07.08.2022

Vatanımı çaldılar!

Sömürgeci güçler tarafından, vatanlarını ve özgürlüklerini koruma iradesi olmayanlar sömürülmeye zaten çok müsaittirler. Oysa, vatanlarını ve özgürlüklerini kaybetmemek için direnen toplumların başına türlü türlü belalar gelir.


Devlet Dergisinin 1970’li yılların başında yayınlanan sayılarından birinde, Prof. Dr. Recep DOKSAT tarafından kaleme alınan “Vatanımı Çaldılar” temalı bir yazı vardı. Bu yazıda, hatırladığım kadarıyla 23 Ekim 1956 yılında soydaş Macar halkının başlattığı bağımsızlık ve özgürlük mücadelesini, Sovyetler Birliğinin bastırmak için yaptığı kanlı müdahale anlatılıyordu. Yazının ana kurgusu, Sovyet saldırganlığı karşısında, bir Macar gencinin atalarından kalan ve kendine hayat veren vatan topraklarının başkaları tarafından sahiplenilmesi karşısında yaşadığı psikolojik ve zihinsel tepki, empatik bir biçimde ifade ediliyordu. Yazı, o kadar etkiliydi ki vatan kaybetmenin acısının ne demek olduğunu, fiilen yaşamasam -Tanrı korusun- bile, psikolojik dehşetini hep yüreğimde ve zihnimde hissettim.

Gençliğimin ilk yıllarında okuduğum bu yazının, zihnimin derinliklerinde bıraktığı “vatan kaybetmek” kaygısı, hayatımın hemen her aşamasında farklı derecelerde duygu ve düşüncelerimin ana eksenini oluşturdu. Yine, 1970’li yılların ortasından itibaren -en azından benim fark ettiğim- en etkili ülkücü söylem “Esir Türkler” konusuydu. Bu bağlamda, vatanlarından sökülerek sürgün edilen Balkan Türklerini, Kırım Türklerini, Ahıska Türklerini ve Kafkas Türklerini; kendi öz vatanlarında özgür olamayan Türkistan, Kerkük, Musul, Kıbrıs vb. Türk Yurtlarındaki soydaşlarımızın tutsaklığını; vatanlarını kaybeden Filistin ve Bosna-Hersek gibi halkların acısını birçok insan gibi ben de yaşadım. Rahmetli Recep DOKSAT’ın “Vatanımı Çaldılar” başlıklı yazısının yüreğimde ve zihnimde bıraktığı duyguların izi, en çok uluslararası havaalanlarında beni sarardı. Şöyle ki “şu anda gururla kimliğini taşıdığım belirli bir vatanım olmasa, ben burada neyim?” diye düşünürdüm. Adeta, kendimi hiçbir bağlantısı olmadan uzay boşluğunda yuvarlanan herhangi bir canlı varlık gibi hissederdim. İnsanlık tarihinin, en güçlü devletlerinden ve toplumlarından birisi olarak Göktürklerin evladı olmak, Birinci Dünya Savaşı cehenneminden yeni bir Türkiye Cumhuriyeti çıkarmış Mustafa Kemal Atatürk’ün soyundan gelmiş olmak, bütün korku ve kaygılardan arınmak için çok harika bir özgüven kaynağı idi.

Tarih vatan kaybedenlerle dolu

İnsanlık tarihi, insanların ve toplumların varlıklarını sürdürme amaçları doğrultusunda, yer ve kaynaklara sahip olma mücadelelerinin adeta bir özeti gibidir. Kişisel ve toplumsal varlığın sürdürülmesi, öncelikle Maslow’un ünlü sınıflandırma kapsamında, temel (fizyolojik ve güvenlik) ve psikososyal (ait olma, takdir ve saygı, kendini gerçekleştirme) ihtiyaçların yeterince karşılanmış olmasına bağlıdır. Bu anlamda, toplumsal varlığı sürdürmeye yarayan bu ihtiyaçların sürekli ve gerektiği gibi giderilmesi için belirli bir coğrafyaya ihtiyaç vardır. Başkalarının gözü olmadığı, olsa da elinin ve ayağının izinsiz giremediği, atalardan kalıp torunlara bırakılacağından emin olunan coğrafya parçasına “vatan” denilmektedir. Vatan, onur ve gururla var olmak; özgür ve bağımsız olarak varlığı sürdürmek için temel şarttır. Vatan yoksa, bunların hiçbir anlamı yoktur. Bu yüzden, insanların uğruna canından, cananından ve kendinden geçtiği en önemli değer vatandır. Başka bir deyişle, vatansız olmak ile yok olmak ya da yok sayılmak aynı anlama gelmektedir. Bu kadar değerli olan vatan olgusunun, insanlık tarihinde her türlü çatışmaların ve savaşların odağında olması da son derece olağan bir durumdur.

Vatansız bırakılan Kızılderililer

Tarihsel süreç içinde vatan kaybı ile soyunun nerdeyse tamamen yok olması olgusunu birlikte yaşayan, en acıklı ve yürek yakan örnek, Kızılderili nüfustur. 15. yy’dan itibaren 19. yy. başlarına kadar Amerika kıtasının -aslında Amerika denmesi bile haksızlık- gerçek sahipleri yerlilere ve Kızılderili soyuna yapılan büyük soykırım sonucunda, bu halk kendi topraklarında tamamen “vatansız” kalmıştır. Avrupa kıtasında tutunamayan milyonlarca servet ve macera tutkunu olan Avrupa’nın farklı uluslarından oluşan kitleler, sonradan Amerika kıtası adını verecekleri yeni kıtaya âdeta akın etmişlerdir. Rahmetli Hocamız Prof. Dr. Turan YAZGAN, bu kıtada yaşayan yerli ve Kızılderili nüfusun, o zamanın dünyasında en kalabalık nüfus olduğunu anlatırdı. Ayrıca, Kızılderililerin, bağımsızlık ve özgürlüklerine çok düşkün, toprak ve doğalarına bağlı, her türlü zorbalığa ve baskıya karşı çok dirençli bir halk olduğunu bildirirdi. Göçmen Avrupalıların, nispeten yumuşak başlı olan Afrika kökenli insanları kendi işlerinde çok kolay bir biçimde çalıştırmalarına karşılık, aynı kolaylığı kıtanın gerçek sahipleri olan Kızılderililerde bulamadıklarını anlatırdı.

Yeni Dünya’nın (Amerika’nın) yerli ve Kızılderili toplulukları, tarihsel olarak MÖ. 11.000 yılı dolaylarında Alaska, Bering Boğazı ve Sibirya üzerinden kıtaya giriş yapıp güney kısımlarına doğru yayılmak suretiyle önce avcılık ve toplayıcılık, sonra da tarımsal faaliyetlerle hayat süren insanlardı. Avrupalıların kıtaya ayak bastığı 1492’den itibaren, Yeni Dünya’ya yakın çağların en büyük nüfus göçü gerçekleşti ve yerli nüfustan tüfek, mikrop ve çelik kaynaklı araçların neden olduğu çok sayıda ölümler meydana geldi (Diamond,2008,71-72). Kıtanın gerçek sahipleri olan Kızılderililer karşısında, özellikle ateşli silah üstünlüğü olan işgalci Batılıların 1860-1890 yıllarında yoğunlaştırdıkları saldırılar sonucunda, sadece fiziki varlıkları değil, aynı zamanda kültürleri de bir soykırıma uğramıştır. Savaşçı bir ruha sahip olan Kızılderililerin, her şeye rağmen varlıklarını ve mücadelelerini sürdürme çabalarını sonuçsuz bırakan asıl etken, temel beslenme kaynaklarından yoksun bırakılmalarıdır. Kızılderililerin geleneksel beslenmelerinde en ağırlıklı öneme sahip olan bizonlar (yaban sığırları), sadece ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda avlanır, kışlık için kurutulur, yağları derilere doldurulur, boynuzları kaşık ve kap kacak yapımında, kılları iplik ve kemer yapımında kullanılır, postlardan çadır bezi, giysi ve çarık yaparlardı. Sömürgeci Beyaz Adam, Kızılderilileri tamamen etkisiz hâle getirmek amacıyla bizon sürülerini topluca imha edecek uygulamalara giderek, savaştan kurtulan çoğu kadın, yaşlı ve çocuğun açlıktan ölümüne neden olmuştur. Söz gelimi, 1872-1874 yılları arasında beyaz avcılar yaklaşık 3.700.000 bizon kıyımı yapmışlardır. “Gördüğüm tek iyi Kızılderili, ölü bir Kızılderilidir.” sözünün de sahibi olan general Sheridan, bu toplu kıyımlar karşısında “Bırakınız, yaban sığırları tükeninceye kadar öldürülsün, kalıcı barışı ve uygarlığın ilerlemesini sağlayacak tek yol budur.” diyecektir (Brown,2012,275-278). “1877 yılında, Kızılderililerin sayısı oldukça azalmıştı, ama erzak ve öteki gereçler büyük gecikmelerle geliyordu. Erzak artık kamplarda dağıtılmayacak, her Kızılderili temsilcilik karargâhına gelerek payına düşeni alacaktı. Cheyenne’lerin bazısı yirmi mil kadar yürümek zorundaydı. Yürüyemeyen yaşlılar ve çocuklar paylarına düşeni alamıyordu.” (Brown,2012, 394) Sonuçta, Koskoca kıtanın gerçek sahipleri Kızılderililer ve yerli topluluklar, hem fiziki olarak hem de kültürel olarak tüketilmek suretiyle insanlık tarihinin en utanç verici soykırımına uğratıldılar.

Vatana sahip çıkmayanlar Kızılderilileştirilir!

Sömürgeci güçler tarafından, vatanlarını ve özgürlüklerini koruma iradesi olmayanlar sömürülmeye zaten çok müsaittirler. Oysa, vatanlarını ve özgürlüklerini kaybetmemek için direnen toplumların başına türlü türlü belalar gelir. Asker gücüyle işgal edilen toplumlara yönelik olarak ayrıca etkili iletişim yoluyla birçok psikolojik savaş teknikleri uygulanır. Ülkelerin sistematik sömürgeleştirilme sürecindeki son darbe, vatanın direnen gerçek sahiplerinin yoksullaştırılması ve kitlesel göçler sonucunda azınlık hale getirilmeleridir. Bu anlamda, yabancı güçlerin her türlü işgal ve saldırılarına karşı direnen toplumların, sömürgeleştirme çabalarına karşı neredeyse çaresiz kaldıkları ortak etken, dirençlerini sürdürmeye yetecek kadar gıda ve beslenme kaynaklarına yeterince ulaşmamaları olmuştur. Savaş tarihinde, en iyi korunaklı ve savunulan kalelerin bile, muhasara altına alınarak halkın gıda ve beslenme kaynaklarından yoksun bırakılmak suretiyle teslim alındığı çok bilinen bir olgudur. Kızılderililerin başına gelen de önce şiddet yoluyla aktif nüfusun azaltılması; Avrupa, Afrika ve Asya’dan çok kalabalık göçmenlerin getirilmesi; sonra da yerli insanların yoksullaştırılarak temel gıda maddelerine erişimlerinin engellenmesidir.

Doğu Türkistan Türkleri Kızılderilileştirilmeden!

Aslında, tarihsel süreç içinde bir toplumu yoksullaştırma ve “ekmeğe muhtaç” hâle getirme taktiği, dirençli Türk halkalarına yönelik bir tehdit olarak da çok sık kullanılmıştır. Geniş bir coğrafyada, Türk halkları, kendi öz vatanlarında tam bağımsız ve özgür olmalarını sağlayacak ekonomik ve sosyal kaynakların sahipliğinden ve siyasal düzenlerden uzak kalmaları nedeniyle çoğunlukla “Kızılderilileştirilme” tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Ayrıca, Türklerin, yaşadıkları her yerde o ülke halkları içinde en yoksul halk oldukları gözden kaçırılmaktadır. Türk yurtları, bulundukları coğrafi özellikler bakımından başta enerji olmak üzere doğal kaynakların bol olduğu, dünya ticaretinin ulaşım yollarının geçtiği alanlar olarak sürekli sömürgeleştirilmek istenen yerler olmuştur. Bu bölgelerin kültür ve kimlik olarak Türksüzleştirilmesi yeterli görülmeyip, ayrıca başka etnik toplulukların göçleri ile nüfus yapılarının da sürekli bozulmaya çabalanması hep olagelmiştir. Söz gelimi, 21.Yüzyılda Doğu Türkistan’da Uygur Türkleri, aynı Kızılderililerin “rezervasyon” denilen dar bir alanda yaşamaya mahkûm edilmeleri gibi, çok daha ağır şartlarda “toplama kamplarında” Çin işkencesine tabi tutuluyorlar.

Küreselleşme sürecinin hızlandırdığı doğal kaynakların denetimi amacına ek olarak, belirli bir ‘millet olma’ bilincini kaybetme noktasına kadar karışık kitle topluluklar oluşturma projesi bütün şiddetiyle sürüyor. 20. Yüzyılın askeri işgalci sömürgeci güçlerinin yerine, günümüzde daha yumuşak yöntemlerle toplum üzerinde ikna kabiliyeti yüksek olan yönetici sınıf ve “kanaat önderlerinin”, bir biçimde kamuoyu oluşturma faaliyetleri çok dikkat çekmektedir. Bu konuda, özellikle iki olguyu ifade etmekte yarar vardır. Birincisi, doğal kaynakları bol olan ya da kaynak transferinde geçiş yolu işlevi gören ülkelerde, izlettirilen özel ekonomi politikaları çerçevesinde halkın giderek yoksullaştırılması olgusudur. İkincisi bu yurtlar üzerindeki millî nüfus yapısının, vasıfsız ve çaresiz kalabalık sığınmacı ya da kitlesel göçlerle bozulmasıdır. Böylece, kendi içinde millet olma bilincini kaybetmiş olan karışık toplulukların, çeşitli saldırılar karşısında millî refleksleri kırılacak ve “vatan savunmasına” ilişkin duygu ve düşünceleri aşırı bir biçimde aşındırılmış olacaktır.
“Bizim evi ev yapan”, içinde yaşayanların aynı soydan olmalarının yanında, birlikte yaşamanın karşılıklı rızaya ve onay vermeye dayanmasıdır. Aile olmanın ne anlama geldiğini, hiçbir kimse, Çinli yöneticiler tarafından evlerine Çinli erkeklerin zorla getirilip “Bu erkekler sizin misafirinizdir, siz de bunlara yardım edeceksiniz.” denilen Uygur kadınları ve çocukları kadar anlayamaz.
“Bizim vatanı vatan yapan”, içinde yaşayanların aynı soydan gelmeleri ya da sevinçte ve tasada ortak duygulara sahip olma bilinciyle hareket eden insanların varlığıdır.
Doğu Türkistan, Uygur Türklerinin vatanıdır; Türkiye, bütün Türklerin vatanıdır!…

Jared Diamond (2008): Tüfek, Mikrop ve Çelik, (Çev. Ülker İnce) TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları:174, Ankara
Dee Brown (2012): Kalbimi Vatanıma Gömün, (Çev.Celal Üster – Fevzi Yalım), E Yayınları, İstanbul

Yazar

Feyzullah Eroğlu

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

2 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar