Türk dünyasında lider kültü – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______27.02.2020_______

Türk dünyasında lider kültü

Abdullah Temizkan

Bir durumun kötülüğünden bahsettiğimizde çevremizdeki insanlar bize daha kötü bir durumu göstererek bizim şikâyetimizi bastırmaya çalışırlar. Yaşadığımız ve kendimizi adadığımız ülkemizin yönetim şeklinden şikâyet edince de hemen bu mekanizma devreye giriyor ve önümüze daha kötü örnekler sıralanarak bizim isyanımız bastırılmaya, etkisiz kılınmaya çalışılıyor. O kötü örnekleri biliyoruz, onlar varlar ve gerçekler lakin onlar orada dururken şu muhakemeyi yapmamıza engel bir durum var mıdır?

Biz bu şekilde yönetilmeyi hak ediyor muyuz?

İbn Haldun, asabiye kavramını  “riyaset” kavramı ile birlikte ele alır. Kan bağı asabiyesi dediğimiz şeyin bir kurucu güce dönüştüğü mücadele sürecinde riyasetin belirleyici bir rol oynadığını söyler.  Kan bağı dayanışmasının ciddî bir direnç ortaya çıkarabileceğini ancak bu direnci iyi bir liderin kurucu bir güce dönüştürebileceğini ileri sürer. Türk tarihi için millet kimliğinin henüz yeterince güçlü olmadığı dönemlerde Türk boylarını bir araya getirip derleyen toplayan karizmatik liderler, bu kabileler federasyonunu bir siyasal organizasyona dönüştürebiliyorlardı. Hobsbawm’ ın teorisiyle izah edecek olursak; hayvancılığı geçim kaynağı olarak benimseyen göçebe Türk boylarının özellikle sert kış mevsimini atlatacak iaşeye sahip olamaması, onları ortaya çıkan açığı baskın, talan ve yağma gibi yollarla kapatmaya itmekteydi. Bu durum sadece eski Türkler için değil dünyanın dört tarafında aynı açığa sahip olan bütün köylü ve göçebeler için de geçerliydi.

Türklerin diğerlerinden farkı kan bağı asabiyelerinin güçlü olması, göçebe bir hayat sürmeleri, militarist bir toplum örgütlenmesine sahip olmalarıdır.

Bu özellik bu dağınık boyların bir araya getirildiklerinde hızlı bir biçimde güçlü, sistemli ve yok edici bir orduya dönüşmelerini sağlamıştır. Bu orduların Mete Yabgu, İlteriş Kağan gibi liderlerin önderliğinde bol ganimetli askerî seferler yapmaları siyasal bir organizasyona dönüşme motivasyonu yaratmış ve bu siyasal organizasyon çatısı altında milletleşme süreci içine girmiş ve benzeşmişlerdir. Bu nedenle Mete Yabgu, Çin hükümdarına yazdığı mektupta “bozkırda kolu ok ve yay tutan bütün kavimleri Hun yaptım” diye yazmıştır. İlteriş Kağan’ın ismiyle müsemma olması da bu cümledendir. Bu kavimleri bir ülkü etrafında bir araya getirmekten daha zor olanı onları bir çatı altında tutabilmektir. Bu nedenle karizmatik liderler ayrılma temayülünde olanlara da zaaf göstermeden yerine göre güç kullanarak yerine göre de ganimetten pay vererek, han-ı yağma yaptırarak yeni inşa edilen siyasal çatı altından ayrılmalarına izin vermemiştir. Bozkırdaki kaos herkesin zararına olduğu için onun yerine kozmosu inşa eden güçlü liderler aynı zamanda üst kimlikleri inşa edecek kudreti de kendilerinde bulabilmiştir. Bu liderler destanlara, efsanelere konu olmuş onların şahsında tanrıdan kut almış bir lider kültü oluşmuştur. Bu liderlerin inşa ettiği siyasal mekanizmaya karşı bazen büyük isyanlar ortaya çıkmış kimi zaman töreye riayet etmedikleri gerekçesiyle tahtından indirilenler de olmuştur. Ancak kut sahibi olanlar yani karizması olanlar durumlarını koruyabilmiş ve yöneticiliğe layık olduklarını ispat etmiştir. Töreye riayet etmeyen kağanların tahttan indirilmesi ancak düşük profilli liderlere uygulanabilmiştir. Büyük Selçuklu hükümdarı Sultan Melikşah devrinde Batı Karahanlı hükümdarı Ahmed Han’ın töre gereği tahttan indirilip boğulması böyle bir uygulamadır. Güçlü liderler halkını memnun ettiği, onlara güvenlik, refah sağladığı müddetçe kimsenin onlar hakkında böyle bir uygulamayı düşünmesi beklenmezdi.

Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman gibi karizmatik liderler kendilerinden sonraki nesillerin dahi meşruiyetini kurtaracak bir lider kültü yaratmışlardır.

Osmanlı Hükümdarları ise Şeyhülislam ve onun fetvasına göre hareket eden yeniçeri teşkilatınca sınırlandırılmaktaydı. Bu kontrol mekanizması Osmanlı sultanlarını dizginliyor hatta bazen bahsettiğimiz profile sahip olamayanları tahtından dahi ediyordu. Osmanlı sultanları arasından çıkan güçlü liderlerin bu mekanizmayı etkisiz kıldığı da bir gerçektir ki bu devrin hâkimiyet telakkisine çok da ters bir durum değildi. Her devirde olduğu gibi güçlü liderler ya kitleleri peşinden sürüklüyor ya da organize ettiği devlet mekanizması ve ordu gücü sayesinde kitleleri kendine râm ediyordu. Bu sultanlar kelimenin tam anlamıyla “padişah”tı. Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman gibi karizmatik liderler kendilerinden sonraki nesillerin dahi meşruiyetini kurtaracak bir lider kültü yaratmışlardır.

Modern Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra monarşi lağvedilerek parlamenter demokrasiye ve cumhuriyet yönetim biçimine geçilmiştir. Mebusan meclisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne evrilmiş akabinde 1950’de çok partili hayata geçilmiş bu sırada parlamentoda kontrollü bir muhalefetle çok partili hayat denemeleri ise kısa ömürlü olmuştur. Tek partili süreçte genç cumhuriyet enerjisini daha çok rejimi güçlendirmeye ve devrimleri halka indirmeye harcamıştır. Bu süreçte Batı demokrasilerinden farklı olarak genç cumhuriyetin karizmatik kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk etrafında yeni bir lider kültü inşa edilmiştir.  Daha sonra bu kült, bazı çevreler tarafından doğal yapısından soyutlanarak ideolojik bir yapıya büründürülmüş ve “Kemalizm” olarak takdim edilmiş hatta dayatılmıştır. Atatürk’ten ve çok partili hayata geçişten sonra Atatürk adı etrafında teşekkül eden lider kültü muhafaza edilmiş, karizmatik liderler süreci sona ermemiş ve yeni liderlerle lider kültü varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Demokratik olma iddiasıyla yola çıkan liderler bile Türk halkındaki lider kültü ve siyasal kültür üzerinden yeniden tanımlanmış, kuşatılmış ve etraflarında belki de istememelerine rağmen yeniden bir lider kültü inşa edilmiştir. Amiyane tabirle müritleri tarafından uçurulan şeyh durumuna düşmüşlerdir. Kurtuluş Savaşı kahramanlarından İsmet Paşa’dan sonra maruz kaldığı muamelenin de etkisiyle Adnan Menderes etrafında oluşturulan karizmatik ve masum lider halesi böyle yorumlanabilir. Ancak daha sonraki süreçte “Karaoğlan” olarak kitlelere mal olan Bülent Ecevit; “Hoca” sıfatıyla yüceltilen Necmettin Erbakan ya da “Başbuğ” sıfatıyla bütün Türkleri birleştireceği umulan Alparslan Türkeş gibi karizmatik liderlerin etrafında bir tür dokunulmazlık zırhı örülmüş ve bir lider kültü oluşmuştur. 

Türkistan’ın en habis hastalığı boyculuktur.

Emir Timur gibi güçlü bir liderin etrafında teşekkül eden lider kültü, kendisinin ölümünden sonra bile askerî başarıları, emsalsiz imar faaliyetleri nedeniyle yaşamaya hatta neslinden gelen hanları dahi ihata etmeye devam etmiştir. Timuroğullarının dağılmasından sonra Türkistan’da ortaya çıkan hanlıklarda iktidarı elinde bulunduran liderler klasik “despot” tanımına uygun olarak halkı nazar-ı dikkate almayan bir yönetim tarzını benimsediler. İçlerinde çok güçlü liderler olmaması bir yana kendi aralarında sürdürdükleri kıyasıya mücadelede iyice zayıf düşmüş ve halkın ihtiyaçlarını ihmal etmiş olmalarına rağmen iktidarlarını Rus istilasına kadar devam ettirebildiler. Bu süreçte köhne zihniyetin birçok hastalığı ile mustarip olan Türkistan’ın en habis hastalığı boyculuktur. Bu sebeple bütün boyları tek bir siyasal kimlik altında birleştirecek karizmatik bir liderin çıkmaması Türkistan coğrafyasını Timur rönesansına kontrast oluşturacak şekilde derin bir çöküntü içine sokmuştur.

Türkistan halklarının aşina oldukları siyasî gelenek Türkistan’ı istila eden Çarlığın otokrat yönetim tarzına çok da aykırı düşmüyordu. Rus idaresine karşı ayaklanmalarının sebebini otokrasiden daha çok dil, din ve kültür bakımından farklı olmaları olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Zaman zaman patlak veren zayıf isyanları kanlı bir şekilde bastırılan Türkistan Türkleri, basiretli ve ferasetli liderler çıkaramamanın bedelini esaretle ödemiştir.

Çarlık rejimin yıkılmasından sonra Türkistan’a hâkim olan Sovyet sistemi de benzer şekilde “halkların babası” rolündeki Stalin’in etrafında inşa edilen lider kültünü kurumlaştırarak proleter diktatörlüğün başına politbüroyu onun en tepesine de karizmatik Sovyet liderlerini konumlandırdı. Stalin’in “Sovyet vatandaşı” üretme projesi o denli başarılı oldu ki, 1944’te ata yurtları Kafkasya’dan sürülen Karaçay- Malkar Türklerinin genç komünistleri kendilerine reva görülen topyekûn sürgün zulmünden lider Stalin’in sorumlu olacağına inanamamışlardı. Hatta 1953 yılında Stalin’in ölümünden sonra iktidara Kruşçov’un gelip de  “topyekûn sürgün” olayından bizatihi Stalin’i sorumlu tutmasına kadar Kafkasyalı komünistler Stalin gibi uçan kuştan bile haberi olan diktatörün bu sürgünden haberi olmadığını vehmetmişlerdir.

Bütün aparatçikler içinde hiç şüphesiz en karizmatik olanı Nursultan Nazabayev’dir.

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hemen önce Stalin’in milletler sistemine göre oluşturulan Otonom Sosyalist Türk cumhuriyetlerinin başına güvenilir aparatçikleri yerleştiren sistem, SSCB dağıldıktan sonra da bu aparatçikler vasıtasıyla nüfuzunu sürdürme niyetindeydi. Ancak süreç tam olarak onların istediği gibi işlemediyse de Türkistan coğrafyasındaki Türk halkının beklentilerini karşılayan demokrat bir lider tipi de ortaya çıkmadı. Aparatçik liderler, çiçeği burnunda devletlerini güçlendirmek ve ayakta tutmak adına, kendi konumlarının bir ömür sürdürmelerini sağlayacak mekanizmalar kurdular. Türkistan halkının siyasal kültürü kısa zamanda söz konusu aparatçiklerden yeni ve millî karizmatik liderler çıkartmada ve bunların etrafında da bir lider kültü oluşturmada gecikmedi. Türk cumhuriyetlerindeki siyasal sistem Türkiye’dekine nazaran birkaç doz daha otokrat bir yapıda idi. İslam Kerimov, Haydar Aliyev, Saparmurat Türkmenbaşı, Nursultan Nazarbayev, Askar Akayev gibi muhalefete tahammülü olmayan aparatçikler ne demokrasinin gelişmesine izin verdiler ne de halkın rahat bir nefes almasına. Kerimov, Muhammed Salih gibi muhalif bir lidere sadece Özbekistan’ı değil Türkiye’yi bile dar etti.  Bu da yetmedi bunu bahane ederek -aslında demokrasi virüsü bulaşır korkusu ile- Türkiye ile ilişkilerini kopma noktasına getirdi. Aliyev ise kendisini Bakü’ye davet eden Elçibey’e reva gördüğü muameleler bir tarafa bütün muhaliflere çok iyi bildiği Sovyet baskı metotlarını uygulamada bir an bile tereddüt etmedi. Saparmurat Niyazov Türkmenbaşı ise bu iki liderin akıllarından bile geçmeyecek derecede fantastik yasak ve uygulamalarla nev-i şahsına münhasır bir despotizminin hazzını yaşadı. Kitap okumayı, altın dişi, hastalanmayı, Hipokrat yemini etmeyi yasakladı. Bu da yetmedi kendi yazdığı Ruhname adlı kitabı adeta kanonik bir metin gibi kutsayarak üzerine yemin edilmesini istedi. Diğer liderlere göre liberal bir çizgide başlayan Akayev daha sonra basına ve muhalefete baskı yapmaya başladı ardından da adı birtakım yolsuzluk iddialarına karıştı. En sonunda bir halk ayaklanması sonrası ülkesini terk ederek Rusya Federasyonu’na sığınmak zorunda kaldı. Bütün aparatçikler içinde hiç şüphesiz en karizmatik olanı Nursultan Nazabayev’dir. Nazarbayev ise kendini muhaliflerden korumak için kendini koruma yasası çıkartmakla yetinmedi ve muhalefeti ve basını ciddî bir baskı altına aldı. Adı yolsuzluk iddialarına karışsa da çok iyi bildiği Sovyet metotlarıyla kendi konumunu korumayı başardı. Halkın daha fazla nefretini kazanmamak için cumhurbaşkanlığından istifa etse de devleti kontrol etmesini sağlayacak yeni bir mekanizma oluşturmayı da ihmal etmedi.

 

 

Türk Dünyası, bir sistem kurduktan sonra her şeyin kendiliğinden tıkır tıkır işleyeceği yanılgısını defalarca tecrübe etmesine rağmen aynı yanlışı yapmaya devam eden bir akıl tutulmasını yaşamaktadır.

Türk milliyetçileri olarak 1991 sonrası post-sovyet döneminin umut dolu “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” havasında Azerbaycan’ın Türkiye tipi bir demokrasiye geçeceği umudunu taşırken birkaç yıldır Türkiye’nin Azerbaycan tipi bir demokrasiye(!) geçişine şahitlik ediyoruz.  Daha demokratik bir Türk dünyası beklentilerimizi mecburen ertelemek zorunda kaldık. Liderin şahsına sıkı bir şekilde bağlı olan politik yönelimler, liderlerin etrafında kümelenen bürokratik burjuvazi ve bu durumun yarattığı memnuniyetsizlik, sinsi sinsi yayılan radikal İslamcılık, ülkelerini terk eden iyi eğitimli genç nüfus gibi olgular Türk Dünyası’nın geleceği konusunda derin endişeler yaratıyor. Türk Dünyası, bir sistem kurduktan sonra her şeyin kendiliğinden tıkır tıkır işleyeceği yanılgısını defalarca tecrübe etmesine rağmen aynı yanlışı yapmaya devam eden bir akıl tutulmasını yaşamaktadır. Ne seçim ne yönetim modeli ne de parlamentolar, demokrasinin yerleşmesi ve demokratik kuralların işlemesi için yeterlidir.

“Millî irade” tabiriyle kutsanan seçim sandığının yakın zamanda kaybedilen bir seçimde onu kutsayanlar tarafından anında “sivil darbe” olarak adlandırıldığı gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpmalıdır. Çünkü bütün bunlardan daha önemlisi söz konusu demokratik yönetim mekanizmaları ile ilgili demokrasi kültürünün milletin ruhuna yerleşip samimiyetle benimsenmesidir. Türk Dünyasında hikmetinden sual olunmayan lider kültü varlığını devam ettirdiği sürece demokratik kültürün yerleşmesi mümkün değildir. Bedeni post modern çağı yaşarken zihniyeti ortaçağa takılıp kalmış fikir dünyamızı bir an önce güncellememiz gerekmektedir. Okulda öğrencisine, evde evdeşine, çocuğuna saygı göstermeyen, onların fikirlerine değer vermeyen insanlardan oluşan bir toplumda demokrasi, çarkları işlemeyen ve sadece sorun üreten bir mekanizma olmaktan öteye gidemez.

Hal böyle olunca, en başta sorduğumuz sorunun cevabı elbette “fazlasıyla hak ediyoruz” şeklinde olacaktır.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları