Selefi terör: IŞİD doğuyor – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______02.12.2019_______

Selefi terör: IŞİD doğuyor

Musa Uçan

Güvenli bölgenin “şefkatli kollarında” IŞİD doğuyor.

ABD’nin 1991’deki Irak operasyonu Saddam’ı devirememişti. ABD ve koalisyon güçleri Saddam’a karşı şiddetli bir operasyon yapmış ve bu ilk denemeden Saddam galip ayrılmış gibi görünse de Bağdat rejimi, ülkenin Kuzeyinin kontrolünü kaybetmişti. ABD ve Fransa öncülüğünde Irak’ın kuzeyinde bir güvenli bölge oluşturularak, Baas rejiminin buraya girişi tamamen engellenmişti. Elbette burada amaç, Irak’ın Kuzeyinde bir ABD eyaleti görevi yapacak Barzani Kürdistan’ını inşa etmekti. Taşeron Barzani üzerinden Kuzey Irak petrolleri Türkiye kontrolündeki boru hatlarından İskenderun limanına, buradan da İsrail, Romanya, Mısır gibi ülkelerdeki rafinerilere taşınıyor ve buralarda işlenerek İsrail ve Doğu Avrupa’nın enerji ihtiyacı problemsiz olarak giderilecek ve bir sonraki Irak operasyonuna zemin hazırlanacaktı. ABD’nin hesaplarına göre bölgedeki tüm Kürtler Barzani’ye biat ederek bölgenin demografik yapısını da değiştirerek ABD’nin bölgeye yerleşmesi için sıçrama tahtası ve üs görevi görecekti.

Çekiç Güç anlaşması ile 1991’de yürürlüğe giren Irak uçuşa yasak bölgeleri uygulaması ile Barzani giderek güçlendi. Ama tek güçlenen o değildi. Bölgede Selefi bir Kürt grubu da öne çıkıyor, Kuveyt desteğiyle giderek etki alanını artırıyordu. Saddam’ın Baas hava kuvvetleri ile operasyon yapamadığı, merkezi otoritenin erişemediği bu bölgelerde Barzani siyasi ve askeri gücünü pekiştirirken, Selefi gruplar da kimyasal silah denemeleri yapacak kadar ileri giden örgütlenme içerisine girmişti. Uçuşa yasak bölge, bölgeyi terör ve kaos bataklığına çevirmişti.

Ancak ABD’nin hiç de hesaplamadığı ve gözden kaçırdığı tehditler için de güvenli bölge eşsiz bir iklim sunuyordu; Selefi gruplar.

Zerkavi İran’dan Irak’a geçtiğinde yanında çok az sayıda ama Afganistan’da birlikte olduğu ve kendi yetiştirdiği adamları vardı. El Kaide’nin kuruluşunda yer alan nicelik olarak az ama nitelik açısından iyi olan ekipten öğrendikleri sadece savaşmak değildi. El Kaide, küçük cihatçı gruplarla temas kurarak toplu biçimde kendi potasında eritmesiyle meşhurdu. Zerkavi Irak’a ayak bastığında burada çok daha ucuza ve kolay silahlanabileceğini görmüştü. Dahası, uçuşa yasak bölge Bağdat’ın kontrolünden çıkıp Saddam’ın etkisi bitince aşiretler arasında kanlı çatışmalar yaşanmış, ayakta kalan aşiret ve gruplar ise silahlanarak kendi etki alanlarını oluşturmaya başlamıştı.

Zerkavi, Irak’ta bu gruplar arasındaki en popüler ve yaygın olan, liderliğini Kürt Molla Karikar’ın yaptığı Ansar al-Islam’la temas kurarak Molla Karikar’dan örgütlenmek için yardım istemişti. Molla Karikar’ı bu denli güçlü ve diğer gruplara hâkim kılan faktör tıpkı Bin Ladin gibi Suudi Arabistan, Kuveyt gibi ülkeler tarafından destekleniyor olmasıydı. Molla Karikar ve Zerkavi’nin ortak dostları ise yine Hikmeddin Gulbetyar’dı. Zerkavi, liderliğini değil eğitimini üstlendiği ve biraz “mütevazı takıldığı” Tevhit ve Cihat örgütünü kısa sürede birkaç yüz kişilik bir güç haline getirmişti.

Kürt Selefi örgüt Ansar al-Islam tamamen Selefi ideolojiye bağlı olmasa da, hedefleri itibari ile Zerkavi için müttefik sayılabilecek bir örgüttü. Örgüt lideri Molla Kerkani, Kuveyt tarafından finansal yardım gören yerel bir aşiret lideriyken dini bir figüre dönüşmüş. Özel ilgi alanı kitle imha silahları, özellikle kimyasal silahlar. Her ne kadar Saddam buralara ulaşamasa da, Zerkavi’nin El Kaide bağlantısı ve bu örgütle işbirliği yapması ve Molla Kerkani’nin kimyasal silah laboratuarları Bush ve Blair için “El Kaide ve Kimyasal Silah imalatı” konularında yeterli bahaneyi teşkil etmişti…

Ansar al-Islam’ın Kuzey Irak’ın farklı kentlerinde kimyasal silah laboratuarı da vardı. Örgüt lideri, kitle imha silahlarına oldukça meraklıydı ve Afganistan’dan bu konuda da deneyimi olan Zerkavi’ye bu sır tesisleri açmış, üretim ve test yaptığı yerlere girmesine ve ARGE(!) çalışmalarına katılmasına olanak sağlamıştı.

Bush ve Blair hükümetinin Saddam’ın kimyasal silah ürettiği ve El Kaide’ye yardım ettiği yalanı her duyulduğunda, “ABD işgali yaklaşıyor, kâfirler İslam’a karşı savaşmak için gelecek” diye propaganda yapan Zerkavi’nin adamlarının sayısının artmasını sağlıyordu ama Zerkavi hala tam manasıyla bir lider değildi.

2002 Ağustos ayında İran’a giden Molla Karikar burada İran güçlerince tutuklanıp, Amsterdam’a sınır dışı ediliyor, buradan da hakkında tutuklama kararı çıkarmış olan Norveç’e teslim edilmişti. İşin ilginç tarafı Molla Karikar, Hikmetyar’ı ziyaret ettiği sırada tutuklanmıştı! Norveç’te hâkim karşısına çıkan Molla Karikar kendini kurtarmak için “ABD ile savaşı desteklemiyorum” demişti. Muhtemelen kendisi bile inanmadı ama Molla Karikar bu ifadesi üzerine tahliye edildi! Ama Karikar, bu ifadesinin Irak’taki örgüt üyeleri tarafından aynı gün öğrenildiğini ve hain ilan edildiğini birkaç gün sonra öğrenebilecekti.

Dahası, Norveç’te mahkeme tutanaklarına geçen sözleriyle Kürt Selefi Karikar, Zerkavi’nin varlığı ve kimyasal silah denemeleri dâhil Irak’ın işgali için meşru sebep teşkil edecek çok kıymetli itiraflarda da bulunmuştu…

Zerkavi, Karikar’ın bir hain olduğunu, örgütü sattığını ve Ansar al-Islam’ın artık dağıldığını duyurdu. Tevhit ve Cihat adını verdiği örgütünün başına kendini seçtirerek dağılan Ansar al-Islam’ın 700 kadar militanını kendi saflarına kattığında artık neredeyse bin kişilik, silahlı, Selefi ideolojiye mensup ve ABD işgaline direnişe hazır adamları ve kimyasal silah geliştirebileceği tesisleri olan bir örgütü vardı Zerkavi’nin; Tevhit ve Cihat Örgütü!

Ve sahne ışıkları Zerkavi’nin üzerinde…

Bush ve Blair’in, kendi kabinelerini dahi ikna edemediği “Saddam’ın kimyasal silahları ve El Kaide’ye desteği” bahanesi o kadar kısa sürede bir operasyona dönüşmüştü ki demokrasinin köklü biçimde kurumsallaştığı Birleşik Krallık ve ABD’deki bu yalana inanmayan muhalifler dahi sesini çıkaramadılar!

“Saddam’ın El Kaide’yi finanse etmesi ve kimyasal silahları” söylemi bizzat Saddam’ın daveti ile kimyasal silah olmadığını görmüş olmalarına rağmen BM tarafından bile defalarca söylenmişti. Muhtemel ki İran’ın da dâhil olduğu tiyatroda Molla Karikar’ın Norveç’teki itirafları bu dönemde ilgili kimselerin önüne kondu. 11 Eylül olayları sebebiyle hassas olan ABD kamuoyu desteğini arkasına alan ve aceleci davranan ABD’nin müttefiklerini iknada Karikar’ın beyanlarını kullanmamış olması düşünülemez bile! Aniden başlayan ve mantıklı tüm itirazların sesini boğan sistematik medya operasyonu sayesinde akademisyeninden memuruna, evsizinden öğrencisine herkes Saddam gittiğinde dünyanın çok daha iyi bir yer olacağına ikna olmuştu. Bush’un kimyasal silah yalanını dillendirip Saddam’ı tehdit ettiği günlerde Saddam, ABD’yi Irak topraklarına “gömmekle” tehdit ediyor, o meşhur Cumhuriyet Muhafızlarının ABD askerlerini evine tabutla göndereceği için şimdiden üzgün olduğunu söylüyordu, devlet ajansı kameralarına.

Saddam ülkedeki şüphesiz hiç kimseye kendi özel kuvvetleri olan Cumhuriyet Muhafızları kadar güvenmiyordu. Ancak ABD, askeri operasyondan önce istihbarat operasyonunu çoktan başarıyla bitirmiş, birçok üst rütbeli Baas subayını çoktan satın almıştı.

Saddam, tarihin en büyük “satışına” geldi

20 Mart 2003’te başlayan operasyonda ilk olarak Irak ordusu ve Baas rejiminin stratejik merkezleri yoğun bir hava saldırısına maruz kaldı, Güney’den daha birkaç sene önce Irak işgali görmüş Kuveyt ve Kuzey’de Kürt bölgesi üzerinden Irak işgal edilmişti.

Elbette ABD bombaları düşmeden, ABD deniz piyadelerinin postalları Irak topraklarına basmadan MOSSAD ve CIA da boş durmamış, Saddam’ın çok güvendiği Cumhuriyet Muhafızları ve Baas güçlerinin, ordunun savaşmadan Irak’ı teslim etmesi için kendi çalışmasını yapmıştı.

İşgal başladığında ne Saddam’ın Cumhuriyet Muhafızları, ne “derinlik ve etki alanı tahmin edilemeyen Baas güçleri”, ne de Irak ordusu direniş göstermediler. Saddam, tarihin en büyük “satışına” gelmişti ve hepsi göz açıp kapayana kadar oldu…

TBMM’nin 1 Mart tezkeresini reddi ABD’nin ajandasında gecikme ve fazladan maliyete sebep olsa da, 20 Mart’ta başlayan operasyonun askeri hedefi, 9 Nisan’da Bağdat’ın düşmesi ile başarıya ulaşmıştı.

2003 Aralık ayında, o dönemki ABD’nin Irak’taki sivil sözcüsü Paul Bremer kameralar karşısına geçti; “Baylar ve bayanlar… Evet, onu yakaladık! Yıllardır Irak halkını birbirine kışkırtan zorba bir lider, artık yalnızca bir mahkûm!”

Dünyaya “büyük diktatör” olarak duyurulan ve baş düşman ilan edilen bir zamanların müttefiki Saddam’ın Batı ile kavgası kimine göre Irak İran savaşı sonrası, kimine göre Kuveyt işgali ile başladı. Oysaki zaman çizelgesi Saddam için geri sayımın Irak petrollerini Irak milletinin malı olacak şekilde millileştirip SOMO üzerinden faturalandırmasıyla başlamış gibi görünüyor. Saddam yakalandıktan sonra muhtemelen bir ABD üssünden dünyaya servis edilen fotoğraflarından bir tanesi.

Kimse inanamıyordu. Yıllar süreceği tahmin edilen, Vietnam’ı aratacak denilen Irak işgali bir ay bile sürmemişti. Dehşetli diktatör yakalanmış, Irak yargısına(?) teslim edilmiş ve kötülük artık son bulmuştu. Bremer, ilerleyen dönemde Bush tarafından Irak’ta bir hükümet kurulana kadar Bush tarafından “geçiş hükümeti başkanlığına” atanacak, aptalca ve şaibeli politikaları ile IŞİD’in “ebeliğini” bizzat üstlenecek ismin de ta kendisiydi!

Irak’ın başına işgalden daha kötü bir şey geliyor: Paul Bremer

Bush’un Irak operasyonunun siyasi hedeflerini belirleme konusunda amatörce davrandığı ve işleri berbat ederek çuvalladığı bir gerçek. IŞİD’i doğuran süreç, değil Irak’ın özeli, Orta Doğu konusunda çok az bilgi sahibi olan Paul Bremer’in geçici hükümetin başına getirdiğinde başlamıştı. Irak’ta dengeleri sağlamaya çalışan CIA ve Pentagon yetkililerinin aksine Bremer işlere çok tuhaf bir perspektiften bakıyordu. Bremer’e göre, Irak zaten berbat bir çöplüktü ve bu çöplük artık ABD’nin çöplüğüydü.

Bush yönetiminin Bağdat’ın kontrolünü ele geçirdikten sonra ilk hamlesi yıkımların en büyüğünü tetiklemişti. Düşman Baas Rejiminin tasfiyesini hassas bir plana dayandırmak yerine askerlerden astsubaylara, polislerden bekçilere, itfaiye görevlilerinden öğretmenlere, posta ofisi memurlarından şehir içi ulaşım bileti satan Baas memurlarına kadar işten çıkarmak olarak algılayınca işler bir anda arapsaçına döndü. Baas Rejimi, Irak’ın uçuşa yasak Kuzey’i haricindeki tüm coğrafyası üzerinde asırlardır duran bir kaya gibiydi ve o kaya kaldırıldığında çıyanlar, yılanlar ve envai çeşit unutulmuş zehirler ortalığa bir anda saçılmıştı. Şii çoğunluğa sahip, göreceli laik bir Sünni Baas yönetimini iliklerine kadar özümsemiş toplumda Baas Rejiminin aniden tasfiyesi sonrası ortaya çıkan boşluğu dolduracak son kişi dahi olamazdı Bremer.

ABD’nin Irak’ta yaptığı hataları teker teker veya bütünüyle; nasıl ele alırsanız alın en berbatı Paul Bremer oldu. Irak’ta olan bitenle ilgili gerçekten bir fikri yoktu. Bremer, Irak’ta olan biteni bir oyun sanıyordu. Görev süresi dolana kadar “idare edecekti” işte… Merkezi otoriteyi, insanın altından halıyı çeker gibi çekip alan ve sonrasında işi şiddet ve sivillerin tamamını terörist olarak gören güvenlik protokolleriyle çözmeye çalıştı. Zerkavi’ye hiç kimse Bremer kadar yardım etmemiştir, burası kesin.

Baas Rejiminin apar topar tasfiyesi sonrası çıkan otorite boşluğu önce siviller arasında kendini göstermişti. Irak devletine ait kamu binaları yağmalanıyor, daha düne kadar Irak Ordusunda, polis teşkilatında, okullarında memur olarak çalışan insanlar sivillerce keyfi olarak infaz ediliyordu. Düşünün, üstünde yaşadığınız devletin bir öğretmenisiniz ve bir gün ABD size demokrasi getirmek için geliyor ve mahallenizde size selam veren komşunuz sizi bir pala ile karşılıyor! Bu, mutlak bir kaostu. Baas Rejimi memurları ve yanlıları ilk etapta refleks olarak rejimi reddedip saklanmayı seçse de bunun bir kaçış olmadığını ilk olarak ABD “konsülü” Bremer’in hışmından saklanabilen subaylar idrak etmişlerdi. Saddam’ın meşhur hapishaneleri Bremer döneminde Baas Rejimine sivil veya silahlı memurluk yapan insanlarla doluyor, bunların kaydı bile tutulmuyor, inanılmaz işkencelerle kimisi ömürlük sakat kalıyor, kimisi ölüyor, sağ kalanlar ise radikalleşerek bireysel intikam planlarıyla yanıp tutuşuyordu. Saddam’ın, muhaliflerine aynı şeyleri uyguladığı hapishaneleri Bremer döneminde yalnız rejim memurları ve yanlıları ile dolmamıştı elbet. Kamu binaları yağmalanırken “sivillere ateş açalım, birkaç tanesi öldüğü zaman diğerleri duracaktır” gibi akıl sağlığı bozuk bir kişi profili çizen Bremer, bu uygulamalarına karşı çıkan ve “işgal” kelimesini ilk defa kullanan Sünnileri rastgele hapse atmaya başlamıştı. Sünni azınlık tarafından yönetilen Şiiler, ABD işgalini bazı kentlerde fırsata çevirerek Sünnilere saldırıyor ve karşılığında Sünniler de kendilerini korumak için silahlandıklarında Bremer için “terörist” tanımına uyuyor ve derhal cezaevlerine atılıyorlardı. Paul Bremer yönetimi, Irak’a acı nefret tohumları ekiyor ve bu tip uygulamaları ekini gübrelerken bol miktarda kanla da suluyordu.

Merkezi otorite birden bire lağvedilmişti. Ordu, polis teşkilatı, itfaiye, hastaneler, posta teşkilatı, bankalar hatta şehir içinde taşıma yapan otobüsler dahi aylar içinde yok olmuştu. Irak halkı için önce oyun gibi geldi durum. Kamu binaları, bankalar, postaneler yağmalandı. Bremer yönetimi durumu kavrayana kadar tarihte görülmemiş bir kaos Irak’a hakim oluyordu.

Bremer’in Irak’ta bulunduğu dönemde iç müttefikleri de vardı elbette. Tanıdık bir isim olan Barzani, 1991’den 2003’e kadar uçuşa yasak bölgede iyice semirmiş, Peşmergelerini petrol parası ve ABD yardımları ile donatmıştı. Irak işgal edildiğinde Irak Merkez Bankasında bulunan, satılan petrollerden elde edilen ve BM gıda yardımı gibi başlıklarla edinilmiş ve Irak halkına ait 20 milyar dolara yakın bir para Bremer döneminde kayboldu. Söylentiler, Bağdat Erbil arası gidip gelen Skorsky tipi helikopterlerle Irak halkının parasının Barzani yönetimine aktarıldığını söylese de, bilinen şey Bremer döneminde hem Irak halkının hem de ABD vergi mükelleflerinin ödedikleri paralardan en az 17 milyar dolarlık kısmının akıbeti hiçbir şekilde bilinmiyor.

Bremer’in akla yatkın olmayan uygulamaları Irak’ta özellikle bir kişinin işine yarıyordu, o da Zerkavi! Afganistan’da ABD hava saldırısında yaralanan ve Irak’ta etrafına toplananlara anlattığı ABD saldırganlığı ve işgali başlamış ve yine öngördüğü gibi Sünniler öncelikli hedef haline gelmişti. Öngörüleri tutan ve ABD müdahalesine açıkça işgal Zerkavi neredeyse tüm kentlerdeki Sünnilere ulaşmaya başlamıştı. Felluce başta olmak üzere Bağdat, Tikrit, Samara, Anbar, Musul gibi kentlerde birçok militanını hücre şeklinde yapılandırmaya başlamıştı ve Bremer’in uygulamaları ile kendince meşru hakkı elde eder etmez ABD’ye karşı saldırılarına başladı.

“Çıkacak bir iç savaş hilafete giden yoldu”

Küçük çatışmalar halinde başlayan ve tam bir örgüt olarak tanımlanamayan saldırılar giderek şiddetini arttırıyordu. 2003 Ağustos’unda önce Irak BM binasına bomba yüklü araç saldırısını üstlendi Zerkavi. Burada, Irak halkının sempatik ve uzlaşılır bulduğu BM Irak sorumlusu Sergio Mello dâhil 24 kişi hayatını yitirdi.

Zerkavi’nin Tevhit ve Cihat Örgütü ile Irak’ta düzenlediği ilk saldırı BM binasına yapılmıştı. Zerkavi saldırıdan sonra, bu hedefi seçmesinin ana sebebinin Irak halkınca “sempatik” bulunan BM Irak sorumlusu Melo’yu öldürmek olduğunu açıklamıştı. Zerkavi’ye göre Melo gibiler yüzünden Müslümanlar Batıya “sempati” duyabilir, şeytana aldanabilirdi! Bu saldırıda 24 kişi hayatını yitirdi, onlarca kişi yaralandı.

Ağustos ayında yaptığı tek eylem bu değildi. Takvimler 29 Ağustos 2003’ü gösterirken Şiiler için kutsal kentlerden Necef’te İmam Ali camiine yine bombalı bir araçla saldırı düzenledi, Tevhit ve Cihat Örgütü. Bilanço korkunçtu. Binlerce yaralı, Şiilerin dini lideri Ayetullah Muhammed Bekir el Hakim’in de içinde olduğu 95 kişi saldırıda hayatını yitirdi. Elbette saldırının etkisi, ölü ve yaralıların niceliği değil, niteliği ile doğrudan alakalıydı. Necef kenti ve İmam Ali Camii, Şiiler için kutsaldı. Dahası Zerkavi, çoğunluğun sandığının aksine Irak’ta işgali sona erdirmeyi kahramanca bir direnişle hedeflemiyordu. Onun için çıkacak bir iç savaş, hilafete giden yoldu. İç savaş işte tam da bu bağlamda önem kazanıyordu. Vahşetin Yönetimi kitabında anlatıldığı gibi; kan ve şiddetle bıkmış bir halka kanunların en geçerlisi ve en adil düzeni vaat ederek kendisine bağlı bir halk yani hilafetin sosyolojik zeminini oluşturacaktı.

Zerkavi’nin Cihat ve Tevhit Örgütünün yerle bir ettiği İmam Ali Camii ve Necef kenti Şiiler için kutsal mekânlardan sayılıyor.

Ekim ayında Bush, Irak’taki saldırıların sorumlusu Zerkavi’nin Afganistan’da hava saldırısından sağ kurtulup Saddam tarafından himaye edildiğini ve Irak’taki El Kaide militanlarına kimyasal ve biyolojik silah eğitimi verdiğini “bakın, size söylemiştik” diye açıklayarak Irak işgaline karşı olanların da sesini büyük ölçüde susturuyordu! Zerkavi’nin “yeni şeytan” olarak ilanından 20 gün sonra Türkiye’de HSBC saldırıları olarak hatırlanacak bomba yüklü araçlar İstanbul’da patlıyor, toplam 57 kişi hayatını yitiriyordu.

Tarihimizin en şoke eden ve ağır terör saldırılarından biri 2003 senesinde 15-20 Kasım tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşti. İki Sinagog, İngiltere İstanbul Başkonsolosluğu ve ardından HSBC İstanbul binalarına yapılan saldırılarda 57 kişi yaşamını yitirdi ve 1000’den fazla yaralı kaldı. Bomba yüklenmiş araçlarla, Irak’ta yaptığı şeyin aynısını Türkiye’de yapmıştı Zerkavi. Bunu yapma sebebi Türkiye’yi de Irak kargaşasına dâhil etmekti. İran, Ürdün ve Lübnan’ı da dâhil etmek için çabalamıştı Zerkavi. Bu arada HSBC saldırılarını yapan terörist Z.Ç. 2017 senesine Çankırı Ilgaz ilçesinin Alıç adlı bir köyünde vekil imamlık yaparken yakalandı!

Yarım kalan kelim-i şahadet

2003 senesinin bitiminde, 30 Aralık’ta Saddam’ın yargılaması bitmiş, idam kararının infaz vakti gelip çatmıştı. Bremer’in berbat yönetimi, Saddam’ın yargılanması esnasındaki haksızlıklar ve Şiilerin yükselen baskısıyla tüm propagandaları tabanda ses getiren Zerkavi’nin deyim yerinde ise “her vurduğu gol oluyordu”…

Saddam idam sehpasında kelime-i şahadet getirmek istedi. Cellât başıyla onayladı. Henüz sözleri bitmemişti ki cellât altındaki sandalyeye tekmeyi vurdu. Bu esnada salonda Şiiler lehine yükselen sloganları da kamera kaydediyordu. Bu ABD’lilerin isteyeceği son şey bile değildi ama farkında olmadılar. Zerkavi’nin “ABD ve Şiiler, Sünnileri yok etmek için işbirliği yapıyorlar” propagandası daha iyi desteklenemezdi. YouTube başta olmak üzere video oynatan ne kadar site varsa sansürsüz yayımlanan görüntülerden sonra işler daha kötüye gidecekti. ABD, hatalar zincirine bir halka daha ekliyordu Irak’ta.

“Hassas içerik” konusunda pek hassas olan YouTube üzerinden Saddam’ın idam videosunu tüm dünya hemen o gün izliyordu. İdam sehpasına gururlu bir aslan gibi çıkan Saddam sehpasına cellâdı tekme atmadan önce kelime-i şahadet getirmeye başlıyor, henüz bitmeden cellât tabureye tekmeyi vuruyor, ardından salondan Şiilerin lideri Mukteda es-Sadr için “çok yaşa” sloganları yükseliyordu… Şiiler, Sünnilerin üzerine atom bombası yağdırsaydı bu denli bir infial olmazdı herhalde. Sünniler, babaları öldürülmüş gibi oldular. Sünniler, işgalden neredeyse 1 sene sonra nihayet bunun bir “işgal” olduğu konusunda hemfikir olmuşlardı!

İdamdan sonra Irak daha da karıştı. Zerkavi, Felluce kentini kendine mesken tutmuştu. Burada çok ciddi yığınaklar yaptı. Propagandasında sürekli Şiilerle ABD’nin işbirliği yaptığını ve İslam’ı yok etmek için Sünnileri ortaklaşa hedef aldıklarını söylüyordu. Yapılanlara bakılınca, Zerkavi hiç de haksız değildi. Sünniler için, ölmek değil nasıl ve ne için ölecekleri önem kazanmıştı. 3 Nisan 2004, Felluce kent girişindeki bir köprüye vahşice katledilerek asılmış iki ABD askerinin cesediyle başladı gün. Olası sansür önlemine karşın, Zerkavi askerlerin görüntülerini çoktan dünya basınına dağıtmıştı. Bu da yeni bir teknikti. Haberlerin yayılmasını şansa ya da batı medyasına bırakmıyordu. ABD’ye bomba gibi düştü görüntüler. O güne kadar işlere doğrudan müdahil olmayan Bush ilk defa bizzat emir verdi deniz piyadelerine. Felluce’de, işgal sırasında bile yaşanmayan ağır çatışmalar yaşandı.

Fotoğraftaki çocukların arkasında sansürlediğimiz yerde iki Amerikan askeri ayaklarından Felluce köprüsüne asılmış duruyorlar. Yakılmış, uzuvları kesilmiş, sonrasında kurşun yağmuruna tutulmuşlardı. Ölüm o kadar sıradan bir hale gelmişti ki, yaşıtları böyle bir görüntü karşısında ömürlük travma yaşayacak Iraklı çocuklar bu vahşet önünde adeta bayram sevinci yaşıyordu. Bu vahşetin gerçekleştirilmesi ve normal görünmesi kadar vahim olan ise, ABD’nin olayı bir “Vandallık” ve ucuz bir gözdağı gibi görmesiydi. Oysa bu pusu, Zerkavi’nin ABD’yi Felluce’de dehşetli bir savaşa çekmek için kurduğu bir tuzaktı.

Bu çatışmalar öylesine şiddetli geçti ki, kontrolü yitiren ABD birliklerinin burada yasaklı beyaz fosfor, napalm ve nükleer sınıfına giren füzyon bombaları kullandığı iddiaları ortaya atıldı. Hepsinden daha kötüsü, Felluce’deki bu kuşatmada Zerkavi kazanmış, ABD birlikleri geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bremer sarsılıyor, Zerkavi ise iyice efsaneleşiyordu (Bugün Felluce ve çevresinde çocuklardaki onkolojik hastalıklar ve kanser türleri inanılmaz seviyelerde. Sadece operasyonda kullanılan mühimmat değil, petrol yağı gibi ağır kanserojen atıkların da buna sebep olduğu artık biliniyor. Fox TV’nin gündeme getirmesiyle 2010’da İngiliz savunma bakanı İngiliz ordusunun Irak’ta uranyum stoklarından 2 ton kadar kullandığını itiraf etmişti)

Felluce’de ABD güçleri ellerindeki sınırsız ateş gücüne ve teknolojiye rağmen yenilirken uyguladıkları şiddet her ne kadar Zerkavi’yi ve örgütünü sindirmek için kullanılsa da Irak’ta yerel halk tarafından çok farklı algılanmıştı: ABD şiddeti! Ve bu, yine Zerkavi’ye yaramış, Sünniler arasında artık işgale karşı kendilerini koruyacak “Robin Hood” olmuştu, Yeşil Adam! ABD’nin yersiz ve haksız, uluslararası anlaşmalara aykırı biçimde hapsedip öldüresiye işkence ile radikalleşen mahkûmları kurtarması da cabası olmuştu!

Felluce, ABD’nin Pirus Zaferi olmuştu. Kaybedilen asker, harcanan mühimmat, Irak’taki askerlerin moral motivasyon kayıpları şöyle dursun Felluce savaşları Bremer’in sonu, Zerkavi’nin ise kariyerindeki(!) zirveye giden adım olmuştu. Afganistan’da 1989’da başlayan cihat macerasında 2004 Zerkavi için “altın sene” olmuştu. Zerkavi’nin hastalıklı fikirleri ve sonu gelmez barbarlığı kadar ABD’nin akla ziyan hataları bu parlak kariyerin(!) en göze batan sebeplerini teşkil etmekteydi!

“Pentagon, Bremer’in berbat bir seçim olduğunu anladı”

Bremer yönetiminin Zerkavi’ye “iyilikleri” bitmiyordu. Mayıs 2004’te Irak’ın Ebu Gureyb hapishanesinden dünya basınına düşen kareler herkesi şok etmişti. Dünya, şimdiye kadar söylentilerini tartıştığı işkence görüntülerini ilk defa net biçimde gördü. Bir, iki değil; onlarca fotoğraf düştü basına. Bremer yönetimi kontrolü yitirmişti. Irak’ta Baas tasfiye edilirken halkın güvenliğini sağlayacak bir alternatifini düşünülmemiş olması asrın en aptalca hatası iken, ailesini korumak için neredeyse tüm Irak vatandaşları silahlanmıştı. Bremer’in adamları için eli silah tutan her Sünni bu dönemde terörist ilan edilmişti. Ebu Gureyb başta olmak üzere birçok hapishanede ABD’li askerler Sünnilere kıyasıya işkence ediyor, içeriye sıradan bir vatandaş olarak girenler intikam yeminleriyle çıkıyorlardı.

Zerkavi, Karikar’ın birkaç yüz adamıyla ve Afganistan’daki engin tecrübesi ile başladığı kanlı yürüyüşünün zirvesine Bremer sayesinde çıkıyordu. Sosyolojik zemini, ABD geçici yönetim konseyinin hatalarıyla inanılmaz genişlemişti. Artık her Sünni, Zerkavi’nin potansiyel örgüt üyesiydi. ABD, bunu böyle görmek istemiş ve böyle olması için her şeyi yapmıştı!

Şimdi Pentagon ve Beyaz Saray’ın kurmayları, Bremer’in berbat bir seçim olduğunu anlamıştı. Irak’ın yönetimini Irak’lılara bırakma kararı Felluce bozgunuyla doğru bir karar olduğunu göstermişti.

Mayıs ayı geldiğinde Zerkavi ülkede o güne kadar gerçekleşen ve Irak Hükümet Konsey üyelerini de hedef alan birçok saldırıyı üstlendi. Amerikalı esir Nicholas Berg’in kafasını bizzat kestiğini de yine aynı kayıtta duyuruyordu. Bu şok ediciydi. Mesela Usame Bin Ladin, en büyük terörist de oldukça tehlikeliydi. Ancak Bin Ladin, video ve ses kayıtlarında bizzat gerçekleştirdiği ölümlerden değil örgütün küresel hedeflerinden, ilerleyişinden ve düzenlediği eylemlerden memnuniyetinden bahsederdi. Zerkavi başka bir şeydi. Bu gerçek Selefiliğin, ağır psikopat bir bünyede ve modern tekniklerle nerelere varabileceğine dair ürkütücü bir ipucuydu.

Nicholas Berg’in kafasını bizzat kestiğini söylediğinde aldığı tepkiler, Yeşil Adam’ın hoşuna gitmişti. El Naci’nin “vahşetin idaresi” kitabında yazanları adım adım hayata geçirmeye başlamıştı. Üstelik o kitapta yazmayan bir şeyi de yapıyor, vahşeti bizzat idare ederek örgütüne daha fazlasını vaat ediyor ve daha fazlasını yapmaları için motivasyon kaynağı oluyordu!

“Dünya El Kaide tehdidinden korkarken, çok daha kötüsü geliyordu.”

Haziran ayı geldiğinde Bremer’in kredisi tükenmişti. Bir C-130 kargo uçağına binip törenle evine dönmesi gerekirken, Zerkavi tarafından hedef alınmamak C-130 içindeki kargo sandıkları üzerinden gizlice uçağın arka kapısından çıkıp, küçük bir uçakla Ürdün’e kaçmak zorunda kalmıştı. Zerkavi’nin kellesi artık 25 milyon dolar ediyordu ve bir lokma ekmek yemeye muhtaç Irak’ta, Zerkavi’nin çevresinde böylesine bir para için bile Zerkavi’yi satacak bir adam bulamamıştı koalisyon güçleri!

2004 Haziran ayında Bremer Irak’ı terk ederken, Zerkavi “esas düşmanlarına” açacağı savaşı sözlü bir tehditten fiile geçirmeye de karar veriyordu; Şiiler.

Şimdi Irak, ABD işgalinden sonra mezhep savaşıyla kavrulacak, oyuna İran gibi başka oyuncular da dâhil olacaktı. Dünya El Kaide tehdidinden korkarken, çok daha kötüsü geliyordu.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları