Sığınmacılar ve Türkiye’de göç olgusu: V – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______17.10.2019_______

Sığınmacılar ve Türkiye’de göç olgusu: V

Gülcan Havva Eraslan
"Türkiye altından kalkılması mümkün olmayan bir göç hareketine maruz kalmıştır. AB ile bire bir formülü ile yapılan geri kabul anlaşması ise, Türkiye’yi âdeta Ortadoğu’nun göç hareketlerinin toplanma ve iskân ettirilme merkezi hâline getirmiştir."
“Türkiye altından kalkılması mümkün olmayan bir göç hareketine maruz kalmıştır. AB ile bire bir formülü ile yapılan geri kabul anlaşması ise, Türkiye’yi âdeta Ortadoğu’nun göç hareketlerinin toplanma ve iskân ettirilme merkezi hâline getirmiştir.”

Kırılgan devlet ve güvenlik

Kırılgan devlet kavramı, zayıf kurumlara sahip olan, iç politikadaki istikrarsızlıklardan kaynaklı iç çatışma ve şiddetin yüksek olduğu ülkeler için kullanılmaktadır. Bu kavram, üzerinde uzlaşılmış bir kavram olmasa da uluslararası ilişkiler açısından önemli bir kavramdır. Türkiye, iktidarın, yanlış Ortadoğu ve Suriye politikaları nedeniyle, son birkaç yıldır dünyada bu kavrama uygun bir şekilde konumlandırılmaktadır. Ancak Türk Milletinin köklü devlet geleneği ve dünyada da caydırıcılığı kabul gören askerî gücü ile tüm aksaklıklara rağmen, demokrasiyi işletmeye çalışması bu konumlandırmaya uymamaktadır. Bu da bu kavramın, nasıl manipülatif ve tehlikeli bir araç olarak kullanıldığını anlamamız açısından iyi bir örnektir.

Yönetimde başarısızlık ve güvenlik tehditleri, batılı güçlerin amaçlarına ve çıkarlarına olanak tanımaktadır. Özellikle ABD’de yaşanan 11 Eylül saldırısı sonrası, değişen güvenlik algısı neticesinde, gelişmekte olan ülkelere ekonomik, askerî ve siyasî olarak yapılan müdahalelerde kırılganlık kavramına çokça yer verildiği ve askerî olarak müdahale etmek için bir araç olarak kullandığı görülmektedir. Eğer bazı ülkeler batı dünyası için güvenlik tehdidi yaratıyorsa kırılgan olarak nitelendirilir. Bu tanımlamalar, uluslararası teamüllerden sıyrılarak manipüle edilmeye ve kamu otoriteleri tarafından zor kullanmaya, yani uluslararası müdahalenin yapılabilmesi için meşru zemin yaratılmasına olanak sağlamıştır.

İnsan ve göç: Niçin?

11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin, “Dünyayı terörizmden arındırma” iddiasıyla çıktığı yolda, özellikle İslâm dünyasının hâkim olduğu coğrafyalar kan gölüne döndü. Afganistan, Libya, Suriye vb. ülkelerin özgürleştirilmesi(!) müdahaleleri göç hareketleri için tetikleyici olaylardır. Bu da kırılgan devlet olarak tanımlanıp askerî müdahaleye maruz kalan devletlerin zorunlu göçün çıkış kaynağı olmasına yol açmaktadır.

Zorunlu göç hareketlerinde önemli yer tutan ülkeler değerlendirildiğinde, zorunlu göç hareketlerinin kaynağı sömürge yönetimleri altında kalmanın tecrübeleri, sömürge sonrası yönetimlerin politikaları, iç savaşlar, çatışmalar ve iç savaş sonrası ülkelerin içinde bulunduğu istikrarsız durum olarak görülmektedir.

Birleşmiş Milletler, 2015 yılı sonu itibarıyla, zorunlu olarak yer değiştiren kişi sayısının son otuz yılın en yüksek düzeyine gelerek 20.3 milyona ulaştığını söylemektedir. Zorunlu olarak göç edenler, savaş, ekonomik, siyasal, çevre ve iklim gibi, birçok faktörden dolayı yer değiştirmektedir. Zorunlu göç edenlerin son 10 yılda en az 10 milyonunun Türkiye’ye geldiği, bir kısmının da Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçtiği bilinmektedir.

Göç: Edene de gittiği yere de büyük yük…

11 Ekim 2019 itibarıyla Türkiye’de 2011 Suriye olaylarından sonra gelen, resmî kayıtlı Suriyeli sığınmacı sayısı 3 milyon 671 bin 553’e ulaşmış durumdadır. Zaman zaman, 5.5 milyon üzerinde Suriyeli, 1 milyon 500 bin civarında da Afganistan, Özbekistan, Irak, Iran gibi ülkelerden gelen kayıtsız göçmenlerle birlikte, 7 milyon kadar “göç etmiş insan” sorunumuz olduğu dile getirilmektedir. Resmî ya da gayri resmî rakamlar ne olursa olsun, Türkiye altından kalkılması mümkün olmayan bir göç hareketine maruz kalmıştır. AB ile bire bir formülü ile yapılan geri kabul anlaşması ise, Türkiye’yi âdeta Ortadoğu’nun göç hareketlerinin toplanma ve iskân ettirilme merkezi hâline getirmiştir.

Suriye olaylarının başlamasından beri uyguladığımız açık kapı politikasının; eğitim, ekonomi, sosyoloji ve sağlık boyutunu daha önceki yazılarımızda ele almıştık. Güvenlik boyutunu ise iki bölümde ele almamız gerekir. İç güvenlik sorunu olarak geçici koruma kapsamındaki Suriyeli sığınmacılar ve uluslararası ilişkiler açısından askerî boyutu ve millî güvenlik sorunu

İç güvenlik sorunu

İç güvenlik ve kamu düzeni açısından Türk vatandaşlarının taşıdığı kaygılardan bazılarını Murat Erdoğan şu şekilde listelemiştir;

Hırsızlık, yankesicilik, çeteleşme, gasp vb. adli sorunların oluşmasından kaynaklanabilecek kaygılar, Gelecekte terör eylemlerinde yer alabileceklerine ilişkin kaygılar  (ülkeye giriş yapanlar içerisinde Suriye (El Muhaberat) ajanları, IŞİD militanları ya da diğer radikal örgütlere ait örgüt üyelerinin olabileceği, genç nüfusun gelecek dönemlerde radikalleşme eğilimi sergileyebileceğine ilişkin kaygılar. Yerel halk arasında yabancı düşmanlığının artabileceğine ilişkin kaygılar. İşsizlik ve yoksulluk gerekçesiyle fuhuş sektörünün ve buna ilişkin mafya türü yapılanmaların artış gösterebileceğine ilişkin kaygılar. Sığınmacılar ile yerel halk arasında kültürel farklılıklardan dolayı çatışmaların artabileceğine ilişkin kaygılar. Suriyelilerin, ülkemizde bazı dinî, siyasî ve yeraltı yapılar/gruplar tarafından istismar edilebileceklerine ilişkin kaygılar.

IŞİD ve PKK’nın (PYD/YPG ve SDG) görünürde birbirine rakip ama birbirini destekleyen etnik temizlik harekâtından ve çatışmalardan kaçan siviller, zorunlu göçe mecbur kaldı. Türkiye insani olarak kendisine sığınan insanları geri çevirmedi. Büyük bir güvenlik riskini de alarak Suriyelileri Türkiye’ye aldı. Çok az olacağına göre yapılan tahminlerin üzerinde artan göçün yoğunluğu, çok kısa süreceği düşünülen olayların yıllarca uzaması ve Suriye devleti ile ilişkilerin askıya alınmış olması sebepleriyle, gerekli güvenlik tahkikatları sağlıklı şekilde yürütülemedi. Birçok terör eyleminde imzası bulunan teröristler de bu durumdan istifade ederek ülkemize giriş yaptı. Göçün ilk yoğunluğu karşısında yapılan hatalardan ders çıkaran Türkiye, böylece Suriyelileri uzun bir zamandan sonra, kayıt altına almaya başladı. Bu nedenle kayıtlı ve resmî olmayan rakamlara diye sık sık atıf yapmak durumunda kaldık.

Adlî vakalarda Suriyelilerin suça karışma oranının yüksek olmadığını ortaya koyan veriler elimizde olmadığı için, Emniyet Teşkilatı’nın beyanlarını esas almaktayız. Kriminal olarak suç işlemenin niteliği ve niceliğinin değiştiğini ise ilgili yazımızda  dile getirmiştik.

Bir milyon 500 bin civarında, 0-14 yaş grubunda olup eğitim alması gereken Suriyeli çocuk sığınmacılar, ülkemizde kaldıkları süre boyunca önemli bir risk grubu oluşturmaktalar. Kültür uyuşmazlığı, dil farklılıkları, savaş ve şiddet sonrası ağır travma ve ruhsal bozukluklar, ekonomik yetersizlikler bu çocukları suç grupları ve terör yapıları için hedef hâline getirmekte. Suç gruplarının kendi içlerinde Arapça üzerinden konuşması ise güvenlik güçlerinin yakın zamanda sıkça karşılaşacağı bir sorun olarak öngörülmekte.

“…sığınmacılar arasında “dil gettoları”nın oluştuğu gözlemlenmekte. Öyle ki tabelası, menüsü Arapça olup tek bir Türk’ün dahi çalıştırılmadığı, tek kelime Türkçe konuşulmayan, yabancı bir ülkede olduğunuz hissini yaşatan, lokanta ve restoranlara İstanbul’da sıkça rastlanıyor.”

Dil gettolaşmaları…

Arapça konuşulması hem sığınmacılar hem de Türk vatandaşları açısından bir hassasiyet oluşturmaya başladı. Gaziantep, Kilis, İstanbul gibi sığınmacıların yoğun olduğu şehirlerde gettolaşma durumu yaygınlaştı. Türkiye sığınmacılara Türkçe öğretimi konusunda ciddi mesai ve kaynak harcadı. “Bir dili öğretebilirsiniz ama bir dili, kişi konuşmak istemiyorsa zorla konuşturamazsınız.” ilkesi gibi, sığınmacılar arasında “dil gettoları”nın oluştuğu gözlemlenmekte. Öyle ki tabelası, menüsü Arapça olup tek bir Türk’ün dahi çalıştırılmadığı, tek kelime Türkçe konuşulmayan, yabancı bir ülkede olduğunuz hissini yaşatan, lokanta ve restoranlara İstanbul’da sıkça rastlanıyor. Bunların nasıl ruhsat aldıkları, izin belgeleri ve vergi ödemelerinin nasıl olduğu ise ayrıca sorgulanmaya muhtaçtır.

Suriye ve Türkiye’nin hukukî ve kültürel farklılıkları Türk aile hayatına da olumsuz yansımakta. Çocuk yaşta evlilik, çocuk yaşta hamilelik yaygınlaşmakta. Türk hukukunda olmayan ve kabul edilmeyen iki ve daha fazla kadınla (poligami) beraberliklerin evlilik adı ile meşrulaştırılması medenî hukukumuza bir darbe niteliğindedir. Türk aile yapısının bozulması ve boşanmaların artması, miras, kimlik, evlilik ve çocuk velayetleri açısından büyük bir sıkıntı yaratmakta. Bütün bu hususları ilgili yazımızda geniş bir şekilde incelemiştik.

Ekonomik ve sosyal imkânlarını sığınmacılarla paylaşmak zorunda kalan Türkiye ekonomik olarak bu yükü artık taşıyamaz hâle geldi. Ekonomisi sıkıntılı günler geçiren Türkiye’ye sığınmacıların da yüksek maliyet oluşturması, Türk halkına yüksek vergiler ve zamlar olarak yansıdı.

"Türkiye; yaklaşık 40 yıla varan süredir terör örgütü PKK ile mücâdele ediyor. Bu haklı mücâdelesinde, NATO’da müttefik olduğu ülkelerin, NATO ruhuna aykırı şekilde PKK’ya sağladığı askerî ve lojistik destekleriyle yalnız bırakıldı."
“Türkiye; yaklaşık 40 yıla varan süredir terör örgütü PKK ile mücâdele ediyor. Bu haklı mücâdelesinde, NATO’da müttefik olduğu ülkelerin, NATO ruhuna aykırı şekilde PKK’ya sağladığı askerî ve lojistik destekleriyle yalnız bırakıldı.”

Askerî boyut ve millî güvenlik sorunu

Osmanlı Türk Cihan Devletinin son döneminden beri güneydoğumuzda yer alan topraklar emperyalist devletlerin hedefindeydi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, sömürgecilerin planlarını bir süre rafa kaldırmalarına sebep oldu. İsrail’in  kurulması ile rafa kaldırılan enerji kaynaklarını sömürme ve Türkiye’yi paylaşma hayâlleri yeniden canlandı. Irak-İran Savaşı, 1. ve 2. Körfez harekâtı, Büyük Ortadoğu Projesi,  Irak’ın demokrasi getirilmesi bahanesiyle işgâli, Arap Baharı ve nihayetinde Suriye Savaşı…

BM raporlarında da yer aldığı gibi YPG’nin işgal ettiği bölgede, büyük bir insanlık suçu olan, etnik temizlik yapması ile, Suriye sınırımız boyunca bir terör koridoru oluşturuldu. Bu elbette tek başına PKK’nın başarısı değildi. ABD eliyle özenle sahaya sürülen IŞİD, PKK için Irak’tan başlayarak Hatay sınırımıza kadar âdeta alan açtı. İktidarın Suriye yönetimine yönelik yanlış tutumu ise başta Rusya, İran ve ABD olmak üzere çeşitli ülkeler için bulunmaz bir fırsat oldu. Türkiye’nin bir kısmının da dâhil edilmek istendiği Kürdistan’ın kurulması için, Suriye olayları bu devletler açısından tarihî bir fırsat oldu.

PKK ve kombinasyonları ile mücâdele

Türkiye; yaklaşık 40 yıla varan süredir terör örgütü PKK ile mücâdele ediyor. Bu haklı mücâdelesinde, NATO’da müttefik olduğu ülkelerin, NATO ruhuna aykırı şekilde PKK’ya sağladığı askerî ve lojistik destekleriyle yalnız bırakıldı. Bu NATO dışında kalan ülkelerin de PKK’ya destek olduğu gerçeğini değiştirmez. Binlerce görevlisini ve insanını; başta dost ve müttefik dediği ABD olmak üzere, çeşitli ülkelerin eğittiği ve son derece modern silahlarla donattığı, teröristlerin eylemlerinde kaybetti. Türkiye’nin PKK ile mücâdelesinin son yirmi yıldaki maliyeti ise, 250 milyar dolar olarak telâffuz edilmekte.

Irak ve Suriye’deki gelişmeler ise PKK’nın sadece Türkiye’ye yönelik kullanımından vazgeçilip, bölgede ordulaştırılmaya çalışılan bir sürece evrilmesinde başat unsur oldu. Türkiye kendi içerisinde terörle mücâdele ederken, PKK’nın önce PYD sonra da SDG adıyla ordulaştırılmasını ise, cılız tepkilerle takip etmek durumunda kaldı. Bu oluşum artık öyle bir noktaya geldi ki Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelik en ciddi tehlike hâlini aldı.

Bir yandan akın akın gelen göç dalgası, diğer yandan iktidarın yanlış politikaları Türkiye’yi Suriye sınırı boyunca, dünyada kullanılmak için meşru görülen bir terör oluşumuyla karşı karşıya bıraktı. Buna karşı çıkılmadan önce, oluşumun yer aldığı bölgenin Kuzey Suriye ve Kürt koridoru diye adlandırılması ise diplomasi açısından olabilecek en kötü terim kullanımıydı.

2011 yılında Suriye nüfusunun etnik dağılımına bakıldığında, nüfusun yaklaşık %83’ü Arap, %7’si Kürt, %6’sı Türkmen, %2’si Ermeni, %1’i Çerkesler ve %1’i diğer etnik grupların oluşturduğu görülmektedir. Bu veriler eşliğinde bölgenin Kürt koridoru olarak adlandırılması ise, etnik temizlik harekâtıyla beraber psikolojik harekât olarak da PKK’ya kazanım sağladı. Türkiye’nin hassasiyetle üzerinde durduğu PKK Kürtlerin temsilcisi değildir, PKK en çok Kürtlere zarar vermiştir gerçeğini bu söylem perdelemeye başlamıştır.

Suriyelileri mülteci olarak ülkelerine almamak için her yolu deneyen batılı ülkeler, Türkiye’nin Suriyelileri ülkelerine göndermek istemesine de Suriye’nin Araplaştırılacağı ve Türkiye’nin demografik değişim yapacağı gibi akıl dışı iddialarla karşı çıkmakta. En son Washington Post’ta yayımlanan makale ise bunun en çarpıcı örneğidir. Bu da hukuki statüleri “Geçici Koruma Kapsamı” ile sınırlı olan sığınmacılara, uluslararası arenada yanlış şekilde mülteci dememizin, Türkiye’ye nasıl zarar verdiğini göstermesi açısından ibret vericidir.

Türkiye; bir yandan terör oluşumu bir devletçik projesine dur demek ve sınır güvenliğini sağlamak, bir yandan sınırları içerisindeki milyonlarca Suriyeli sorununu bir şekilde çözmek zorunda. Diplomasiyi etkin şekilde kullan(a)mayan iktidar için geriye tek alternatif askerî çözüm yolu kaldı. Bölgeden Türkiye’ye yönelen güvenlik tehdidine karşı, Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı operasyonları başarıyla icra edildi. Yerleşim yerlerinin alt yapı sorunları giderilip yeniden imardan, eğitime kadar birçok yatırım yapıldı. Güven ortamının oluşturulması ile de operasyon yapılan bölgelere sığınmacılar arasından geri dönüş olmaya başladı.

Ancak bu iki operasyon ve sonrasındaki yeniden imar faaliyetlerinin, Türk ekonomisine etkilerine dair yapılmış bir araştırmaya ise ne yazık ki rastlamadık.

Suriye’de çözüm için bulunanlar!..

ABD ve batılı ülkelerin çıkarları için Suriye’de sürdürülen savaş durumunun iki mağdur ülkesi var. Biri Suriye diğeri de Türkiye. Rusya orada Suriye Devleti’nin talebiyle bulunan tek ülke. O da bunun avantajını kullanarak bölgenin yeniden dizaynına kendi çıkarları çerçevesinde yoğun çaba harcamakta. Astana Mutabakatı ve Soçi Zirvesi’nde Türkiye masada olmasına rağmen, kendisi için millî güvenlik sorunu yaratan sığınmacıların geri dönüşü ve Suriye’den gelen terör tehdidine karşı bir kazanım elde edemedi.

Suriye’de Fırat’ın batısı kısmen terörden arındırılmış olsa da, petrol kaynaklarının yoğun olduğu Fırat’ın doğusunda ise, terör oluşumu oldukça güçlendirildi. ABD’nin binlerce tırlık silah ve mühimmat desteği verdiği, eğittiği YPG ve SDG’nin Suriye’den sonra, artık nihai hedefinin Türkiye olduğu su götürmez bir gerçekliktir.

20 Ekim 1998’de imzalanan Adana Mutabakatı, Suriye ve Türkiye arasında terörle mücâdele adına varılmış önemli bir antlaşma idi. Bu mutabakata rağmen, Suriye yönetimi ile ilişki kurmaktan kaçınmamız ne yazık ki bizi bu günlere getirdi. Ve Türkiye’yi tarihinin en geniş ve kapsamlı terör tehdidi ile karşı karşıya bıraktı. Türkiye bu haklı mücâdelesini ne yazık ki dünyaya anlatmakta ve kabul ettirmekte büyük sıkıntı yaşıyor. Yıllardır ihmal ettiğimiz lobicilik faaliyetleri, stratejik iletişim sağlayacak ve planlamasını yapacak birimlere önem vermeyişimiz, diplomasi yürüten isimlerin liyakatten uzak şekilde görevlendirilmeleri gibi birçok hatanın bedelini ödemekteyiz. Bütün bunların yanında ve hepsinden de önemlisi, bölgedeki bu gelişmeler ve ülkemiz üzerindeki etkilerinin gittikçe artan baskısı içerisinde, “yeni bir devlet kuruluşu” anlamına gelen değişikliğe gidildi.

Türkiye’nin 9 Ekim 2019 günü başlattığı Barış Pınarı Harekâtı’nın nihai amacı; Suriye’de PKK’istan kurulumunu engellemek ve Suriyeli sığınmacıların tamamına ülkelerini geri vermek olmalıdır. Bu terörle mücâdele operasyonunu icra ederken Türkiye, kendi içerisinde de sığınmacıların Suriye’ye geri dönüşlerinin nasıl sağlanacağı konusunda kapsamlı bir çalışma yapmalı.

Merhametli ve şefkatli bir devlet söylemleriyle, ülkemize sığınan milyonlarca Suriyeliye kucak açmamız, bizi; Suriyelilerin Türk milletinin demografik, ekonomik ve kültürel yapısını değiştiren gerçek bir “bekâ” sorunu ile karşı karşıya getirdi. Artık iktidarın da bu “bekâ” sorununu kabul edip, sığınmacıları Suriye’ye göndermeyi ve Türkiye’de kalıcılaştırmaktan vazgeçmeyi istemesi gerekir. Bunun için askerî olduğu kadar diplomatik çabayı da ortaya koymalı. Türkiye’nin, göç eden milyonlarca insanın toplanıp kalıcılaştırılacağı göçmen merkezi devlet olmayacağını, kararlılıkla dünyaya anlatması gerekir.

Batılı devletlerin her türlü terör ve şiddet eylemlerinin arkasında olması ve milyonlarca insanın yerinden yurdundan edilmesinin sorumluluğunu ne yazık ki Türkiye tek başına göğüslemek durumunda kaldı. Buna rağmen işleyen Büyük Ortadoğu Projesine göre, Türkiye dünyada yalnızlaştırılıyor. Barış Pınarı Harekât’ına ise batılı devletlerin çıkarlarına sekte vurulduğu için yoğun bir tepki gösterilmekte. Türkiye için de sıkça dile getirilmeye başlayan “Kırılgan Devlet” kavramı ile aslında hedefin artık ne olduğunu anlamamak imkânsız.

Unutmayalım terörist ve terörizmle mücâdelenin %20’si askerî, %80’i siyasî ve felsefî mücâdeleden oluşur. Askerimiz uluslararası terör ve terörizmle lâyıkıyla mücâdele ederken, bu mücâdeleyi diplomasi yoluyla da desteklemek zorundayız. Suriyelilerin vatanlarına geri dönmeleri, buna bağlıdır. Etkin ve kararlı bir diplomasi yürütemezsek kazanımlarımız sadece askerî başarı ile sınırlı kalacaktır. Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri dönmesi konusunda ise, iktidarın Türk Milletinin taleplerine kulak vermesi ve bu talepleri hayata geçirmesi ise artık zorunluluktur.

Kaynaklar:

ÇUHADAR ,Pınar. Göç Araştırmaları Merkezi Dergisi: Kırılgan Devlet ve Zorunlu Göç İlişkisini Suriye Üzerinden Okumak

ERDOĞAN, Murat. Türkiye’de Suriyeliler-Toplumsal Kabul ve Uyum

KIZMAZ, Zahir. Suriyeli Sığınmacılar: Güvenlik Kaygıları ve Suç

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları