Selefi terör; Zerkavi’den Kasım Süleymani’ye Orta Doğu’nun Orta Çağı – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______03.01.2020_______

Selefi terör; Zerkavi’den Kasım Süleymani’ye Orta Doğu’nun Orta Çağı

Irak genelinde Şiiler Sünnilere, Sünniler Şiilere kadın, çocuk, yaşlı, sivil demeden saldırdı. Camiler yakıldı. Zekavi’den Kasım Süleymani’ye; Irak’tan İran’a Orta Doğu, Orta Çağ Dönemi’ni andırıyordu. Musa Uçan’ın tespitleriyle mezhep kavgaları…

Musa Uçan

“El Kaide’den Zerkavi’ye yeni unvan: Katillerin şeyhi!”

Irak genelinde, Bremer döneminde ülkenin günlük hayatının bir gerçeği haline gelen, Sünni grupların saldırılarının geneline bakıldığında büyük kısmının Zerkavi’nin grupları ile bağlantılı olmadığı, görülür. Tabii bu adli kayıtlardaki “saldırı” diye nitelendirilen her şeye bakınca ortaya çıkan sonuç. En ağır ve en fazla can kayıplarının yaşandığı saldırıların yarısını, tek başına, Zerkavi’nin Tevhit ve Cihat Örgütü üstlenmişti. Elbette Irak’ta ortaya çıkan kaosta nüfuzunu artırmak isteyen El Kaide kendi bahçesinde yetişen bu adama ilgisini artırmıştı. Suudi Arabistan’da yayın yapan El Kaide bağlantılı Cihadın Sesi adlı dergide, Zerkavi’ye şöyle sesleniyordu örgüt; “Katillerin Şeyhi Zerkavi; inşallah yolundan şaşma!”

Bu dönemde Zerkavi, tıpkı ABD’nin işkence ettiği Abu Gharib hapishanesinde kullandığı turuncu tulumlardan giydirdiği; Eugene Armstrong, Jack Hensley ve Ken Bigley adlı Amerikan tutsakları ile kameraların karşısına çıktı. Tutsaklara kimliklerini okutup kameralar karşısında kafalarını keserek idam ettiler. Artık Zerkavi’nin cezalandırma yöntemleri belli bir nizam içeriyordu. Soğukkanlılıkla yönetilen terör sahneleri kurgulanıyordu. Enteresan olanı, tutsaklar cezalandırılırken onlara “işgalci bir terörist” muamelesi ediliyordu. Okunan metinler bir İslam ümmeti tarifi içeriyor ve Zerkavi bu ümmeti “halkı” olarak benimseyerek “huzurlarını kaçıran, işgale gelen yabancı teröristleri” bu halk adına idam ettiği mesajını veriyordu! IŞİD’i de diğer cihatçı terör örgütlerinden ayıran bazı temel niteliklerden bir tanesi de bu diyebiliriz.

Ken Bigley Irak’ta Zerkavi’nin ele geçirdiği tutsaklardan bir tanesiydi. Zerkavi, koalisyon güçlerine Irak Ebu Gureyb hapishanesinde tutulan kadın mahkûmları bırakması başta olmak üzere bir takım talepler ileterek tutsakları ancak bu şartla bırakacağını söylemişti. Elbette Blair hükümeti teröristlerle pazarlık etmedi. Bigley, son mesajında Blair’e şöyle sesleniyordu; “Bay Blair, yalvarırım bana yardım edin! Yaşamak istiyorum ve bu şekilde ölmeyi hak etmiyorum! Yaşamama yardım edin ki ailemi ve çocuklarımı tekrar görebileyim. Yaşamak istiyorum, bunu hak etmiyorum! Tıpkı bunu hak etmeyen, Irak hapishanelerindeki tutsak kadınlar gibi! Irak hapishanelerinde tutulan kadınları salıverin, onlara yardım edin! Biliyorum, sizin için hiçbir şey değilim, sadece bir İngiliz vatandaşıyım. Tıpkı sizin gibi bir ailem, çocuklarım var!…”
Ne Bigley ne de diğer mahkûmların çağrıları, vatandaşı olduğu ülkelerin hükümetlerini Zerkavi’ye boyun eğdirmeye yetmeyecekti. İşin ilginç olan tarafı Zerkavi’nin “kadın tutsakları bırakın” çağrısı göreceli masumdu. Zerkavi bu infazlarla yalnızca kendisine olan nefreti artırmadı. Olaya soğukkanlılıkla yaklaşanlar, ABD ve İngiltere’de “sahiden, neden Irak’tayız? Doğru düzgün yargılamanın olmadığı bir yerde kadınları neden korkunç hapishanelere attık? Ve bu kadın mahkûmlar neden bizim vatandaşlarımızdan daha önemli” diye sorgulamaya başlamıştı. Bush ve Blair iç cephede sıkışıyordu. Muhalefet, Zerkavi’nin vahşiliğini “Orta Doğu’nun tabiatı” olarak yorumlarken hükümetleri savurduğu paralar ve sonu pek de gelecek gibi görünmeyen bu savaş için suçluyordu. Bu, Bush ve Blair için gerçek bir kâbusa dönüşen çok sert bir iç muhalefeti tetikleyen vakalardan yalnızca bir tanesiydi Irak işgali konusunda. Tabii, İngiliz ve Amerikan kamuoyu bile bu vahşete göreceli empati kurarken, Irak’taki Sünniler için Zerkavi’nin bir kahramana dönüşüyor olmasını yadırgamak pek de samimi olmaz.

Bremer sonrasında tansiyonu düşürmeyi hedefleyen ABD yönetimi, Iraklıların daha fazla rol aldığı bir yönetim modeli belirlemişti. Artık Zerkavi temel bir ideolojik noktada da yıllar boyunca destek gördüğü ancak doğrudan emir komuta hiyerarşisinde birlikte bulunmadığı Bin Ladin’le aynı örgüt çatısı altında buluşuyordu.

17 Ekim 2004, Zerkavi, Bin Ladin, El Kaide ve sahadaki herkes için bir dönüm noktası olmuştu. Zerkavi, internet üzerinden yayınlanan görüntüsünde artık kendilerini  “İki Nehir Arasındaki El-Kaide” yani kısaca Irak El Kaidesi olarak duyuruyor, Bin Ladin’e biat ediyordu. Irak halkının “direniş lideri”, dünyanın ise “terörist” dediği Zerkavi ile El Kaide, Irak’ta sahnedeki rolünü almıştı. ABD ve İngiltere’nin Saddam’ı himaye etmekle suçladığı El Kaide’yi hatalı politikaları ile bu örgütü Irak’a kendisi sokmuştu desek çok da haksızlık etmiş olmayız.

Bin Ladin, Zerkavi ortaklığı ve “İki Irmak Arasındaki El Kaide” yani kısaca Irak El Kaidesi biraz “mantık evliliği” sayılabilir. Nüfuz alanı azalan, sürekli saklanarak yaşamaya başlayan ve örgütünü konsolide etme noktasında kaygılar taşımaya başlayan Bin Ladin, hep tanıdığı ama doğrudan aynı çatı altında yer almaktan bir şekilde kaçındığı Zerkavi’nin popülaritesi ile Irak’ta etki alanı açma ve El Kaide’nin bitmediği, aksine yükselişte olduğu mesajı verme adına bu kararı aldı denebilir. Zerkavi için de sebepler aynı sayılırdı. Tevhit ve Cihat’la yakaladığı başarı(!) trendini daha küresel bir isimle devam ettirmek ve diğer Sünni grupları konsolide etmek için Bin Ladin’e “evet” demişti. Ama bütün stratejisini Şiileri öldürmek ve diğer Sünnileri de bir iç savaşa çekmek isteyen Zerkavi ve istisnasız tüm Müslümanları çatısı altında toplamak isteyen Bin Ladin’in “aynı karakterler ve birbirinin devamı olduğu iddiası” oldukça baştan savma ve yanlış analizlerle yanlış sonuçlara götürecek bir yanılgıdan başka bir şey değildi.

Bin Ladin, Zevahiri, Zerkavi gibi isimleri tanıyan, ordu veya istihbarat kökenli terör uzmanları için Zerkavi’nin biat etmesi çok düşük bir olasılıktı. Zerkavi’nin Afganistan’da saklanan Bin Ladin’e ne kadar ihtiyacı olabilirdi? Dahası, her mezhepten tüm Müslümanları Batı dünyasının zalimliğine karşı koruma gibi, kendince adil, bir ülküsü olan Bin Ladin El Kaidesi ile önce kendi İslam tanımlarına uymayan Müslümanları katlederek, sonunda Arap yarımadasında bir Hilafet hedefleyen Zerkavi’yi bir araya getiren neydi? Sanırım bunun cevabı El Kaide için artık kaçak yaşamak zorunda olan liderlerine biat eden, en az onun kadar tehlikeli bir isimle nüfuz alanını kaçak durumda bile genişleten bir liderlik mesajıyla örgütü bir arada tutmak ve savaş ekonomilerini sürdürmekti. Zerkavi için ise, Şiilere veya kendi Müslüman kriterine uymayan veya işbirliği yapmayan sivillere yönelik yaptığı katliamlarla kızdırdığı bazı Sünni aşiret ve silahlı grupları toplayabileceği “popüler” bir örgüte liderlik ederek şahsi popülaritesini artırmak ve El Kaide’den gelecek para yardımıyla savaşını yaymaktı. Böyle de olacaktı…

ABD’nin yenilgiye uğratıldığı ve örgütün büyük popülarite kazandığı Felluce, Zerkavi’nin ilk hedefi oldu. ABD güçlerine karşı seri saldırılar yaptıktan sonra yine bir video yayınlayan Zerkavi “işgalci ABD’ye karşı zaferin yakın olduğunu” ilan etti. Sonrasında Felluce, bir önceki kadar ağır bir çatışmayı on gün ve on gece aralıksız yaşadı. ABD napalm ve beyaz fosfor başta olmak üzere en ağır silahları ve neredeyse tüm ateş gücüyle karşılık verdi. Bu sefer işi şansa bırakmak istemiyorlardı. Zerkavi,Felluce’yi geri alamadı ve bir süreliğine inzivaya çekilmek zorunda kaldı ama Felluce’ye yeniden saldırması Sünni grupları motive etmişti. Savaşta kaybettiklerini yeni katılımlarla telafi edip güçlenmek için Kasım 2004’te geri çekildi.

Bremer sonrası Irak’ta her şey sil baştan!

Felluce’de direniş büyük oranda kırılmıştı. Amerikan ordusu en başta Felluce olmak üzere, Tikrit, Samara, Anbar, Bağdat, Kerkük gibi yerlerde Sünnilerle ve Necef gibi kentlerde Şiilerle işgal sırasında bile görülmeyen şiddette çatışmalara girmişti. CENTCOM, işin askeri kısmını teknolojik ve taktik üstünlüğü ile telafi ediyor ve kirli yöntemlerle de olsa CIA ile işbirliği içinde ödevini bir şekilde yapıyordu. Ancak Beyaz Saray için işler pek de iç açıcı değildi.

Paul Bremer’in yönetimi(!) gerçekten işleri berbat etmişti. Pentagon ve CIA bunun baştan beri farkındaydı. Göreve geldiğinde “yağma yapan sivillerin bir kısmını tarayalım, geri kalanı cayacaktır” gibi akıl hastalarına yakışır cinsten bir emir verdiğinde de onu bizzat Bağdat’ta görev yapan bazı CIA görevlileri ve generaller durdurmuştu. Her ne kadar CIA ve Pentagon Bremer’in bilgisizliği, liyakatsizliği ve Irak’ı bir ülke, halkını da insan olarak görmeyen tavrının işleri nerelere taşıyabileceğini hesaplasa da Bush’u buna ikna etmeleri aylar almıştı.Bu esnada yine Bremer yönetiminin hesapsızca uyguladığı Baassızlaştırma Programı (Debaathification Program) ile kamu hizmetlerinin tamamını, bir yedek plan olmadan ortadan kaldırmaları mutlak bir kaos doğurmuştu.

Bush ve kurmayları, Irak’ta planladıklarından daha iyi başlayıp hiç hesap etmediği bataklığa gömülme sebeplerinin Bremer yönetiminin attığı adımlara karşı doğan tepkiyle doğru orantılı olduğunu nihayet anladıklarında, Irak’ın başına getirecekleri bir Irak’lı arayışına girişmişlerdi.

Bremer arkasında milyarlarca dolarlık şaibe, talan olmuş kentler, yeni bir yönetim konseyi ve 150.000 Amerikan askeri ile 28 Haziran 2004 tarihinde geçici bir anayasa ile geçici bir hükümet kurarak utanç dolu bir şekilde kaçıp giderken ABD’de de Bush, yeniden seçilmek için kolları sıvamıştı.

Beyaz Saray’ın zaten gelen kayıplarla kamuoyu baskısından bunaldığı bu dönemlerde bir hataya daha tahammülü yoktu ama düğme baştan yanlış iliklenmişti bir defa. Sahadaki 150.000 Amerikan askerinin başına yepyeni bir general aranıyordu. Donald Rumsfeld sonunda George Casey’i bu iş için seçti. Sokaktaki şiddet ve kaostan ABD askerlerini uzak tutmalı ve yönetimi “güvenilir” Iraklılara bırakarak ABD kamuoyunun artık ciddi tepkiler vermeye başladığı bu dönemde Irak’ta kendi yarattıkları bu bataklıktan çıkmaları gerekiyordu. Casey’i diğer generallerden farklı kılan özelliklerinin en başında bröveleri ve başarılı askeri kariyerinden ziyade bir Vietnam gazisi olan babası geliyordu. Casey’nin babası, Vietnam’da en kritik görevlerde bulunmuş, ciddi kayıplarla ABD’ye dönmek zorunda kalmış bir generaldi. Casey’e verilen görev açıktı; Asgari zayiatla bir an önce ortalıkta esamesi okunmayan Irak ordusunu hazır hale getirerek yurda dönüş. ABD’nin göreceli bir demokrasi ve temel bağlamda ülkenin güvenliği sağlayarak geri dönme planı da duvara toslayacak, olay örgüsü yine Zerkavi’ye yarayacak şekilde gelişecekti.

 

Bremer’in kötü yönetimiyle talan olan Irak’ta yaşanan kayıplar ve Zerkavi’nin bir türlü durdurulamaması ABD’de demokratları harekete geçirmişti. Bush, her manada sıkıştırılıyor ve artık popülist milliyetçi söylemleri değil destek bulmak bizzat kendi tabanında bile “kapa artık çeneni” diye karşılık buluyordu. Irak işgali konusunda kendisini ikna edenlerin başında gelen, Cumhuriyetçilerin Şahin Kanadının en tavizsiz isimlerinden olan Rumsfeld’in görevi, Pentagon’da yeni bir general bulmaktı ve Casey’i buldu. Casey’in görev tanımı açıktı; “Biz Irak için bir şeyler düşünürken asker kayıplarını asgari düzeye indir.” Casey’in kışlaya çekilip yalnızca kara ve havada devriye atarak kayıpları azaltma stratejisi içeride Bush hükümetini rahatlatabilirdi, ama Irak için bakıldığında hastayı öldürecek şiddetteki kan kaybına yara bandıyla müdahale etmekten daha fazlası değildi.
Gerçekten de Casey geldikten sonra, neredeyse 24 saatlik dilimde, birçok farklı noktada sürekli çatışma halinde olan ABD kuvvetleri geri çekilmişti. Ama hesap, yine yanlıştı…
Bitmiyordu… Ölülerin ardı arkası kesilmiyordu. Tabutlarla yüklü kargo uçakları gelip gidiyordu. Bu da bir rutin olmuştu. Bush artık Irak işgalini kimseye “zafer” diye satamıyordu. Kendi kalesi olan Texas’ta bile protestolara maruz kalıyor, bir çıkış yolu arıyordu. Kurmaylarının bulabildiği en makul çözüm bu tabutları görmeyecekleri bir strateji bulmaktı. Görev neo-con’ların bilinen en şahin ismi Rumsfeld’e verilmiş, o da Pentagon’da Casey’e kayıplara azaltmasını söylemişti.

ABD askerleri sahadan çekildikten sonra, Zerkavi tüm şiddetini Şiilere yöneltti. Zaten zaferine(!) giden yolun mezhep savaşından geçtiği konusunda saplantılı olan bu adam için ABD şahane bir sahne hazırlamıştı. Felluce yeniden silah imalathanesine döndü. Bombalı araçlar ilk önce Bağdat’ın Şii banliyölerini hedef almaya başladı. Şii imamlar, cemaatler, siviller hedef alınıyor, Zerkavi’ye dahil olmayan gruplar da diğer kentlerde aynı katliamlara girişiyor, Şiiler dağınık biçimde karşılık vermeye çalışırken ülke yine mezhep çatışması ve terör sarmalına giriyordu.

Ve İran sahada…

Şüphesiz İran, El Kaide ve Taliban’ı en başından beri izlemiş ve içerisine sızdırdığı ajanlarıyla süreçlerin istisnasız tamamında, gizli aktör olarak kendi rolünü kendi belirlemişti. 11 Eylül olaylarından sonra soğukkanlı biçimde olayların gidişatını okuyan İran, ezeli düşmanı Saddam’ın devrilmesi için perde arkasında ABD ve müttefiklerin işini gayet kolaylaştıracak adımlarını da atmaktan imtina etmemişti.

Bush ve Blair’in Irak işgalini meşrulaştırmak için öne sürdüğü nükleer, kimyasal silahlar ve Saddam’ın El Kaide’ye destek verdiği gibi iddiaları meşrulaştıran hamleleri sırasıyla; Şii düşmanı Zerkavi’yi besleyip barındırıp Irak’a tam da bu iddiaların ortaya atıldığı dönemde göndermesi, burada Kürt Selefi örgüt Ensar el-İslam liderini İran ziyareti sırasında tutuklayıp neredeyse hiçbir diplomatik ilişkisi bulunmayan Avrupa’ya teslim etmesi ve mollanın mahkeme itiraflarını Ensar el-İslam tabanına duyurarak bu örgütün Zerkavi tarafından ele geçirilmesi, İran’ın Irak işgalinde aldığı rollerden sadece görünür olanlarıydı.

Emperyalist devletlerin, aleyhindeki dinamikleri belirleyerek kendi lehine alan açma refleksiydi İran’ın gösterdiği. Irak içinde, hamisi olduğunu iddia ettiği Şiilerin başına mezhepçi bir terör örgütünü bela etmesi sahada alacağı rolün altyapısını hazırlamaktan başka bir şey değildi ve bu 2004 yazına kadar bu süreci tam da planladığı gibi götürmüştü İran.

Irak kaynıyordu. Zaten iç güvenliğin sağlanamadığı ülkede ABD ordusunun kışlalara çekilmesiyle Zerkavi ve diğer Sünni gruplarla dağınık gibi görünen Şiiler arasında şiddet tırmanıyor, hemen her gün sivillere yönelik bombalı araç saldırılarıyla sayısız can ve mal kayıpları yaşanıyordu. Bu güvenlik zafiyeti yalnız Zerkavi’ye yaramıyordu. İran istihbaratı, Irak’ta inanılmaz etkindi. ABD, İran’ın himaye edip Irak’a gönderdiği Zerkavi ile uğraşırken İran binlerce kişilik milis güçlerini de, siyaset arenasında düşündüğü Şii politikacılarını da hazırlamış ve günü geldiğinde sadece düğmeye basıp sahneye kolayca ve en tepeden üstelik bizzat ABD’nin aleni yardımıyla giriverecekti!
Rumsfeld’in General Casey ile yürüttüğü çatışmasızlık stratejisi, yeniden başkanlığa hazırlanan Bush’u içeride rahatlatsa da Şiiler için işler çığırından çıkmış öfke bu dönemde tavan yapmıştı. Artık tek vücut halinde Irak yönetimini ele geçirmek için siyasi örgütlenme talebi Şiiler arasında en çok konuşulan ve üstünde en çok mutabık kalınan konuydu. Diğer bir konu ise kendi güvenliklerini sağlama meselesiydi.

Şii liderlere yapılan suikastlarla siyasi açıdan başsız kalan Şiiler arasında, Mukteda es-Sadr öne çıkıyordu. Sadr, diğer Şii liderlerle kıyaslandığında öncelikle genç ve donanımlıydı. Radikal Şii fraksiyonlarla arasına mesafe koymuş, akli siyaset ve teşkilatçılık üzerine yoğunlaşmış bir dini lider olarak öne çıkıyordu. Hatta olayların ilk patlak verdiği dönemlerde Sadr’a Şiilerden yöneltilen eleştirilerin en başında “azgınlara uymayın, bu saldırıları yapanlar değil Sünni, Müslüman bile değil” gibi konuşmalarla yaptığı itidal çağrısıydı. Artık Sadr böyle düşünmüyordu. Zerkavi saldırdıkça, Sadr’ın nüfuz alanı artıyordu ve Sadr’ın nüfuz alanı, aslında dolaylı olarak İran’ın nüfuz alanını teşkil ediyordu.

İran’ın Kasım Süleymani ile elde ettiği Irak kazanımları

Irak’ta etkin olan İran istihbaratı ve Devrim Muhafızlarının başı olan, bugün hala bölgede ve ülkesinde çok etkin bir general olan Kasım Süleymani kumandanlığında İran, Irak’ta büyük kazanımlar elde ediyordu. Mukteda es-Sadr üzerinde ciddi etkisi olan bu general ABD ile de, Zarqawi ile de, Sadr ile de temas kurabilen sahanın en avantajlı aktörüydü. İran, Irak’taki istihbarat savaşlarında uzak ara fark atmıştı rakiplerine ve sahaya girmesi an meselesiydi.

Kasım Süleymani, Devrim Muhafızları’nın Kudüs Ordusu adını verdiği yapının başındaki isim. Göreve başladığı 1998’den bu yana devletine sadakatle bağlı çok önemli bir isim. Süleymani o günlerde, üst üste saldırılara maruz kalan ve ciddi bir korunma ihtiyacı içindeki Şiiler için en uygun lideri Mukteda es-Sadr olarak görmüştü. Sadr’ın güçlenmesi ve Irak’taki Şii çoğunluğun onu bir “lider” olarak benimsemesi için Zerkavi’nin estirdiği teröre uzunca süre gözünü yummuştu. Süleymani’nin Sadr’ı doğrudan yönlendirdiğini söylemek, Sadr’a haksızlık olurdu ama mihenk taşı sayılacak gelişimlerin hepsinde bu ismi görmemiz mümkün. Zerkavi’nin, Bremer’in, Bush’un ve daha bir çok ismin tarih olduğu Irak sahnesinde 2020 itibarıyla gücünden hiçbir şey kaybetmemiş isimlerden bir tanesi olan Süleymani’nin mezhep savaşlarının başlamasında da, bu savaşların son bulmasında da, Şiilerin siyasi örgütlenmesinde de, Sadr’ın bir lidere dönüşmesinde de rolü oldukça büyük.

2004 yazında, Sadr Amerikan müdahalesine ilk defa “işgal” demişti. Bu, o güne kadar Şiilerle zımni ittifak içinde olan ABD için büyük bir şoktu. İran gibi bölge aktörlerini hafife almıştı ABD. Direnişe karşı zaten bir askeri, siyasal strateji üretemeyen ABD, şimdi de İmam Mukteda es-Sadr’ı karşısına almıştı. İran’ın desteğiyle Sadr’ın milis ordusu,Mehdi Ordusu, o yaz silahlandı. Kutsal şehirleri olan Necef’i kurtarılmış bölge olarak ilan etmiş, İmam Ali Camiinden ABD’ye meydan okumuştu Sadr!

Mukteda es-Sadr, Şiilere ABD işgaline karşı direniş çağrısı yaptığında Pentagon’da adeta bomba patlamıştı. Amerikalı kurmaylar şaşkındı. Sokaklarda can güvenliğinin sağlanamadığı terör döneminde sonunda İran destekli olduğu herkesçe bilinen es-Sadr ortaya binlerce kişilik milis gücü ve yeterince silahla ortaya çıktı. Zerkavi’nin başlattığı mezhep çatışmasına ve işgale karşı artık Şiiler de sokaklardaydı. İran halkının Pers olup olmadığı tartışma konusu olabilir; ama Kasım Süleymani komutasındaki İran istihbaratı ve İran rejiminin, diplomasiyi icat eden Persleri hakkıyla temsil ettiği söylenebilir. Suya sabuna dokunmadan, sabırla bekleyerek, ABD’nin harcadığının belki yüzde biri kadar maddi kaynakla Irak’ta sahneye en tepeden bomba gibi düşmüştü İran. Sadr’ın “işgale hayır, büyük Necef savaşı için toplanın” çağrısı derhal yanıt buldu. Necef’te, ABD güçleri ile Şii Mehdi Ordusu arasında dehşetli çatışmalar başladı. Artık ABD için, işgal ettiği ülkedeki herkes potansiyel tehditti ve kimin sivil, kimin milis olduğunun anlaşılmasının güç olduğu bu dönemde ihtiyaçları olan son şey Şiilerle olan çatışmanın savaşa dönüşmesiydi.

ABD yine çuvalladı dememe gerek var mı bilmem ama Amerikan güçlerine Necef’te kan kusturduktan sonra İmam Ali Camiinde kuşatılan Sadr asla geri adım atmadı. Necef’te Sadr’ı sıkıştıran ABD güçleri, diğer kentlerdeki Şii hareketleri ve elbette karşısında hem kendisine hem de Şiilere yönelik karşı saldırılar yapan Sünniler arasında bir tercih yapmak mecburiyetinde kalmıştı. Rumsfeld, Sadr’ı seçti! Camiye zarar verdiğinde olacakları bu defa iyi kestiren Washington, Casey’e Sadr ile anlaşma talimatı verdi.

Uzlaşma sağlanmıştı. Mehdi Ordusu ve ABD güçleri arasındaki çatışmalar, Sadr’ın “itidal” açıklamasıyla sona ermişti. İran, perde arkasından ABD’yi diz çöktürmekle kalmamış, Sadr üzerinden sahadaki defakto varlığını da kabul ettirmişti. Anlaşmanın içeriği Sadr’ı artık modern bir “tanrı lider” yapacak cinstendi. ABD, Şiileri korumak için özen gösterecekti.Amerikan yönetimi, dönüp dolaşıp yine silahlı tüm Sünnileri terörist, Şiileri “kendini koruyan siviller” olarak tanımlayan bir protokole geri dönmüştü. Bitmedi; Sadr’ın Mehdi Ordusundan silah satın aldı ABD. Ederi 400.000 doları geçmeyecek silahlara 1,5 milyon dolara yakın bir ödeme ve “reconstruction fund” (yeniden yapılanma fonu) adıyla, tamı tamına 330 milyon dolar para ödediler. Diplomasi denen şeyi icat eden, yalanı ve hileyi “sanat” olarak gören İran, ABD’nin paralarıyla kendi nüfuz alanını sabırla inşa etmişti. İran, artık sahadaydı!

Fotoğraf 2019 senesine ait. Zerkavi’nin terör estirdiği dönemlerde Şiilerin umudu olarak ortaya çıkıp Mehdi Ordusu ile ABD’ye kan kusturan, sonunda ABD’yi dize getirip yüzlerce milyon dolar karşılığında ABD güçleri ile çatışmaları sonlandıran Mukteda es-Sadr, geçtiğimiz aylarda Kutsal Aşûre Gününde İran’a giderek İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney ile basına ve dünyaya göstere göstere bir araya geldi. Sadr, o dönemlerde de İran bağlantısını hiç gizlememişti. Diplomasinin mucitlerinden olan Pers geleneği, ABD’ye gözünün içine baka baka diz çöktürüp üstüne bir de milis ordusunu, kutsal mabet camileri ve kentlerini yeniden inşa için Amerikan vergi mükellefi vatandaşların vergilerinden aslan payını kaparak “ben de varım” demişti. Sanırım sadece Sadr’ın Mehdi Ordusu ve gelişimi ayrı bir yazı konusu olabilir. Sadr’ın sol tarafındaki isim ise o günlerde de yanında olan Kudüs Ordusu Kumandanı, eski dostu Kasım Süleymani. Sadr, bugün Irak’taki Şiilerin lideri ve Irak yönetiminde söz sahibi olan en önemli siyasi figürlerden bir tanesi…

Irak’ta sancılı demokrasi arayışları.

Sadr ile anlaşan ABD kısmen bir barış sağlasa da, ABD’nin Şiilerle birlik olup Sünnileri yok edeceğini hiç durmadan söyleyen Zerkavi bu anlaşmadan kendisine yine güzel bir pay çıkarmıştı. Bağdat’ın Şii kenar mahallelerinde gün aşırı patlayan bomba yüklü araçlar, suikastlar, sokak infazları gündelik bir rutin haline gelmişken Irak’ta işgalden sonra seçim ilan edilmişti.

Zerkavi derhal karşılık verdi. Yayınladığı ses kaydında seçimlerin haram, seçime katılacak ve oy kullanacak olan herkesin kâfir olduğunu ilan etmiş ve Sünni halkı seçime katılmamaları için tehditkâr bir dille ikaz etmişti. Zerkavi, seçimlerde Sünniler oy kullanmazsa sadece Şii adayların seçileceğini biliyordu. Mutlak galibiyet gördüğü hilafet düşünü bir iç savaşın sonucu olarak kurgulayan Ürdünlü “Katillerin Şeyhi” için yapılacak seçimlere katılımın düşük olması büyük bir başarı sayılacaktı.

ABD için Irak’ta yapılacak seçimler “belayı başından savmak” için muhteşem bir yöntemdi. İşte, sandık oradaydı. Adaylar, seçmenler oradaydı. Diktatör Saddam idam cezası almış, infazını bekliyordu ve Irak halkı kendi kaderini çizecekti artık. Zerkavi, seçimleri “haram”, seçmenleri ve adayların tamamını “kâfir” ilan etmiş ve Sünnilere seçimleri boykot çağrısı yapmıştı. Bildiği tek şey, Sünnilerin bir Sünni aday seçmesi halinde “seçilmiş” ile “zorbanın” savaşında kaybedeceğiydi. Düğmeye basan Katillerin Şeyhi, Tevhit ve Cihat örgütüne ve kendisine biat eden diğer gruplara saldırı emrini bir ses kaydıyla vermişti. Irak’ın bayrağı, toprağı, adı; hiçbir şeyi makbul ve geçerli değildi. Zerkavi sonu gelmeyen, kontrolsüz bir terör değil; o güne kadar görülmemiş bambaşka bir şey hedefliyordu ve bunu gerçekleştirmek için oldukça iyi işleyen bir planı vardı: Hilafet ve Cihat.

Ülkede katılımın yüksek olduğu bir seçimde kendi belirledikleri isimlere yönetimi devrederek büyük bir merhale atlatmak isteyen Beyaz Saray bunun için göstermelik de olsa bir demokrasi inşa etmek adına Irak’ı Iraklılara bırakmaya odaklanmıştı. O günün şartlarında bu bir slogandan başka bir şey değildi; ama beğenilen bir slogan. Bağdat’ın banliyölerinde, Samarra, Necef gibi kentlerde üst üste bombalar patlarken seçimlerin nasıl yapılacağı sorusunun cevabı da General Casey’e bırakılmıştı. Casey, danışmanlarını toplayıp ülkede güvenli bir seçimin nasıl yapılacağına dair yanıtı buldu: saldırıların neredeyse tamamının çıkış noktası olan Felluce’ye inecek bir demir yumruk.

Felluce’den artık ABD askerlerine yönelik saldırılar gelmiyordu. Deniz piyadeleri de, Casey geldikten sonra Felluce’ye girmemeye başlamıştı. Casey için kayıpları önlemenin tek yöntemi buydu ancak Felluce’deki Sünni direniş, kenti adeta bir bomba fabrikasına çevirmişti. Buradan çıkan bomba yüklü araç, kamyon, motosikletler artık Şiileri hedef alıyorlardı. Felluce temizlenecekti. Casey stratejisini değiştirdi. Umulmadık bir anda tekrar Felluce’ye girdi ABD askerleri. Yine 10 gün boyunca süren çatışmaların ardından ateş gücü üstünlüğü dağlar kadar fark atan ABD ordusu direnişi bir daha kırdı. Camiler, mezarlıklar, evler, hastaneler bomba imalathanesine dönmüştü. Nisan 2003’ten beri periyodik aralıklarla operasyona maruz kalan kent bu defa direnişçiler için mezarlığa dönmüştü. İşi şansa bırakmak istemeyen, dönüp dolaşıp aynı kente bir daha ve bir daha “liberasyon” operasyonu düzenleyen ABD bu terör bataklığını bu sefer büyük oranda ıslah etmişti. Elbette Sünni kent sakinleri de bu şiddetten nasibini almış, Zerkavi’nin propagandasına yine hak verecek kadar öfkelenmişlerdi. Son operasyon Zerkavi’nin keyfini yerine getirmişti. Amerikan karşıtlığı tavan yapmıştı.

1. Felluce Muhaberesi olarak da anılan, ABD’nin Irak’taki ateş gücünü hoyratça kullandığı, askeri anlamda kazanıp sosyolojik anlamda yine yenildiği savaşın en hatırda kalan görüntülerinden biri. Bir keskin nişancı tarafından sokak ortasında vurulan ABD askeri uzun süre orada yardım bekliyor, kan kaybından bayılıyor ama silah arkadaşları ateşin nereden geleceğini kestiremeyip bir tuzağa dönüşen arkadaşlarını çaresizce izleyip “dayan” diyordu. O asker öldü mü bilinmez, ama II. Felluce muhaberesinin sahadaki askerlerde ömürlük bir travma yarattığı bir gerçekti.
II. Felluce muhaberesinde Amerikan askerleri şüphelendikleri bir eve girmiş. “Terör şüphelisi” Müslüman bir sivil kız çocuğu. Amerikan askeri tarafından elle aranıyor. Herhalde neyi kast ettiğimi hemen anlamışsınızdır. Bırakın Müslüman olmasını, hiçbir kadın bir erkeğin kendisine bu şekilde dokunmasını istemezdi. Hele ki o erkek ülkesini işgale gelen bir ordunun, evin kapısını tekmeyle kırarak içeri giren askeriyse. Sünniler arasındaki Amerikan karşıtlığı işte böyle olaylarla zirve yaptı. ABD, kente her girişinde direnişi kırıyor, çıktığında ise direniş tekrar ateşleniyordu. Bu kare, ABD karşıtlığının siviller arasında nasıl zirve yaptığını gözler önüne seren en masumlarından bir tanesi. Öldürülen, ABD’li askerlerin tecavüzüne uğrayan, tutuklanıp götürülen ve bir daha haber alınmayan yüzlerce sivil de cabası!
2. Felluce Muharebesinin yıkıcı etkilerini gözler önüne koyan bir diğer kare. Zerkavi’nin milisleri yıkıntılar arasında sokakları kontrol altında tutuyorlar. Tabii buna “sokak” derseniz…

30 Ocak 2005’te, işgalden sonraki ilk seçimler işte bu atmosferde yapıldı. Bomba yüklü araç saldırıları sebebiyle teyakkuzda olan yönetim seçim günü trafiğe çıkma yasağı ilan etmişti. Sabah 7’de başlayan oy kullanma işlemi için uzun bir süre kimseler görünmemişti. Beyaz Saray’da anbean takip edilen gelişmeler kaygıyla izlendi. Yerel saatle 11:00 gibi Bağdat, uzun süredir özlenen görüntülere sahne oluyordu. İşte olmuştu; aileler en güzel kıyafetleriyle, demokrasi umuduyla oy kullanma işlemlerinin yapıldığı yerlere geliyordu. CNN International başta olmak üzere Amerikan haber kanalları dünyaya “artık demokrasi geldi, operasyon bitti, insanlar mutlu” mesajları pompalıyorlardı.

Clint Eastwood’un yönettiği, 2014 yapımı “American Sniper” filminden bir kare. Amerikalı askerlere Zerkavi tanıtılıyor. “Bin Ladin’in yetiştirdiği, Bin Ladin’e çok sadık” deniyor. Az önce bahsettiğimiz, olayı yanlış analiz edip hatalar silsilesi olarak devam etmesine sebep olan hatalı analiz filmde de karşımıza çıkıyor. Film bir kahramanlık filmi olduğu kadar Irak’ta ABD’li askerlerin Zerkavi ile savaşırken yüzleştikleri terör ve dehşetin, ülkelerine döndüklerinde bile peşlerini nasıl bırakmayıp kendilerinin ve ailelerinin yaşamlarını nasıl mahvettiğini anlatıyor. Eastwood gibi “ABD’nin Cüneyt Arkın’ı olmuş” bir ismin Irak işgalini eleştiren bu filmi bazı çevrelerde hayal kırıklığına sebep olsa da, Zerkavi’yi, yöntemlerini ve ABD’li askerlere, Irak’lı sivillere yaşattığı ağır terörü anlamak isterseniz filmi şiddetle tavsiye ediyorum.

Seçim günü sürpriz biçimde olaysız geçti. Ancak oy sayımı başladığında bir problem olduğu göze çarpıyordu. Sandıklardan Sünni adaylara neredeyse hiç oy çıkmıyordu. Hesaplamalara göre, Sünnilerin ancak %10’u oy kullanmaya gitmişti. Elbette bu seçim sonuçlarını değiştirmeyecekti. Bush yönetimi dünya kamuoyuna artık Irak’ı, Iraklılara teslim ettiklerini söylerken, seçimlerin arifesinde Irak’ta intihar eylemleri ve bombalı saldırılar tekrar zirve yapmıştı. Zerkavi’nin ABD ve Şii koalisyonu propagandası yapmasına gerek bile kalmamıştı. Sünnilere göre hükümet meşru değildi. Dahası, bu hükümet resmen düşmandı. Beyaz Saray’a göre bu saldırılar direnişin haksızlığı ve bitişinin ilanıydı. Oysa gerçek, ABD’nin Vietnam’dan sonra en berbat bataklığa beline kadar gömüldüğü ve çaresizliğiydi. Sadece Şubat ayındaki intihar saldırılarında 125 kişi ölmüş, yüzlercesi yaralı kurtulmuştu. Hedef, Irak halkıydı. Mezhepçi çatışma artık öyle bir hal almıştı ki, Sünni ya da Şii tüm Iraklı siviller duruma göre Sünni, duruma göre Şii olduğunu söyleyerek hayatta kalmaya çalışıyordu.

Irak’ta 2003 Amerikan işgalinden beri mutluluklar ve umutlar hep birer illüzyondan ibarettir. Düğünler, doğumlar, sevinçler her zaman kana kana su içmek isterken dudaklarınızda yok olup giden bir su damlası gibidir. İşte 2005 seçimleri de böyleydi. Amerika, Irak ve bölgedeki diğer ülke halkları nefesini tutup takip etmişti. Gün içinde gelen bu gibi fotoğrafların verdiği umut sandıklar sayılana kadar sürdü. Sandıktan çıkan sonuç: Zerkavi, yine kazanmıştı! Propagandası tutmuş, Sünnilerin toplamının ancak %10 kadarı oy kullanmıştı. Propagandasının bel kemiği “Sünni ve Allah karşıtı ABD Şii ortaklığı” olan Zerkavi, seçimlerin mutlak kazananıydı!
Gözleriniz sizi yanıltmıyor. Burası Bağdat, 2005 Şubat ayı. Sivillerin çok yoğun olduğu işlek bir caddede Zerkavi’ye bağlı milisler alışılagelen bir bombalı araç saldırısı düzenledi. Görevlilerin temizlemeye çalıştığı şey; insan kanı! Irak “kan gölüne döndü” derken, bu bir benzetme değil. Sadece huzurla yaşamak istedikleri toprakların altında yatan petrol kaynakları, gözü dönmüş emperyalist güçleri ve sapkın ideolojilerin ortaya çıkardığı örgütler arasında sıkıştırmıştı sivilleri.

2004 böyle geçti. ABD, yerini defalarca tespit edebilmesine rağmen Zerkavi’ye yaklaşamıyor, onu bir türlü avlayamıyor, avlamak istediğinde ise yanlış hedefleri vurarak direnişin güçlenmesini sağlayacak infiallere sebep oluyordu. Bu esnada sinirleri bozulan askerlerin sivillere karşı uygulamaları sertleşiyor, yine sivillerdeki işgal karşıtlığını artırıyordu. Ölümcül bir kısır döngüydü Irak’ta yaşanan. Zerkavi ise kendi el Kaidesi ve diğer Sünni gruplarla en başta Şiiler olmak üzere ülkeyi kan gölüne çeviriyordu. Büyük atılımını 2005 Nisan ayında yaptı. Meşhur Ebu Gureyb hapishanesine saldırdı. Doğru düzgün yargılanmamış, sınırsız ve sebepsiz bir şiddetle sistematik işkenceye maruz kalmış, bedeni ruhu paramparça olmuş intikam dolu Sünni mahkûmlar coşkuyla Zerkavi’ye katıldı. Tek tük Şii mahkûmlar ve hapishane görevlileri korkunç şekillerde uzuvları kesilip, derileri yüzülüp, kan kaybı ve acıdan ölsün diye kancalara asılarak hapishane harabeye döndürülmüştü. Katillerin Şeyhi için büyük bir psikolojik galibiyet oldu bu.

Amerikan Askerlerinin turuncu tulumlar giydirilmiş mahkûmlara işkence ettiği fotoğraflar herkesin hafızasındadır. Ebu Gureyb hapishanesi, Irak işgalinin başlıca konuşulan apayrı bir trajedisiydi. Saddam döneminde de, Bremer döneminde de, 2005’te Zerkavi duvarlarını yıktığı güne kadar Irak halkı için işkence ile aynı manaya geliyordu bu isim. Fotoğraf, babasıyla birlikte oraya atılmış Iraklı bir çocuk ve onu sakinleştirmeye çalışan babası. Zerkavi, Sünnileri işte bundan kurtarmıştı o hapishaneyi yıkarak. Şiilere ve kendine biat etmeyenlere daha korkuncunu yaşatmak karşılığında elbette…

Mayıs ayında bir ABD saldırısında yaralandığı doğrulanan Zerkavi, ses kaydı yayınlayıp tüm Müslümanlardan iyileşmesi için dua istediğinde, kontrolü altında olmayan Sünniler de ülkenin farklı yerlerinde intikam eylemlerine girişti. Bunun anlamı açıktı; Zerkavi, ABD güçlerinden ve yetersiz katılımla seçilen Şii hükümetten çok daha fazla bir tabana hitap ediyordu. El Kaide, Eylül ayında Anbar kentinin Qa’im kasabasını kurtarılmış bölge ilan etti ve Zerkavi, eylemleriyle zaten ortaya koyduğu Şiilere karşı topyekûn savaşını açıktan ilan etti. Bu, Afganistan’daki El Kaide yönetimini dahi endişelendirmişti ancak Zerkavi’ye söz geçirmek artık mümkün değildi. Selefilik ve tekfirci cihat kavramı öylesine şiddetliydi ki el Kaide’yi bile ürkütmüştü.

Cephelerini genişleteceğini ilan eden Zerkavi el Kaidesi, Kasım ayında dediğini yaptı. Ürdün’ün başkenti Umman’da Kasım ayında üç farklı otele intihar saldırıları düzenledi Zerkavi. 60 kadar insan ölürken yine hayatı mahvolmuş yüzlerce yaralı bıraktılar geride. Ürdün halkı öfkeden kudurmuştu. Kendi vatandaşları olan ve dünyayı şok eden bu adamın sonunda başkentin göbeğinde böyle bir eyleme kalkışmış olması her mezhep ve görüşten yüzbinlerce insanı sokaklara dökmüş, Zerkavi’ye ölüm sloganlarıyla Ürdün çalkalanmaya başlamıştı. Tam da Zerkavi’nin istediği gibi…

Belki de Amman bombalı eylemlerinin en büyük trajedisi Radisson Blu otelde yaşandı. Eşref Muhammed Al-Akhras ve Nadia Al-Alami için 9 Kasım 2005 hayatlarının en muhteşem günü olacaktı. Amman’ın en görkemli otellerinden Radisson’un balo salonu o gün Akhras çiftinin düğününe ev sahipliği edecekti. Kendilerinden kilometrelerce uzaktaki Zerkavi akıllarına neden gelecekti ki? Gözleri kör, kulakları sağır eden patlamalar art arda duyuldu. Düğün salonu cehenneme dönmüştü. Nadia, düğünlerinin unutulmaz olmasını istemişti ama böyle değil. “Önce her şey bembeyaz sonra kan kırmızı oldu” demişti Reuters’e. 200 davetli salona girerken bir erkek ve kadın intihar bombacısı üzerindeki bombaları patlattı. Kadın teröristin bombası tutukluk yaptı, tek bomba her şeye yetti. Kalabalıktan ayrıca salona giren gelin ve damat kurtuldu. O gün 3 otelde, 57 kişi yaşamını yitirdi.
Zerkavi’nin savaşı Irak dışına, özellikle Sünni nüfusun yoğun olduğu yerlere taşıma çabası nihai hedefinin bir parçasıydı. Türkiye’de de yapmıştı bunu. Ürdün’de bombalar patladıktan sonra toplumsal öfke tavan yapmıştı. Selefilere ve cihatçılara öfke kusuyordu halk. Tabii ki bu da, Ürdün’deki radikal Selefileri sindirmek şöyle dursun; umutlandırıyordu bile! ABD’de demokratlar Irak’taki kaosun yayılmasında Bush yönetimini suçluyordu. Sonradan siyaset sahnesine çıkacak ve başkanlığı kıl payıyla kaçıracak olan Hillary Clinton ve eski eşi Bill Clinton da büyük trajedinin yaşandığı Amman Radisson otelin balo salonuna,Selefi terörü lanetleme bahanesiyle, giderek bunu bir ABD iç politika meselesine dönüştürüyordu. Elbette bu, Bush’a karşı bir hamleydi. Ara seçimlere hazırlanan Bush, Zerkavi’nin her eyleminde içeride biraz daha zayıflıyordu.

“Ufuktaki devletin kuruluşundaki başlangıç noktası: Mücahit Şura Konseyi”

2006 senesine girerken Irak’ta her şey arapsaçına dönmüştü. Askeri uzmanlar, siyasiler, kanaat önderleri, ulema; Irak’ın yerelinde, Batı veya İslam dünyasında herkes Zerkavi’nin yaktığı ateşin, Zerkavi yok edilse de sönmeyeceğini anlamıştı. Zerkavi, sonradan IŞİD’e dönüşecek “devlet” tipi yapıyı 2006 Ocak ayında ilan etmişti. Zerkavi, yalnızca Tevhit ve Cihat ya da Irak el Kaidesi demek değildi. Ocak ayında başladığı “çatı organizasyon” çalışmasını Mücahit Şura Konseyi (MŞK) olarak dünyaya duyurdu.

El Kaide, “Jaish al-Taifa al-Mansourah” (Muzaffer Mezhep Ordusu), “Saraye Ansar al-Tawhid” (Ensar el Tevhit Müfrezesi), “Saraya al-Jihad al-Islami” (İslami Cihat Müfrezesi), “Saraya al-Ghoraba” (Yabancılar Müfrezesi), “Kitaeb al-Ahwal (Afet Tugayları) ve “Jaish Ahlul Sunna wa al-Jamma” (Sünnet Ehli Ordusu) adlı doğrudan veya ideolojik olarak kontrol edip donatan ve etkisi altında tuttuğu örgütleri kendi El Kaidesi ile MŞK çatısı altında topladı. Zımni ortaklığını alenileştirme maksadı bir yana, Zerkavi “Vahşetin Yönetiminde” son safhaya gelmiş, hilafetini üzerine inşa edeceği bir “devlet” modelini bu ittifakla ortaya koymuştu aslında. O dönem bu yorumu yapanlar pek dikkate alınmamış olsa da, sonradan dünya bu gerçekle yüzleşecekti. El Kaide ve Ceyş el-Tayfa el-Mansura dışındaki örgütleri kimse tanımıyordu. O gün, Irak genelindeki işgal karşıtı direnişin aslında hiç de düşünüldüğü gibi korsan bir organizasyon olmadığı da anlaşılmıştı. Mart ayına kadar, adeta bir devlet organizasyonu kurar gibi farklı görevler tevdi ederek tam hazır bir hale getireceği MŞK bugün dahi birçok terör uzmanı tarafından bilinmiyor olsa da, IŞİD’in temelini oluşturacak olan organizasyonun ta kendisiydi. Varlığı şeklen kalmış; iç savaşla fiilen karpuz gibi bölünmüş; hükümeti, ordusu, polisi, eğitim sistemi yani bir devleti devlet yapan hiçbir özelliği kalmamış olan Irak’ta daha fazla ne olabilirdi? Bir Sünni ile bir Şii artık sohbet bile edemez olmuştu. Selefi fikir, tekfirci cihat ülkeyi yeryüzündeki cehenneme çevirmişti. Artık Irak’ta her mezhep grubu ve etnik topluluk kendi kaderlerinden sorumlu olacakları bir yapı istiyordu. Irak devleti, ölmüştü!

Mücahit Şura Konseyi sözde bayrağı.

Daha fazlası 2006 Şubat ayında oldu. Önceden Necef’te yaptığına benzer bir eylemde Zerkavi bu defa Şiilerin diğer bir kutsal şehri Samarra kentinde, tarihi altın kubbeli Samarra camiini neredeyse tamamen yerle bir etti. Zerkavi her ne kadar eylemi doğrudan üstlenmese de, inkâr da etmedi. Yaktığı mezhep ateşinin çok doğal bir sonucuydu ve kendine mal edilmesinden pek de rahatsız olduğu söylenemez. İntihar saldırısıyla tanınmaz bir enkaz haline gelen Samarra camiinin yıkıntılarına koşan Şii halk öfkeden deliye dönmüştü. Casey yönetimindeki ABD güçleri şoka uğramıştı. Irak Şiilerinin ruhani lideri Ali Sistani, “madem ABD anlaşmaya uyup Şiileri koruyamıyor, Şiiler kendi müdafaasını kendileri üstlenmeli” diye fetva çıkardı ve ABD’den yüzlerce milyon dolar alarak anlaşan Mukteda es- Sadr, bu paralar ve İran’ın desteğiyle sessiz sedasız güçlendirdiği Mehdi Ordusu örgütüne sokağa çıkın çağrısı yaptı. Zerkavi başka ne isteyebilirdi ki?

El Askeri camii Şiiler için kutsaldı. Altın Kubbesiyle savaş öncesi Irak’ta en çok turist çeken yerlerden de bir tanesiydi. Zerkavi’nin bile burayı doğrudan hedef alacağını düşünmemişti kimse.
El Askeri camiinin Şiiler için önemini anlatan en tarihi karelerden biri. Bombalı saldırıdan hemen sonra, Şiiler yıkılan caminin taşlarını sırtında taşıyor, evlerine götürüyor.

Sonrasındaki 10 gün boyunca Irak genelinde Şiiler Sünnilere, Sünniler Şiilere kadın, çocuk, yaşlı, sivil demeden saldırdı. Camiler yakıldı. Mezhep çatışmasına karşı olup olmadığına bakılmaksızın Şii ve Sünni imamlar muhtemelen Orta Çağ’da bile görülmemiş yöntemlerle sokaklarda paramparça edilip ibret olsun diye gezdiriliyor, Şiiler Sünnilerle, Sünniler de Şiilerle yaşamak istemediklerini eylem ve sloganlarıyla çok açık biçimde haykırıyordu. Olayların sadece ilk gününde, sadece Bağdat’ta 27 Sünni camii yok edildi.

İran destekli Sadr’ın Mehdi Ordusu ABD ile yapılan mutabakatla geri çekilmiş, silahlarını ABD’ye para karşılığında teslim etmişti ama aldığı paralarla belli ki verdiğinin çok daha fazlasını tekrar edinmişti. Kendilerini bitmeyen mezhep terörüne karşı korumak için eksik hiçbir şeyleri yokken eli kolu bağlı durmayacaklardı. ABD ile yaptıkları anlaşmanın şartlarından bir tanesi Şiilerin güvenliğinin sağlanmasıydı. En kutsal camileri yerle bir edilen Şiiler için o gün, anlaşma tek taraflı olarak sonlandırıldı. Şii milisler hiç olmadığı kadar organize bir biçimde Sünnileri avlamak için çıktı sokaklara. Onlara karşılık veren Sünniler, her ikisine karşı kendisini korumaya çalışırken kontrolü yitiren koalisyon güçleri ve “başarısını” keyifle izleyen Ebu Musab el-Zerkavi! Her bir çatışma, bir öncekini aratıyordu. Irak’ta terör sarmalı, ölümcül bir kısır döngüydü. 2006 Şubatı, mezhep şiddetinin o döneme kadar gördüğü zirve olarak kayıtlara geçecekti. Ama burası Irak… Zirve dediğimiz her şiddet olayı, bir sonrakinin yanında sadece küçük bir kum tepeciği olarak anılmaya devam edecekti!

Daha birkaç ay öncesine kadar savaştan bunalmış, barış isteyen sıradan insanlar gözü dönmüş bir kasaba dönüştüler. 10 günde, sayılabilen 1300 ölü, sayısız yaralı, bir daha asla bir arada yaşayamayacak bir Irak halkı kalmıştı geriye. Dünya Afrika’da, Asya’da hatta Avrupa’da etnik, dini veya mezhepsel çatışma ve iç savaşlar görmüştü. Ama bu başka bir şeydi. Haksız ve maksadı çarpıtılmış bir işgal, öncesi ve sonrasında birbirine düşman gibi görünen emperyalist güçlerin Irak halkının kaderi üzerindeki karanlık işbirliği ve zalimlik denen kavramın yeniden yazıldığı dehşetli bir süreçti bu.

2006 Şubat ayından sonra Irak’ta olan biteni anlatan, seçebildiğimiz “en masum” kareler bunlar. İnsanlar birbirini mümkün olabilecek en acı veren yöntemlerle öldürdü. Zerkavi’ye öfkelenen Şiiler Sünnileri, buna öfkelenen Sünniler Şiileri, Amerikan askerleri ise belli bir noktadan sonra elinde silah taşıyan, mümkün olan herkesi… Oyunun kuralı çok basitti: Öldür ve hayatta kal.

2006 Nisan ayına gelindiğinde Ebu Musab el-Zerkavi, Nisan ayında Sünni Müslümanlara seslendiği bir videoda, yüzünü açıkça göstererek, dünyadaki tüm Sünnileri Irak’a; ABD ve Şii koalisyonuna karşı savaşa davet etti. Zerkavi’nin videosundaki “biz” terimi, sadece El Kaide’yi içermiyordu. El Kaide liderleri Bin Ladin ve Eymen el Zevahiri’nin ve hatta ideolojik gelişiminde büyük rolü olan Makdisi’nin kendisini sürekli olarak sivillere saldırı konusunda eleştirmesi ve ikaz etmesiyle zaten bunalan “Yeşil Adam” artık “biz” derken Mücahit Şura Konseyini kast ediyordu ve ekliyordu; “Biz, ufukta kurulacak devletin başlangıç noktasıyız!”

O videodan bir kesit. Zerkavi’nin takipçilerine son seslenmesi. “Biz” diyordu Yeşil Adam ısrarla. O dönemler Irak el Kaidesi sananlar oldu. Umursamayanlar da oldu. 2020’ye gün saydığımız şu günlerde tüm dünya o “biz’in” kim olduğunu biliyor. Dahası, NATO başta olmak üzere birçok ülke o “biz’i” odak alarak güvenlik stratejisi oluşturuyor ve o “biz” bugün tüm insanlığın ortak düşmanı. Karşınızda Irak Şam İslam Devleti; IŞİD’in kurucu lideri Musab el-Zerkavi!
Bu ne devletiydi? Bu, El Naci’nin “Vahşetin Yönetimi” kitabındaki hilafetin ta kendisi, Selefiliğin ete kemiğe bürünüp devletleşeceği haliydi! Kurdukları web sitesinde “devlete geri sayım” diye bir sayaç da eklemişlerdi. Dahası, adeta bir devlet teşkilatlanması gibi görev dağılımı, mıntıka sorumluluğu, ideolojik ve hatta ekonomik hedefler ortaya koyuyorlardı. Organizasyon şemaları vardı. Bir kabineleri, yerel valileri, kaymakamları vardı. Bakan atadılar, Anbar eyaletinde mahkemeler kurup, kadılar yetkilendirdiler. Uzmanlar bu olanları okuyamadı, anlamlandıramadı. Kafalarını çevirip umursamadılar. Nasıl olsa Zerkavi’nin sonu artık yaklaşmıştı!
İşte meşhur “Vahşetin Yönetimi” kitabı. Yazarı, el Kaide’nin beyin takımından El Naci. Sakın bu kitapta koyu bir cihat propagandası falan beklemeyin. Bu, olabildiğince teknik bir dilde kaos ve terörü araç olarak kullanarak bir Hilafetin nasıl kurulacağını anlatıyor. Yöntemlerini tarife gerçekten gerek yok. Yazıyı buraya kadar okuduysanız, zaten kitabın ne anlattığını anlarsınız. Zerkavi’nin burada yazan şeyleri kusursuz uygulamış olması kitabı iyi okuduğundan falan değil. 1989’dan itibaren Afganistan’da el Kaide’yi kuran ve bugünlere getiren ekibin fikir ve metotlarının özeti ve karmaşık savaş stratejisinin varması gereken nihai hedefi; Hilafeti ve kurulacak devleti tarif ediyordu. Cihat kavramını da yeniden tarif ediyordu. El Naci’nin cihat tarifi sınırsız ama kontrollü bir terördü. Sivil, çocuk, kadın, yaşlı gözetmeksizin bir terör ve terörün sebep olduğu kontrollü kaos ortamı kurulacak devletin zemini olacaktı.

Musab el Zerkavi, tıpkı Vahşetin Yönetimi kitabında tarif edildiği gibi; ortaya çıkan, insan canını hiçe sayan korkunç bir kaos içerisinde katillerin katili olmuş, kendi yarattığı terörün çözümü olarak en geçerli, en dini, Allah’ın en çok takdir ettiği(!) şeriatı insanlara alternatif olarak sunacağı organizasyonunu hayata geçirmişti. El Kaide liderliği bu beyanlara yorum yapmadı. Reddetmedi, destek de vermedi. Zaten ortaya çıkmanın çok riskli olduğu ve ipinin çekildiğini anlayan Bin Ladin ve Zevahiri, bir de Irak’ta sorun üstüne sorun çıkaran bu problemli adamla uğraşmaktan bıkmış olabilir miydi? MŞK’yı hiç kimse ciddiye almadı. Batıda bir hedef gözetmeyen, Irak’ın petrol çıkmayan yerlerinde bir hilafet iddiasında olan ve kendi Müslüman tanımına uymayan herkesi tekfir ederek öldürme potansiyelindeki bu adamın sonunun geldiğini düşünen de bir o kadar fazlaydı. Yayınladığı videoda yüzünü açıkça gösteren Zerkavi’nin bu videodan sonra ömrü yalnızca Haziran’a kadar sürdü. Defalarca yanlış istihbaratla sivilleri bombalayan ABD sonunda Zerkavi’yi bir hava saldırısıyla öldürdüğünü duyurdu. Dünyaya Haleyle adıyla gelen, Yeşil Adam, Zerkavi ve sonunda Katillerin Şeyhi olan terör makinesi susturulmuştu. Milyonlarca insanın hayatını sonsuza kadar değiştiren Zerkavi’nin ölümünden sonra hiç kimse geride bıraktığı Mücahit Şura Konseyini dert etmemişti. Zerkavi öldükten sonra Sünniler dahi bir oh çekmişti. Ama Bush yönetimi için artık çok geçti. Kendisinden sonra gelecek Obama da böyle bir “geç zaferden” medet umacak, ama o da iktidarını uzatamayacaktı. Bunca acıyı çektiren, ABD’de on binlerce ailenin oğlunun ya canını ya da akıl sağlığını alarak yüz binlerce insanın yaşamını sonsuza kadar kâbusa çeviren bu adamın artık öldürülmüş olması ne sahada, ne ülkede hiç de Bush’un beklediği tesiri yaratmamıştı. Bunu söylemek beni bile memnun etmese de Zerkavi, kendi çevresi için “muzaffer bir mücahit” olarak ölmüştü. Onun saplantılarını hayata geçirmeye ant içmiş ve içecek bir sürü örgüt militanı bırakmıştı geride.

Neydi şimdi bu? Bir zafer mi? Bir avuntu mu? 2 seneyi, ABD ordusuna 20 sene gibi yaşatan Yeşil Adam öldürülmüştü. Zerkavi’nin cesedi hava saldırısından sonra giden ekip tarafından fotoğraflanmıştı. Ceerwan Aziz’in AP için deklanşöre basıp ölümsüzleştirdiği “o an” cesedin resminin dünyaya “altın varaklı çerçeve” içinde sunulması esasında ABD’nin Zerkavi’ye nasıl kaybettiğinin fotoğrafı olmuştu. Bush yönetimi, bunun iç politikada çok işlerine yarayacağını sanıyordu. “Sanmak” derken; Zerkavi öldüğünde ABD onu “el Kaide lideri” olarak duyurmuştu. El Kaide’yi en büyük tehdit olarak görmüş ve artık büyük darbe aldığını zannetmişti. Kavram kargaşası bugün bile devam etse de, Zerkavi için el Kaide bir basamak; Mücahit Şura Konseyi ise idealiydi ve öldüğünde arkasında, yaşamını bu ideali hayata geçirmeye adayacak çok sayıda insan bırakmıştı Ebu Musab el Zerkavi.

2006 Ekim ayında eski bir Baas Rejimi polisi olduğu söylenen, gerçek olup olmadığı bile uzun süre tartışılan Ebu Ömer El Bağdadi MŞK’nın başına geçti. 6 ay süren bu devlet macerasında perde arkasından Ebu Hamza el Muhacir adlı Mısırlı bir Arapla birlikte kimsenin umursamadığı, etkisiz ve eylemsiz bir örgüt olarak silikleşerek ortadan sessizce kayboldu MŞK. Yüzünü hiç göstermediler. ABD “işte bu” dedi, biz de öyle farz ediyoruz. Defalarca ses kaydı yayınlayarak “devletimiz” diye başlayan cümleler kursalar da Irak’ta herkes bıkmıştı. “Qayd Al Mûminin”, yani “Müminlerin Komutanı” diye ilan edilen El Bağdadi de, aynı kişi olduğu ya da perde arkasındaki isim denen Hamza el Muhacir de başlarına ABD tarafından konan ödül dahi sıfıra indirilerek “yok” sayıldı. Oysa yok sayılan, devlet iddiasında olan bu örgüt vahşeti yönetmeye devam edecek ve terörü Irak’ın, Arap Yarımadasının dışına; tüm dünyaya sıçratacaktı!

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları