şahıs – sadrazam vazifesine Farslardan tayin edilmiştir. Kaçarlar döneminde yalnız ikisi – Muhammed Şah zamanında Hacı Mirza Ağa ve Muzaffereddin Şah döneminde Eynüddevle Fars değildi, onlar Türktüler.[43]

Askerî-siyasi açıdan yenilen Fars unsuru, İran hükümdarlarının yüzyıllarca Türk olduğu gerçeğini kabul etmeye mecbur olmuş, onları millî çıkarlarına uygun saymışlardır. Resulzade ‘Farslar, Türk hükümdarları kendi milliyetlerine mu’arız [karşı] bulmadıklarından onları millî İran padişahları gibi takdis etmişler [kutsamışlar]’ demektedir[44]. Önce Araplara, sonra Türklere askerî-siyasi açıdan yenilen Farslar, çeşitli biçimlerde direniş göstermeye başladılar. Fars direniş hareketi Selçuklular döneminde esasen siyasi teröre (İsmailîler hareketi) el attı. Bu çaba da sonuç vermeyince – Moğolların Alamut’u dağıtmalarından sonra – Fars unsuru, kültürü ile varlığını korumaya karar verdi, etnik enerji daha çok kültürün yayılması ve geliştirilmesine yöneldi. Şüubiye hareketi bunun en somut örneğidir. Sonraları Batılı araştırmacılar bunu mevcut şartlarda en etkili davranış tarzı saymıştılar. [45]

Resulzade’nin İran’ın ikinci etnik unsuru -Türklerin- statüsü konusundaki fikri de çok ilginçtir: “İran’da Türkler, ne Rusya’da olduğu gibi mahkum ve ne de Türkiye`de olduğu gibi hâkim bir millet değildirler. İran Türkleri, asıl İranlı olan Farslarla hukukta müsavi [eşit] vatandaş halinde bulunuyorlar: Aynı hakları, aynı imtiyazları haizdirler; üveylik çekmezler.”[46] Burada yazar, Kaçar hâkimiyetinin ‘Türk ırkından gelmelerine’ rağmen, millî-etnik süreçlerden uzak kalmalarına dikkat çekiyor: “Fakat İran hükümdarlarının Türk olması Türklere hususî bir imtiyaz bahşetmediği gibi, Fars milletinin tazyikine de sebep olmamıştır.” [47] Aksine, “bu suretle beş yüz seneden beri şahlık tahtında Türk hanı oturuyorsa da, gerek bu hanlar, gerekse Türk ahali İranlılaşmış, yani Farslar tarafından temsil [asimile] olunmuşlar.”[48]

Resulzade bu asimile sürecinde iki etkenin – Şiilik ve Fars dilinin – önemli rolünün olduğunu kaydeder: “Şiilik İran Türklerini o kadar Farslaştırmıştır ki, şimdi onlar kendilerini Türkleşmiş Fars, yani aslen İranlı telakki ederler.” Elbette bu sonuncu fikir – Farslaşmak – Türk elit tabakasına (‘havass’a) aittir, çünkü onun aşağıda belirttiği gibi  ‘İran’da bir kelime Farsî bilmeyen külliyyetli Türkler vardır.’ Türk elitinin Farslaşması olayında Fars dilinin önemli rolüne dikkat çeken Resulzade, şöyle diyor: “Hükümdarların Türklüğüne rağmen memleketin lisan-i resmîsi Farısî kalmış ve merasim ve teşrifatta hep Farısî an’anatı [geleneği] muhafaza olunmuştur.”[49] Eğitim tümüyle Farsça olduğundan okumuş kesim Türkçe zorlukla yazıp okuyabilir. Resulzade şöyle devam etmektedir: “Hülasa Arapça nasıl bir lisan-i dinî ise Farsça da o derece bir selahiyet ve nüfuzu ha’iz lisan-i tahrirdir [yazı dilidir]. Türkçe konuşulur, Türkçe nutuk edilir, Türkçe va’azlar söylenir. Fakat yazıya gelince hep Farısî kesilir.”[50] Böyle bir uygunsuz ortamda yerli Türk edebiyatı kendine yol bulmalı gelişmeliydi. Makalelerin beşincisinde Türk edebiyatının önde gelen temsilcilerinin eserlerinden getirilen örnekler esasında tahlil edilir. Makalenin devamında Türkçe basının izahı verilir, Söhbet ve Feryad gazeteleri açıklanır.

İran Türkleri yazı dizisinin önemli bölümü Türklerin Meşrutiyet devrimindeki (1905-1911) rolüne ayrılmıştır. Resulzade Fransız devriminde Marsilya, Osmanlı devriminde Selanik ne ise, Meşrutiyet devriminde de Tebriz aynı konumdadır, demektedir. Yazar, görkemli Türk aydınlarının (Şeyh Cemaleddin, Muhammed Tahir, Abdürrahim Talıbzade, Zeynelabidin Maragayî) devrimin düşünce bakımından hazırlanmasındaki rolünü, onların siyasi olaylarda aktif katılımının sebeplerini genişçe tahlil etmekte, devrimin Azerbaycan’daki sürecinin özetini vermektedir. Türklerin bu devrime aktif katılımına rağmen, Farsların daha kârlı çıkmaları da Resulzade’nin dikkatini çeken meselelerdendir. Hatta bu eserin en kıymetli özelliklerinden birisidir.[51] İran Türkleri dizi yazısının son makalesi Kaşkaylara ayrılmıştır. Resulzade, Kaşkaylar hakkında da değerli etnografik bilgiler vermiştir.

Osmanlı ordusunun savaş yıllarında iki kez (Aralık 1914 – Ocak 1915, NisanKasım 1918) Azerbaycan’a girmesi ve halk arasında propaganda işlerinin yürütülmesi burada Türklük düşüncesinin gelişmesinde etkili oldu. Osmanlılara karşı savaşmak için yerel ahaliden toplanan İzaki, Sili, Emriye ve diğer alaylar Osmanlı güçlerine karşı savaşmaktan imtina ettiler. Türklük düşmanı Ahmed Kesrevi’nin itiraf ettiği gibi, Osmanlı ordusunun Tebriz’e girmesini ahali büyük sevinçle karşıladı.[52] Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın komutasındaki Osmanlı ordusunun ikinci kez Azerbaycan’da bulunması millî düşünceli insanları bilinçlendirdi. Osmanlı komutanlığı Urmulu [Urmiyeli] toprak sahibi Cemşid Erdeşir Afşar Mecidüsseltene’yi eyaletin valisi tayin etti. Burada İttihad-i İslam Cemiyeti’nin bölge teşkilatı kuruldu (başkanı Yusuf Ziya), birçok tanınmış din alimleri bu kuruluşla işbirliği yaptılar.[53] Osmanlı ordusu Tebriz’de Türkçe Azerbaycan gazetesinin yayınına ortam hazırladı. Gazetenin başına genç öğretmen, şair Mirza Tağı Rüfet getirildi. Toplumda Azerbaycan ahalisinin Türklüğü, İran-Turan mücadelesi vs. konular müzakere edilmeye başlandı.[54] Osmanlı ordusunun yardımı ile Urmiye’de eğitimin Türkçe olduğu bir okul açıldı. Urmiye’nin ünlü müçtehidi (din alimi) Fazlullah bu okula müdür tayin edildi, ‘kısa süre zarfında okulun sınıfları çocuklar ve şehrin gençleriyle dolup taştı.’[55] Fars dili burada yabancı dil olarak okutuluyordu. Öğretmenler, şehrin eğitimli insanları ve Osmanlı ordusunun genç subaylarıydı.

Bölge insanının moralini etkileyen diğer etkenler arasında savaş dönemi ve sonrasında Azerbaycan’da yaşanan olaylar, ilk olarak da Şubat-Nisan 1918’de Türklerin katliama maruz kalması idi. Bu katliamların esas sebebi Urmiye çevresindeki Hıristiyan ahaliyi tahrik ve teşkil eden Rusya, Fransa, İngiltere ve ABD’nin yerel diplomatik temsilcilikleriydi. İtilaf devletleri temsilcileri, özellikle Rusya ajanları savaş döneminde Osmanlı dahilindeki Ermenileri ve Asurileri (Nasturi, Cilo) silahlandırıp cephe gerisinde Osmanlı ordusuna karşı tahribatlara yönelttiler. Osmanlı ordusu bu çeteleri mağlup ederek silahlı birliklerini dağıttıktan sonra yüz binlerce göçmen sınırı geçip Hoy, Urmiye ve Salmas etrafına yerleştiler. Sadece göçmen Asurilerin sayısı 200 binin üzerindeydi. Tebriz’deki Rus başkonsolosu Nikitin raporunda şunları kaydediyordu: “Bu vahşi dağlıları [Asurileri] sivil ve çiftçi Müslüman ahalinin komşusu olarak tutmak mümkün değildir.”[56] Yalnız Urmiye çevresindeki 10-15 bin Asurinin ihtiyacını Rus temsilciliği bir şekilde karşılamayı başardı. Çırılçıplak, aç, öfkeli Asuri göçmenler bölge ahalisine saldırıyor, Müslüman köylerini işgal ediyordu. Öte yandan, bu bölgedeki 80 bin askerden oluşan Rus ordusu  katliam ve soygun işinde Asurilerden geri kalmıyordu. Nikitin Rus askerleri ‘yiyerek-içerek dinleniyorlardı; onların işi günde üç kere bu şehrin [Urmiye’nin] pazarlarını talan etmekten, talan ettiklerini, askeri giysilerini, savaş araçlarını, hatta silah ve mermilerini satmaktan ibaretti’[57] diye yazmaktaydı. Rus konsolosu ayrıca, ‘Urmiye’de Hıristiyan ordusunun oluşturulması kararı verildiğini’ belirtmekteydi. Bu ordunun şahsi heyeti Asuriler ve Ermenilerden ibaret olmalı, onlara Rus, Ermeni, Fransız, İngiliz subayları eğitim vermeliydi. Raporda Ermeni-Asuri birleşik ordusunun 1918 yılı Şubat’ın 9’unda Urmiye şehrine saldırısı ve üç günlük savaş ‘Hıristiyanların lehine sonuçlandı, bu savaşın devamı çok etkili oldu, çünkü Asuri-Nasturilerdeki gibi etnik vahşet galip durumunda sınır tanımıyor’ demekteydi.[58]

Sonraki süreci Azerbaycan’ın Genel Tarihi’nin yazarı Sarvan (Yüzbaşı) Kaviyanpur anlatıyor. Kaviyanpur, Rusya’ya dönen Rus askerlerinin bütün silahı Hıristiyanların eline geçti, diye yazmaktadır. Onlar Urmiye ve etrafında bağımsız devlet kurma iddiasındaydılar. Asurilerin dinî lideri Mar-Şimon’un komutasında kısa sürede 30 bin askerden oluşacak ordu kurulması düşünülüyordu. Oysa Müslümanların elinde toplam 400 ateşli silah vardı.[59] Yalnız Urmiye şehrinde 10 bin Türk ahaliyi öldürdükten sonra Ermeni-Asuri güçleri Salmas, Dilman ve Hoy’u da ele geçirmeye çalıştılar. Yeterli silahlı gücü bulunmayan bu şehirlerin ve çevre köylerinin ahalisi binlerce kurban verdi. Kaviyanpur’a göre, çoğunluğu Müslümanlardan olmak üzere bu çatışmalarda 130 bin kişi öldürüldü.[60]

Müslüman Türk ahalinin taleplerine cevap olarak Osmanlı ordusu yeniden cephe hattını geçerek toplu katliamları durdurdu. Yine Kaviyanpur’un verdiği bilgiye göre, asayişi sağladıktan sonra Azerbaycan’dan çekilen Osmanlı ordusunun komutanlığı Urmiye ahalisini toplayıp Ermeniler ve Asurilerden savaş ganimeti olarak aldıkları silahları ahalinin almasını, Osmanlılar gittikten sonra kendilerini savunmasını teklif etti. Şehrin önde gelenlerinden biri kalkıp İran devletinin savaşta tarafsız olduğunu, bu yüzden de silah almaya ihtiyaçları olmadığını ifade etti.[61] Bu tür esassız ‘pasifist’ tutum kısa bir süre sonra Urmiye ahalisi ve etrafının yeniden kıyımlara naruz kalmasına neden oldu.

Urmiye çevresindeki Kürt Şakkak çetesi de fırsat gözlüyordu. Ermeni ve Asurilerin silahlı çeteleri dağıtıldıktan sonra onların yerini bu Kürt çetesi aldı. Mar-Şimon’u katleden İsmail Ağa Smitko (Simko) nüfuz alanını genişletmiş, eyalet hükümeti ve Tahran’dan gönderilen silahlı grupları yok ederek, Maku’dan Serdeşt’e kadar uzanan bölgede eşkiyalık yapmaktaydı. Smitko’nun ‘bağımsız Kürdistan’ına’ Azerbaycan eyaletinin Urmiye gölünden batı ve güney toprakları da dahil idi.[62] Bölgenin Türk ahalisi bu defa Smitko’nun zulmüne maruz kalmıştı (1925 yılına kadar bu araziler Smitko’nun denetiminde kaldı.)

Azerbaycan’da elit kesimin siyasi davranışına tesir eden veya edebilecek diğer bir olay ise Kafkaslarda yaşanıyordu. Şubat devriminden sonra Çarlık Rusya İmparatorluğu’nun çökmesi sürecinde Kafkaslarda merkezden ayrılma eğilimleri hızla artıyor, millî güçler bu bölgenin bağımsızlığı için faaliyet gösteriyorlardı. 22 Nisan 1918’de Güney Kafkasya, Rusya’dan ayrıldığını ilan etti, Güney Kafkasya federasyonunun dağılmasından sonra Kuzey Azerbaycan 28 Mayıs’ta bağımsızlığını ilan etti, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nde millet-devlet inşası süreci başladı.

Siyasi süreç gösterdi ki, bu olaylar Güney Azerbaycan’da siyasi elitin davranışını etkilemedi, ya da çok az etkiledi.[63] Bu dönemde mevcut olan İrşad, İttihad ve Terakki-yi İslam, İraniyan-i Müterakki, Demokratha-yi Müterakki, Nusret, Ahrar, Sosyal-Demokrat Adalet Partisi, Ekseriyyun, Biçizan, İstiklâl-i İran ve Fırka-yi İslamî gibi küçük siyasi partiler ve ülke çapındaki partilerin bölge teşkilatları Azerbaycan’da siyasi faaliyetle meşguldü. Bu partilerin programlarında ülkede millî meselenin varlığı yer almamıştı. Yalnız İrşad Partisi’nin programında Kafkasya’nın doğusu ile Güney Azerbaycan’a kendi geleceğini belirleme hakkının verilmesi zarureti, İraniyan-i Müterakki ise İran’da Fars olmayanların ilkokullarda ana dillerinde eğitim almasından yana olduğunu açıklıyordu.[64] Haziran 1920’de Enzeli’de ilk kurultayını düzenleyen İran Komünist Partisi ülkede 15 milliyet ve dinî grubun olduğunu, İran’daki milletlerin federatif esaslarda ittifakının sağlanması zaruretini kaydediyordu. Kurultay temsilcilerinin çoğunun Türklerden oluşmasına rağmen, bu partinin bütün belgeleri Farsçaydı. Vidadi Mustafayev’e göre, ‘bu durum Azerbaycan’da demokratik hareketin ayrılıkçılık ve Pan-Türkizmle suçlanmaması zarureti’ ile izah edilebilir.[65] Bakü’de yayınlanan Seda-yi İran ve Azerbaycan gazeteleri Panİranist düşünceleri yayıyorlardı. Sonuncu gazetenin tam adı Azerbaycan cozv-e layenfek-e İran est (‘Azerbaycan İran’ın ayrılmaz parçasıdır’) olup, gazeteyi Seyid Cafer Cevadzade – Pişeveri yayınlıyordu.

Dönemin en önemli partisi, İran Demokrat Partisi (İDP, kuruluşu 1910) idi. Bu partinin de programında millî mesele hakkında hiçbir şey yoktu, programın ‘Siyasi kuruluş’ bölümünde eyalet ve vilayet encümenleri bile söz konusu değildi.[66] İDP’nin siyasi faaliyeti sakin, gelişme yolu ile mücadele ilkesine dayanıyordu. Bu ilke dahilinde konuşmalar, istekler, talepler yoluyla merkezî yönetime tesir etmek, bölge vali ve yöneticilerin istifasını talep etmek esas mücadele biçimiydi. Bu partide Azerbaycan eyalet komitesinden çok sayıda üyenin bulunması ve aktifliği onu farklı kılıyordu. Eyalet komitesinin Tebriz dışında Erdebil, Kazvin, Zencan, Urmiye ve diğer şehirlerde teşkilatları vardı. Tebriz’de eyalet komitesi Farsça Teceddüd (Yenileşme) adlı bir gazete çıkarıyordu. Ağustos 1917’de İDP Eyalet Komitesinin konferansı düzenlendi. Bu konferansta mevcut siyasi durumla ilgili önemli kararlar alındı. Bu konferanstan sonra birçok belgede Azerbaycan Demokrat Partisi (ADP, Firqe-yi Demokrat-i Azerbaycan) adı görüldü ve parti artık bağımsız faaliyet göstermeye başladı. Halbuki bu konferansta ve sonraki toplantılarda İDP’ye münasebet ayrıca görüşülmemiş ve ayrı bir parti programı kabul edilmemiştir. Konferans ADP Merkezî Komitesinin üyelerini belirledi, başkanlığa Şeyh Muhammed Hiyabanî seçildi. [67]

İDP Eyalet Komitesi Şubat Devrimi’nden sonra bölgedeki Rus askerlerinin oluşturdukları Sovyetlerle [askeri komitelerle] işbirliğine başladı, bazı yerlerde kendi temsilcilerini üye olarak bu Sovyetlere gönderdi. 1918 yılının başlarında Sovyet hükümeti, İran arazisinden Rus ordularını çekti. Rusların erzakları ve fazla silahları görüşmeler sonunda ADP’nin temsilcilerine teslim edildi. [68]ADP bu yıllarda Sovyetlerle birlikte siyasi eylemler de düzenliyordu. Ağustos konferansında Partinin Rusya’daki Devrime Bakışı başlıklı bildiri kabul edilmiş, Bolşevikleri kastederek ‘biz programında kendi ülkesinin ve diğer ülkelerin halklarının özgürlüğünü savunan partiyle dost olmalıyız’ ilkesi açıklanmıştı.[69] ADP’nin lideri Hiyabanî de  konuşmalarında Bolşeviklere eğilimini gizlemiyor, onlarla sıkı işbirliği yapılmasını öneriyordu.

ADP Rus ordusundan farklı olarak Osmanlı ordusu ile normal ilişki kuramadı. Toplumun büyük kısmı Osmanlı ordusunu Ermeni-Asuri ve Kürt saldırılarından ve katliam-talanlardan kurtaran güç olarak görürken, diğer bir kısmı başta ADP yönetimi olmak üzere onu işgalci güç sayıyordu. Bu nedenle ADP üyelerini takip eden Osmanlı ordusu 13 Ağustos’ta parti yönetimini (Hiyabanî, Noberi ve Badamçı) hapsedip, Urmiye’ye götürdü, Kasım ayında ise Azerbaycan arazisini terk ederken onları birkaç hafta Kars’ta gözaltında tuttuktan sonra serbest bıraktı. Bazı bilgilere göre, onların hapsi İran hükümetinin, özellikle Veliaht Muhammed Hasan Mirza’nın isteğiyle gerçekleşmişti.[70]

Osmanlı ordusu Azerbaycan’dan ayrıldıktan sonra İngiliz ordusunun işgali başladı. Dünya savaşının bitmesine rağmen Britanya İran’dan çekilmek istemiyor, aksine Osmanlı’nın ve Rusya’nın buradan gitmesinden yararlanarak, İran’daki konumunu daha da pekiştirmek istiyordu. 1919 yılının Ağustos ayında Vüsuküddevle hükümeti ile imzalanan anlaşmayla İran’ı siyasi ve ekonomik açıdan Britanya’ya tam bağımlı duruma düşürüyordu. Bu anlaşmaya İran toplumu itiraz etti. Ülke çapında anlaşmanın iptal edilmesini talep eden toplantılar, mitingler düzenlendi. En ciddî hareket Gilan, Horasan ve Azerbaycan’da yaşandı. Ülkeyi bürümüş hareketin esas talebi Britanya-İran anlaşmasının iptali idi.

Meşrutiyet hareketinde olduğu gibi bu defa da Azerbaycan hareketin merkezini oluşturuyordu. Ülkenin başbakanı Vüsuküddevle Azerbaycan’ı İran devlet yapısı içerisindeki ‘kara leke’ olarak niteliyor, buradaki durum düzelmedikçe İran’da ‘asayiş’in sağlanamayacağını iddia ediyordu. [71]Azerbaycan Cumhuriyeti’nin İran’daki ilk büyükelçisi Adil Han Ziyadhan 1920 yılının Mart ayı başlarında Güney Azerbaycan’daki siyasi durum hakkında şöyle yazıyordu: “İran Azerbaycanı’nda İran’dan ayrılmak ve Azerbaycan Cumhuriyeti ile birleşmek yönünde şu anda zayıf da olsa, propaganda devam ediyor. Azerbaycan Cumhuriyeti yakın gelecekte İran’da meydana gelecek olaylara hazır olmalıdır.”[72] Nisan ayının 11’inde ise büyükelçi İran’daki durumu şöyle karakterize ediyordu: “İran’da yaygın yolsuzluk ve görevlere atamada aleni rüşvet var; neticede halk insafsızca soyuluyor; mahkeme ve adalet denen bir şey yok; eski ihtişamdan iz kalmamış; yeni medeniyet ve bayındırlık görünmüyor; her yanda yoksulluk ve pislik… Farsların bizim cumhuriyete münasebeti o kadar da iyi değil, ancak, İran Azerbaycanı Türklerinin münasebeti kardeşcesine, dostanedir. İran Azerbaycanı özerkliğe, bağımsızlığa ve Farsistan’dan ayrılmaya can atıyor.” Büyükelçi Adil Han Ziyadhan’ın 12 Nisan’da Dışişleri Bakanına yazdığı mektup Tebriz’de yaşanan olaylara ilgisini gösteriyordu: “İran Azerbaycanlıları alenen diyorlar ki, Azerbaycan Azerbaycanlılar içindir ve ne zamana kadar Tahran’dan gönderilen Fars yöneticilerini doyuracağız. Onların tek amacı zavallı Azerbaycan halkını sömürmek, halkın elinden zorla alınan paralarıyla Tahran’da saraylar dikip bahçeler yapmaktan ibarettir.” [73]

Azerbaycan Cumhuriyeti büyükelçisinin son mektubunu gönderdiği tarihte Tebriz artık ADP’nin kontrolündeydi. Azerbaycan’da huzur ve istikrar sağlamak için Vüsuküddevle eyalet yönetimine zalimliği ile bilinen Şehzade Aynüddevle’yi vali, Eminülmülk’ü ise vali yardımcısı tayin etmiş, Tebriz’e çok sayıda kolluk gücü göndermişti.  Mart ayında devam eden baskılar, aynı zamanda Nisan’ın başlarında bölgedeki demokratların hapsedilmesi, ADP yönetimini ılımlı mücadele yollarından (rica, talep, itiraz mitingi, memurun istifası talebi vs.) vazgeçip daha radikal adımlar atmaya mecbur etti. Tebriz’deki çeşitli silahlı gruplar tarafsız kaldıkları ve hatta bazı grupların liderleri ADP tarafına geçtikleri için iki gün gibi kısa bir süre içerisinde devlet kurumlarını ele geçirmek zor olmadı. Geçici yönetim organı olarak kurulan İçtimai İdare Heyeti’nin (İİH) başkanı Şeyh Muhammed Hiyabanî Nisan’ın 7’sinde Tebriz ahalisine hitaben yaptığı konuşmasında, “Bugün biz Vüsuküddevle ve İngilizlerle talancı anlaşmayı yapan hükümet aleyhine isyan ettik… Azerbaycan’ın adını Azadistan olarak değiştirerek bugünden itibaren Azadistan’ı ilan ediyoruz.”[74] diyordu. 9 Nisan’da İİH’nin Fars ve Fransız dillerinde yazılan bildirisinde ayaklanmanın amacı Azerbaycan eyaletinde asayişi sağlamak, hükümet temsilcilerinin Anayasaya aykırı siyasetine son vermek ve Anayasayı sözden eyleme geçirmek olarak değerlendirildi.[75] Hâkimiyeti ele geçirdikten sonraki beş ay müddetinde İİH’nin faaliyeti ve Azerbaycan’daki durum hakkında Ali Azeri, Ahmed Kesrevi, Mihail İvanov, Şövket Tağıyeva ve diğerlerinin ayrıntılı araştırmaları olduğundan ayaklanmanın özellikleri üzerinde durmaya çalışacağız.Yukarıdaki alıntılarda da görüldüğü üzere, ayaklanmanın asıl amacı 1919 yılı Britanya-İran anlaşmasının ve ülkedeki İngiliz nüfuzunun ortadan kaldırılmasıydı.

ADP yönetiminin eyaletin adını Azadistan olarak değiştirmesi yalnız propaganda maksadı taşımamıştır. Bu meseleye açıklık getirmek Tebriz ayaklanmasının karakterine açıklık getirir. Hiyabanî ve silahdaşları aynı zamanda 1920 Nisan ayının 7’sinde, Aras Nehri’nin kuzeyinde Azerbaycan adlı devletin (Azerbaycan Demokratik  Cumhuriyeti’nin) varlığını yeterince değerlendiremediler. [76]ADP yönetimi bu millî ve bağımsız devletle ilişki kurmaya çalışmadı. Bunda Bolşevizme temayül ve Sovyet Rusyası’nın vaatlerine güven önemli bir rol oynamış olabilir. Onlar Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Denikin, daha sonra Sovyet Rusyası tehlikesi karşısında siyasi varlığını korumak için İngiliz kayyumluğundan yararlanma isteğinin yeterince farkına varmamış, bu devletin Güney Azerbaycan’a karşı iddialı olduğunu zannetmişlerdir. Bazı yazarlar bu isim değiştirmeyi Aras’ın kuzeyinde Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla izah etmeye çalışıyorlar. Mesela 1960’lı yılların tanınmış solcu muhalif liderlerinden olan Ali Rıza Nabdil (Oktay) bu konudaki görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Hiyabanî’nin demokratları Büyük Ekim Sosyalist Devrimine olumlu yaklaşmalarına rağmen, sosyalist devrimin güneye doğru ilerlemesi ve Kafkasya’da Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulmasına karşı savunma pozisyonu aldılar. İran Azerbaycanı eyaletinin isminin değiştirilmesi bu tutumu gösteren bariz örnektir.” [77]Ali Rıza Nabdil’in ikinci iddiası doğru değildir. Çünkü isim değiştirme kararının beyan edildiği 7 Nisan’da Sovyet Azerbaycanı henüz kurulmamıştı, Sovyet Azerbaycan’ı 28 Nisan’da ilan edildi. Fakat Nabdil’in, Hiyabanî’nin ‘sosyalist devrimin güneye doğru ilerlemesine karşı savunma pozisyonu alması’ konusundaki tezi tarihî olaylara uygundur.

Hiyabanî 1920 yılının yazında Sovyet ordusunun Gilan’a müdahalesini, ayrıca 7. Şirvan alayının Erdebil’i işgalini, Cengelîler hareketini dikkatle izlemiş, Sovyetlerin sözü ile eylemi arasında büyük fark olduğunu görebilmişti. Gilan Sovyet Cumhuriyeti ordusu adı altında Sovyet ordusunun Zencan’a doğru ilerleyip işbirliği teklifinde bulunduğunda Hiyabanî, bu teklifi geri çevirmiş, ordunun Azerbaycan’ın içlerine doğru ilerlemesine şiddetle itiraz etmişti. Ayrıca Aras’ın güneyinde bulunan Abbaskulu Bey Şadlinski’nin atlı süvarilerinin, aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa’nın yardım teklifini reddetmiş,[78] ‘İran’ı İranlılar kurtarmalıdırlar’ demiştir. [79]Hiyabanî, 7 Ağustos 1920’de Yuq Rossii (Rusya’nın güneyi) isimli gazetenin muhabiriyle söyleşisinde Gilan olaylarında halk adına halka zulmedenlerin (Bolşevik liderlerinin) hareketlerini ciddî bir şekilde kınamıştır. Hiyabanî önceleri, hatta ayaklanmanın ilk aylarında Rusya’da devam eden süreci önemli bulduğunu ifade ediyor, Bolşeviklerle işbirliğinden çekinmiyor, ancak Gilan’da Bolşeviklerin terör ve talanlarından sonra bu söyleşisinde Bolşevizmi ‘Çarizmin diğer yüzü’ olarak nitelendiriyordu.

Konumuz için önemli olan sorulardan bir diğeri ise 1917-1920 yıllarında Demokrat Partinin Azerbaycan’da mücadele ettiği dönemde, özellikle Tebriz ayaklanması döneminde burada millî özerklik bağlamında bir hareketin olup olmadığıdır. Yukarıda da kaydedildiği üzere, İDP, aynı zamanda ADP’nin program belgelerinde İran’ın federalleşmesi zarureti, Azerbaycan’a millî özerkliğin verilmesi talebi ileri sürülmemiştir. Fakat ADP uygulamalarında, özellikle Tebriz’de yönetimi kontrol ettiği beş aylık sürede Azerbaycan’ın özerkliği düşüncesini gerçekleştirdi. İlk olarak Tahran’dan gönderilmiş olan devlet memurları ve askerî personeli görevlerinden uzaklaştırarak bu görevlere ADP’nin tanınan üyeleri tayin edildiler. Hiyabanî defalarca konuşmalarında ‘bizim Tahran’dan gönderilen valiye ihtiyacımız yoktur’ demiş, Tahran’dan tayin edilen vali ve vali yardımcısının faaliyet alanını mümkün olduğu kadar sınırlandırmaya çalışmıştır. İran’ın geçerli olan Anayasasına uygun olarak Azerbaycan’da eyalet ve vilayet encümenlerinin kurulması talebine Tahran’dan cevap alamayan hareketin yönetimi, Anayasayı da aşarak Hiyabanî’nin başkanlığında 24 Haziran 1920’de Millî Hükümet’in kurulduğunu ilan etti. Millî Hükümet aynı gün veliahdın ikametgahı olan Alakapı’ya aktarıldı (ertesi gün Vüsuküddevle hükümeti istifa etti).

Tebriz’de Millî Hükümet döneminde Tahran basını, Azerbaycan’daki hareketi ayrılıkçı, İran’dan ayrılma hareketi gibi değerlendiriyor, Hiyabanî ve hareketin liderleri hakkında iftiralar yayıyordu. Halbuki ADP yönetimi Azerbaycan özerkliğini İran’ın demokratikleşmesi için bir araç sayıyordu. İran’a demokrasi, Azerbaycan’a özerklik sloganlaşmasa da, hareketin önderleri bu çizgiden ayrılmadılar. Hiyabanî görüşünü şu sözlerle ifade ediyordu: “Tebriz İran’ı kurtaracaktır… Bugün Tebriz’de hükümet demokratların elindedir. Bu demokratik hükümet Tebriz’den başlayacak ve İran’ın en uzak şehirlerini de kapsayacak. Biz yavaş yavaş bu yüce amacımıza ulaşacağız. Bütün yönetim ve makamlar kontrolümüz altında olacak.” [80]Hiyabanî’nin konuşma ve makalelerinde kullanılan ‘vatan’ anlayışı İran’ı, ‘millet’, ‘hem-vatanlar’ anlayışları ise bütün İran ahalisini ifade ediyordu. 1917’den sonraki tüm hareket dönemlerinde, özellikle Tebriz’de hâkimiyete sahip olduğu zaman bile ADP yönetiminin Türk kültürü ile ilgili özel faaliyetinin olmaması dikkat çekici bir husustur. Bürokratik işler yine de Farsça yapılıyor, ADP’nin gazeteleri Farsça yayınlanıyor,[81] ‘Memleket-i Azadistan’ın resmî belgelerinin üstünde eski İran’ın simgesi olan ‘şir-hurşit’ (aslan-güneş) yer alıyor, İran parası kullanılıyordu. Aslında özerklik alanındaki taleplerle kıyasla 1919 anlaşmasının ve Britanya’nın merkezî hükümet üzerinde hükümranlığının kaldırılmasına, merkezî hâkimiyetin demokratikleşmesi taleplerine daha çok önem veriliyordu. “Demokratlar için spesifik millî menfaat bağımsız öneme sahip değildi, onların çabası İran’ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünün savunulmasına, vilayette [eyalette] anayasal yönetim şeklinin kurulmasına, Azerbaycan’da istikrarın hâkim olmasına, tarafsız İran’da (özellikle Azerbaycan’da) düşman tarafların askerî faaliyetlerinin, Azerbaycan’ın batısında Türklerle Asuriler arasında yaşanan çatışmaların tahribatının ortadan kaldırılmasına yönelmişti.”[82]

Şeyh Muhammed Hiyabanî ve Azerbaycan Demokrat Partisi beyan ettikleri teceddüt siyasi felsefesine uygun olarak İran’ın modernleştirilmesi, İran siyasi sisteminin demokratikleştirilmesi, İran’ın Britanya İmparatorluğu’nun sömürgesi haline gelmemesi, ana yurdu Azerbaycan’ın özerklik haklarına sahip olması istekleri ve bu doğrultuda görülen olağanüstü önemli işler, Tahran hükümetinin ve İngiliz diplomatik temsilciliğinin güçlerini birleştirip,  bu ‘kara leke’yi temizlemeye sevk etti. Tebriz’deki demokratik hâkimiyete karşı gereken hazırlık işlerini tamamladıktan sonra merkezî hükümet güçleri 11 Eylül 1920’de saldırıya başladı ve üç gün içinde Tebriz’de Tahran’ın hâkimiyetini yeniden kurdu. Şeyh Muhammed Hiyabanî ve onlarca hareket lideri öldürüldü. Azerbaycan’dan sonra Gilan ve Horasan’daki bölgesel demokratik yönetimler de ortadan kaldırıldı. 1919 yılı anlaşmasının iptal edilmesine rağmen, İran’ın demokratikleşmesi, hatta federalleşmesi uğruna eyaletlerde başlayan hareket başarısızlıkla sonuçlandı. Böylece, yönetimin merkezileşmesi için yol açılmış oldu.

Merkezileştirme ideolojisi ve siyaseti

Eyaletlerde millî-demokratik hareketlerin ortadan kaldırılması, İran’ın eski ‘memalik-i mahruse’den çağdaş federal devlete dönüşmesi şansının azalmasından sonra ülke içinde ve dışında Pan-İranist propaganda oldukça güçlendi. Yukarıda da kaydedildiği üzere, ülkeyi bölünmekten kurtarmak için reformcu-modernist çevreler yönetimin Tahran’da merkezileştirilmesini ve Fars olmayan halkların zorla Farslaştırılmasını talep ediyorlardı.

Ülke içinde ‘Azerbaycan meselesi’ne Pan-İranizm açısından açıklık getiren en hassas olay Seyid Ahmed Kesrevi Tebrizi’nin ilk defa 1921 yılında yayınlattığı Azeri, ya Zeban-e Bastan-e Azerbaygan (Azeri veya Azerbaycan’ın Eski Dili) isimli kitabı idi.[83] Pan-İranizm’in Azerbaycan’a bakışının şekillenmesinde bu kitapçığın önemli rolü oldu. Kesrevi bu kitabında Fars şovenizmini içeren düşüncelerini ispatlamak için keyfî olarak seçtiği bazı Arap kaynaklarını referans göstermiş, yanlış sonuçlar çıkarmıştır[84]. Bu kitabın ana düşüncesi şöyledir: İran’ın diğer eyaletleri gibi Azerbaycan’ın da eski yerel ahalisi Arilerdir; Azerbaycan ahalisi İranî dillerden biri olan Azerice konuşmuştur; takip eden yıllarda Türk boylarının İran’ın bu bölgesine yerleşmeleri sonucunda Türk dili zorla bölge ahalisine kabul ettirilmiştir. Bu tezin amacı Azerbaycan Türklerinde kökleri ile ilgili kuşku, aşağılık kompleksi yaratmak, Azerbaycan ahalisini Farslaştırmaktır.[85]

Bu yıllarda Güney Azerbaycan ahalisinin Türklüğü fikrini savunan yazarlara (M. Emin Resulzade, Ahmed Ağaoğlu, Giritli Hasan Ruşeni Barkın vb.) cevap verenlerin de çoğunluğu Azerbaycan kökenli şahıslardı. Bu bakımdan Ruşeni Barkın’ın [86]yazdığı kitap ve makalelere, ayrıca İstanbul’daki konuşmalarına Berlin’deki Azerbaycan kökenli şahısların tepkisi ilginçtir. Ruşeni Bey Türkiye’de Türk Ocakları’nda verdiği konferanslarda ve Vatan gazetesinde yayınlattığı makalelerde Türkiye’de İran’ın yeterince tanınmadığına, özellikle buradaki yerli Türklerin durumuyla ilgilenilmediğine dikkat çekmektedir. Ruşeni Barkın ‘İran’ı hâlâ millet-i vâhide zanneden mütefekkirlerimiz pek çoktur’ [87]diye yazmıştır. Ruşeni Bey Türklerin hızla mazlum duruma düşmekte olduğunu vurgulayarak Farslarla Türklerin münasebetlerinin gerginleştiğini de kaydetmiştir: “Orada Farslar, yani hâkiki Acemler İran Türklerini Türk oldukları için, hâkir görürler. İran’da bir Acem bir Türk’e kızdığı vakit ona Türk-e har, yani eşek Türk diye hitap eder.[88]

Feryad gazetesinin eski redaktörü, şair ve yazar Mahmud Ganizade Ruşeni Beye Cevap adlı risalesinde şiddetle ‘dört milyon Türkün esaret altında inlediğini’ yazan Ruşeni Beyin tezine karşı çıkar, İran’da ayrımcılık olmadığını iddia eder. Azerbaycan ahalisinin çoğunluğunun Oğuz olduğunu vurgulayan Ruşeni Beye itiraz ederek, Ganizade Azerbaycanlıların Ari ırkına mensup olduğunu iddia eder. Ganizade öfkeyle şöyle devam eder: “Eski Med eyaleti, Zerdüşt’ün vatanı, ta Arap istilasına kadar yedi yüz sene sönmeden yanan ateşkede-yi azime’Azergeşnesb’ ile daha yüzlerce ateşkedelerin beşiği, Babek-i Hürremi’nin mesgetorreası [doğum yeri] ve İran’ın temel taşı olan Azerbaycan’ın ahalisine nasıl olur da Türk diyorsunuz? Giyafe, seciyye, melameh-i vechiye ‘fizyoloji’ veelhasıl her nokta-yi nazardan tam bir İranlı bulunan Azerbaycanlının neresinde Türklükten cüz’i bir eser bulabiliyorsunuz? Milletler daima lisanları ile yekdiğerinden tefriğ olunmaz [ayrılmaz]. Etvar [tavırlar], ahlak ve temayülattır ki, medar-i hükm [hüküm kaynağı] olabilir.” [89] Ganizade’den sonra R.Ş.Tebrizi [Rızazade Şafak] da Ruşeni Beye cevap verme ihtiyacı hissederek yeni kitabçık yazıp yayınlattı. Tebrizi de milliyeti oluşturan unsurlar arasında dilin öneminin olmadığını ifade ediyor ve ‘İran milleti’ anlayışına kendi tanımını veriyordu: “Milliyet onu oluşturan fertlerin arasında ortak olan tarih, gelenek ve görenekler, din, edebiyat, vatan gibi toplumsal etkenlerin ürünü olarak var olan özel bir ruh hali, bir iç duygudur.”[90]

Reformcu-modernist çevrelerin propagandasının esas yönlerinden birisi de ülkenin ekonomik ve siyasi hayatını, ayrıca silahlı güçleri Büyük Britanya’nın kontrolüne bırakan 1919 yılı anlaşmasının iptali idi. Bu anlaşmanın iptal talebini kamuoyunun geniş kesimleri savunuyordu. Hatta iş o kadar ileriye vardı ki, Sultan Ahmed Şah da anlaşmanın onaylanmasına karşı olduğunu açıkladı. Buna rağmen Britanya, konumunu değiştirmek ve İran’ı terk etmek düşüncesinde değildi. Britanya İmparatorluğu yeni değişen şartlarda İran’da konumunu korumak ve güçlendirmek için siyasetini daha kapalı, fakat daha radikal şekilde yürütmeye başladı. 29 Ocak 1920’de Büyük Britanya’nın Mezopotamya’daki yüksek komiseri Sir Persy Cox Tahran’daki İngiliz büyükelçisine yazdığı uzun telgrafta askerî güçlerinin İran’dan çıkartılması ihtimaline dikkat çekiyor, 1919 yılı anlaşmasının mevcut şartları üzerinde ısrar etmenin mümkün olmadığını dile getiriyordu. İran Meclisi’ni ikna edebilecek yeni bir anlaşma konusundaki görüşlerini ifade ettikten sonra şöyle yazıyordu: “Yeni anlaşma imzalanırken öyle bir ortam oluşabilir ki, mevcut Şahın (Ahmed Şah Kaçar’ın) sülalenin diğer bir ferdi ile değiştirilmesi ya da bu sülalenin diğer bir sülale ile değiştirilmesini kabul etmek durumunda kalalım.” Bir yıl sonra İngiliz büyükelçisinin Bakan Curson’a yazdığı gizli telgrafta İran’ın kuzey bölgesinde demokratik hareketlerin başarısı karşılığında ülkenin güneyinde İngiltere’nin nüfuzu altında ayrıca bağımsız bir devletin kurulmasını öneriyordu. [91] İngiliz büyükelçiliğinin 1919 yılı anlaşmasını onaylatmak yönündeki çabası İran hükümetinin istifasına sebep oldu, Başbakan Sepehdar’ın 16 Şubat 1921’de yeni hükümet kurma çabası da siyasi krizi ortadan kaldıramadı. Britanya’nın bir grup temsilcisi çözümü İran subaylarının eliyle devlet darbesinde görüyordu. Bu doğrultuda ciddi hazırlıklar yapılıyordu. 1920 Şubat ayının 21’inde Kazak divizyonunun [tümeninin] Kazvin bölüğü Rıza Hanın öncülüğünde Tahran’da önemli devlet dairelerini ele geçirdi, yüksek düzeyli onlarca devlet memuru hapsedildi. Ülkede İngiliz çıkarlarının savunucusu Seyid Ziya (Seyid Ziyaaddin Tabatebai) başbakan tayin edildi. Seyid Ziya kısa bir süre sonra yaptığı açıklamada bir sıra reformların yapılacağını, ‘milleti kurtaracağını’ savunuyordu. 26 Şubat’ta çok önce hazırlanmış olan Sovyet-İran anlaşması imzalandı. [92]İngilizlerin onayı ile 24 Mart 1919 tarihli Britanya-İran anlaşmasının iptal olduğu ilan edildi. Nisan’ın 17’sinde ise başbakan İngiliz ordusunun İran’ı terk etmesini içeren bir açıklamada bulundu. Gerçekte bu anlaşma iptal edilmişti, İngiliz askerlerinin İran’ı terk etmesi ise devlet darbesinden önce başlamıştı. Yeni başbakanın bu hareketleri ilk olarak halk arasında şaşkınlık yarattı. Bu süreçte Britanya maliye müşavirinin yardımcısı H.J.M. Balfour, Tebriz’de İran milliyetçiliği konumundan çıkış edenler ‘zor duruma düşmüştüler, çünkü yeni rejim onların programına tam uygun ruhta faaliyet gösteriyorsa da, O’nun [Seyid Ziya’nın] İngilizlerle yakın dostluğu Tebrizlilerin gözünde en büyük engel idi’ [93]diye yazmaktaydı.

Ülkede demokratik hareketin bastırılıp düzenin sağlanamamasından kısa süre sonra büyük mülk sahipleri-burjuva çevreleri Seyid Ziya’ya karşı itiraz etmeye başladılar. Eski aristokrasi onun ‘ifşa edici’ açıklamalarından, ayrıca Kaçar şehzadelerinden bazılarının hapsedilmesinden rahatsızdı. Artan genel memnuniyetsizlikten devlet darbesinin asıl figürü, Kazak divizyonunun yeni komutanı Rıza Han Savadkuhi [94]yararlandı, eski müttefiki Seyid Ziya’ya karşı başlatılan kampanyaya katıldı. Yeni Kavamüsseltene hükümetinde savunma bakanı olan Rıza Han yönetim basamaklarında hızla ilerlemeye başladı. Bu alanda ona İngilizler önemli yardımlar sağladılar.[95] Ülkenin askeri güçlerini eline geçiren savunma bakanı 1923 yılında artık siyasi hâkimiyet iddia ediyordu. Ekim 1923’te yurtdışından ülkeye dönen Sultan Ahmed Şah, Rıza Hanı başbakan tayin etmeye mecbur oldu[96]. Yeni başbakanın baskısıyla yeniden yurtdışına giden Sultan Ahmed Şah kardeşini kendisinin naibi ilan etti, ancak o gittikten sonra Rıza Han, Şah naibinden siyasete karışmayacağı konusunda yazılı taahhüt aldı. Rıza Han, 1923 yılının son aylarından Kaçar sülalesinin devrilmesi, genellikle monarşinin kaldırılması ve ülkede cumhuriyet rejiminin kurulması doğrultusunda kampanya başlattı. Rıza Han hükümetinin gizli yönetimi altında Kaçarların devrilmesi ve ‘cumhuriyet uğruna hareket’ sürecinde miting ve gösteriler düzenleniyor, gazetelerde Kaçarların İran’ın gelişimine engel olduğu, cumhuriyet yönetim şeklinin üstünlükleri anlatılıyor, Meclis’te bu meselelerle ilgili Rıza Han’ın taraftarları çok yönlü bir kampanya yürütüyorlardı. [97]Kaçarların İran tarihindeki rolü, onlara karşı propaganda birçok hallerde basında Fars ırkçılığı şekli alıyordu. Propagandanın bu tarafı o kadar açık tezahür ediliyordu ki, Sovyet Azerbaycanı’nda bile bunun farkında olanlar vardı. Komünist yazar Mehmet Said Ordubadî 2 Nisan 1924’te Kommunist gazetesinde bu propagandaya itiraz ederek, bazı İran gazeteleri, ‘Farslara yabancı olduğu (Türk oldukları) için Kaçarların iş başından çekilmesini gerekli biliyorlar’ diye yazıyordu.

Rıza Han’ın taraftarları Kaçarların eski dayanağı Azerbaycan’da faaliyette bulunulmasına büyük önem veriyorlardı. Kaçarlara karşı yürütülen kampanyada Rıza Han Azerbaycan’ın mülk sahibi-burjuva çevrelerini kendi tarafına çekebildi. Mart 1924’te insan tasvirini yasaklayan İslam kurallarını bozarak, Tebriz’deki şehir garnizonunda Rıza Han’ın heykelinin dikilmesi ihtişamla kutlandı. Yukarıda bahsedilen Ruşeni Barkın ile Mahmud Ganizade ve Rızazade Şafak arasındaki polemikte Rıza Han’ın şahsiyeti meselesi de söz konusu olmuştur. Ruşeni Barkın’ın İran’da Türklerin ‘asılsız efsanelere kapıldıklarını’, Türklere ‘uçurumlar kazılan bir muhitin’ oluşturulduğunu, Rıza Han’ı dahi saymanın yanlış olduğunu içeren fikirlerine karşı Mahmud Ganizade şöyle yazıyordu: “Serdar Sepeh hazretleri (Rıza Han) hiçbir zaman dahi olmak iddiasına düşmemiş, o gayet sade, gayet mütavazı bulunmakla beraber, demir pençe, metin bir azim ve iradeye sahiptir ki, o sayede sizin efsane addetdiğiniz o muntazam orduyu kurarak… güvenlik ve asayişi İran’a getirmiştir. Siz ona ister ‘İngiliz kölesi’, ister ne diyorsanız deyiniz, biz İranîler Rıza Han hazretlerine tapıyor ve o zattan geleceğe ait daha büyük şeyler bekliyoruz.” [98]1925 yılının yazında Rıza Han, Tebriz, Hoy, Salmas ve Azerbaycan’ın diğer şehirlerine seyahat etti. O, Tahran’dan yola çıkmadan önce yaptığı açıklamada bu eyalete gitme davetini Azerbaycan’ın İran karşısındaki özel hizmetleri karşılığında kabul ettiğini söylüyordu. Aslında ise bu, Kaçarları devirmeye hazırlık konusunda şahsen talimatlar verdiği ‘gözlem seyahatiydi.’ [99]İki ay sonra Azerbaycan’da Kaçarların devrilmesi için açık ve çok yönlü kampanya başlatıldı. Tüccarlar, mülk sahipleri ve sanatkarlar şehirlerin çoğunda, özellikle Tebriz’de askeri komutanlığın talimatıyla gösteri ve mitingler düzenliyor, halkı genel greve çağırıyorlardı. Mitinge katılanlar Meclis temsilcilerini ‘vatan hainleri’ olarak niteliyor, kesin önlemlerin alınmasını talep ediyorlardı. Azerbaycan’ın mülk sahipleri-burjuva çevreleri Rıza Han’a yardım amacı ile Tebriz’de Azerbaycan Millî Hareketi Birleşik Komisyonu ismiyle teşkilat kurdular. Gazete yazarları, bakanlıklar, siyasi aktivistler ve Meclis üyeleri bu teşkilat için telgraflar alıyorlardı. Bu teşkilatın telgraflarının İran milliyetçiliği ve Fars ırkçılığı ruhunda kaleme alındığı dikkat çekicidir. Bunlar ‘Moğol evlatları Kaçarların Azerbaycan sayesinde var oldukları’ ve ‘Keyan tahtını gaspettikleri’ gibi sözlerle doluydu. Tebriz’deki bu teşkilat İran’ın çeşitli şehirlerindeki yakın teşkilatların koordinasyon merkezî rolünü oynuyordu. Tebriz’den onlara gönderilen telgraflarda talimatlar veriliyor, ancak Tebriz’e gelen telgraflar hesap sorma karakteri taşıyordu. Tebriz’deki bu teşkilata tabi olan ve onun yerel teşkilatı olarak Tahran’da Yaşayan Azerbaycan Müttehitleri teşkilatı kurulmuştu. Doğrudan bu teşkilatın katılımıyle Kaçarların devrilmesi kampanyasında faaliyet göstermeyen Meclis’in Azerbaycan temsilcileri tutuklandı ve bu temsilcilerin Meclis’e girmesi yasaklandı.[100]

Tebrizlilerin taleplerini Meclis’in önemsemediğine itiraz mahiyetinde Ekim’in başlarında Tebriz çarşısı kapandı, daha sonra Rıza Han taraftarları şehirdeki devlet kurumlarını işgal etmeye başladılar. Ekim’in 29’unda onlar bildiri yayınlayarak, Tebriz’in Tahran’la ilişkisini kestiğini açıkladılar. Kentte başkent üzerine yürüyüş için ‘gönüllü gruplar’ oluşturulmaya başlandı.[101]

Bu arada cumhuriyet düşüncesi, yeni devrimci hareket dalgasının oluşmasından çekinen feodal aristokrasi ve ruhani kesimin direnişiyle karşılaştı. Kendi hâkimiyetini pekiştirerek ‘cumhuriyet planı’ndan imtina eden Rıza Han, Kaçarların nüfuzunun azaltılması yönünde faaliyetini derinleştirdi. 1925 yılı Şubat ayında Rıza Han, Kaçarlarla her tür işbirliğinin kesilmesi meselesini Meclis’e sundu. Meclis Rıza Han’a Başkomutan yetkileri verdi. 29 Ekim’de İran Meclisi’nde Kaçar sülalesinin devrilmesini talep eden Azerbaycan’dan gelen telgrafların görüşülmesine başlandı. 31 Ekim’de Meclis Kaçar sülalesinin yönetiminin iptali, geçici yönetimin Rıza Han’a verilmesi, ayrıca yönetimin geleceği ile ilgili kurucu meclisin kurulması konusunda karar aldı.[102] Polis ve askeri baskı ortamında geçirilen yeni Meclis seçimlerinde çoğunlukla Rıza Han’ın taraftarları ‘seçildiler.’ Bu yeni Meclis 12 Aralık 1925’te Rıza Han’ı, Rıza Şah Pehlevî adı ile İran’ın şahı ilan etti. Mevcut Anayasanın monarşi ailesi ile ilgili dört maddesi değiştirildi, İran’ın devlet kuruluşu ise değiştirilemez olarak kaldı.

Bununla da Kaçarların mutlak hâkimiyetinin anayasal monarşiyle değiştirilmesi, daha sonra anayasal monarşi yönetim şeklinin krizle sonuçlanan dönemi sona ermiş oldu. ‘Soyundan uzaklaşmış ve manen, cismen yıpranmış Kaçar sülalesi’ (Ahmed Ağaoğlu) [103]tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı

Bu dönem (1905-1925) millî münasebetlerde yeni bir durum yarattı. Milletleşme ve millî bilinç bakımından diğerlerini çok geride bırakmış olan Farslar, siyasi süreci millî çıkarları doğrultusunda yönetmeyi başardılar. 1925 yılında Farslar hâkim millet statüsüne sahip oldular.

İran Türklüğü bu 20 yıl içinde İran’ın bağımsızlığı ve modernleşmesi yönünde özveri ile çalıştı, kendisinin bir parçası olan Kaçarların hâkimiyetinin zayıflaması, daha sonra tümüyle yönetimi bırakması için çaba gösterdi. Tüm bunlar gelecek millî sorunlarının ortaya çıkmasının sebeplerinden biri oldu.

[1] Ayrıntılı bilgi için, örneğin, bkz: Ahmed Kesrevi, Tarih-e Meşrute-ye İran, Tahran: Emir Kebir, 1978; М. С. Иванов, Иранская революция 1905-1911 годов, Москва, 1957; Ervand Abrahamian, Iran Between Two Revolutions, Princeton, NJ: Princeton University Press, 1982;Cənubi Azərbaycan tarixinin oçerki (1828-1927), Bakı: Elm, 1985, s.112-186.

[2] Beste oturmak – İran’da itirazın bir şekli olup dokunulmaz sayılan yerlerde (cami, müctehidin evi, telgrafhane, dış temsilcilikler vs.) protestocunun geçici eylemi idi.

[3] Bkz: Ahmed Kesrevi, Tarih-e  Meşrute-ye  İran, s. 155-164

[4] Mansure Refii, Encümen (Organ-e Encümen-e Eyaləti-ye Azerbaycan), Tahran: Tarih-e İran, 1362, s.85.

[5] Cənubi Azərbaycan tarixinin oçerki (1828-1927), s.136.

[6] Ervand Abrahamian, İran Between Two Revolutions, p. 91; Kərəm Caferi, Qovmiyyətha və kanune  əsasi dər İran, Tahran: Endişe-ye Nev, 1386, s. 63

[7] Сборник дипломатических документов, касающихся событий в Персии, выпуск 1, СПб, 1911, с. 264.

[8] Muhammed Bager Veycuyeyi, Belva-ye  Təbriz, Tebriz, 1324, s.145.

[9] Settar Han (1867-1914) – Meşrutiyet hareketinin efsanevi kahramanı Karadağ’da küçük tüccar ailesinde doğdu. Onun ailəsi özgürlük ruhuyla seçilmiş, ağabeyi Kuzey’den geçen Kaçak Ferhad’ı gizlediği için idam edilmiş, diğer kardeşi de Kaçar hakimiyetinin haksız kurbanlarından biri olmuştur. Settar devlet memurluğuna girse de burada uzun müddet kalamıyor. İsyâncı yapıya sahip olan Settar devrim başlarken yaşadığı Tebriz’deki Emrekız mahallesinde silahlı birlik kurar ve Meşrutiyetcileri savunur. Azerbaycan Eyalet Encümeni, devrime hizmetlerinden dolayı ona ‘Serdar-ı Millî’ ünvanı verir. Ayrıntılı bilgi için bkz: Esmail Emirhizi, Kıyâm-e  Azerbaycan ve Settarhan, Tahran, 1336; Rahim Reisniya, Abdolhoseyn Nahid, Do mobarez-e conbeş-e Meşrute: Settarhan, Şeyh Muhammed Hiyabanî, Tahran: Aqah,[yılsız]; Huşeng Ebrami, Settarhan Serdare Melli, Tahran: Tus, 1352; Məmmədrza Afiyət, Sərdar-e Milli Səttarxan, Bakı, 1968; Görkəmli inqilabçı Səttarxan, Bakı: Azərbaycan Dövlət Nəşriyyatı, 1972.

[10] Ahmed Kesrevi, Tarih-e  Meşrute-ye  İran, s. 888; Cənubi Azerbaycan tarixinin oçerki (18281927), s. 171.

[11] Сборник дипломатических документов, касающихся событий в Персии, выпуск 5, с. 3141; Blue Book, Persia, 1911, N 1, s. 77-78, 87-88.

[12] Cənubi Azərbaycan tarixinin oçerki (1828-1927), s. 178-180

[13] Rus araştırıcısı N. Belova’nın hesaplamalarına göre, 1905 yılında İran’ın kuzey-batı bölgesinden Rusya’ya çalışmaya (‘kesbkarlığa’) giden insanların sayısı 300 binə yakındı. Н. К. Белова, ‘Об отходничестве из северо-западного Ирана в конце ХIX – начале ХХ в.’, Вопросы истории, N 10, 1956, c. 114.

[14] Ahmed Kesrevi, Tarih-e Meşrute-ye İran, s. 31.

[15] Mehmet Emin Resulzade, İran Türkleri (Türk Yurdu ve Sebilürreşaddaki Yazıları), Hazırlayanlar Yavuz Akpınar, İrfan Murat Yıldırım, Sabahattin Çağın, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı,1993, s.16, 20. Muhammed Ali Mirza’nın öğretmeni Hazar Türklerinden ve Musevi dinine mensup Şapşal adlı bir Rus casusu olmuştur. O, Valiahti mutlakiyetçi yapıda eğitmiştir (Mehmet Metin Ören, İran Türkleri Hürriyet Hareketleri, [Ankara, 1995], s. 47. Milli şair Mirza Elekber Sabir şiirlerinde Muhammed Ali Şah’la daima alay etmiş, onu ‘Memdeli’ adlandırmıştır

[16] Muhammed Bager Veycuyeyi, Belva-ye  Tebriz, s. 7, 10.

[17] Mecmue-yi  kavanin ve mozu ve mosevvebat-e advare  evvel ve dovvom-e kanun-gozari-ye mecles-e şura-ye melli, Tehran, 1318 [1939], s. 64-84.

[18] İctimaiyun-Amiyun Partisinin merkezi Kafkasya’daydı ve gerçek lideri Neriman Nerimanov sayılırdı. Ş. Ə.Tağıyeva, ‘Nəriman Nərimanov’un 1905-1911-ci illər İran inqilabı ilə əlaqədar fəaliyyəti haqqında’, Azərbaycan SSR EA Xəbərləri. Tarix, fəlsəfə və hqquq seriyası, 1973, N 3, s. 39-41.

[19] Bu partinin program belgeleri hakkında bkz: Новая история Ирана. Хрестоматия, Ответ. pедакторы М.С.Иванов, В.Н.Зайцев, Москва: Наука,  1988, с. 250-264.

[20] Ag.e., c. 264-265.

[21] Hoseyn Ommid, Tarih-e  ferheng-e  Azerbaycan, Tebriz, 1332, s.49.

[22] Örneğin bkz: Pərvanə Məmmədli, Cənubi Azərbaycan mətbuat tarixi, Bakı: Elm, 2009, s. 33-62. Urmu’da yayınlanan Feryad gazetesinin  5 Mayıs 1907 sayısında “Hitabe, Türk cavanlarına” başlıklı yazıda Güney Azerbaycan’daki gençleri birliğe çağırması ve Kuzey’deki gençlerden ibret almaya davet etmesi istisna sayılabilecek durum sayılmalıdır. Н.К.Белова, К вопросу о так называемой социал-демократической партии Ирана, Вопросы истории и литературы стран зарубежнего Востока, Москва, 1960, с. 122.

[23] Şəbüstərli Mirzə Əli Möcüz’ün əsərləri, toplayan Məhəmməd Tağı Zehtabi, Birinci cild,        Şəbüstər: […],1389, s. 9 (Zehtabi’nin notu).

[24] Əhməd Ağaoğlu, İran və inqilabı, Bakı: Azərnəşr, 2009, s.116.

[25] Ahmed Kesrevi, Tarih-e Meşrute-ye İran, II cild, s. 48.

[26] A.g.e., s.50-51.

[27] Mecmue-yi  kavanin ve mosevvebat-e advare evvel ve dovvom-e kanun-gozari-ye mecles-e şura-ye melli, s.3.

[28] Новая история Ирана. Хрестоматия, c. 215.

[29] Mecmue-yi  kavanin ve mosevvebat-e advare evvel ve dovvom-e kanun-gozari-ye mecles-e şura-ye melli, s. 34,  64

[30] A.g.e., s. 36, 41.

[31] Mehmet Emin Resulzade, İran Türkleri, s. 30.

[32] Tebrizli Ali, Edebiyyat və milliyyet, s. 54.

[33] Ayrıntılı bilgi için Bkz: Ahmed Kesrevi, Tarih-e hicdeh sale-ye Azerbaycan, Tehran, 1954, s. 324-336.

[34] Bkz: […] Миллер, ‘Русское землевладение в Азербайджане’, Известия Министерства Иностранных  Дел, 1913, книга III, С-Петербург, 1913, с.147-168.

[35] […] Миллер, ‘Торговля и промышленность Азербайджана’, Известия Министерства Иностранных  Дел, книга IV, С-Петербург, 1912, с. 92.

[36] Международные отношения в эпоху империализма. Документы из архивов царского и временного правительства, 1878-1917, сер. III, N 18,  Москва, 1933, с. 18.

[37] Ahmed Kesrevi, Tarix-e hicdəh sale-ye Azerbaycan, s. 577.

[38] Ayende, cild 1, 1925. s.6.

[39] İranşehr, 18.10.1923, s. 95-103.

[40] Ervand Abrahamian, ‘Communism and Communalism in İran: The Tudah and the Firqah-i  Dimukrat’, İnternational Journal of Mddle East Studies, vol 1, July 1970, no 4, p.293.

[41] Ahmed Ağayev, Türk alemi-1, Türk yurdu, sayı 1, yıl 1, 30 Kasım 1911, s. 16-17.

[42] Mehmed Emin Resulzade, İran Türkleri (Türk Yurdu ve Sebilürreşaddaki Yazıları), 142 s.

[43] Mehmed Emin Resulzade, İran Türkleri (Türk Yurdu ve Sebilürreşaddaki Yazıları), s.18.

[44] A.g.e., s. 17. Böyle bir durum – yabancı sülaleleri kendininki saymak ve ona itaat etmek bir yana, secde kılmak – yalnız Farslara ait değildi. Belli ki, Çin’i işgal etmiş, sonra uzun asırlar onun ali hakimi olmuş Türk sülaleleri Çin tarihinde bu gün de takdir edilen, kendininki sayılan sülaleler olmuştur.

[45] Tanınmış İranbilimci Richard N. Frye İranlıların kültürden mücadele aracı olarak  yararlandıklarıyla ilgili, onlar “Selçukluları kültürlerile fethettiler” yazıyordu. Richard N. Frye, Iran, New York, 1953, p. 53.

[46] Mehmet Emin Resulzade, İran Türkleri (Türk Yurdu ve Sebilürreşaddaki Yazıları),  s.17.

[47] A.g.e.

[48] A.g.e., s. 17-18.

[49] A.g.e., s. 17.

[50] A.g.e., s. 31.

[51] A.g.e., s. 30.

[52] Ahmed Kesrevi, Tarih-e hicdeh sale-ye Azerbaycan, s. 604.  Sovyet döneminin şüphesiz çok faydalı, ancak çelişkili ürünü olan Cənubi Azərbaycan tarixinin oçerki (1828-1927) [Bakı:Elm, 1985] adlı araştırmada Osmanlı ordusunun Azerbaycan’da davranışı tamamıyla tahrif edilmiş, Bakü’deki ‘müterakki’ Ermeni gazetesine (Baku) istinaden Osmanlıların “Azerbaycan’da ahalinin nefretini kazandığı” iddia edilmiştir. Bkz: s. 193-195.

[53] Ahmed Kesrevi, Tarih-e hicdəh sale-ye Azerbaycan, s. 652-653, 796.

[54] Şerh-e hal ve egdamat-e Şeyh Muhammed Hiyabanî, Berlin: İranşehr, 1304, s.

[55] Ali Dehgan, Serzemin-e Zerdoşt. Ouza-ye tebii, siyasi, ektesadi, ferhengi, ectemai ve tarihi-ye Rezaiyye, Tahran, 1969, s. 153-154.

[56] Sarvan Ahmed Kaviyanpur, Tarih-e omumi-ye Azerbaycan, Tahran: Asya, 1346, s. 241.

[57] A.g.e., s. 242.

[58] A.g.e., s. 245.

[59] A.g.e., s. 247.

[60] A.g.e., s. 266.

[61] A.g.e., s. 266.

[62] Bkz: Ольга Жигалина, Национальное движение курдов в Иране, Москва: Наука, 1988, с.50-58.

[63] Milli şair Sabir, meşhur şiirlerinin birinde yazdığı “Dindirir asr bizi, dinmeyiriz, açılan toplara diksinmeyiriz” fikrini belki de daha çok Güney Azərbaycan siyasi elitinə ait ediyordu.

[64] Əvəz Həbibov, Cənubi Azərbaycanda azadlıq hərəkatı, Bakı, 1968, s. 64-115;

[65] Vidadi Mustafayev, Cənubi Azərbaycan. Milli şüur (XX əsrin birinci yarısı), s. 75.

[66] Bkz: Новая история Ирана. Хрестоматия,c. 264-265; Şövkət Tağıyeva, 1920-ci il Təbriz üsyanı,  Bakı: Elm, 1990, s. 40.

[67] Şeyh Muhammed Hiyabanî hicri 1297 yılında (1879/80) Hamne kasabasında tüccar ailesinde doğmuş, ilk öğrenimini burada aldıktan sonra Rusya’nın Petrovsk şehrine giderek, babası ile ticaretle meşgul olmuştur. Bir süre bu şehirde kaldıktan sonra Tebriz’e dönmüş, burada dünyevi ve dini bilimleri öğrenmiştir. Meşrutiyet hareketinde faal iştirak etmiş, Tebriz’deki iki camide vaizlik yapmış, eyalet encümeninin üyesi olarak Hiyaban mahallesinde savunma işlerine önderlik etmiştir. İkinci meclise seçilen Şeyh Muhammed Hiyabanî İran Demokrat Partisi’ne katılmış, onun tekamül yolu ile gelişme programını kabul etmiştir. Ayrıntılı bilgi için, mesela, bkz: Ali Azeri, Kiyam-e Şeyh Muhammed îîder Tebriz, Tehran, 1329; Şövkət Tağıyeva, 1920-ci il Təbriz üsyanı; Şərhe hal və eğdemate Şeyx Məhəmməd Xiyabani, Berlin: İranşəhr, 1304; Ekrem Rehimli, ‘Şeyh Mehemmed Hiyabanî’, Nesib Nesibli (ed.), Azerbaycan Türklerinin Önderleri, Ankara:Berikan, 2017, s.195-207.

[68] Şövkət Tağıyeva, 1920-ci il Təbriz üsyanı, s. 52.

[69] Cənubi Azərbaycan tarixinin oçerki (1828-1927), s.205.

[70] Touraj Atabaki, Azerbaijan. Ethnicity and Autonomy in Twentieth-Century Iran, London and New York: British Academic Press, p.47-48. Ahmed Kesrevi, Hiyabanî ve silahdaşlarının Osmanlı ordusu komutanlığıyla münasebetlerinin gerginliğine sebep olarak Osmanlı ordusunun Hiyabanî’nin başıbuyrukluğuna son vermesi ve onun Ermenilerle işbirliğinde olmasını gösterir. Ahmed Kesrevi, Kiyam-e Şeyh Mehemmed Xiyabani, Moqaddeme Mohemmed Ali Homayun Katouzian, Tehran: Neşre Merkez, 1998, s. 119.

[71] Touraj Atabaki, Azerbaijan. Ethnicity and Autonomy in Twentieth-Century Iran,s. 63.

[72] Nəsib Nəsibli, Azərbaycan Demokratik Respublikasının xarici siyasəti, Bakı: Qanun,  2011, s. 214.

[73] A.g.e., s. 215.

[74] Ali Azeri, Kiyam-e Şeyh Muhammed Hiyabanî der Tebriz, Tehran, 1349, s. 367.

[75] A.g.e., s. 343.

[76] Çok sonralar 21 Azer hareketinin liderlerindən biri Salamullah Cavid konuyu şöyle ifade ediyordu: “Şeyh Muhammed Hiyabanî ayaklanması neticesinde kurulan Azadistan da eleştiriliyordu ki, neden Azərbaycan’a Azadistan dedilər? Halbuki merhum Hiyabanî bu hükümetin adının Kuzey Azerbaycan hükümetinin adıyla benzer olmasını istemiyordu.” Varlıq, Xordad 1358, N 2, s. 56.

[77] Alireza Nabdel, Azerbaycan ve mesele-yi melli, Tehran: İldırım, 1357, s. 11.

[78] Bkz: Nasrollah Saifpour Fatemi, Diplomatic History of Persia. 1917-1923. Anglo-Russian Power Politics in Iran, New York, 1952, 1952,  p. 245, 249; Şövkət Tağıyeva, Nəsib Nəsibzadə, ‘19181920-ci illərdə Azərbaycan-İran münasibətləri və Azadistan məsələsi’, Azərbaycan Demokratik Respublikası, Bakı, 1992, s. 72.

[79] Şerhe hal ve eğdemate Şeyx Mehemmed Hiyabanî, s.57.

[80] Ali Azeri, Kiyam-e Şeyh Mehemmed Hiyabanî der Tebriz, s. 538.

[81] Hiyabanî Türkçe nutuk söylüyor, fakat bu konuşmaların metni Teceddüd gazetesinde Farsça yayınlanıyordu.

[82] Vidadi Mustafayev, Cənubi Azərbaycan. Milli şüur (XX əsrin I yarısı), s. 76.

[83] [Seyyid Əhməd] Kesrevi-Tebrizi, Azeri, ya zeban-e bastan-e Azerbayqan, çap-e dovvom, Tahran: Taban, 1317.

[84] Kesrevi’nin yanlış araştırma metodu ve uygun olarak yanlış neticeleri hakkında, mesela, bkz: Seyidağa Onullahi, ‘İran burjua alimlərinin əsərlərində Azərbaycan dili tarixinin saxtalaşdırılması’,  Ə. Sumbatzadə (red.), Azərbaycanın tarix və mədəniyyətinin burjua saktalaşdırıcılarına qarşı, Bakı: Elm, 1978, s.141-158.

[85] Memmed Azerli’ye göre, Kesrevi, “ömrünün sonlarında Perçem adlı gazetedə yayınlattığı makalede “Azeri, yahut Azerbaycan’ın eski dili” eserindeki müddealarının siyasi amaçlar yüzünden olduğunu itiraf etmiştir. Ayrıca o, buradaki gerçeklerin başka tür olduğunu da boynuna almıştır.” M. Azerli, ‘Azerbaycan dili haqqında ərəbdilli mənbələrdə verilən məlumatların bəzı İran alimləri tərəfindən saxtalaşdırılması’, E.Sumbatzadə (red.), Azərbaycanın tarix və mədəniyyətinin burjua saktalaşdırıcılarına qarşı, s. 168.

[86] Ruşeni Barkın hakkında bkz: Cemil Koçak, ‘Belgesel bir Teşkilat-ı Mahsusa öyküsü’, Tarih ve toplum. Yeni yaklaşımlar, sayı 3, Bahar 2006, s. 171-214; Ədalət Tahirzadə, ‘Aşurbəyli İsa bəy Mehdiqulu bəy oğlu’, 525-ci qəzet, 5, 8, 9, 10, 11 sentyabr 2008, №№164, 165, 166, 167, 168.

[87] Ruşeni Bey, ‘İran’ın İç Yüzü’, Vatan Gazetesi, İstanbul, 15 Ağustos 1924.

[88] Ruşeni Bey, ‘Deşilmeğe Muhtaç Bir Dert. Türkiye’de İran Türkleri Neden Acemleşiyor?’ Vatan Gazetesi, İstanblul, 25 Ağustos 1921.

[89] M. Ganizade, Ruşeni Beye Cevap, Berlin: Kavyani, 1924, s. 15.

[90] R.Ş.Tebrizi, Türk Mütefekkirinin Nezeri-intibahına, Berlin: İranşehr, 1924, s. 19.

[91] Documents on British Foreign Policy. First Series. Vol. KIII, N 668, p. 713, N 667, p. 710. Alıntı: Салех Алиев, Нефть и общественно-политическое развитие Ирана в ХХ в. Москва: Наука, 1985, с. 40-41.

[92] Hüseyin Mekki’nin bilgisine göre, bu anlaşma tasarısının ilk versiyonunda “yeni Sovyet rejimini tanımak karşısında Kafkasya Azerbaycanı’nın bir kısmının İran devletine verilmesi” hakkında madde vardı. Hoseyn Mekki, Mokteseri ez zendeqaniye siyasiye Soltan Ahmed Şahe Qacar, Tehran: Amir Kebir, 1362, s. 254.

[93] H.J.M.Balfour, Recent Happinings in Persia, London, 1922, p. 242.

[94] Ervand Abrahamian, Rıza Han’ın Mazenderanlı Türk dilli bir aileden geldiğini iddia eder. Ervand Abrahamian, İran Between Two Revolutions, p. 117. Bu bilgiyi diğer kaynaklar teyit etmiyor.

[95] Rıza Han’ın Britanya temsilcileri General Edmond İronside, Erdeşir Reporter’le sıkı ilişkileri, devlet darbesinde İngilizlerin rolü hakkında, örneğin bkz: Həkimullahi-Fəridani, Əsrare siyasiye kudeta, Tahran, 1943;  Alirza Asgharzadeh, İran and the Challenge of Diversity, New York: Palgrave Macmillan, 2007, p. 86-91.

[96] İlginçtir ki, Sultan Ahmed Şah’ın Avrupa’ya üçüncü seferinden sonra onun yeniden ülkeye dönmesinin zorlaştığı, Kaçar sülalesinin hakimiyeti için tehlikenin oluştuğu bir ortamda Mustafa Kemal Atatürk, Sultan Ahmed Şah’ın İran’a dönmesine yardım teklif etmiştir. Bu amaçla Şahın emrine silahlı güç verilmesi ve ülkenin batı sınırı yoluyla onun Tahran’a dahil olması düşünülüyordu. Fakat “bizim nesle yabancı devletin yardımıyla taht-tacı korumak yakışmaz” diyerek, Sultan Ahmed Şah Atatürk’ün teklifini kabul etmemiştir. Hoseyn Mekki, Muhteseri ez zendegani-ye siyasi-ye Soltan Ahmed Şah, s. 215.

[97] Bkz:Октай Меликов, Установление диктатуры Реза-шаха в Иране, Москва, 1961, с. 6685; К. Асадуллаев, Свержение династии Каджаров в Иране (1920-1925), Душанбе, 1966, с. 95-109.

[98] M.[Mahmud] Ganizade, Ruşeni Bege cevab, s. 5-6.

[99] Октай Меликов, Установление диктатуры Реза-шаха в Иране, c. 95-96.

[100] Bkz: Abdollah Emir Tehmaseb, Tarih-e şahenşahi-ye alahezret-e Reza Şahe Pehlevi, Tehran, [yılsız], s. 81-161.

[101] Bkz:Известия, 30. 10. 1925; Революционный Восток, 1932, N 1-2, c. 151; Октай Меликов, Установление диктатуры Реза-шаха в Иране, c. 99.

[102] Ayrıntılı bilgi için bkz: Hoseyn Mekki, Tarih-e bist sale-ye İran, celde sevvom, Tahran, 1326, s. 430.

[103] Əhməd Ağaoğlu, İran və inqilabı, s.123.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları