19.07.2024

Şeyh Said İsyanı

İsyanın başarılı olması durumunda bile bu halkla bir şey yapılamayacağını söyleyen Şeyh Said, halkın şeriata razı olmadığından yakındı.


Şeyh Said İsyanı yakın tarihimizin tartışmalı konularının başında gelir. Üzerinde uzlaşma sağlanamayan konuların başında isyanın temelinde dinî kaygıların mı yoksa etnik unsurların mı yer aldığı gelir. Tarihçiler arasında bu gibi tartışmalara neden olan Şeyh Said İsyanı, kamuoyu nezdinde de çoğu zaman hamasetten öteye geçemeyen yorumlarla ele alınmıştır. Bunun temel nedeni; tarihsel bir mesele olarak incelenmesi gereken bu isyanın çeşitli sebeplerle günümüz siyasetine alet edilmiş olmasıdır. Kimi zaman ideolojik, kimi zaman dinî saplantıların şişirdiği hamasi tavırlar bize göre yaşanan sürecin objektif bir şekilde ele alınmasını engellemekte ve gerçeklerin üzerini örtmektedir.

Seyh İsyanına Giden Süreçte Yaşanan Olaylar

Şeyh Said isyanı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ayaklanması olmakla beraber, isyanın yaşandığı bölgelerde Osmanlı Devleti’ne karşı da zaman zaman ayaklanmalar meydana geldiği bilinmektedir. Şeyh Said İsyanına kadar giden birbiriyle bağlantılı olan gelişmeleri sırasıyla ele alalım.

Şeyh Said İsyanına yabancılardan destek bulmaya çalıştığı için idam edilen Seyyid Abdülkadir’in babası Şeyh Ubeydullah Osmanlı Devletine isyan etmişti. 30 Ağustos 1879’da başlayan isyan bir buçuk ay sonra bastırıldı. Ubeydullah teslim oldu. Osmanlı Hükûmeti 20.000 kuruş maaşa bağladığı Ubeydullah ve ailesini 1881 yılında Hicaz’a sürdü. Ubeydullah’ın 1883 yılında ölmesinden sonra aile üyelerinin Cidde’de mecburi ikamet cezası kaldırıldı ve Seyyid Abdülkadir Türkiye’ye döndü. 1896 yılında II. Abdülhamid’e karşı yapılan suikast girişimine adı karıştığı için bu sefer Mekke’ye sürgün edildi. Meşrutiyet’in ilanıyla beraber tekrar İstanbul’a döndü. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı Devleti’nin dağılma ihtimaline karşı özerklik veya bağımsızlık isteyen Kürt ileri gelenleri Kürdistan Teali Cemiyeti’ni kurmuşlardı. Cemiyetin kurucusu ve başkanı Seyyid Abdülkadir’di.

Seyyid Abdülkadir’in en yakın adamı ve hizmetkârı Palulu Kör Sadi özerk Kürdistan faaliyetleri nedeniyle Meşrutiyet yıllarında Sadrazam Mahmud Şevket Paşa tarafından Taif’e sürülüyor, burada İngilizlere esir düşüp bir süre sonra serbest bırakılıyor. Seyyid Beşir Usame kampında esir bulunduğu sırada İngiliz komutan Deedes’e Kürdistan konusunda bazı projeler sunuyor.

Kör Sadi, sürgünden sonra gittiği Kahire’de sonradan Şeyh Said isyanına dönüşecek olan Kürt ayaklanmasına destek istemek için İngiliz istihbaratıyla temasa geçti. Bir İngiliz istihbarat memuruyla tanışan Sadi, büyük bir işe kalkışmak için hazır olduğunu, pek çok Kürt liderle beraber hareket ettiğini ve yapılan bu görüşme için Seyyid Abdülkadir’den tam yetki aldığını söylemişti. Bir başka ifadeyle görüşmeleri Azadi adına yapıyordu. Kör Sadi İngiliz istihbarat memuruna Gazi Paşa’ya suikast ile Dersim ve Palu dolaylarında büyük bir ayaklanma çıkarmak istediğini söyleyerek bunun için bir İngiliz yetkiliyle görüşmesi için aracılık etmesini istedi.

Kör Sadi ile görüşen kişiler aslında Türk casuslarıydı. Sadi’nin Kahire’de tanıştığı İngiliz istihbarat memuru Türk polisi Celal, Mr. Templen ise Taksim Belediye Zabıta memurlarından Nizamettin’di. Sarışın ve uzun boylu olan Nizamettin aslında İngilizce bile bilmiyor ama iyi derecede İngilizce konuşuyormuş gibi taklit yapabiliyordu. Bütün olup bitenler İstanbul Emniyet Müdürü Ekrem Bey’e rapor edilmiş, Ekrem Bey de bu önemli meseleyi İçişleri Bakanlığı’na bildirmişti. Kör Sadi’nin görüşmeleri sonucunda İngilizlerin desteğini almak konusunda ümitlenen Seyyid Abdülkadir, Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza ile İstanbul’da görüştü ve Kör Sadi’nin daha sonra itiraf edeceği üzere Şeyh Said isyanının planlaması bu sırada yapıldı.

İsyanın Fiilen Başlaması ve Sonrasındaki Gelişmeler

Şeyh Said her sene yazın Hınıs’tan yola çıkar, Palu’da yatan dedesinin mezarını ziyaret ederdi. 1924 yılının Aralık ayında yine dedesinin mezarını ziyaret etmek bahanesiyle yola çıkmıştı. Nasturi ve Beytüşşebap isyanlarından birkaç ay sonra gerçekleşen bu seferki yolculuk alışılmışın dışındaydı. Şeyh Said kendisine bağlı olanlara dedesinin mezarını ziyaret edeceğini söyleyerek çağrı yapmış ve etrafında büyük bir silahlı kalabalık toplanmıştı. Mevsim kış olduğundan şartlar yolculuk yapmak için uygun değildi. Her sene Palu’ya en kısa yoldan giden Şeyh Said bu sefer güzergâhını değiştirmiş, yol üzerinde bulunmayan köylere de uğrayıp silahlı adamlarıyla gövde gösterisi yapmıştı. Uğradığı yerlerde Hükûmeti şeriatın gereğini yapmamakla suçlayan, halifeliğin kaldırılması ve medreselerin kapatılmasının dine aykırı olduğunu anlatıp halkı kışkırtan Şeyh Said’in faaliyetleri bölge yöneticilerinin dikkatini çekmişti. Bazı vali ve kaymakamlar Şeyh Said’in bu hareketleri hakkında soruşturma yapmışlar ancak tehlikenin farkına varamadıklarından asayişi bozan bir durum olmadığını üst makamlara bildirmişlerdi. Şeyh Said beraberindeki kalabalık grupla birlikte Hınıs’tan sonra Bingöl’e, Genç merkezine, Lice’ye, Serdi köyüne uğrayıp buralarda yaklaşık iki ay kaldıktan sonra kardeşi Abdürrahim’in yaşadığı ve isyanın patlak verdiği yer olan Piran’a geldi.

Ergani madeni Jandarma Kıtası Üsteğmen Hüseyin Hüsnü, Eğil Takım Komutanı Teğmen Mustafa Hamdi ve Ergani Merkez Takım Komutanı Tahir Sami’nin düzenlediği 20 Şubat 1925 tarihli raporda Şeyh Said’in yaklaşık üç yüz kişiyle birlikte 11 Şubat’ta Piran’a geldiği, aslında 20 Mart’ta yapmayı planladığı isyanı erken başlattığı, buradaki müfrezenin silah ve atlarını almak fikriyle hareket ettiği ve mahkûmların Şeyh Said’in emriyle müfrezeye saldırdığı yazılmıştı. “Sallualâ Muhammed” diyerek üzerlerine hücum eden isyancıların dört saatlik bir çatışma sonunda iki jandarmayı yaraladıklarının bildirildiği raporda müfrezenin at ve eşyalarına el konulduğuyla karakol defterinin yok edildiği de ifade ediliyordu. Askerler esir tutuldukları sırada bizzat Şeyh Abdürrahim’in ağzından 1919 yılından beri bu fikri kazanmak uğruna gayet gizli çalışıldığını duymuşlardı. İsyancıların beş bin kişiyi bulduklarında Diyarbakır üstüne yürüyüp buradaki mahkûmları kurtaracaklarını, bilhassa valileri, subayları ve adliye memurlarını ortadan kaldıracaklarını, kendilerine en küçük bir direnişte bulunanı katledeceklerini, Sultan Abdülhamid’in oğlunu halifeliğe getireceklerini ve bu uğurda masum ahâlinin kanını dökmekten çekinmeyeceklerini vurgulayan raporun ek kısmında hem bu işin propagandasını yapanların hem de para ve silah karşılığında kandırılanların isim listesi verilmişti.

İsyanın başlamasıyla birlikte civardaki yerleşim yerleri hızla işgal edildi. İsyanı başlatan çatışmanın üzerinden 24 saat bile geçmemişti ki genç isyancıların eline geçti. Daha sonra Hani, Palu, Lice, Elazığ, Silvan ve Varto asiler tarafından işgal edildi. Ele geçirilen yerlerde valiler, kaymakamlar, devlet memurları esir alındı. Bunların yerine sözde devlet memurları atandı.

İsyanın Ankara’ya yansımasıyla birlikte yeterli tedbirleri almadığı düşünülen Başbakan Fethi Bey istifa etti. İsmet Paşa hükümeti kuruldu. Sıkıyönetim ilan edildi. İstiklal Mahkemeleri tekrar kuruldu. Askeri harekât yapılması kararlaştırıldı.

İsyancıların Yakalanması ve Yargılanması

Diyarbakır saldırısının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra isyan zayıflamaya başlamış, Şeyh Said dahi Hükûmet güçlerine karşı koyamayacağını anlamıştı. Askerin sıkı takibi sonucunda isyancılar Hançok ve Gözil Dağı’na sığınırken Şeyh Said birkaç hizmetçisiyle birlikte Solhan’a kaçmıştı. Burada Şeyh Abdullah, Kasım Bey ve ileri gelenlerle bir toplantı yapan Şeyh Said, Kasım Bey’e “Buradan aileleri göndeririz, biz de doğru Murad Köprüsü’nü geçeriz, İran’a Simiko’nun yanından İngilizlere katılırız.” demişti. Toplantıdan geri çekilme kararı çıktı. Varto istikametinden çekilip Murat Köprüsü’nü geçerek Muşlu Nuh Bey’in yanına gidilecek, duruma göre hareket edilecekti. En kötü durumda İran’a kaçıp, İngilizlere sığınılacaktı. Bu kararla yola çıkıp Muş’a kadar ilerleyen isyancılar Murat Köprüsü’nü geçmenin mümkün olmadığını anladılar. 14 Nisan 1925’te teslim olma kararı alındı. Şeyh Said başta teslim olmaya karar vermiş ancak sonradan bu kararından vazgeçmişti. 14 Nisan gecesi Kasım Bey ve adamları Abdurrahmanpaşa Köprüsü üzerinden geçerken Şeyh Said’i silah zoruyla alıkoydular ve Osman Nuri Paşa’ya haber verdiler. Şafakla birlikte gelen müfreze isyancıları silahlarıyla birlikte teslim aldı.

21 Nisan 1925 tarihinde İstanbul Valisi Süleyman Bey tarafından Şark İstiklâl Mahkemesi Savcılığına yazılan yazıda Kürdistan isyan hareketiyle ilişkili görülmelerinden dolayı İçişleri Bakanlığı’nın emriyle yakalanan şahısların yargılanmak üzere evraklarıyla birlikte polis başmemuru Ziya Bey’in gözetiminde yola çıkarıldıkları bildiriliyordu. Bu şahıslar feshedilen Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı 75 yaşındaki Seyyid Abdülkadir, 46 yaşındaki Seyyid Mehmed, 36 yaşındaki Palulu Kör Sadi ve 30 yaşındaki Erbilli Nafiz adında bir aşiret reisiydi. İngiliz yetkililer zannederek görüştükleri Türk casuslarının raporları onların yakalanmalarına neden olmuştu.

14 Mayıs 1925 tarihinde Seyyid Abdülkadir, Seyyid Mehmed, Erbilli Nafiz, Palulu Kör Abdullah Sadi ve Jin gazetesi yazarlarından Kemal Fevzi’nin yargılanmasına başlandı. 21 Mayıs’ta yapılan mahkeme Kör Sadi’nin Kürt Devleti kurulması için yaptıkları her şeyi itiraf etmesi ve Seyyid Abdülkadir’in buna itiraz etmesi nedeniyle epey hararetli geçti. Savcılık sorgusunda hakkındaki suçlamaları reddettiği halde mahkemede kabul ederek herkesi şaşırtan Kör Sadi, bunun sebebini şöyle açıkladı:

“Uzun zamandan beri Seyyid Abdülkadir Efendi, beni iyi kötü besler, beni korurdu. Ben de kendilerine hizmetler ederdim. Tutuklanıp buraya geldikten sonra bana bir süre baktı. Fakat son günlerde beni tamamen terk etti. İnsanlar felaket günlerinde belli oluyor. Kendisine bu kadar hizmet ettim. Şu son günlerimde beni aç bıraktı. Ondan müteessir oldum. Ve zaten mahkemece anlaşılan durumu adalet huzurunda beyan ediyorum.

Hapishanede zorbalık yapmak istiyor. Bu gece beni az kalsın öldürtüyordu. Âlemi ateşle yakıp kendileri kurtulmak istiyorlar. Cumhuriyetin adaletinden, şefkatinden eminim.

İstanbul’da Mr. Templen ile konuşmalarım Seyyid Abdülkadir’in bilgisi ile yapılmıştır. Biz bu adamı hakiki İngiliz zannettik. Türk ve hatta emniyet memuru olduğunu katiyen anlamadık. Seyyid Abdülkadir konuşmalar hakkında talimat veriyordu. Hatta bir gün ‘Aşiretler ücret almaz. Silah, erzak ve bazı subayları elde etmek için para gerekir. Bundan başka terk edeceğim köşküm için de para isterim’ dedi. Ben de bunun üzerine Templen’den önce 250 bin, sonra da 500 bin lira istedim. Konuşmalar altı aydan fazla devam etti. Demin de arz ettiğim gibi esasları Seyyid Abdülkadir idare ediyordu. Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza, iki gün Abdülkadir’in evinde oturdu. Ayaklanmayı o zaman düzenlediler. Bu sebepten dolayıdır ki, Abdülkadir ayaklanmayı daha önceden biliyordu. Zaten Abdülkadir’in haberi olmadan Kürdistan’da yaprak kıpırdamaz.”

23 Mayıs 1925 tarihli oturumda mahkeme kararı açıklandı. Sanıklardan Seyyid Abdülkadir, Seyyid Mehmed, Kör Sadi, Hoca Askeri, Bitlisli Kemal Fevzi ve Hacı Ahti’nin idamına; Cemil Paşazade Ahmet İlyas ve Nafiz’in beraatına, Bekir Sıdkı’nın da Şeyh Said davasında yargılanmasına karar verildi.

6 Mayıs 1925’te Diyarbakır’a getirilen Şeyh Said’in buradaki yani Şark İstiklâl Mahkemesi’ndeki ifadesi savcı Süreyya Bey tarafından 21 Mayıs 1925’te alındı. Şeyh Said ifadesinde isyanın nasıl geliştiğini anlatırken özetle isyanı kendisinin planlamadığını ifade ederek olayları Allah’ın kaderi olarak yorumladı. İsyanın başarılı olması durumunda bile bu halkla bir şey yapılamayacağını söyleyen Şeyh Said, halkın şeriata razı olmadığından yakındı.

26 Mayıs’ta Şeyh Said ve arkadaşlarının ilk mahkemesi yapıldı. İddianame özetinin mahkeme başkanlığı tarafından sanıklara bildirilmesinin ardından savcı Süreyya Bey davanın içeriğini açıklamaya başladı:

“Hazır yargılanan sanıklardan Şeyh Said Efendi, yüzlerce binlerce askerin, halkın, kulların malını, hayatını yok eden hareketi fiilen idare etmiş ve hepsine amir olmuş sapkın, inatçı bir vatan hainidir.”

Yaklaşık bir ay süren mahkemenin sonunda alınan karar 28 Haziran 1925 tarihli oturumda mahkeme heyeti sanıklar hakkındaki kararını açıkladı. Şeyh Said ile beraber toplam 47 kişinin idamına, 30 kişinin beraatına, 3 kişinin hapsine, 1 kişinin sınır dışı edilmesine, 5 kişinin de kürek cezasıyla cezalandırılmasına, 5 kişinin dosyasının ayrıca yargılanmak üzere ayrılmasına karar verildi. Yargılamadan ayrıca, mahkemenin yetki alanı dâhilindeki tekke ve zaviyelerin kapatılması kararı çıktı.

Şeyh Said İsyanın Neresindedir?

Şeyh Said mahkemede “Ben, bu hareketin ne önünde, ne de ardındayım. Herkes gibi içindeyim.” diyerek isyanı yönetmediğini, hazırlık ve başlangıç evrelerinden haberi olmadığını, herhangi bir asi gibi hâlihazırda başlamış olan isyana dahil olduğunu iddia etmişti. İsyanın özellikle din konusunda yaşanan bazı siyasi gelişmeler sonucunda oluşan toplumsal bir birikimin neticesinde kendiliğinden geliştiğini, kendisinin isyanda hiçbir askerî komuta görevini üstlenmediğini ve çatışmaya girmediğini söyleyen Şeyh Said, aşiretlerin isyan sırasında kimseyi dinlemeden kendi başlarına hareket ettiğini belirtmişti. Kendi ifadesine göre Şeyh Said’in isyandaki tek görevi halka ve esirlere kötü muamele edilmemesi için asilere nasihat etmekti. Diğer sanıklar ise mahkemede Şeyh Said’i suçlamışlar ve onun korkusu ya talimatıyla isyana katıldıklarını söylemişlerdi. Şeyh Abdullah sorgusunda sonra Şeyh Said’den aldığı yazılı emir üzerine isyana katıldığını söylemişti. Şeyh Said Bingöl’ün düşmesinden sonra Şeyh Abdullah’a gönderdiği mektupta “Bu şehirleri alalım. Şeriat isteyelim. Bize katılınız.” demişti. Şeyh İsmail’in ifadesine göre Molla Resul adlı birisi adamlarıyla gelip “Gel, Şeyh Said istiyor.” diyerek kendisini isyana davet etmiş, red cevabı verince kendisine saldırmış, ahâli elinden zor almıştı. Şeyh Abdüllatif mahkemede isyana katılışıyla ilgili “Biraderimi götürdüler. Ben evden çıkmadım. ‘Mücahitlerin Emiri’ imzasıyla bana bir mektup da getirdiler. ‘Şeriata Türklerin itaati yok. Bunlara isyan etmeyenlerin şeriata göre katledilmeleri lazımdır.’ dedi. Beni katledeceklerdi.” diyordu. Hasan oğlu Şeyh İsmail mahkemede isyana nasıl dâhil olduğunu şöyle anlatmıştı:

“Yalnız isyan zamanında yirmi atlı ile bir hoca bizim köye gelerek ‘Hükûmetimizin bazı işleri bizim şeriatın aksindedir. Bunun için Şeyh Said Hükûmet aleyhine isyan edeceğinden sen de bu hususa bağlı kalacaksın.’ diye söylenilmesinden dolayı, bu tekliflerini asla kabul etmeyip reddettiğimde Şeyh’in emrine itaatsizliğimden dolayı dinden çıktığımı addererek derhal katlime kalktığında, ahâli tarafından kurtarılmam üzerine adı geçenlerin dönüşte durumu olduğu gibi Şeyh Said’e anlatmalarıyla öteden beri katil ve eşkıya olan Şeyh’in hizmetkârı Nebi adlı şahıs otuz atlıyla beraber köyümüze gelip beni darp edip bağlayarak doğru Şeyh’in yanına götürdüler. Şeyh Said bendenize bir takım nasihatlarda bulunarak ‘Bana bağlanmayı kabul etmediğiniz takdirde katlinize hüküm veririm.’ diye söyledi.”

Bütün bunların yanında Şeyh Said’in komutan tayin ettiği kişilere yazdığı mektuplardan isyanı sevk ve idare ettiği rahatlıkla anlaşılıyordu. Mesela 1 Nisan 1925 tarihinde yazdığı şu mektupta Şeyh Şerif’e talimatlar veriyordu:

“Selam ve dualar ederim. Fişeklerin yokluğundan cepheyi Belkini Dağına aldım. Bu tarafta Asker-i Rum (Türk askeri) fazladır. Eğer helak olmamızı gerektirecek bir engel yoksa Karaçol’dan geri çekilesiniz ve bir miktar yeterli kuvvet bize gönderesiniz. Şeyh Hüseyin ile beraber ve durumunuzu güzelce uzun uzadıya yazasınız. Dersim ne haldedir? Lehimize veyahut aleyhimizedir? Bugün bizim hayatımızı düşün. Kimsenin hayat ve malını düşünme. Biz mahvolduktan sonra başkalarının hayat ve malı bize ne fayda verir? Nefis, başkalarından önce gelir. Cümle savaş arkadaşlarımıza selamlar ve dualar ederim.”

Savcı Süreyya Bey Şeyh Said’in isyanı önceden planladığını, sevk ve idare ettiğini inkar etmesinin sebebini cezasını hafifletmek olarak yorumlamış ve şöyle demişti:

“Şeyh Said, tercih ettiği cinayetin ihanet ve alçaklığını takdir etti¬ğinden ziyâde, adalet huzurunda tecelli edecek akıbetini tamamen idrak etmiş görünüyordu. Onun pek az ve pek zayıf gördüğü bir tek ümidi vardı; isyanın daha önceden planlanmış olmadığını herkese inandırmak.”

Şeyh Said 16 Nisan 1925 tarihinde Varto Sorgu Hâkimliğinde verdiği ilk ifadesinde isyanın maksadını açıklarken özerklik temin etmekten bahsetmiş ve söyledikleri şu şekilde zapta geçirilmişti:

“(…) özerklik talep ve temin etmek ve Hükûmetin buna da razı olmadığı takdirde Diyarbakır’ı zapt eder etmez, gerekirse İngiliz Hükûmetine müracaat ederek Türk Hükûmetini maksatlarını temin etmek zorunda bırakmasını talep etmekten ibaret olduğunu (…)”

Vakit gazetesinin “Şeyh Said’in İfadatı” başlıklı haberinde Şeyh Said’in Varto’da alınan ifadesinde, “Kürdistan Krallığını teşkil için fırsatın zuhur ettiğini zannederek harekete geçtik” dediği yazıyordu.

Diyarbakır’a geldikten sonra özerklik talebinden bahsetmeyen ve bu konudaki iddiaları reddeden Şeyh Said gerek savcılık sorgusunda gerekse mahkeme esnasında isyanın din maksatlı çıktığını ve amacının Hükûmetten şeriat konusunda düzenlemeler yapmasını istemek olduğunu sık sık tekrarlamıştı. Mazhar Müfid Bey’in Diyarbakır’ı kast ederek “Fetihten sonra bağımsız bir Kürdistan Kraliyeti yapacaktınız, öyle mi?” sorusuna “Krallık filan bizim niyetimizde yoktu. Şeriat kurallarının uygulanmasıydı. Ben ne başkanlık kabul ederdim ne de elimden gelirdi.” diye cevap veren Şeyh Said, Diyarbakır’ı ele geçirdikten sonra Hükûmetin taleplerini kabul etmemesi halinde bile “Hükûmetten ayrılmazdık. O vakit ne yapacaktık bilmem” demişti.

Şeyh Said’le birlikte yargılanan zanlılara gerek mahkeme esnasında gerekse savcılık sorgularında isyanın maksadı ve nasıl başladığı sorulmuştu. Bazı sanıklar isyanın yalnız din sebepli çıktığını söylerken, bazı sanıklar isyanın amacının Kürt Hükûmeti kurmak olduğunu söylemişlerdi.

İsyanın şeriat kaynaklı çıktığını ifade edenlerden Şeyh Abdullah Varto’yu işgal ettiğinde maksatlarının beylik değil, ihtilal çıkarmak veya cumhuriyet Hükûmetine karşı gelmek değil, yalnız dinî bir meseleyi Hükûmetten istirham etmek olduğunu söylemişti. Şeyh Şerif de sorgusunda “Kaymakam Bey’e demedim mi ki ‘İngilizlerin dahli varsa ben kendim asilere vururum’ dedim. Sorunuz. Özerklik isteseler de vururum’ dedim.” diyerek özerklik iddialarını reddetmişti. Sanıklardan Mardinli Mehmet oğlu Arif’in hizmetçisi Maho oğlu Gülün Şeyh Abdurrahim’in köylerine gelerek köy ahâlisine hitaben “Haydi ne duruyorsunuz. Şeriat kayboldu. Silahlanınız. Mustafa Kemal Paşa’dan şeriat isteyeceğiz” dediğini söylemişti. Halid oğlu Bahri’de Şeyh Said’in “Şeriat istiyoruz” şeklinde propaganda yaptığını söylemişti.

Hanili Salih de isyanın sebebini dinden ibaret görüyor ve bunu şu cümlelerle anlatıyordu:

“Dini teessür bir geçici cinnet halini almıştı. Ahâlinin çoğu intihar eder derecesine ileri atılıyordu. Dinimiz uğruna bir kaçımız ölelim, Diyarbakır’ı işgal edelim, diyorduk.”

İsyanın Kürtçülük amacı taşıdığına dair ifade veren sanıklar da vardı. Şeyh Abdüllatif isyanın maksadının din perdesi altında İngilizlerle birleşip bir Kürdistan Beyliği kurmak olduğunu söylemişti. Bingöl Halk Partisi Reisi Süleyman oğlu Rüştü Bey “Onların gayesi her halde şeriat gayesi olduğunu bilmiyorum. Fakat başka ne maksatları vardı bilemiyorum, zannederim Kürd Hükûmeti teşkil etmek maksatları vardı.” demişti. Liceli Tahir de Diyarbakır alındıktan sonra taleplerine Ankara’dan karşılık gelmemesi hâlinde bağımsız Hükûmet kurulacağını rivayeten söylediklerini ifade etmişti.

İsyanın Kürtçülük kaynaklı olduğuna yönelik en kapsamlı bilgileri 30 Mayıs 1925 tarihli celsede Binbaşı Kasım Bey vermişti:

Mazhar Müfid Bey: Şeyh Said’in bu isyanının sebeplerini ve kimlerle irtibatta bulunduğunu lütfen söyler misiniz?

Kasım Bey: İstanbul’da Kürt Teali Cemiyeti açıldı. Muş’ta da zannederim. Burada da açıldı. Seyyid Abdülkadir başkanlık ediyormuş. Savaş seneleri bir durgunluk oldu. Mondros Antlaşması’nın ilk senelerinde artık fetret devri başlayınca fırsat buldular, cemiyeti yine güçlendirdiler. Her tarafta şubeler için yazılmıştı. Bazı yerlerde açıldı. Ve 1919’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin Erzurum Kongresine teşriflerinde bendeniz oradaydım. Herkeste, halkın çoğunda Kürdistan kurulacağı yönünde bir düşünce vardı. Şerif Paşa adında bir mösyö, Paris’te temsilci olarak Kürtlük için çalışı¬yordu. Biz yazdık. Bu hiç kimsenin delegesi veya vekili değildir, dedik. İngiliz temsilcisine, Vilson’a müracaat ettik. 1920 senesinde Millî Meclis açılınca tebrik ettik. Ümitlenen insanlar benimle alay ettiler. ‘Sen Kürt iken bu adamlara neden meylediyorsun?’ dediler. Bendeniz düşüncemi onlara söylemezdim. Bir kere Kürtlerde ezelden ebede kadar birlik olmayacaktır. Kelime-i şahadette ancak ittifak ederler. Sonra dilleri yoktu. Bağımsız olsalar bile ya İngilizce ya Fars veya Arapça konuşacaklardı. Dolayısıyla Kürt hükûmeti değil, Arap veya İran hükûmeti olacaktı. Ben de altı yüz senedir beraber yaşadığımız bir milletten ayrılmak istemedim.

Seyyid Abdülkadir başkanlığında bir Kürt Devleti kurmak için yaptığı çalışmaları mahkemede itiraf eden Kör Sadi, Şeyh Said isyanının Seyyid Abdülkadir tarafından tertiplendiğini, Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza’nın İstanbul’da Seyyid Abdülkadir’in evinde kaldığını ve bu sırada isyanın planlandığını söylemişti. Şeyh Said isyanıyla bağlantılı olduğu gerekçesiyle Kör Said ile birlikte idam edilenlerden Hacı Ahti’nin idamdan önceki son sözleri “Yaşasın Kürtlük mefkûresi, yaşasın Kürdistan” olmuştu.

Bütün bu hususlar değerlendirildiğinde isyanın Kürt Hükûmeti kurmaktan bağımsız olduğunu söylemek mümkün değildir. İsyanın önde gelen isimleri Kürt Hükûmeti kurmayı amaçlamışlardır. Bununla beraber halkı isyana davet ederken Kürtçülükten ziyâde şeriat motifinin kullanıldığı ve daha çok din üzerinden propaganda yapıldığı görülmektedir.

N. Bilal Şimşir, Kürtçülük, Bilgi Yayınevi, Ankara 2007, s. 195.

Levent Ayabakan, Kürt-İngiliz İlişkileri (1918-1925), Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Sakarya 2016, s. 260.

Abdülhakim Koçin, Eyüp Ertüren, Şark İstiklal Mahkemesi Şeyh Said Davası Mahkeme Tutanakları, Nobel Yayınları, Ankara 2020, s. 140.

Ayabakan, a.g.t. , s.262.

İhsan Nuri, Hoybun Cemiyetinin lideri olarak 1927’de Ağrı İsyanını başlatan kişidir.

Ayabakan, a.g.t. , s. 265-267.

Nihal Esen, “Şeyh Said İsyanında Abdullah Sadi (Kör Sadi)’nin Faaliyetleri ve Yargılanması”, Uluslararası Palu Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Elazığ 2018, s. 98.

Mumcu, a.g.e. , s. 97-98.

Örgeevren, a.g.e. , s. 11.

Koçin-Ertüren, a.g.e. , s. 425.

Koçin-Ertüren, a.g.e. , s. 123 vd.

Koçin-Ertüren, a.g.e. , s. 433.

Koçin-Ertüren, a.g.e. , s. 36.

Koçin – Ertüren, a.g.e. , s. 50.

Ertüren, a.g.t. , s. 284.

Koçin – Ertüren, a.g.e. , s. 31.

Koçin – Ertüren, a.g.e. , s. 239.

Ertüren, a.g.t. , s. 295.

Koçin – Ertüren, a.g.e. , s. 321.

Ertüren, a.g.t. , s. 293.

 

 

 

Yazar

Ümit Doğan

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar