16.10.2021

Türk yazısı mı, Göktürkçe mi, Runik mi?

Göktürkçe, Göktürk alfabesi, Orhun alfabesi, İskit yazısı, İskit alfabesi, Orhon-Yenisey elifbası, Runik Türk alfabesi, Türk Run alfabesi olarak adlandırılan binlerce yıllık yazı, Türk yazısı olarak adlandırılmalıdır.


Orhun Yazıtları ve taş babalar

Yazı: Uygarlığın ölçütü

Uygarlığın ölçütlerinden biri olarak kabul edilen yazıyı kullanmaya tarihin erken sayılabilecek dönemlerinde başlayan Türkler “Söz uçar, yazı kalır.” sözüyle de yazıya önem atfetmiştir. Türk milletinin bağrından çıkmış Türk yazısı Türklüğün önemli dönemlerine ışık tutmamıza yardımcı olmuştur. Tarihin derinliklerinden süzülerek gelmiş, Türk dilinin somut şekillere dönüşmüş biçimi olan Türk yazı sistemi derin bir edebî derinliğe sahip Orhun yazıtlarında son ve -eldeki verilere göre- en gelişkin biçimine kavuşmuştur.

Harfler, yazının sahibini açıklar

Türk yazısı Türk’e özgü olduğunu bizzat harflerinden kanıtlamaktadır. Harfler Türklerin yaşamlarına ait izler taşımaktadır. Örneğin “ok” karşılığını veren harf oka benzemekte, “ay” karşılığını veren damga da Ay’a benzemektedir. Buna karşın Türk yazısı hakkında farklı farklı görüşler ve “Türk kökenli olmadığı” yönünde iddialar ortaya atılmıştır. Ancak sözünü ettiğimiz damgaların varlığı başta olmak üzere yazının Türklere ait olduğunu savunan bilim adamlarının ortaya koyduğu dayanaklar bu yazının Türk kökenli olduğunu gözler önüne sermektedir.

Farklı adlandırmalar

Türk yazısına yaygın olarak “Göktürkçe, Göktürk alfabesi, Orhun alfabesi…” gibi tanımlamalar yapılmaktadır. Yerli veya yabancı bilim adamlarınca “İskit yazısı, İskit alfabesi, Orhon-Yenisey elifbası, Runik Türk alfabesi, Türk Run alfabesi, Türk yazısı, Köktürk yazısı, (Kök)Türk alfabesi” diye de adlandırılmıştır.[1]

Söz konusu yaygın kullanımlara saygı duymakla birlikte yazının “Türk yazısı” olarak adlandırılmasının daha doğru olacağına inanıyoruz. Bunun için öncelikle “Göktürk, Gök Türk veya Gök-Türk” biçiminde farklı farklı yazımlara sahip tanımı ele almak gerekmektedir. “Gök Türk” tanımı Orhun yazıtlarında yalnızca “Demir Kapı’ya kadar (halklarını) yerleştirmişler. (Bu) iki (sınır) arasında pek örgütsüz (ve düzensiz yaşayan) Gök Türkleri düzene sokarak öylece hükmederler imiş.”[2] anlamına gelen bir tümcede geçmektedir: “Temirkapıgka tegi kondurmış ekin ara idi oksuz kök Türk ança olurur ermiş”[3]

Kök sözcüğü o dönemde hem bugün bilinen anlamdaki “gök” hem renk gösteren ön ad olarak “mavi” anlamına geliyordu.[4] Gök sözcüğü hem göğün kendisine hem rengine işaret eder.[5] Farklı kaynaklarda da “doğu” anlamına gelen sözcüğün doğudaki Türkleri kast ettiği de ileri sürülmektedir. Kök sözcüğünün sembolik olarak yön belirttiği konusunda da bir görüş birliği vardır. Eski Çağ kültürlerinde (Çin, Hint, Moğol, Türk vd.) renklerin aynı zamanda yön gösterme işlevi de vardır.[6] Bu tezlere göre “gök” sözcüğünün bir ön ad (sıfat) olduğu ve Türk adıyla birlikte bir tamlama oluşturduğu gözler önüne serilmektedir. Bu bilgilerle birlikte Türk yazısına “Gök Türkçe” denilmesi iki temel nedenden ötürü doğru bir yaklaşım değildir:

“Gök Türk” Devletin adı değildir

O dönemde devletin adı Türk devletiydi ve bu devlet diğer hanedanların yönettiği devletten farklı değildi. Hanedan ve yönetim değişikliklerini “yeni bir devlet kurulmuş” anlayışıyla ele alma durumu ne yazık ki tarih eğitimimize girmiş, bugün ilkokul sıralarındaki okul kitaplarına kadar böyle aktarıla gelmiştir. Hâlbuki Türk tarihi bir bütündür ve ayrı olarak görülen birçok devlet ise bir devletin farklı dönemleridir. Hüseyin Nihal Atsız Türk Tarihinde Meseleler adlı eserinde bu konuda şunları kaydetmektedir:

Değişen şey zamanımızın kabine değişmeleri ile kıyaslanacak kadar basittir. Meselâ Doğu Türkelinde Gök Türk hanedanının düşüp Dokuz Oğuz hanedanının kurulması yeni bir devlet doğması gibi sayılır. Gerçekte ise aynı devlette hanedan değişmiştir. Halkı, sınırları, toprağı, teşkilâtı, dili, geleneği aynı olan bu iki devre arasındaki ayrılık yalnız başlarındaki hanedanın ayrı oluşundadır.[7]

“Kök Türk” biçimindeki kullanım 19’uncu yüzyılın sonunda Batılı bilginlerin teklifiyle yaygınlaştı. Türkiye Türkçesine uyarlanmış biçimi “Gök Türk” ise bu tarihlerden sonra kabul görmüştür.[8] Gök Türk olarak adlandırılan devlet başta kendi kaynakları ve bütün komşularının kaynaklarında “Türk” adıyla geçmekteydi.[9]

Orhun yazıtlarında birden fazla bulunan “Türk” sözcüğü yalnızca bir kez “Kök” sözcüğüyle birlikte kullanılmıştır. Bu kullanımın devletin adını kast etmediği yönündeki görüşler, konuyla ilgili araştırma yapanlar tarafından da ifade edilmektedir. Kafesoğlu Türk Millî Kültürü adlı kitabının Gök-Türkler adlı bölümünde şu ifadeleri kullanmaktadır: “Bizim bugün diğer Türk devlet ve zümrelerinden ayırt etmek üzere Gök-Türk (Kök-Türk) dediğimiz bu topluluk ve devletin adı ‘Türk’ veya ‘Türük’ idi. Ancak kitabelerin bir yerinde kendini Gök-Türk olarak tanıtmıştır ki ‘Göğe mensup, ilâhî Türk’ manasına gelen bu tabir V. Thomsen’a göre hakanlığın parlak devresine işaret etmekte olmalıdır.”[10]

Ahmet Caferoğlu o dönemin siyasî yapısının Türk adında birleştiğini ifade ederek şunları söyler: “Nitekim Orhun yazıtlarına bakılacak olunursa kağanlık kendi içerisine aldığı halk, kabile, boy ve soyları hep ‘Türk’ adlı bir devlet, siyasî bir birlik etrafında birleştirmeye çalışmıştır.”[11]

Akar da Kök Türk adının 2. Doğu Kağanlığı döneminde (681-745) dikilen abidelerde (Bilge Kağan, Köl Tigin ve Tonyukuk) geçmekte olduğunu belirtip “Bu ‘göğe ait, ilâhî, vasıfları Tanrı tarafından bahşedilmiş Türk’ demektir.” ifadesine yer vermektedir.[12]

Bu ifadelerden de anlaşıldığı üzere “Gök-Türk, Kök-Türk” kullanımları bir tarih sınıflandırmasından ibarettir.

“Köktürk alfabesi, “Köktürk yazısı” gibi kullanımlar bazen yanlış anlamalara da neden olmuştur. Bu damgalarla yazılmış tüm metinler Köktürk döneminden kalmış sayılmaktadır. Türk yazısıyla yazılmış eserler Bulgar Türklerinden, Avarlardan, Uygurlardan, Kırgızlardan, Türgişlerden, Oğuzlardan, Peçeneklerden ve Kıpçak-Kumanlardan da günümüze ulaşmıştır.[13]

Devletin adı Gök Türk olsa da yazı 1200 yıl önce de kullanılmış

Türk dilinin çok köklü bir geçmişe sahip olması dilin bir yazı sistemine dönüşmesinde etkili olmuştur. Dilin çok eski dönemlerinde bulunan soyut kavramların zenginliği, eş anlamlılık, çok anlamlılık ve ileri ögeler Türk dilinin önemli bir geçmişe sahip olduğunu gözler önüne sermektedir. Yine milâttan önce 2000-3000 yıllarından bugüne ulaşan Sümer tabletlerinde yer alan Türkçe sözcükler Türk dilinin geçmişini çok daha eskiye götürmektedir.

Tuna’ya göre Sümerlerle Türkler arasında dil bakımından ilgi bulunmaktadır. Tuna, yaşayan dünya dilleri içinde en eski yazılı belgelere sahip olan dilin Türkçe olduğunu ileri sürmekle birlikte Türkçenin yaşını arkeoloji ve dil tarihlendirmesi çalışması sonucunda elde ettiği 5000 yıldan daha da eskiye götürmektedir.[14]

Aksan, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir gerçeğin elimizdeki yazıtların Türk tarihinin ancak çok yeni bir dönemine ait olduğunu belirtmektedir. Yazıtlarda kullanılan dildeki soyut kavramların zenginliği, eş anlamlılık, çok anlamlılık, ileri ögeler ve anlatıma güç katan söz sanatlarının dilin ne denli işlenmiş olduğunun göstergesi olduğunu vurgulayan Aksan şu görüşlere yer vermiştir:

“Türklerde o dönemde yerleşik bir yazı sistemi ve bu sistemi kullanan, hitabet kurallarını bilen, hatta sanatlı anlatıma yönelen eğitimli bir zümrenin bulunduğu anlaşılmaktadır. Yenisey yazıtlarında görülen sözcükler Orhun yazıtlarındaki söz varlığı Türkçenin hemen o dönemde oluşmuş bir dil olmadığını, çeşitli gelişmeler ve anlam olaylarıyla çok daha eskiye -birkaç bin yıl öncesine- uzanan gelişmiş bir dil niteliği taşıdığını göstermektedir. Kısıtlı metinler olmalarına karşın yazıtlar Türkçenin soyutlama gücünü ortaya koymakta, kimi Avrupalı bilginlerin görüşlerinin tersine çok eski ve gelişmiş bir dilin ürünlerini sergilemektedir.”[15]

Alyılmaz bir dilin iletişim dili olmasının ötesinde deyim, vecize, atasözü seviyesinde anlamlı dil ögeleri üretebilmesi, edebiyat ve sanat dili olabilmesi için en az 2-3 bin yıllık bir geçmişe ve birikime sahip olması gerektiğini ifade eder. Alyılmaz, buna bağlı olarak 8. yüzyıldaki yazıtların Türkçenin ilk eserleri olmadığının rahatlıkla söylenebileceğini kaydeder. Alyılmaz, Orhun yazıtlarında abecenin belirginleşerek belirli bir yazım kurallarının ortaya çıkmasının arkasında binlerce yıllık bir geçmiş olduğunu vurgular.[16]

Altın Elbiseli Adam

1969 yılında Kazakistan’ın eski başkenti Almatı’da Esik köyünün yakınında bulunan Esik Kurganı Türk yazısı konusunda bizi Orhun yazıtlarından 1200 yıl öncesine götürmektedir. Milâttan önce 5. yüzyıla ait olan kurganda giysileriyle zırhının altın kaplamalı olması nedeniyle “Altın Elbiseli Adam” olarak anılan ceset ve yanında cesede ait eşyalar bulunmuştur. Eşyalardan biri olan çanağın üzerindeki yazılar Türk yazısının ilkel biçimlerinin olduğu ifade edilmiştir.[17]

Türklük Bilimci Altay Amanjolov “Altın Elbiseli Adam”ın Türkçe konuşan halkların bir yazı sistemine sahip olduğu gerçeğinin ortaya çıkarmasının önemini şu ifadelerle anlatır:

“Bu yazının büyük değeri şudur: Eski çağlarda Kazakistan arazisinde yerleşmiş olan Saka kavimlerinin dilinin eski Türk dili olduğu somut olarak kanıtlanmaktadır. Dahası Kazakistan topraklarındaki ilk göçebelerin hiçbir yazı türüne sahip olmadıkları şeklindeki geleneksel görüşün temelsiz olduğunu da kanıtlar. Ayrıca 2500 yıl önce Türkçe konuşan kavimlerin alfabetik yazıyı bildiği ve yaygın şekilde kullandığı gerçeğini ortaya koyar.”[18]

Ayrıca Tanrı Dağları’ndaki MÖ ikinci yüzyıla ait Kuray Kurganı’nda da Türk damgalarından oluşan bir metin vardır. Dolayısıyla bu bilgiler ışığında Türk damgalarından oluşan yazı sistemimize bir adlandırma gerekiyorsa bunun “Türk yazısı” olarak adlandırılması en doğal tekliflerden biri olacaktır.

Esik Kurgan’ından çıkarılan ümüş bir kadeh

Benzer bir yanlış bugün Osmanlı Türkçesiyle ilgili yapılmaktadır. Arap harfleriyle yazılan Türkçe metinlerin bütünü “Osmanlıca” olarak anılmaktadır. Hâlbuki Türkler Arap harflerini kullanmaya Osmanlı döneminde değil çok daha eski tarihlerde başlamışlardır. Ayrıca Arap harfli Türk yazısı da 20. yüzyılın başlarına kadar “Türk tili” veya “Türkî tili” biçiminde adlandırılmıştır.[19]

Kökeni Avrupa’da arama çabası: Runik

Türk yazısındaki damgaların biçim benzerlikleri nedeniyle yazıya eski İskandinav yazısına nispet edilerek Türk Run yazısı, Runik Türk yazısı adları da verilmektedir.[20] Yaklaşımın temelinde damgaların benzerliği yatmaktadır. Bu adlandırma ilk kez Sibirya’yı incelemek üzere çalışmalar yürüten Alman Doktor Messerschmidt İsveçli tutsak subay Strahlanberg tarafından kullanılmıştır. Gördükleri Türk yazısını daha önceden bildikleri İskandinav yazısına benzeterek “runik” demişlerdir.[21]

Türk yazısı yine “Sibirya Run harfleri, Yenisey Run harfleri, Runik alfabe, Türk Run yazısı” adlarıyla da adlandırılmaktadır.[22] Bu öneriler yazının ilk bulunduğu dönemlere ait olmakla birlikte daha sonra çok fazla rağbet görmemiştir. Yazı, bu görüşlerden hareketle “runiform” adıyla da adlandırılmıştır.[23]

Türk yazısının kökenini Avrupa’da arama çabasıyla ortaya çıkan[24] “Runik” yakıştırmasına Vilhelm Thomsen başta olmak üzere bu konuda düşünce belirtenlerin bir bölümü karşı çıkmaktadır. Thomsen bu konuda şunları kaydetmektedir:

“Bazıları alfabemizi eski kuzey Run yazılarıyla karşılaştırarak kökeninin Runlara dayanabileceğini ve Kuzey Sibirya yoluyla Avrupa’dan gelmiş olabileceğini düşünmüşlerdir. Diğer birçokları ise bu harflere basitçe Run harfleri ismini uygun görüyorlar ama bu adlandırmanın karşısında olmak için fazla bir çaba gerekmiyor. Diğer birçoklarına olduğu gibi bunlara da Run harfleri denilmesi için en küçük bir gerekçe bile söz konusu değil. Bu adlandırma yalnızca yanlış fikirler uyandırabilir. Zira bugün ayrıntılar söz konusu olduğunda Yunan ve küçük Asya alfabeleriyle olduğu gibi bu iki alfabe arasında da benzerliğin izinin bile bulunmadığı, soy bağındansa hiç söz edilemeyeceği anlaşılmıştır. […] Şu hâlde Türk[25] alfabesinin Avrupa’nın ne güneyinde ne de kuzeyinde herhangi bir bağlantısı bulunmamaktadır. Dolayısıyla kökenini Avrupa’da arama çabaları da artık sona ermelidir.”[26]

 

[1] Alyılmaz, age, s. 1.

[2] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2014, s. 51.

[3] Bilge Kağan yazıtı, doğu yüzü, 4.satır; Köl Tigin yazıtı, doğu yüzü, 3. satır.

[4] Doğan Aksan, En Eski Türkçenin İzlerinde, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2014, s. 20.

[5] Hüseyin Namık Orkun, Türk Sözünün Aslı, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2015, s.13.

[6] Şirin, Kül Tigin Yazıtı -Notlar-, Bilge Kültür Sanat, İstanbul, 2015, s. 146.

[7] Hüseyin Nihal Atsız, Türk Tarihinde Meseleler, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1997, s. 11.

[8] Ahmet Taşağıl, Gök-Türkler I-II-III, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2014, s. XIII.

[9] Taşağıl, Kök Tengri’nin Çocukları, Bilge Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2013, s. 123.

[10] İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1995, s. 89.

[11] Caferoğlu, age, s.81.

[12] Ali Akar, Türk Dili Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, s. 79.

[13] Ahmet Bican Ercilasun, Türk Dili Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara, 2016, s. 134.

[14] Osman Nedim Tuna, “Sümer-Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, [1994] 1989, s. 257-293.

[15] Aksan, En Eski Türkçenin İzlerinde, 152.

[16] Alyılmaz, Orhun Yazıtlarının Bugünkü Durumu, Kurmay Yayınları, Ankara, 2005, s. 4.

[17] Atsız, “Kazakistan’da Bulunan Mezar”, Ötüken dergisi, S. 12 (84), Aralık 1970, s. 5.

[18] Altay Amanjolov, Ataların Sözleri, (Çev. Mehmet Ölmez), Erdem dergisi, C. 5, S. 15, 1989, s. 800.

[19] Ercilasun, Türk Dünyası Üzerine İncelemeler, Akçağ Yayınları, Ankara, 2011, s.31.

[20] Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2012, s. XXIX.

[21] Viktor G. Guzev, Sergey G. Klyaştornıy, “Genel Yazı Nazariyesi Işığında Göktürk Yazısının Menşei Meselesi (Okunuşunun 100. Yıl Dönümü Dolayısıyla)”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1993, Ankara 1995 s. 27.

[22] Şirin, Türk Yazı Sistemleri, s. 26

[23] Erhan Aydın, Orhon Yazıtları, Kömen Yayınları, Konya, 2015, s. 19.

[24] Thomsen, age., s. 13.

[25][25]

[26] Thomsen, age, s. 13

Yazar

Berkant Parlak

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar