30.11.2022

Üniversiteler ve bilgi yönetimi

Batı ve Kuzey ülkelerinin gelişmiş olmasında, asıl itici güç kendilerinin kurdukları ‘bilgi yönetim sistemi’ olmakla birlikte, başka ülkelerden transfer ettikleri yetişmiş insan gücünün yanı sıra, başka ülkelerde yapılıp buralarda yayınlanan bilimsel yayınların da çok ciddi bir katkısı olmalıdır.


Üniversiteler, doğa ve sosyal olayların gerçekliğini bulmak amacıyla araştırmalar yapar ve buradan yeni bilimsel bilgiler çıkarırlar. Dünyanın neresinde işe yarar ve kullanılabilir bilimsel araştırma bulguları varsa, onları ülkenin bilgi sistemine kazandırırlar.  Üniversiteler, hayatın etkili ve verimli bir biçimde yaşanmasına imkân veren, toplumsal inşaya katkı sağlayan, karşılaşılan her türlü soruna uygun çözümler bulan; nitelikli bilgilerin (bilimsel bilgilerin, felsefi bilgilerin, estetik bilgilerin, etik bilgilerin vb.) üretim, aktarma, öğrenme ve yayma yerleridir. Ayrıca, üniversiteler, üretilen ve çoğaltılan bu nitelikli bilgilerin, nasıl kullanıma sokulacağı hakkında çeşitli projelere öncülük yaparlar ve genç girişimcilere teknoparklar aracılığıyla yol gösterirler.

Bilgi yönetimi nedir?

Bütün canlılar, canlı olmanın doğal sonucu, yaşamlarını sürdürmeye yarayan, kendi türlerinin taşıdığı genetik kodlar olarak doğal bilgilerle (içgüdüler ve refleksler) dünyaya gelirler. İnsanları, diğer canlılardan ayıran temel insani nitelik, doğalarında birer temel süreç olarak var olan içgüdülerin dışında, yeni bilgilere sahip olma, biriktirme, aktarma ve kullanma potansiyelleridir. İnsan zihni, içgüdüsel ve refleksif tepkiler yapmanın ötesinde,  düşünür ve  “bilincinde olduğunun bilincinde olma yetisi” sayesinde bilgi sahibi de olur (Özakpınar,2002,306). Aslına bakılırsa, bir ‘insan olma’ potansiyeli olarak dünyaya gelen kişilerin, peygamberlere gelen vahyin ve modern insani bilimlerin tanımladığı ‘insan olma’ evrimini tamamlamaları, ancak doğru ve nitelikli bilgi sistemlerinin sayesinde mümkün olmaktadır.

Yönetim bilimlerinin, son yıllarda bütün dünyadaki örgütlenme biçimlerinde yaşanan çok hızlı ve kapsamlı değişimler karşısında, toplum ve örgüt yöneticilerinin doğru ve uygun bir ‘vaziyet alışlarını’ sağlamak adına ortaya koydukları bir kavram dikkat çekmektedir: ‘Bilgi Yönetimi’. Bu kavram, kişilerin, örgütlerin, kurum ve kuruluşlar ile nihayetinde devletlerin, yaşanılan hayata doğru ve uygun tavırlar gösterebilmelerinin yol haritasını sunmaktadır. Bilgi yönetimi, bilgi sahibi bir varlık olarak insanların ve insanlar tarafından yürütülen her türlü örgütlenmenin, başta bilimsel bilgiler olmak üzere diğer nitelikli bilgileri üretmeleri, çoğaltmaları, biriktirmeleri, aktarmaları, paylaşmaları, yayınlamaları ve kullanmaları sürecidir.

YÖK üniversiteleri bilgi yönetiminin neresinde?

2547 Sayılı Yasanın 4. Maddesinin c fıkrası, üniversitenin amaçlarında, ’Yükseköğretim kurumları olarak yüksek düzeyde bilimsel çalışma ve araştırma yapmak, bilgi ve teknoloji üretmek, bilim verilerini yaymak, ulusal alanda gelişme ve kalkınmaya destek olmak, yurt içi ve yurt dışı kurumlarla iş birliği yapmak suretiyle bilim dünyasının seçkin bir üyesi haline gelmek, evrensel ve çağdaş gelişmeye katkıda bulunmaktır.’ biçiminde bir görev yüklüyor.

Stratejik bir değerlendirme yapılırsa ülkemizin çok büyük kaynaklarını tüketen YÖK üniversiteleri, bu amaçları ne derecede gerçekleştirmektedir? 2547 Sayılı Yasanın bilgi yönetimindeki stratejik hedefi, ‘ulusal alanda gelişme ve kalkınma’ öncelikli iken; yapılan bilimsel çalışmalarda yayınların puanlanmasında izlenen mevcut tutum, Türk bilgi sistemini zenginleştirmekten çok, Batı bilgi sistemine hizmet eder niteliktedir. Şöyle ki akademisyenlerin kariyer ilerlemesinde, yapılan bilimsel yayınları puanlama kriteri önemli bir yeri tutar; ulusal alanda yapılan yayınlara düşük puan verilirken, yabancı dergilerde, yabancı dilden yayınlara daha yüksek puan verilmektedir. Yabancı yayınlar arasında Türk akademisyenlerinin çalışmalarının çokluğu gurur verici bir başarıdır.  Ancak, ‘yerli ve milli’ yöneticiler ile diğer toplumsal aktörlerin, belki de kendilerinin yaşadıkları sorunlara çözüm olabilecek ve çok büyük bir katkı sağlayacak olan yabancı yayınlara ulaşması oldukça güç bir iştir. Bir defa, bilimsel çalışmaların ulusal yayınlar kapsamında Türkçe yayınlanmasına düşük puan verilerek, ‘yerli ve milli’ yayınlar bir anlamda cezalandırılmış oluyor! Aslına bakılırsa, akademisyenlerin bilimsellik ölçütleri, sayısal bir nesneleştirme olan ‘puanlama’ yerine, bilime ve bilimsel yöntemlere yeni bir katkı olmalıdır. Kaldı ki gelişmiş toplumların üniversite ve akademik çevreleri, bilimin ‘evrenselliği’ paradigmasına kesin olarak inanmalarına karşılık, bilimsel araştırma bulgularını öncelikle kendi toplumsal ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir kullanım tarzına sahiptirler.

Türk akademisyenler kimler için çalışıyor?

Batı Avrupa ve Kuzey Amerika merkezli olup dünyanın her yerinde faaliyet yürüten örgütlerin her türlü yönetim ve örgütsel etkinliklerinde kullanılan teknik yeniliklerin ve gelişmelerin çoğu, üniversitelerin yapmış olduğu bilimsel araştırma bulgularına dayanmaktadır (İrmiş- Emsen, 2018, 218). Ayrıca, bu ülkelerin gelişmiş ekonomilerindeki, nispeten demokratik siyasi kültürlerindeki, etkili yönetim süreçlerindeki ve diğer alanlardaki başarılarının arkasında, bilimsel araştırma bulgularının ve bilimsel bilgilerin kullanılması olgusu vardır. Bu durum, aslında ‘Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’, buyruğunun da küresel bağlamda kanıtı sayılır.

Normal şartlarda akademisyenler ve araştırmacılar, kendi alanlarında bir takım bilimsel bulgulara ulaşır ve bunları toplumsal aktörlerin kullanımına sunmak için uygun yerlerde yayınlar. Belirli alanlarda çalışma yapan çeşitli Ar-Ge kurumları ve bilimsel düşünce kuruluşları, kendilerinin ilgilendikleri alanla ilgili yapılan bilimsel bilgileri toplamak suretiyle, bunların birer malzeme olarak kullanılmasıyla bir takım yeni bilgi bileşimlerine ulaşırlar. Aynı konularda, farklı coğrafyalardan gelen bilimsel bilgilerin birikimi ile yeni teknolojilerin üretilmesi ve icatların yapılması, daha gelişmiş toplumsal organizasyonlar oluşturulması mümkün olmaktadır. Batı ve Kuzey ülkelerinin gelişmiş olmasında, asıl itici güç kendilerinin kurdukları ‘bilgi yönetim sistemi’ olmakla birlikte, başka ülkelerden transfer ettikleri yetişmiş insan gücünün yanı sıra, başka ülkelerde yapılıp buralarda yayınlanan bilimsel yayınların da çok ciddi bir katkısı olmalıdır.

Anglo-Sakson bilgi sisteminin güdümündeki küreselcilik anlayışı, sömürge zihniyetli politikacı ve yöneticilerin uygun ortam sağlamalarına bağlı olarak, ulus devletler içindeki değerli araştırma bulgularının yayınlanmasını, zengin ülkelerin bilimsel yayın platformlarını desteklemeye yönlendirmektedir. Mühendislik ve tıbbî konularda yapılmış olan ciddi araştırmaların büyük bir kısmı, ABD’de ve AB’de yayınlanınca, oradaki araştırma ve geliştirme merkezlerine hazır bilimsel bilgi malzemeleri olmaktadır. Bu zengin ülkeler, kendi üniversitelerindeki araştırmaların yanında, birçok az gelişmiş ülke üniversitelerinden, söz gelimi Türkiye’deki üniversitelerin bilim insanlarından da gelen bilimsel araştırma bulgularını kullanarak, bunları özgün buluşlara ve bilimsel teorilere dönüştürmektedirler.

Teknolojik yenilikler ve sosyal teoriler neden sürekli Batı toplumlarında çıkıyor? Çünkü buradaki bilimsel araştırma ve geliştirme kurumlarına, düşünce kuruluşlarına ve strateji oluşturma kuruluşlarına, dünyanın her yerinden, yapılmış çalışmaların nihai ürünü olan bilimsel araştırma bulguları akıyor.

Bizler neden icat çıkarmıyor ve yeni teoriler kurmuyoruz?

Köklü ve kurumsallaşmış üniversitelerin dışındaki YÖK üniversitelerinde, bilimsel araştırmaların yapılmasıyla ilgili fiziki donanımlar ve uygun araştırma ekibi oluşturacak nitelikte akademisyen gruplar yok. Gereksiz yere açılan çok sayıdaki üniversiteler ve yüksekokullarda az sayıda bulunan nitelikli öğretim üyeleri ise sadece ‘ders anlatıcısı” birer öğretim elemanı konumuna indirgenmiştir. Genç akademisyenler olarak araştırma görevlileri, aslında üniversitenin idari kadrolarındaki memurların yapması gereken, idari işleri yapmaya zorlandıkları için lisansüstü tezlerini bile zor tamamlıyorlar.

Türk akademisyenlerinin, gereksiz kontenjan artırımlarından kaynaklanan ikinci şubelerin ve ikinci öğretimlerin açılmasından dolayı aşırı ders yüklerinin bulunması, araştırma yapmaya ve bilgi üretimine fazla bir zaman ve enerji bırakmamaktadır. Yeterince araştırma yapamamak ve bilgi üretememek akademisyenleri, sürekli olarak Batı’dan bilgi nakilciliği yapmaya yönlendirmektedir. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika üniversitelerinden aktarılan bilimsel çalışmalarda, hangi bilimsel metotların kullanımıyla bu sonuçlara ulaşıldığından çok, metin üzerinde bir tercüme ve aktarma olmaktadır. Başka ülkelerde yapılmış olan sosyal bilimlerle ilgili olayların çözümlenmesinden elde edilen bu bilgiler aktarılırken, çoğunlukla ‘metodik şüphe’ duyulmaksızın, kendi toplumsal yapılarının gerçekliğiymiş gibi davranılıyor (İrmiş- Emsen, 2018,218-219).

Dünyanın neresinde işe yaracak ve hayata uygulanacak bilimsel bilgi varsa onlardan haberdar olmak son derece önemlidir. Ancak, ülkemiz üniversitelerinin bilgi yönetim sistemi, sadece üretilmiş bilgi ithal eden, kendi ürettiğini dışarıda yayınlatan bir sistem olmayıp, aynı zamanda yeni bilgi bileşenleriyle yenilik yapan ve teoriler üreten bir modele evrilmelidir. Artık tarihte kalmış ve dönemini tamamlamış olan geleneksel medrese eğitimlerinin temel özelliği, sürekli olarak Doğu’dan gerekli gereksiz -çoğu da hurafelerle dolu ve hayatta geçerliliği olmayan- bilgilerin nakilciliğini yapmaktı. YÖK üniversiteleri de uzun bir süredir, Batı’dan nakilcilik yoluyla ulusal bilgi yönetim sisteminin oluşumunda, yasalardan doğan görevlerini yerine getirmede ve toplumsal beklentileri karşılamada oldukça yetersiz kalmaktadırlar.

Ülkemiz toplumsal aktörlerinin, teknik gelişme ve sorun çözme kapasitelerinin geliştirilmesinde, en stratejik malzeme olan bilimsel araştırma bulgularından yeterince yararlanmadıkları bir durumla karşı karşıyayız.  Gerçek anlamda bilimsel bilginin üretilip, yaşanılan hayata pratik yansımalarının ve somut etkilerinin görülmemesi, toplumun üniversite kurumuna olan güven duygusunu zayıflatacağı gibi ‘bilim ve araştırma’ olgularına yeterince duyarlılık gösterilmemesi biçiminde yaygın bir alışkanlığın devamına da neden olmaktadır.  Toplumsal sorunların çözüm kapasitesi, akıl ve bilim gibi rasyonel değerlere dayandırılarak geliştirilemiyorsa toplumun bir kesiminin hurafelerden ve çarpıtılmış inanç yorumlarından medet umması biçiminde bir çaresizlik psikolojisine kapılmaları önlenemez.

Sonuç olarak, dışarıdan aktarılanlarla birlikte ülkemizdeki bilimsel araştırma bulgularının birleştirilerek, öncelikle ülkemiz insanlarının ve kurumlarının yararlanacağı bir Türk bilgi yönetim sistemi oluşturulmalıdır. Türk üniversiteleri, Türk Milleti’nin vergileriyle ve sınırlı kaynaklarını kullanarak yaptıkları büyük harcamaların hakkını vermelidir.

 

İRMİŞ, Ayşe; EMSEN, Ö. Selçuk (2018): Kapitalizmin Küresel Ağı, Düğümler ve İlmekler, Ekin Yayınları, Bursa

Özakpınar, Yılmaz (2002): İnsan Düşüncesinin Boyutları, Ötüken Neşriyat:520, İstanbul

 

 

Yazar

Feyzullah Eroğlu

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar