Selefi terör: IŞİD’e giden yol – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______27.11.2019_______

Selefi terör: IŞİD’e giden yol

Musa Uçan

Takıyuddin ibn-i Teymiye: Anadolu topraklarında, bugünkü Harran’da 1263 senesinde dünyaya gelen bir sözde din âlimi. Vahabi ve Selefilerin Şeyh-ül İslam bildiği birisi. Hanbelî fıkıh ve hadis âlimi iken önce mezhebinden arındı. Temel bağlamda buna gerekçe olarak Hz. Muhammed döneminde hiçbir mezhep olmadığı fikrine bağlanmasıydı.

Teymiye, tasavvufu yani felsefeyi inkâr eden bir fikir akımının yaratıcısıydı. Ona göre tasavvuf, tefsir ve hadis, sünnet yorumu şirkti. İşin açıkçası, Şam’da öldüğü 1328’de kendisine biat eden veya onu bir “müceddid” yani “reformist” olarak gören ya da onun bu fikirlerine değer veren pek kimse yoktu. Bunun en büyük sebebi olarak yaşadığı dönemdeki kabul görmüş din âlimlerinin neredeyse tamamının kendisine çeşitli gerekçelerle reddiye ilan etmesi, Teymiye’yi tekfir etmeleriydi. Teymiye’nin fikirleri, kendisinden asırlar sonra manipüle edilecek ama kendi döneminde “saçmalık” olarak anılacaktı…

Teymiye’ye göre İslam, sadece Hz. Muhammed ve Sahabeler döneminde yaşanan, yapılan, var olan şeylerle ölçülürdü. Teymiye, asırlarca süregelen bir entelektüel birikimi yok sayıyor, farklı kültürlerdeki toplumların, din âlimlerinin ortak akılla ortaya koydukları felsefe ve anlayışı tekfir ederek o dönem için dağa kafa tutan tavşan görünümünde radikal ve marjinal bir profil ortaya koyuyordu.

“Şeriat için her şey caiz”

Selefi kelimesi esasen “sulüf” kökünden türeyen bir kelime. Tam Türkçe bir mana vermek gerekirse; “öncül” en doğru kelime olacaktır. Selefi fikriyatına göre İslamiyet’e öncülük edenlerin yolundan gitmek, İslamiyet’in ilk doğduğu yıllarda yaşamış olan Sahabeler ve peygambere yorumsuz, olduğu gibi öykünmek “arındırılmış İslam’ın” ta kendisiydi. Tekfir adetlerinin temelinde yatan felsefe işte tam da budur. Tekfir dediğimiz şey de, Hıristiyanlıkta var olan Aforoz olgusuyla kıyaslanabilir. Tek farkı; Hıristiyanlıkta Aforoz’u din adamları yapıyor. Selefi anlayışta ise, bu anlayışa mensup herhangi bir kimse, ameli eksik olan yani farzları yerine getirmeyen herhangi bir Müslüman’ı tekfir edebiliyor. Zaten tekfir ettiğinde, karşısındaki otomatik olarak “mürtet” oluyor. Biliyorsunuz, kâfir tövbe edip Müslüman olabilir ya da ek vergiler vererek (cizye) ve diğer bazı şartlarla Hıristiyan veya Musevi olarak yaşamaya devam edebilir, Dar-ül İslam’da. Bu tabiri de açalım; Selefi kimseler için nihai hedef tüm dünya topraklarının İslam kanunları ile yönetilmesidir. Kurtarılan bölgeler Dar-ûl İslam, kendilerinin tarif ettiği İslam kanunlarının hüküm etmediği topraklar ise “savaş alanı” yani Dar-ûl Harp. Eğer üzerinde yaşadıkları topraklar eksiksiz İslami kanunlar (Şeriat) ile yönetilmiyorsa, bu sağlanana kadar İslam’da haram olarak tabir edilen her şey bu amaçta caizdir. Mesela radikal bir cemaatin, bankada faizde para işletmesi o parayı kullanacağı hedef Şeriat Devleti olduğu için caizdir v.b.

Selefiliği pratikte tanımlayacak örnekler verecek olursak; mesela Hz. Muhammed döneminde mezar ve türbe var mıydı? Yok. O halde yıkılmalı. Şiilik mi? Böyle bir yorum doğrudan şirkti, bunlar sapkın baş düşmanlardı. Pantolon, gömlek, diş macunu mu? Yahu cübbe, ihram, misvak kullanmadı mı peygamber? Bayramlarda Türklerin kandil gibi adetleri şirktir mesela. Ya da Nevruz kutlamak; doğrudan Allah’a savaş açmak. Kâfirlere karşı kazanılmış savaş ve toplumsal kazanımların yıl dönümü olan milli bayramlar diye bir şey de yoktur. Selefi anlayışa göre önce Müslüman ümmeti tek tip olmalı, tıpkı koyu Marksist düşüncenin ideal yurttaş kavramı gibi. Dünyayı Dar-ûl İslam haline getirmek için cihat; cihat için ortak irade gerekiyorsa işte bu ancak böyle sağlanırdı zira Allah’ın rızası ancak böyle alınır, derler.

İbni Teymiye’nin ölümünden sonra Selefi felsefesi hakkında yazılmış reddiyeler ve Osmanlı hükmü altında Arap Yarımadasının yaşadığı bugüne nispeten çok daha huzurlu geçen birkaç asırlık dönemde, Selefilik büyük Arap kentlerinin uzağında yerleşik radikal bazı kabileler haricinde görülmüyor. Elbette Selefi fikrin frenlenmesinde Türk hükümdarlığı en temel faktör olmuştu. Akıl, ahlak ve ehl-i sünnet yani hakikate ve mantığa yatkın bir İslam yorumu benimseyen Türkleri hem İslamiyet sancağını Avrupa’da dalgalandırması hem de gelmiş geçmiş en güçlü Müslüman imparatorluk olması tekfir edilebilmesini çok güç kılıyordu.

Osmanlı, Sanayi Devrimini yaşayan Avrupa’nın bu endüstriyel evrimini değil yakalamak görmezden geldi, hatta beyhude buldu. Kendi topraklarında madencilik, tarım, sanayi, inovasyon gibi devleti ayakta tutacak temel şeyleri yalnız ihtiyacı kadar, sistemsiz ve plansız, ananevi yöntemlerde derme çatma götürürken Avrupa kendisini bugünlere taşıyacak teknolojilerin altyapısını atmaya başlamış ve bunun için artık yeni ham madde kaynakları aramaya başlamıştı.

O tarihe kadar Afrika, Güney ve Kuzey Amerika’yı ihtiyaçları doğrultusunda rahatça sömürgeleştiren Avrupalıların yeni temel ihtiyacı ise taş yağı, yani petrol olacaktı. Petrol kelimesi, taş manasına gelen Petr ve bildiğimiz gibi yağ manasındaki oil’in birleşimidir yeri gelmişken… İşte bu ihtiyaç, 18. Yüzyıl’da hâsıl olduğunda Avrupa’nın hedefi Afrika ve Amerika’daki gibi yerliler değil; kadim ortak düşmanı olan Türkler olacaktı. İngiltere ve Hollanda’ya Osmanlı coğrafyasındaki büyük petrol rezervini tanıtan sonradan da petrol zengini olan Osmanlı Ermenisi ve diplomatı, Kayseri Talas’lı Kalust Gülbenkyan Avrupa’nın tam da aradığı kişiydi…

Türkmen petrolü…

Birinci Dünya Savaşında Tanrı, Türk’e Mustafa Kemal’i verdi. Mustafa Kemal’in eşi benzeri görülmemiş askeri ve siyasi dehası, teşkilatçılık kabiliyeti, reformist yapısı, Türkçülüğü devlet denen devasa bürokrasi makinesine uyarlama ideali ile Türkiye’yi birinci dünya savaşında “kazananlar hanesine” yazdırdı.

Fakat Mustafa Kemal’in, Türkiye gibi hürriyetlerine kavuşabilmeleri için elinden geleni yaptığı Suriye ve Irak’ta, Sykes ve Picot’un hayaletleri hala geziniyor.

Petrol denen emtiayı ve bunun ticaretini iyi kötü bilip bir de tarihe meraklı olan hiç kimseyi Birinci Dünya Savaşı’nın siyasi sebeplerle çıktığına ikna edemezsiniz!

2016 senesinde Musul’da dünyanın gözü önünde Barzani – IŞİD tiyatrosu ile Haham Sallum Barzani’nin soyu tarafından “gasp edilen” Türkmen petrolü, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasındaki ana sebeplerden birisiydi.

Kayseri – Talas kökenli, İstanbul doğumlu ve St. Joseph mezunu bir Osmanlı Ermenisi ve diplomatı olan Kalust Gülbenkyan petrolle henüz 22 yaşında tanışmıştı. Bakü’de fışkıran petrol sahalarından birinin sahibi olan ailesinin işlerini takip için gidip Kafkaslar bölgesinde ticaretle tanışmıştı. Gülbenkyan, ABD, Romanya ve Bakü’de çıkarılmakta olan petrolün dünya geleceğini şekillendireceğini bu dönemlerde öngörmüştü. Petrole olan talep, fiyatını dahi sormadan sadece her ay düzenli pay alabilmek isteyen büyük müşteriler ve bu tedariki mümkün kılmak için kıvranan güçlü diplomat ve tüccarların devamlı tedarik için verdiği tavizler Gülbenkyan’ın bu öngörüsünü destekler cinsteydi. Genç yaşında bir hedefi olmuştu; Dünyada başka yerlerde de petrol var ve bunu bulan, işleyen, nakleden dünyaya hükmedecek ve genç Kalust yeni rezervler bulunurken sahnede olacaktı!

Kalust Gülbenkyan St. Joseph Lisesi Mezuniyet fotoğrafı

Gülbenkyan, 1829 senesinde yayın hayatına başlayan Revue des Deux Mondes (İki dünyanın eleştirisi) dergisine de 1890’larda petrol üzerine bu öngörülerini gören makaleler gönderiyordu. Fransa basınını dikkatle takip eden İstanbul’daki Osmanlı jurnal camiası, Gülbenkyan’ın bu yazılarını dikkatle takip ediyor, Babıâli’yi sıkı takip eden / ettiren 1. Abdülhamit Han’a da bu genç Ermeni hakkında raporlar gidiyordu. Fransa ve İngiltere’de devam eden eğitim hayatı döneminde Bakü tecrübesi ile uzmanlaşan Gülbenkyan, buralardaki petrol kumpanyaları (şirketleri) ile de görüşüyordu. Bir efsane gibi dilden dile dolaşan Türkmen petrolünü bu şirketlere anlatan Gülbenkyan, muhtemel ki bu “ensesi kalınlardan” aldığı cesaretle İstanbul’a döndüğünde bir şekilde saray çevresine yakınlaşıp padişahtan petrol arama iznini koparmayı kafaya koymuştu.

“Bay yüzde 5” lakabı ile tanınan ve bugün ailesi hala dünyanın en zengin ailelerinden olan Kalust Gülbenkyan’ın ölümünden birkaç sene önce çekilmiş fotoğrafı

Tabii ki İstanbul, her ne kadar teknolojik gelişimlerde geride kalsa da Avrupa’da Türkmen petrolüne artan ilginin ve hatta Gülbenkyan’ın temaslarından haberdardı. Bu ilgi karşısında 1. Abdülhamit Han’ın aldığı önlem, Türkmen petrolünü şahsi servetine dâhil etmek olmuştu.

Yalnızca adı “Türk” petrol

İttihat ve Terakki yönetimi devraldığında, Gülbenkyan için beklenen an gelmişti. Hazineye devredilen Musul – Kerkük petrolleri için gelen yabancılar artık geri döndürülmüyordu. Deutsche Bank, Wells Fargo gibi bankalar ivedi ile buralara yatırım bütçeleri ayırarak pastadan pay kapma yarışına avantajlı girmişti, 19. Yüzyıl sonlarına gelindiğinde. Tabii Osmanlı Devleti, yabancılara satacağı petrol için kendi uzman heyetini kurarken Gülbenkyan’ın bu heyete dâhil olmaması beklenemezdi. Maliye Nazırı Cavit Bey ile İngiltere’ye giden Gülbenkyan, Nazırın İstanbul’a geri çağırılması ile İngiltere’de Türkmen petrolü ile ilgilenenlerin tek muhatabı olacaktı. Gülbenkyan’ın İngiltere’de diplomatlığı döneminde önce National Bank of Turkey (Evet, Türkiye Ulusal Bankası adıyla) bir banka sonradan da Türk Petrol kumpanyası kurulmuş ve petrol arama imtiyazları bu firmaya devredilmiştir. Maalesef bu şirketin yalnızca adı Türk kalmıştır. Gülbenkyan’ın şahsen %5 hissedarı olduğu kumpanya İngiliz, Alman, Hollanda ve ABD’lilerin eline geçmiş ve genç cumhuriyetimiz bu toprakların hâkimiyetini tekrar eline alamayınca Türkmen petrolleri kendi sahiplerine hiç nasip olamamıştı.

Türkmen petrolleri haritası

Genç cumhuriyet, Musul ve Kerkük’ü de topraklarına katmaya çalışırken Kürt kartını oynayıp Türkmen petrolünün egemenliğini ele geçiren “yedi kız kardeşler” (Exxon, Shell, Bp, Mobil, Texaco, Gulf ve Chevron) Amerika’nın Irak’ı işgali sonrası bölgeye iyice yerleştiler.

Tabii daha sonrasında Arap yarımadasının her tarafında bu taş yağı denen şeyin varlığı keşfedilince batının siyaseti de buna göre şekillendi. Günümüzde sanayinin olmazsa olmazı olan hidrokarbon kaynakları, aynı coğrafyada dökülen kanın sebebi olmaya devam ediyor.

ABD’nin takıntısı: İsrail’in enerji gereksiniminin güvenceye alınması

Barzani’nin payına düşük kaliteli, balçık oranı yüksek Tawke denen bölgeden çıkan petrol düşerken dünyada ham petrol kalitesinde ilk beşe girecek, petrolün “şampanyası” denebilecek, Taq-Taq diye nitelendirilen Türkmen petrolü bir dönem Saddam’ın kamulaştırması ile SOMO şirketi üzerinden Irak halkının olsa da Saddam, petrole el atmasının bedelini ödedi ve Türkmen petrolü tekrar büyük oyuncuların kontrolünde oldu.

2003 Nisan ayında İsrail’in o dönemki altyapı bakanı Joseph Paritzky, Ha’aretz gazetesine verdiği demeçte 1948 senesine kadar faal olan Musul – Hayfa Petrol Boru Hattı’nın tekrar faal olması için çalıştıklarını söylemiş, Amerikan istihbarat kaynakları da bu konuyu tartıştığını doğrulamıştı. Suriye topraklarından geçen ve rejimin izin vermediği hat için henüz o dönem Bush yönetimi Şam yönetimini kimyasal silah sahibi olabileceği yönünde suçlamıştı. Paritzky, sonradan enerji bakanı olarak kabinede devam edecekti…

İsrail’in enerji gereksiniminin güvenceye alınması; Kissinger döneminden bu yana katı bir ABD Orta Doğu politikası ölçütü. El altından İran ve Suudi Arabistan’dan “iç rekabeti artırma” adına münferit miktarlarda alsa da, petrolde göbekten Rusya’ya bağlı olan İsrail için Türkmen petrolü demek, ordusuna şu an yaptığı yatırımı ikiye katlamak demek desek herhalde daha anlaşılır olacaktır.

Vaat edilmiş toprak, bayrağındaki mavi çizgilerin falanca nehirleri simgelemesi… Bu düzeni döndürenler bu tip şeylere inanan kimseler değil. Her şey hidrokarbon ve bunun nakil hattının ele geçirilmesi ile ilgili.

ABD’nin PKK’ya Erbil’den Lazkiye’ye kadar bir koridor sağlama çabasının ardında da Kissinger döneminden kalan bu “takıntı” yatıyor; “İsrail’in enerji gereksiniminin güvenceye alınması!”

Elbette bu politika için bir asrı aşkın bir süredir Orta Doğu’da çok kan döküldü. Birbirinden farklı örgütler, siyasi liderler, hanedan üyeleri, krallar, diktatörler bilerek ya da bilmeden bu gayeye hizmet etti. Hikâyenin bundan sonraki kısmında ABD’nin bu politikasına en büyük hizmeti veren ideolojinin en radikal elementi olan IŞİD’i ve kamuoyunun pek de bilmediği IŞİD’in gerçek kurucusunu inceleyeceğiz…

Kötülüğün doğumu: Torbacı Yeşil Adam’ın evrimi

Ahmad Fadil an-Nazal al-Halayla. Türkçe telaffuzu ile Ahmed Fazıl Haleyle. 1966 Ürdün, Zerka doğumlu.

7 çocuklu bir ailede büyüdü. Birleşmiş Milletler tarafından, esasında Filistinli mülteciler için yapılmış bir okulda başladığı eğitim hayatı pek de parlak sayılmazdı. Ürdün ordusunda tamamladığı askerliğini bitirdiği 1983 senesine kadar yaşadığı yerde yeterince antipati toplamıştı.

İşlediği suçların kefalet bedeli olarak ailesinin parası ve sabrı taştığında cezaevi ile tanıştı. Rivayete göre bir İsrail güvenlik noktasında üzerinde uyuşturucuyla yakalanmıştı. Meşhur Ruseifah Filistinli sığınmacı kampında, dışarıda olduğundan daha çok seviliyordu. Kadın ve uyuşturucu için para bulabilen sığınmacıların yolunu dört gözle beklediği, dövmeli motorcu Haleyle bu kamptaki “müşterileri” için ‘Yeşil Adam’dı. Cezaevine girene kadar dindarlığı söylemde kalan bu adam, çıktığında bu işlere tövbeli ve kendini dine adamaya karar vermişti. Aslında Haleyle, kendini dine adamamıştı; onun tek yaptığı şey içindeki öfkeyi “ulvi amaçlara” kanalize etmekten başka bir şey değildi!

Haleyle’nin 90’ların başında çekildiği düşünülen bir gençlik fotoğrafı

Hapisten çıktıktan sonra Haleyle için “sıradan cami ve cemaatler” sıkıcı bir hal almıştı. 80’lerin sonlarında Haleyle, “namazdan daha fazlasını” hedefleyen arkadaşlar edindi kendisine. Bir Cuma namazında, Afganistan’da İslam’a savaş açıldığı ve bir avuç Müslüman’ın kâfirlerce kuşatıldığını dinledi. Cami cemaati adeta galeyana gelmiş, ağlayan, öfkeyle slogan atan, tekbir getiren kalabalık, imamın “Afganistan’a gidin ve cihat edin” çağrısıyla adeta kendinden geçmişti. Haleyle’nin adını koyamadığı arayışı işte buydu. Kafasının uyuştuğu birkaç Filistinli arkadaşıyla birlikte 89 senesinde Ürdün’deki Beytu’l Ensar Bürosu adında cihat etmek isteyenleri örgütleyen bir organizasyon yardımıyla Afganistan’a cihat için yola çıkmıştı. El Kaide’yi henüz kurmuş olan bin Ladin ile tanışıklığı tam da bu seneye denk geliyordu.

Rumuz: El-Zerkavi

Usame bin Ladin oldukça zengin bir Suudi ailenin çocuğuydu. Karizmatikti. Çevresine göre entelektüel birikimi yüksek, idealleri ise o güne kadar duyulmamış mutlak bir zafer vaat ediyordu, savaşçıları için. Bu görüşmenin bin Ladin açısından akılda kalacak hiçbir yanı yoktu. Haleyle gibi bir serseri, bin Ladin için ancak silahlı gücüne katacağı artı bir personel demekti. Ancak Haleyle, diğerlerinden farklıydı.

Onun keskin dili ve radikal hedefleri burada Gulbeddin Hikmetyar, Ebu Muhammed el-Mukaddesi gibi dönemin etkin cihatçılarının dikkatinden kaçmamıştı. Haleyle, bu isimlerin sohbetlerine katılmak için evlerine girip çıkmaya başlamış, sahada silahlı gruplar yöneten bu isimler tarafından adım adım yetkilendirilerek İran sınırının denetim ve kısmen komutasını almıştı. Usame bin Ladin için hala dikkate değer biri olmasa da, en azından artık “senin adın neydi” diye sormaktan vazgeçecek kadar tanıyordu Haleyle’yi!

Artık Musab ez-Zerkavi diye bilinen Haleyle’nin Afganistan’ı ilk ziyareti sırasında çekilmiş nadir fotoğraflarından. Fotoğrafın ilk olarak Pakistan gizli servisi ISI’nin elinde olduğu düşünülüyor.

O artık Ahmed Fazıl Haleyle değil, el-Zerkavi olmuştu. Örgüt içindeki konumu onu da artık bir rumuz kullanma mecburiyetinde bırakmıştı. Suudi Arabistan istihbaratının paralarıyla alınan ABD menşei Stinger füzeler, uydu telefonları, mayın ve birçok teknolojik askeri teçhizat edinmişti örgüt. Elbette tek mali kaynak Suudi Arabistan ve ABD’den gelen yardımlar değildi. Örgüt bu dönemde dünyadaki en büyük uyuşturucu organizasyonunu da yapıyordu.

Pakistan ordusu subayı Bin Ladin’den 90’ların başında El Kaide elebaşı Bin Ladin’e. Afganistan’da çekilen fotoğrafta Taliban milisleri ile görülüyor. El Kaide’nin ana kadrosuna ait bir arada çekilmiş fotoğrafa rastlamak oldukça güç. Hatta Bin Ladin dışındaki birçoğu o dönem uzun süre sima olarak tanınmıyor, basına ne görüntü ne de bir ses kaydı vermiyor, ancak Bin Ladin’in propaganda filmlerinde yüzleri kapalı olarak yer alıyorlardı. Fotoğraftaki Taliban milisleri Pakistan’ın ABD bilgisi dâhilinde başlayıp kontrolden çıkan desteğiyle Bin Ladin’i yaşattı. 11 Eylül’den sonra iş tersine döndü, Taliban El Kaide’nin evi, milisleri ise insan kaynağına dönüştü. El Kaide’nin kurucu çekirdek kadrosu yalnızca gözü kara teröristler değil aynı zamanda çok etkili ideolog ve teşkilatçı kimselerdi.

İktidar savaşları

Sovyetler Birliği, Afganistan’da yenilgiyi kabullenip ülkeyi terk ettikten sonra örgüt içerisinde beklenen oldu ve iç hesaplaşma, daha doğrusu “iktidar savaşı” baş gösterdi. Zerkavi, her ne kadar kendi gibi Ürdünlü olan el-Mukaddesi’ye yakın olsa da bu iç çatışmada Arapları değil, Afgan-Peştun gruplarla hareket etti ancak hesap yanlıştı. Bin Ladin, bu grubu tasfiye etti ve Zerkavi, Hikmetyar’la beraber İran’a oradan da tek başına Ürdün’e 1993’te geri döndü.

Döndüğünde Zerkavi, artık çok tecrübeli bir cihatçıydı. Propaganda, örgütlenme, EYP, suikast, silah kullanımı, psikolojik harp teknikleri gibi donanıma sahipti ve dahası “gerçek savaşçıları” komuta etmiş, insan kaynağı yönetimi ve örgütlenme konusunda da bir uzmandı. Sonradan ters düşmüş olsa da, Ürdünlü el-Mukaddesi’nin ona aşıladığı Selefilik Zerkavi’nin adeta ömür boyu aradığı kimliği olmuştu o dönem. İlk iş “yeterince Müslüman olmayan” Ürdün’de bir İslam Devleti kurmak için örgütlenmek oldu. 1994’te bu amacı uğruna Ürdünlü iki kamu yetkilisini öldürdüğünde kıskıvrak yakalandığında, sorgulama esnasında asla geri adım atmadı. Hiçbir pişmanlık emaresi de göstermedi. Zerkavi, kendisini sorgulayanlara kendisini salmaları gerektiğini ve yaptığı her şeyin İslami açıdan hem tabii hem de gerekli olduğunu savunuyordu! Zerkavi, Ürdün kralını hilafet kurmak için devirme suçundan ünlü Swaka cezaevini boylamıştı. Zerkavi, Swaka’da İhvancı bir ideolog olan Ebu Muhammed el-Makdisi ile tanıştı. Makdisi, Zerkavi’nin radikalizmini adeta bileyerek keskinleştirmişti. Bu esnada Ürdün’de Müslüman Kardeşler hareketi de boş durmuyor, güçleniyor taleplerini çekinmeden ifade ediyorlardı. 1999 senesi geldiğinde, Zerkavi’nin “baş şeytan” dediği Ürdün kralı Hüseyin ölmüş, yerine geçen Kral Abdullah ise Müslüman Kardeşlerle çatışma yaşamamak adına 15.000 İhvancı mahkûmla beraber Zerkavi’yi de genel afla salıveriyordu. 1999 senesindeki bu afla çıkan Zerkavi, Ürdün’de kurmak istediği “İslam Devleti” için örgütlenmek amacıyla Pakistan üzerinden tekrar Afganistan’a giderek burada seneler sonra bin Ladin’le tekrar buluştu.

Bu buluşmayla ilgili dünya 2016 Ekim ayına kadar, 2005 senesinde El Kaide’de yöneticilik yapmış olan Saif al-Adil’in anılarını referans aldı. Adil’in iddiasına göre 1999, Zerkavi ve bin Ladin’in ilk tanıştığı yıldı ve bu buluşmada Bin Ladin Zerkavi’den El Kaide’ye biat etmesini istememiş ama yine de Herat’ta bir askeri kamp kurarak adam yetiştirmesine izin vermişti. Bin Ladin, 2009 senesinde bizzat bunu yalanladı.

Tevhit ve cihat medresesi

Zerkavi, uzun süre sonra bir araya geldiği Bin Ladin’e, Ürdün’de ne yapmak istediğini anlatmış, Bin Ladin zaten kendi “bahçesinde” yetişen bu adama Herat’ta bir kamp, silah ve destek vermişti. Evet, Zerkavi El Kaide’ye bağlılığını ilan etmemişti ama bu Bin Ladin için sorun değildi. Zaten, tamamen hazır olmadan bu adamın bağlılık ilanı El Kaide liderinin hiçbir işine yaramazdı. Zerkavi, Sovyetlere karşı savaşırken İran sınırında yakın ilgilendiği militanlardan hayatta kalan ve tecrübeli olanlarla başlayarak hızla Arap militanlar topladı. Zerkavi burada kurduğu kampa “Tevhit ve Cihat Medresesi” adını vermişti. Diğer yeteneklerine burada kimyasal silah üretimi ve kullanımını eklemiş, Bin Ladin’e sadece parasal olarak bağlı hale gelse de ciddi sayıda adamı olmuş bir lidere dönüşmüştü.

2006’da “The Charlotte Observer” için yayınlanmış karikatürde Bin Ladin ve Zerkavi söylemleri arasındaki tutarsızlığı hicvetmiş. Bin Ladin; “ABD İslam’a karşı savaşıyor” derken Zerkavi “O halde onlar durana kadar Müslümanları öldürmeye devam edeceğiz!” diyor. Zerkavi’nin Şii’leri birincil düşman olarak görmesi ile Bin Ladin’in ekolünden daha koyu bir Selefiliğe yöneliyordu. İlerleyen yıllarda, Zerkavi’nin Şii nefreti öyle katliamlara yola açacaktı ki El Kaide, Zerkavi’ye “insaf et” demek zorunda kalacaktı!

11 Eylül saldırıları sonrası başlayan ABD operasyonu, Herat’ı da dümdüz etti. Çok fazla sayıda adamını tek bir hava saldırısında kaybeden Zerkavi için Afganistan’da kaçacak hiçbir yer kalmamıştı. Yaralı Zerkavi, İran’a kaçtı. Sünni olmayan hiç kimseyi Müslüman saymayan ve hatta Sünnileri de kendi katı felsefesine uymadığı müddetçe mürtet olarak gören Zerkavi’nin İran’da Gulbeddin Hikmetyar himayesinde bir müddet kaldıktan sonra son durağı ve “kariyerinin zirvesine ulaşacağı” Irak’a geçecekti.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları