Kasım Süleymani suikastı ve Orta Doğu dengeleri – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______04.01.2020_______

Kasım Süleymani suikastı ve Orta Doğu dengeleri

Musa Uçan

11 Eylül 2001’de ABD ve tüm dünya şok olmuştu. Afganistan’da Taliban’ın koynunda büyüyen ve ABD’nin Sovyetlere karşı bizzat desteklediği Bin Ladin’e bağlı El Kaide militanları New York WTC kulelerine kaçırdıkları uçaklarla dalmış, 2. Dünya Savaşı’nda bile Pearl Harbor dışında savaşı, ülkesine sıçratmayan ABD’nin kalbine ateşten bir hançer saplamıştı; Brzezinski’nin eski dostu Bin Ladin.

11 Eylül 2001 saldırıları Orta Doğu’da yepyeni bir devri başlatmıştı. Eski başkan Jimmy Carter’ın güvenlik danışmanı olan Zbigniew Brzezinski’nin Sovyetlere karşı kullandığı ve bugün bile “şimdi olsa yine desteklerdim” dediği Bin Ladin’in El Kaide’si ABD’nin aklına bile gelmeyeni yapmış ve ülkenin sembolik yapılarından New York’taki İkiz Kuleler olarak bilinen Dünya Ticaret Merkezi binalarını kaçırdığı yolcu uçaklarıyla vurmuştu. Tabii saldırıyı ABD’nin kendi kendine düzenlediğine dair güçlü komplo teorileri olsa da biz bu yazıda olayları olduğu gibi değerlendirerek bugüne bakacağız.

Bush ve neo-con kabinesi derhal Afganistan’a savaş tezkeresi çıkardı. Taliban’ın olay olur olmaz El Kaide saldırısını lanetlemesi, durumu kurtarmadı. Afganistan’a operasyon konusunda ABD ve müttefiklerine kimse itiraz etmedi. ABD ve müttefikleri göz açıp kapayıncaya kadar Afganistan’da Taliban ve El Kaide hedeflerini vurmaya başladı. Ancak ABD’nin gözünü diktiği ve yapmak için dünyayı gerçekten ikna etmesi gereken bir hedefi daha vardı; Irak ve Saddam Hüseyin.

ABD ve İngiltere’ye göre Saddam yönetimi, El Kaide’ye destek veriyordu. Dahası, kimyasal ve nükleer silah üretmeye hazırlanıyordu. Göreceli laik bir yapıya sahip Baas rejiminin, El Kaide’ye destek verdiği iddiasına çocuklar bile güldü. Hatta o dönem ABD senatosunda demokratlardan Bush’a “eğitimine ilkokuldan tekrar başla!” gibi aşağılayıcı itirazlar geldi; Saddam ve El Kaide bağlantısı iddiası üzerine. Kimyasal ve nükleer silah iddialarına karşılık ise Saddam, BM ve yetkili kuruluşları ülkesine davet ederek bu iddiaların gerçek dışı olduğunu ispatlamak istemişti.

Eski havalı günler… 2001, ABD başkanı George W. Bush ve İngiltere başbakanı Tony Blair. Afganistan ve Irak’ta “dünyayı kurtarmak” için küresel teröre savaş açan iki lider. Kendileri dışında kimsenin ikna olmadığı Saddam’ın El Kaide bağlantısı ve kimyasal silah ürettiği iddialarını meşrulaştıracakları desteği hiç ummadıkları bir yerden; Kasım Süleymani, yani İran’dan alacaklardı ama biz İran’ın bu rolünü onlarca yıl sonra öğrenecektik.

İngiltere’de Blair, ABD’de ise Bush yönetimi bir taraftan Afganistan’da küresel teröre karşı amansız bir savaş verirken, diğer yandan da Irak işgali için müttefiklerini ikna edebilmek adına çok yoğun diplomatik çaba içerisindeydi.

2001 Kasım ayında ABD hava kuvvetlerinin Afganistan Herat’a yaptığı bir hava saldırısında Tevhit ve Cihat Medresesi adlı, El Kaide tarafından beslenen bir örgütün kampı yerle bir edildi. ABD, Bin Ladin’in peşindeyken esas başını ağrıtacak düşmanı bu saldırıdan yaralı kurtuldu ve iddialara göre Gulbettin Hikmetyar himayesinde İran’a geçti. O isim, sonradan Irak El Kaidesi ve ölümünden hemen önce, IŞİD’e dönüşecek Mücahit Şura Konseyi kurucusu olacak isim, Katillerin Şeyhi Ebu Musab el-Zerkavi’den başkası değildi.

Bugün Zerkavi’nin birbirinden farklı resimlerine tek bir aramayla ulaşabilsek de 2002’de bu adamın pek bir fotoğrafı yoktu ortada. Şüphesiz Zerkavi’yi o dönem en iyi tanıyan iki istihbarat örgütü Pakistan ISI ve İran istihbaratıydı. Kasım Süleymani, Bin Ladin’in “cinnet bahçelerinde” yetişen bu nadide çiçeği, Irak’ın uçuşa yasak bölgesine dikerek bugün dünyanın istisnasız tüm devletlerinin bir numaralı terör örgütü olarak gördüğü IŞİD’e kadar uzanacak bir süreci de elleriyle başlatmıştı. Zerkavi’nin Irak’taki varlığı ABD ve müttefikleri için Irak’ı işgal, İran için ise hamisi olduğunu iddia ettiği Şiileri korumak için sahada bulunması için gereken meşru sebebin ta kendisiydi!

Tüm bu gelişmeler olurken Afganistan ve Irak’ta son derece etkin ancak olaylara asla doğrudan müdahil olmamakla birlikte akışını belirleyen İran da pusudaydı. Çok genç yaşlarda mensubu olduğu Devrim Muhafızları’nda, 1998’de başladığı Irak kariyerinde hızla tırmanan Kasım Süleymani komutasındaki İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü, şüphesiz bu iki ülkedeki en etkin istihbarat örgütüydü ve İran da her emperyalist devlet gibi sahadaki “tesadüfleri” ve dinamikleri kendi lehine belirlemek için hummalı çalışmalar içerisindeydi.

Zerkavi, Mukaddesi ve Makdisi gibi mezhepsel çatışmayı savunan, El Naci gibi saf terör ve kaos üzerinde yükselecek bir Hilafet hedefleyen, Bin Ladin’in yanında bir alim sayılabileceği çok tehlikeli bir isimdi. İran istihbaratı onu 1989’dan beri gayet iyi tanıyor, gelişimini takip ediyor ve hatta yönlendiriyordu. Zira Zerkavi’nin arasının çok iyi olduğu isimlerden Gulbettin Hikmetyar, iddialara göre İran’ın Afganistan’da El Kaide içindeki adamlarından biriydi. Herat’taki saldırıdan sonra İran, Hikmetyar’la birlikte kendi ülkesine kaçan, hamisi olduğu Şiileri baş düşman gören bu adamı iyileştirdi, besledi ve 1991’den beri Saddam’ın nüfuz edemediği Kuzey Irak’taki uçuşa yasak bölgedeki iki önemli Kürt liderden biri olan Molla Karikar’ın yanına bizzat gönderdi!

Kasım Süleymani, Irak İran savaşından bu yana Devrim Muhafızları’nda her zaman gözde kumandanlardan bir tanesiydi. İran ruhani lideri Hamaney’in en çok güvendiği isimlerden Süleymani’ye tarafsız bir gözle bakacak olursak o, ülkesine adanmış bir isimdi. Bu sebepten Hamaney tarafından “Yaşayan Şehit” gibi çok imtiyazlı bir unvanla taçlandırıldı.

Ve İran, Kasım Süleymani ile Irak’ta kendi sahnesini hazırlıyor!

Kasım Süleymani, Irak’ın bu kaos dönemlerinde istihbarat faaliyetlerinin başındaki isimdi. Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Gücü komutanı Süleymani ve İran rejiminin beyin takımı, öyle görünüyor ki ABD’nin Irak işgaline karşı durmak şöyle dursun, petrol uğruna gömüleceği bataklığı bildiği Bush’a bu işgal için aradığı meşru sebepleri sağlamak adına kusursuz da bir plan yapmış!

Süleymani’nin şeytani zekâsı, ABD ve koalisyon güçlerine Irak işgali için aradığı meşru sebebi tam da bu dönemde bir Fars oyunuyla altın tepside sundu. Selefi Kürt lider Molla Karikar, uçuşa yasak bölgede Ensar el İslam adında bir örgüt kurmuştu. Suudi Arabistan ve Kuveyt’ten maddi destek alan ve kurtarılmış bölgeler ilan eden Karikar, aynı zamanda kitle imha silahlarına da meraklıydı; özellikle kimyasal silahlara… İran’da iyileşip Karikar’ın yanına gelen ama ona biat etmeyen yeni müttefiki Zerkavi de onun meraklı olduğu bu konuda bir hayli bilgiliydi. Zerkavi, burada birkaç adamıyla örgütlenmeye çalışırken, Ensar el İslam’dan silah ve barınma yardımı da almaya başlamıştı. İdeolojik benzerlik gösterdiği Kürt lider, Zerkavi’ye kimyasal silah laboratuarlarını da açmış, bu işi birlikte yapmayı da hoyratça teklif etmişti!

İran, müthiş bir oyun oynadı. 2002 yazında, Gulbettin Hikmetyar’ın daveti ile İran’da bulunduğu bir anda Kuveyt ve Suudi Arabistan destekli Kürt mollayı tutukladı. Mollayı, hiçbir diplomatik ilişkisi olmayan Amsterdam’a sınır dışı etti ve Hollanda hükümeti de hakkında yargılama kararı çıkartan Norveç’e! Norveç’te apar topar hâkim karşısına çıkarılan Karikar, tam da İran’ın hesapladığı üzere mahkemede bülbül gibi öttü. Neler mi dedi? Bush ve Blair Tanrıdan neyi ümit ediyorsa onları…

Molla Karikar daha birkaç gün önce Kuveyt ve Suudi Arabistan’dan aldığı paralarla Kuzey Irak’ta İslami bir özerk bölge hedeflerken kendini Acem oyunuyla Norveç’te mahkemede bulmuş, Bush ve Blair’i haklı çıkartmak için ne söylemesi gerekiyorsa teker teker söylemişti. Karikar, bugün “siyasi mülteci” statüsünde. Verdiği hizmetler karşılığında ailesi ile beraber Avrupa standartlarında bir yaşam sürdürmekte.

ABD ile savaşmak istemiyormuş Kürt molla! Bitmedi, Irak’ta (Zerkavi’yi kast ediyor) El Kaide’nin önemli bir komutanının bulunduğunu ve burada kimyasal silah ürettiğini söylemişti Kürt molla (kendi laboratuarlarını kast ediyor).

Karikar, mahkemeden sonra tahliye edildi! İfadeleri altın değerindeydi. Şu an hala Avrupa’da yaşıyor Kürt molla. Bugünkü demeçlerine bakarsanız pek barışçıl birisi! Nasıl olsa insan unutur, birçok kişi ona böyle bakıyor bugün!

Molla Karikar’ın kurduğu örgüt Zerkavi tarafından ele geçirilse de bugün hala mevcut. Muhtemelen bir gün başka bir amaca hizmet etmesi için “erketede” tutulmaya devam ediyor. Arap Baharı sonrasında Karikar’ın örgütü Ensar el İslam, Kuzey Irak’ta birçok kişiyi medreseleriyle IŞİD’e yönlendirdi. Karikar mı? Fotoğrafta ne görüyorsanız işte o…

Kasım Süleymani’nin planı tıkır tıkır işliyordu. Şimdi sırada Karikar’ın örgütünü nasıl sattığını, örgüt tabanına duyurmaya gelmişti. Selefi Ensar el-İslam’a TV, gazete, internet yasaktı. Radyoda yalnızca Kuveyt parasıyla kurulmuş, cihat ve hilafet propagandası dışında yayın yapmayan Selefi bir istasyona izin vardı. Suudi Arabistan’dan her ay gelen Cihad’ın Sesi dergisi dışında yazılı bir şey de yoktu. Molla bu yolla örgütünü kontrol etmek istiyordu ama o radyo istasyonunu ele geçirmek Süleymani için pek de zor değildi. Örgüt üyeleri, liderleri tarafından satıldıklarını bizzat liderlerinin izin verdiği radyodan öğrendi. Zerkavi, 2002 yazında dağılan örgütü toparlayarak Irak’ta Şii kanlarıyla kuracağı terör imparatorluğunu yine bizzat Kasım Süleymani’nin dolaylı yardımlarıyla ilan etti.

Bush ve Blair hükümetleri, BM kapalı oturumunda Norveç’teki mahkeme tutanaklarını masaya attı. Irak işgaline karşı olanlar da yutkunup kalmıştı. Bush ve Blair, o tutanaklara göre gayet haklıydı. Uçuşa yasak ve nüfuz edemediği yerde olan bitenlerden, Saddam sorumluydu. ABD ve İngilizlerin aradığı meşru sebep onaylandı. ABD, 2003’te Irak’a girdi.

Süleymani ve Tahran için, Irak’ta planın yeni safhası başlayacaktı. Bir istihbarat dehası olan Süleymani, şimdi ülkesinin maddi kaynaklarını kullanmadan, arka bahçelerine dönüşen Irak’ta ülkesinin çıkarları için eşsiz şartlar hazırlıyordu. Çok ince hesaplanmış adımlarının her birini başaran Süleymani, ülkesinde efsaleneşiyordu. İran’ın “ahmak, çağdışı, yasadışı, donanımsız” olduğuna ciddi ciddi inanan Bush yönetimi, İran’ın başına bela ettiği, ülkedeki Şiilere ve ABD işgal güçlerine kan kusturan Zerkavi ile uğraşırken 2005 yazında Necef’te İran bağlantılı Şii lider Mukteda es-Sadr ABD operasyonuna ilk defa “işgal” dedi. İran’ın silahlandırdığı Mehdi Ordusu milis güçleri sahaya indi. ABD askerlerine Necef, Samara ve Bağdat başta olmak üzere ülkeyi dar ettiler. Sünnilerle kıyasıya savaşan ve ağır kayıplar veren Bush bile Trump kadar çılgın değildi. Görev gücü komutanı Casey’e, İmam Ali camiinde kuşatılan Sadr ile yani, Kasım Süleymani ile yani, İran’la anlaşma emri verdi! ABD’nin ikinci bir cepheye, hele ki Şii çoğunluğa sahip Irak’ta, İran’la açılacak bir cepheye tahammülü ve uzun vadede dayanacak gücü yoktu. Bunu asla öngörmemişlerdi. Şimdi İran’ı hafife almanın bedelini ödeme vaktiydi.

Fonda görünen isim Mukteda es-Sadr ve yürüyenler Mehdi Ordusu! Irak’ın istisnasız en güçlü siyasi figürü, Şiilerin de tartışmasız önderi. İran’ın Irak’taki ajanı ya da kuklası dersek Sadr’a, Sadr’ın İran’la bağlantısı yok dersek de Süleymani’ye haksızlık olur! Dini ve sosyolojik bu bağlar, ayrıca bir yazı konusu olurdu. Şüphesiz Sadr, İran olmasaydı da bir figür olurdu ancak böylesine güçlü olması ve bu kadar hayatta kalması düşünülemezdi bile! (Fotoğraf: Reuters)

Anlaşma koşulları ABD açısından aşağılayıcı derecede ağırdı ama İran’la bilek güreşinden kaçınmaya değerdi. Önce Casey tarafından Mehdi Ordusu’nun elindeki, ederi 300-400 bin doları geçmeyecek silahların teslimi için 2,5 milyon dolar kadar para verildi. Sonra da ABD senatosu, Şii kentlerin tekrar yapılandırılması için Sadr’a, yani Süleymani’ye, yani İran’a tamı tamına 300 milyon dolar! Süleymani’nin bu parayı kentleri ve mabetleri tamir için kullanmadığı herhalde herkes tarafından tahmin edilir!

Kasım Süleymani, bir yandan Sadr, diğer yandan Zerkavi ile temastaydı. Sahadaki tüm aktörlerle karmaşık ilişkileri ustaca, ülkesi lehine yönetiyordu. Şii düşmanı Zerkavi, kendisine yardım eden bu Şii komutandan nefret ediyordu diyemeyiz. Onla doğrudan çalıştığını söylemek de zorlama bir komplo teorisi olurdu. Suriye muhaberatının da, İran’ın da içlerine sızdığını gayet iyi biliyor, kuralına göre oynuyordu; katillerin şeyhi unvanlı Irak El Kaidesi lideri! Afganistan’daki tecrübeleri, bu dengeleri sağlarken sahada çarpışmasını sağlamaya yetecek kadar fazlaydı.

ABD’den aldığı paralar karşılığında Şii milis güçlerini geri çeken, siyaset sahnesinde yükselmeye başlayan Mukteda es-Sadr, 2006 Şubat ayında Zerkavi Samarra’daki kutsal El Askeri camiini yerle yeksan ettikten sonra sorumluluğu ABD’ye yıktı! Mehdi Ordusu’nu, Şiileri ve Şii mabetlerini korumak için tekrar sokaklara indirdi. Irak’ta, bir haftada Şii ve Sünni, 1500’e yakın insan öldürüldü. Birbirini kesip doğrayan bu iki grup diğer yandan da ABD güçlerine saldırıyordu her fırsatta. Tartışmasız, insanlık tarihinin o zamana kadar şahit olduğu en dehşetli iç savaş sahneleriydi Irak’tan yansıyan kareler.

Danziger tarafından çizilmiş 10 Haziran 2006 tarihli karikatür. Yüzlerce fotoğrafla anlatılacak 2006 Irak iç savaşını tek karede anlatmış. Kenarda duran iki silahlı Iraklı figür “bizim çoğunluk egemenliği anlayışımız” diyor. Mottoda ise “En çok öldüren kazanır”. İşte 2006’da Sadr’ın Mehdi Ordusunun, El Kaide saldırısına karşılık vermek için tekrar sokağa çıktığında olan şey tam da buydu. Kasım Süleymani ile İran ve ABD arasındaki istihbarat savaşlarının nihai sonucu kısacık bir sürede 1500 kişi yaşamını yitirmiş, on binlerce aile yurdundan olmuş, yüz binlerce insanın hayatı sonsuza kadar paramparça olmuştu.

İran’la doğrudan çatışmaya girmemek için ABD vergi mükelleflerinin paralarıyla İran’dan ateşkes satın alarak bölgedeki baş düşmanını elleriyle bir assolist gibi sahneye çıkartan Bush bunun nasıl olduğunu anlamadı bile. Diplomasinin mucitlerinden Persler, zamanın ilerlemesiyle yöntemlerini değiştirse de bu alanda, hele ki kendi arka bahçesinde rakipsiz olduğunu ispatlamıştı.

Zerkavi 2006 yazında öldürüldü. Çok fazla uzman, Zerkavi’nin yerini ABD’ye Kasım Süleymani’nin verdiğini yazıp çizdi. Zerkavi’nin yaktığı mezhep ateşiyle cehenneme dönen Irak’ta çoğu olan biteni, tesadüfleri, öngörüleni veya tahmin edilemeyeni Süleymani tasarlamıştı. Zerkavi öldüğünde ABD güçlerinin başında bulunan David Patraeus’un Süleymani’yi iyi tanıdığı kendi beyanlarından da anlaşılan bir gerçekti. Muhtemelen, yine bazı tavizler karşılığında Zerkavi’nin yeriyle ilgili istihbaratı almış ve bu işi bitirmişti ABD’li general.

Süleymani, sonrasında günümüze kadar gelen süreçte Irak’ta her zaman Şii çoğunluklu hükümetleri, bölgesel aktörleri, IŞİD’i, El Kaide’yi ve hatta PKK’yı içeri sızdırdığı ajanlarıyla kontrol ve dizayn etti. Devrim Muhafızları’nın bölgedeki etkinliğinin başlıca sebebiydi. Ortaya çıkmasında büyük rol oynadığı, önce Tevhit ve Cihat, sonra Irak El Kaidesi, sonra Mücahit Şura Konseyi ve nihayetinde IŞİD’e dönüşen yapı sayesinde Irak’ta her zaman siyasi, askeri ve istihbarat anlamında sahada baş aktör haline dönüştürdü ülkesini. Türkiye’nin ve Türklerin dostu değildi ama tarihe geçecek bir istihbarat elemanıydı. Ülkesinde gerçek bir efsaneye dönüşmüştü. İran İslam Rejimi var olduğu sürece de Süleymani’nin büyük bir kahraman olarak anılacağından emin olunabilir!

Irak’ın güçlü Şii lideri haline gelen Mukteda es-Sadr geçtiğimiz yıl Aşure Günü için İran’ı ziyaret etti. Hemen yanındaki Kasım Süleymani, karşılarındaki ise dini lider Ayetullah Hamaney. Sadr, kendisine böylesine destek veren dostu Kasım Süleymani’nin intikamını almak için önümüzdeki günlerde Mehdi Ordusunu yeniden Irak’ta sahaya süreceğini duyurdu!

Süleymani’nin öldürülmesinin ne etkiler yapacağını yazabilirdim doğrudan ama bu adamın kim olduğunu bilmek, okurların dimağında, bu adamın öldürülmesiyle gelecek kaosu tahayyül etmeleri açısından daha etkili olacak diye düşündüm. 2005 senesinde bu adamla çatışmamak için küçük düşme, bizzat finanse edip en avantajlı pozisyonda sahneye elleriyle sokma pahasına anlaşan Beyaz Saray, 2020 Ocak ayında Kasım Süleymani’nin ölüm emrini verdi. Süleymani, 3 Ocak 2020 itibarıyla artık “ölü bir şehit”.

İran dini lideri Ayetullah Hamaney, neredeyse çocuk yaşından beri tanıdığı Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani’yi alnından öpüyor. Hamaney, evladı gibi sevdiği Süleymani’nin intikamını muhtemelen bir namus meselesi gibi görecektir. Ancak İran’ın bu intikamı hangi yöntemlerle ve ne vadede alacağına dair onlarca farklı senaryo düşünülebilir.

Saldırıdan sadece birkaç saat sonra, en son 2006 Şubatında duyulan o cümle dünyanın dört bir yanındaki medya kuruluşları tarafından “flaş haber” olarak geçildi; “Sadr: Mehdi Ordusu sokaklara çıkacak!”

Kasım Süleymani’nin cesedinden geriye kalan parçalardan teşhisini en çok kolaylaştıran meşhur yüzüğü olmuştu. (Fotoğraf:AFP)
Bağdat Havaalanında, Süleymani’nin öldürüldüğü saldırı ardından işte bu görüntüler kaldı.
Patlama alanından uzakta bulunan ceset. Süleymani’nin yüzüğü fotoğrafta açıkça görülebiliyor. Sosyal medyada yayınlanan bu görüntü Şiileri adeta çılgına çevirdi.
İran Devlet Kanalında Süleymani’nin ölümü doğrulanırken yaşanan anlar.
Çok değil, daha birkaç gün önce Sadr, Irak’ta ABD işgalinin son bulması gerektiğini açıklamıştı. Ardından protestolar, saldırılar ve işte buradayız! Bugün Irak sokakları Şiilerin öfkesiyle inledi. Tikrit, Felluce gibi Sünni ağırlıklı kentler dışında Irak’ta öfke hâkimdi. (Fotoğraf: Reuters)

Şimdi ne olacak?

Beyaz Saray’ın “damadı” Yahudi asıllı Kushner, tartışmasız ABD’nin Orta Doğu politikalarındaki en etkin isim. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınmasından, Yemen’de Obama’dan devralınan sivilleri hedefleyen Suudi Arabistan üzerinden sürdürülen saldırılara, Irak ve Suriye’de İsrail enerji hatlarını ve menfaatlerini güvene alma odaklı savaşta Kushner’in ve İsrail’deki dostlarının etkisi çok büyük. Belli ki Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, Tel Aviv’de uzun uzadıya hesaplanmış ve uzunca bir süredir “yolu yapılan” bir saldırı.

Trump’un damadı Jared Kushner, ABD dış politikasının en etkin isimlerinden biri oldu Trump döneminde. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, Yemen’de ardı arkası kesilmeyen ve büyük trajediler yaşatan saldırılar, Suriye politikası ve sonunda Süleymani suikastında perde arkasındaki muhtemel isimlerden bir tanesi “damat Kushner”. İsrail ve ABD’nin doğal ittifakı tartışılmaz ancak ABD muhtemelen hiçbir zaman böylesine kontrolsüz biçimde İsrail güdümüne girmemişti.

ABD savunma bakanı Esper, Bağdat ABD büyükelçiliğine Şii sivillerin saldırıları sonrası söylediği sözlerde aslında bu suikastın işaret fişeğini atmış diyebiliriz. Esper, büyükelçiliklerine yapılan saldırılarla ilgili İran’ı suçlayıp “etkin önlemler” alınacağını duyurmuştu. Bunun anlamını muhtemelen İran biliyordu ancak yine de kimse doğrudan Süleymani’nin hedef alınacağını düşünmemiş olacak ki İran destekli milis gücü Haşdi Şabi’nin komutanı ebu Mehdi Mühendis’le bir toplantı halindeyken öldürüldü. ABD’nin, Süleymani’nin orada olacağını bilmesi bir sürpriz değil ama saldırıyı göze alması tam bir sürpriz!

Irak ve Suriye’de bundan sonraki dönemde Amerika’yı zor günler bekliyor. Kasım Süleymani, İran için yeri doldurulamaz biri olmaktan öte sembolik açıdan İran’ın bölgedeki gücünün ete kemiğe bürünmüş bir hâliydi. Saldırı ardından şu saatlerde Trump dâhil, üst düzey ABD’li yetkililerden ardı ardına itidal çağrıları geliyor ve İran’ı pazarlık masasına çağırıyorlar. İran, intikam almak yerine ABD ile masaya oturur mu? Büyük ihtimalle evet! Diplomasi ustası Farslar, tıpkı 2006’da olduğu gibi dev imtiyazlar koparabilir ABD’den.

Gerçekçi olmak gerekirse İran’ın, konvansiyonel füze ve ateş gücü açısından ciddi bir aktör olsa da ABD ve müttefiklerini doğrudan vurmak yerine uzun vadede yine çok güçlü olduğu istihbarat oyunları ve asimetrik savaşla Süleymani’nin intikamını alması kuvvetle muhtemel.

Kuveyt, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Suudi Arabistan başta olmak üzere bölgedeki ABD müttefiki ülkeler İran’ın öncelikli hedefleri olacaktır. Bugünkü görkemli kentlerini, lüks yaşamlarını ve kendi ülke sınırları içindeki mutlak hâkimiyetleri ve daha fazlasını 2020 içerisinde kaybedebileceği gibi sınırlarının değişmesine kadar gidecek sancılı bir süreç Arap krallarını bekliyor olabilir. Açık konuşmak gerekirse, her ne kadar silahları daha modern, çok ve arkalarında İsrail ve ABD desteği olsa da bu ülkelerin tamamını toplasanız istihbarat ve askeri anlamda çeyrek İran bile etmezler. İran zaten defalarca bu ülkeleri ABD’ye yataklık etmeme ve İsrail’le müttefik olmama konularında ikaz ve hatta tehdit etmişken Süleymani’nin acısını bunlardan çıkarmaması sürpriz olacaktır.

Dünyanın şimdiden en şaibeli isimlerinden biri haline gelen Suudi Veliaht Prens Selman, Trump ve Damat Jared Kushner. İran’ın hedefindeki Arap ülkeleri içinde ilk sırada Selman var. İran, uzun süredir Arap ülkelerini ABD ve İsrail ile işbirliği yapmaması konusunda ikaz ediyordu. İran’ın Selman hakkında pek dostane fikirleri olmadığına bahse girebilirim!

Bizi doğrudan ilgilendiren bir diğer olası sonuç ise zaten demografik yapımızı, ekonomimizi ve iç güvenliğimizi tehdit eden sığınmacılar. İran destekli Esad güçlerinin İdlib’de kapana kıstırdığı Selefi gruplar dağılmış durumda. Sivillerin arasına karışmaya çalışan Selefi savaşçılar, Erdoğan’ın “gelmelerine müsaade edeceğiz” dediği on binlerce kişiyle ifade edilen yeni grupla birlikte kendilerini buraya atmak istiyorlar. Sadr’ın Mehdi Ordusu’nu toplamasıyla iç çatışmaların artacağı Irak’tan da Türkiye’ye kitlesel göçlerin oluşması, muhtemel diğer sonuçlardan bir tanesi. Türkiye, sınırlarını tahkim edip sınırının birkaç kilometre ötesinde insani yardım kampları kuracağına bu gelenleri de içeri kabul ederse eğer, sığınmacıların yarattığı yıkımın şiddeti ülkemizde şu an öngöremeyeceğimiz noktalara tırmanabilir!

Türkiye, başta Suriye, Irak ve Afganistan olmak üzere bazı iddialara göre 7 milyona yakın sığınmacıya ev sahipliği yapıyor. Erdoğan oy veya AB’ye gözdağı vermek için ara sıra “göndereceğiz” dese de ne sığınmacılar gidecek gibi duruyor, ne de Türkiye yeni gelen on binlerce kişilik sığınmacı akınına karşı hazırlıklı görünüyor. Suriye’de Türkiye dışında istisnasız tüm aktörlerin terör örgütü olarak gördüğü Selefi gruplara mensup savaşçıların da İdlib’de İran ve Rusya desteğiyle her gün biraz daha ilerleyen Esad güçlerinden kaçan sivillerin arasına karışmış olması kuvvetle muhtemel.

Yine bizleri doğrudan ilgilendiren diğer bir büyük tehdit ise IŞİD’in yeniden doğuşu. Örgütün ideolojik kurucusu Zerkavi de örgüte zirve yaptıran El Bağdadi de mutlak kaos ortamlarını uygun zemin olarak görmüşlerdi. Ortalık kan gölüne döndüğünde bu gölü, kan nehirleri ile besleyerek nüfuz alanını büyüten Selefi cihatçı örgüt, yattığı kış uykusundan uyanmak için böyle bir ortam bekliyordu. “Çok bilen Türk uzmanlar” IŞİD’i yalnızca ABD ve İsrail’in yönlendirdiğini anlatadursun; İran kuruluşundan bu yana IŞİD’in nabzı kadar yakınında ve hatta içinde. Doğrudan Türkiye’yi asla hedef almayacak İran’ın, göçle Türkiye’ye giren Selefi militanlardan habersiz olduğunu ve hatta aralarına sızmadığını düşünmek de çocukça bir avuntu olacaktır.

Çok defa ayrı platformlarda, yazı ve konferanslarda dile getirdiğimiz gibi Türkiye, ivedilikle sığınmacı meselesini iç politika meselesi olarak görmekten vazgeçip bir millî güvenlik sorunu olarak ele almalı ve ülkelerinde büyük ölçüde savaş biten bu insanları derhal göndermeye başlamalı. Bu hamle Süleymani suikastı sonrası Orta Doğu’da ortaya çıkan felaket senaryolarının tamamına uygun bir önlem olacaktır.

İşin “fal bakma” kısmını daha fazla uzatıp enseyi karartmanın bir getirisi yok. MİT muhtemelen tarihinin en yoğun günlerinden birini yaşıyordur. İktidarın başarısızlıkları yanında her şeye rağmen bölgedeki diğer büyük oyuncu Türk istihbaratının, çok daha fazlasını biliyor ve hesaplıyor olduğuna şüphe yok.

Elbette gönül isterdi ki Sadabat Paktı’nı toplayan büyük Atatürk’ün Türkiye’si arabulucu olup tansiyonu düşürsün. Fakat gelin görün ki bugün yolları ayrılmasına rağmen tutarsız, mezhepçi, maceracı, kendini dev aynasında gören, Türkiye’nin istisnasız tüm komşuları ve bölge aktörlerini ile arasını bozan, içeride ve dışarıda binden fazla insanımızı kaybetmemize sebep olan politikaları stratejik bir deha olarak gören Neo-Osmanlı Ahmet Davutoğlu perspektifi ile sürdürdüğü dış politika sayesinde Türkiye, bölgenin en güvenilmez aktörü.

Obama, Davutoğlu ve Erdoğan. Arap Baharı döneminde bizden çok şey alıp götüren politikaların ana mimarı Davutoğlu, bugün Türkiye’de siyaset sahnesine Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve Genel Başkanlık yaptığı partisine rakip bir siyasi figür olarak çıkıyor. Her ne kadar Erdoğan onu sert biçimde hedef alsa da, Türkiye’yi karaya oturtan berbat dış politika vizyonu hala iktidarda görünüyor. İdeolojik ve mezhepsel saplantılarla yaklaştığı Orta Doğu’da tek bir dostumuz kalmayana kadar İhvan destekçiliği yapan Davutoğlu, bazı konularda itiraflarda bulunup özeleştiride bulunsa da bu konularda henüz bir kelam etmedi.

Komşularının iç işlerine müdahale eden, Trump ve Putin’in aynı anda “potansiyel terör örgütü” olarak gördüğünü saklamadığı Müslüman Kardeşleri hâlâ destekleyen, artık rafa kalkmış Arap Baharı Projesi’ni ısrarla, olmayan ekonomik gücüyle sürdürmek pahasına yurttaşlarına ekonomik ve sosyal çöküntü yaşatan iktidar eğer bakış açısını değiştirmezse 2020’de Arap dünyasında yanacak ateşin ülkemize sıçraması işten bile değil!

Kasım Süleymani’nin öldürülmesi sonrasında gelişecek dinamikleri kontrol etme olasılığı ve kabiliyeti bölge aktörlerinde var ama bizim yapabileceğimiz tek şey kendimizi olası felaketlerden sakınmak. İktidar, “Bizden habersiz Orta Doğu’da yaprak kıpırdamaz” derken Süleyman Şah sandukasını terör örgütü PKK yardımıyla sırtlayıp kaçan, üstüne bir de PKK’ya bunun için teşekkür eden Davutoğlu’nun iflas etmiş dış politika vizyonunu rafa kaldırarak başlasa iyi eder. Yoksa bedelini yine bizler ödeyeceğiz!

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları