Yeni “Arap Baharı”nın Orta Doğu simülasyonu: Lübnan ve Sedir Devrimi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______05.05.2020_______

Yeni “Arap Baharı”nın Orta Doğu simülasyonu: Lübnan ve Sedir Devrimi

Musa Uçan

“Beyrut, dünyanın sevgilisi;
Kim aldı yakut taşlı bileziklerini?
Efsunlu mührünü kim haczetti?
Kim kesti altın beliklerini?”

Beyrut’un mahzun hâlini böyle betimliyor şair Nizar Kabbâni. 1516 senesinde Osmanlı, Suriye’de Memluk ordusunu yenilgiye uğrattıktan sonra Beyrut, 400 sene boyunca bir Türk kenti olarak kalacak, tarihte gördüğü en huzur dolu günleri yaşayacaktı; Türklerin hükmü altında.

Beyrut’taki Beşinci Ordu’da görevli Osmanlı personeli, soldan sağa; ön sıra: Mustafa Kemal (Atatürk), Lüfti Müfit (Özdeş), Fuat Ziya (Çiğiltepe), Muhittin (Kurtiş), arka sıra: Halil, Hayri, Süleyman Şevket, Miralay Mehmet Fayek, Ali Fuat (Cebesoy), 15 Temmuz 1907.Tarih boyunca batılıların hedefinde olan Lübnan’ı emperyalizmden kurtarmak için Beyrut’ta da “Vatan ve Hürriyet Cemiyetini” kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını rahmetle anıyorum.

Orta Doğu dediğimiz çok bilinmezli denklemin en karmaşık olduğu ülke Lübnan dersek, bu çok da yanıltıcı olmaz. Çoğu Orta Doğu uzmanına göre “Orta Doğu’nun kalbi” olan Lübnan, metrekare başına en fazla “etnik – mezhepsel grubun düştüğü” ülke.

Lübnan, 26 Kasım 1941’de bağımsız bir devlet olduğunu ilânından bu yana iç huzuru sağlayamadı. Ülkede, 30.000 kadar geneli çalışmak için Mardin’den göçen Türk yaşarken; ülkenin esas çoğunluğu Arap. 1915 isyanları sonrasında sevk ve iskândan kaçan Ermeniler, Dürzîler, Sünni ve Şii Araplar, Arap Hristiyanlarla, Lübnan kendi içinde bir hayli karışık bir toplum. Hal böyle olunca, ülkenin yönetimi de güçleşiyor.

Arap – İsrail çatışmalarıyla büyük ölçüde göç alan Lübnan’da, etnisitelerin dağılımı Filistinli Arapların ülkeye gelmesiyle büyük oranda değişim gösteriyor. O dönem Mısır hükmü altındaki Sina’yı, Gazze’yi ve Ürdün’e bağlı Batı Şeria topraklarını işgal eden İsrail, buradan Ürdün ve Lübnan’a ciddi bir Filistinli göçünü başlatmıştı. 1967 olayları sonrası, bir anda büyük kamplarda on binlerce Filistinli sığınmacıyı ağırlamaya başlayarak ekonomik darbe yiyen Lübnan, demografik anlamda da büyük ve sancılı bir değişim sürecine girdi. Ülkede finansal ve demografik anlamda avantajlı bir durumdaki Arap Hıristiyanlar bu olaylarla ciddi gerilimlerin odak noktası hâline gelirken; 13 Nisan 1975’de, Beyrut Aziz Marunî kilisesi önünde çoğunluğu kadın ve çocuk 27 kişi, Hıristiyan Falanjist Milislerin saldırısında yaşamını yitirince, ülke pimi çekilmiş bir bomba gibi patlamış, ülkede iç savaş başlamıştı.

Bugünkü Suriye iç savaşının provası

Arap – İsrail savaşları, Lübnan’da Filistinlilerin sebep olduğu ilk demografik değişim değildi. Soğuk savaş döneminin iki baş aktörünün Orta Doğu’daki bilek güreşinin en fazla etkilediği ülkelerden biriydi Lübnan. 1958 senesinde baş gösteren siyasi kriz sonrası ABD, Beyrut’a askerî çıkarma yapmış ve krizi kendi lehine sonlandırmıştı. İsrail Devleti’nin ilânı ile bölgeden göçe zorlanan Filistinliler, mezhep çatışmalarını 75 iç savaşından çok önce başlatmıştı. Bu dönemde Filistin’in özgürlüğü için çatışan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) hâlihazırda Güney Lübnan’da söz sahibi olmuştu. 1975 saldırısı, FKÖ’ye yanaşmayan Filistinlileri de örgüt için bir taban haline getirmiş, çatışmaları şiddetlendirerek sonu gelmez bir savaşa dönüştürmüştü.

1975’te başlayan Lübnan iç savaşını, sahadaki aktörlerin ardındaki güçleri incelediğimizde bugünkü Suriye iç savaşının bir provasına benzetebiliriz. Lübnan’da çatışan grupların ardındaki varlığını gizlemeyen İsrail ve Suriye ile onların da ardında ABD ve Rusya, Lübnan’da büyük bir güç mücadelesine girişmişti. Savaş sürerken, 1982 senesinde Hıristiyan Beşir Cemayel, seçimlerde ülkenin devlet başkanı olarak seçilse de kısa süre sonra Suriye ve Rusya’nın arkasında olduğu iddia edilen suikastla öldürüldü. İsrail ordusu öncülüğündeki Hıristiyan Falanjist Milisler, ülkenin kuzeyinde, 20.000 kadar Filistinli mültecinin yaşadığı Sabra ve Şatilla Kamplarına baskın yaparak suikasttan sorumlu tuttukları Filistinli sivillere ölüm yağdırdı. 1983 senesinde uluslararası kamuoyu baskısıyla kurmak mecburiyetinde kaldığı komisyonun dahi sorumlusu olarak İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron’u gösterdiği katliamlarda, 3000 kadar sivil hayatını kaybetti.

Lübnan’ı diğer Arap ülkelerinden ayıran en başlıca özellik nedir? Arap Yarımadasında kar yağan tek ülke olması? Akdeniz ve Arap mutfağının harika bir karışımı olması? Birçok etnik, dini, mezhepsel grubu içermesi? Bence, Lübnan’ı diğer Arap ülkelerinden ayıran en başlıca özelliği kadınlar! Kadınlar, Lübnan’da hiçbir Arap ülkesinde olmadığı kadar hayatın içinde. İş hayatında, siyasette her zaman oldukça özgür ve olayların hep içindeler. 1975’de patlak veren iç savaşta da durum değişmedi. İşte, Hıristiyan Falanjist milisler ve FKÖ cephesinde savaşan Filistinli kadın milisler.

Müslümanların hâkim olduğu Batı ve Hıristiyanların hâkimiyetindeki Doğu kısmı ayrılarak “Batı – Doğu Beyrut” diye ikiye bölünen başkent, 1991 senesine kadar süren iç savaşla harabeye dönen Lübnan’da, 200.000’e yakın yaşamını yitirmiş, milyonlarca insan yer değiştirip göçmek zorunda kalmıştı.

Lübnan siyasetinde Hariri ailesi etkisi

Türk kamuoyunda “Türk Telekom” adıyla anılan Hariri ailesini Lübnan siyasetinden çıkardığınızda ortada pek bir şey kalmıyor. ABD – Suudi Arabistan destekli bir siyasetçi olan Refik Hariri, iç savaş sonrası 1992 senesinde ülkenin direksiyonuna geçti.

Hariri’nin geçmişine göz attığımızda ilginç olaylar ve izler görüyoruz. Mütevazı bir çiftçi ailenin evladı olarak dünyaya gelen Refik Hariri, Beyrut Arap Üniversitesi’nde Ticaret Bölümü’nde eğitim görüp masraflarını karşılamak için bir gazetede redaktörlük yaparken; birden bire eğitimini yarıda kesip Suudi Arabistan’a gidiyor. 1967’de patlak veren Arap – İsrail Savaşları başlamadan hemen önce, 1965’de başlayan Suudi Arabistan’a geçip tahsili olmamasına rağmen öğretmenlik yapmaya başlayan Refik Hariri, burada Suudi Arabistan Kralı Fahd’ın kız kardeşi ile evlenerek Suudi hanedanının damadı oluyordu. CICONEST adlı firmasıyla kısa sürede inşâat, petrol, petrokimya, lojistik gibi alanlarda büyük servet elde eden Hariri, Arap – İsrail Savaşı başlarken terk ettiği ülkesine, tam da iç savaş başladığı yıl zengin bir iş adamı olarak dönüş yaptı. Medya ve turizm alanlarında da dev yatırımlarla servetini büyüttü. Lübnan’ın işgal, iç savaş gördüğü çalkantılı yıllarında elindeki medya imparatorluğunu kendi reklamını yapmak için profesyonelce kullanan Hariri, 80’lerin ortalarına gelindiğinde şüphesiz ülkenin en popüler siyasi figürü, fakir babası, kitleleri birleştirecek yegâne siyasi isim haline gelmişti.

1987 senesinde, damadı olduğu Suudi Arabistan’dan vatandaşlık hakkı elde eden Hariri’nin, Lübnan siyasetinde bırakacağı en büyük iz, altyapısını ve finansmanını bizzat üstlendiği “Sulh Projesi”, Taif Anlaşması olacaktı.

Batıya yakınlığı, Suudi Hanedanlığı ile akrabalığı, Suriye ile çatışmalı ilişkileri, inşaat, turizm ve medya sektörlerinden kazandığı milyarlarca dolar ve Lübnan siyasetini şekillendiren siyasi kariyeri ile Refik Hariri ve Hariri ailesi şüphesiz Orta Doğunun en önemli ailelerinden. Hariri’nin siyasi kariyerindeki tartışmalı onlarca hamlesi içinde şüphesiz Taif Anlaşması diye anılan ve Lübnan’daki ayrılıkları anayasa ile kurumsallaştıran ama iç savaşı da bitiren anlaşmadaki rolü kariyerinin en önemli dönüm noktalarından biri olmuştu.

Beyrut başta olmak üzere, iç savaşta ağır hasar gören ve harabe hâldeki ülkeyi yeniden inşa eden adam, medya imparatoru Hariri 92 – 95 arası başbakan, 96 – 98 arası ulaştırma bakanı ve 2000 – 2004 arasında yeniden başbakanlık görevlerini yapmıştı. 2000 yılında Hafız Esad’dan görevi devralan ve reform vaatleriyle göreve gelen Beşar Esad’la sıkı ilişki içindeki Cumhurbaşkanı Emil Lahud ile itilafa düşen Hariri, 2004’de başbakanlıktan istifa etti. 2005 yılının 14 Şubat’ında, dünyanın Suriye’yi suçladığı bir suikastla yaşamını yitiren Refik Hariri ülkenin gelmiş geçmiş en önemli siyasi aktörlerinden bir tanesiydi.

Bölen “birleştirici anlaşma”; Taif

Refik Hariri, dini ve mezhep çatışmalarıyla canından bezmiş Lübnan halkının, istisnasız her kesiminden destek almıştı. Elbette bu desteği almasında, medya imparatorluğunun ve servetinin payı büyüktü. Hayırsever, makul, yumuşak başlı, birleştirici bir imajı ilmek ilmek işleyen Hariri’nin, siyasette halka en mühim vaadi, çatışmaları sonlandıracak kalıcı bir anlaşmaydı. Suudi Arabistan’ın Taif kentinde imzalanan anlaşma bu kentin adını almıştı. Peki, neydi Taif Anlaşması? Kısaca bahsedersek, ABD destekli Suudi Arabistan ile Rusya destekli Suriye’nin öncülüğünde, toplumda temsil edilen gruplara, nüfus yoğunluğuna göre yönetim erkinde yer ve yetki verilmesi; Güney Lübnan itilafının sona erdirilmesiydi. İlk bakışta oldukça makul ve teamüllere uygun görünen bu anlaşma dizayn edilirken, ülkede değişecek demografik dengeler ve gruplar üzerinde İslam rejiminin bölgeye ihracını devlet politikası hâline getiren yeni güç İran, pek de dikkate alınmamıştı.

İç savaş sırasında silahlanarak sahada çatışan tüm grupların silah bırakmasını sağlayan anlaşma sonrası, Hizbullah dışında silahlı hiçbir grup kalmamıştı. Hizbullah’a dokunulmamasının temel sebebi, onun tüm ülke tarafından “Lübnan’ın İsrail saldırganlığı karşısındaki en samimi direniş grubu” olarak görülmesiydi.

Suudi Arabistan, Mısır, İsrail, İran, Fransa, Suriye, Lübnan ve tabii ki “her düğünün kamberi” ABD, Hariri’nin inşaat sektörüne yaptığı bir otelle giriş yaptığı Suudi kenti Taif’te bir araya gelerek Lübnan’ı kan gölüne çeviren iç savaşı sonlandıracak anlaşmayı imzalamıştı. Taif Anlaşması, o gün hastayı kan kaybından öldürecek şiddetteki yaraya küçük bir yara bandı ile müdahale etmekten başka bir şey değildi. Ancak Hariri medyası ve Hariri bunu öyle bir lanse etmişti ki, anlaşma büyük bir umut olarak benimsenmiş, parlamentodan da derhal geçerek hayata geçmişti. Oysa anlaşmanın kurumsallaştırdığı dini ve mezhepsel ayrışma, Lübnan’ın altına yerleştirilmiş bir saatli bomba gibiydi ve günü geldiğinde yine patlayacaktı!

Dini, etnik ve mezhep gruplarının Lübnan Parlamentosunda ve hükümetindeki temsilini “anayasal bir mecburiyete” dayandıran Taif Anlaşması gereğince Cumhurbaşkanı her zaman Marunî Hıristiyan, başbakan Sünni Müslüman, Parlamento başkanı ise Şii Müslüman olacaktı! Bakanlık ve bürokrasi de yine Taif Anlaşması gereğince mezhep ve dini gruplara kontenjan verecek, böylece ülkede eşit temsille iç çatışma bir daha hiç olmayacaktı! Nüfus sayımı yapılmadan, varsayımlarla ülkeyi üç gruba bölen anlaşmaya göre; milletvekilleri de yarısı Müslüman yarısı Hıristiyan olacak şekilde ayarlanmıştı.

Taif Anlaşmasının, bu sosyal düzenlemeler dışında diğer önemli tarafı da İsrail işgali altındaki Güney Lübnan’dan İsrail’in çekilmesi sağlanırken, Suriye Arap Ordusunun ülkedeki varlığı da anayasal güvence altına alınmıştı. ABD ve İsrail’in rahatsızlığını ifade etmekten çekinmediği bu madde belki de en ihtilaflı olanı, Suriye Baas Rejiminin ise bir dış politika zaferiydi o dönem için.

Kısacası, ülkede tüm grupları temsil etmek gibi bir iddiayla ortaya çıkabilecek olası siyasi akımlar anayasa ile yasaklanırken, devlet sınır bütünlüğünün devamı için iç savaşın perde arkasındaki aktörlerinden bir tanesinin askeri varlığı “anayasal güvence altına” alınıyordu! Siyasi parti ve figürler, dinleri, mezhepleri ve etnik grupları temsille mükellefti! İşte size Orta Doğu usulü birleştirici anayasa! Kültür ve yaşam tarzı kaynaklı çoğalma hızlarının birbiri ile uçurumlar olduğu ülkede, bugün hâlâ nüfus sayımı yapılması yasak ama 1989 senesindeki varsayımla ayarlanan temsil kontenjanları hiç değişmemiş gibi farz ederek siyasete aynen devam!

“İntifada el İstiklâl”[1] ve Sedir Devrimi; Arap Baharının küçük bir provası

Refik Hariri suikastı sonrası dünya, gözünü Lübnan’a çevirmişti. Müslümanların öfkeli, hüzünlü protestoları, Hıristiyanların matem için yaktıkları mum ışığında geceleri yankılanıyordu. Ülke ve bölge adeta şok geçirmiş; Lübnan’da kolektif hafızaların kâbusu kanlı iç savaşı bitiren adam olarak bilinen Hariri korkunç biçimde öldürülmüş; üstelik Beyrut’un en güvenli caddelerinden birinde tam bir ton TNT ile cenazesi dâhi kalmayacak biçimde adeta buhar edilmişti. Daha suikastın ilk dakikalarından itibaren hemen herkesin gözü Şam ve Tahran’a çevrilmişti. Suriye yanlısı olmakla suçladığı Marunî Hıristiyan Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un, Beşar Esad destekli olduğunu iddia eden ve yeniden üç seneliğine cumhurbaşkanı seçilmesini protesto amacıyla başbakanlık görevinden istifa eden Refik Hariri, Mayıs seçimlerinin mutlak favorisiydi. 14 Şubattaki suikastı, Hariri’nin Suudi Arabistan’la ilişkisinden rahatsızlığını açıklayan Ahmed Teysir Ebu Ades adlı bir kişi “Suriye ve Lübnan’da Cihat ve Zafer Örgütü” adına üstlendi. Ne bu şahıs ne de böyle bir örgüt o güne kadar duyulmuştu.

Lübnan, Mayıs ayındaki seçimlere hazırlanırken seçimlerin favori ismi, Lübnan siyasetinin yaşayan efsanesi Refik Hariri 14 Şubatta Beyrut kent merkezinde tam 1 ton TNT kullanılan feci bir suikasta uğrayarak yaşamını yitirdi. Suikastı o güne kadar adı duyulmamış bir örgüt ve şahıs üstlenirken ülke yeniden toplumsal bir kaos girdabına kapılacak, kutuplaşma zirve noktasına ulaşacak ve taşlar yerinden oynayacaktı.

Suikastın ardından Lübnan güvenlik güçleri, halkı yatıştırmakta büyük güçlük çekti. Kendiliğinden sokaklara taşan kalabalık, Suriye ve İran aleyhinde sloganlar atıyordu. Protestolar durulmadı, her geçen gün büyüdü. İlk anlarında bu kanlı suikastı protesto eden dağınık grupların eylemleri, giderek organize bir hal alıyordu.

Hıristiyan gençler Hariri suikastının olduğu alanda mumlar yakıyor. Kimine göre Lübnan’ı birleştiren lider, kimine göre ülkeyi batıya peşkeş çeken bir kukla. Tartışmalar bugün hala bitmemiş olsa da Hariri suikastı ülkeyi “batı yanlıları ve İran yanlıları” diye ikiye bölmüştü.

Haftalar geçtikçe, Suriye kuklası olmakla suçladıkları iktidara karşı şiddet içermeyen eylemleri sürdüren grupları ve protestonun “adını” nihayetinde ABD Dışişleri Bakanlığı Küresel İlişkiler Sekterliğinde görevli Dış Politika Uzmanı Paula Dobriansky koymuştu: Sedir Devrimi!

Dobriansky, Lübnan’daki protestoları değerlendirdiği bir basın toplantısında, bu adı kullanarak protestoları, Gürcistan’daki Gül Devrimi, Ukrayna’daki Turuncu Devrim ve Irak’taki Mor Devrim hareketi ile kıyaslayarak aslında meseleyi ortaya koyuyordu!

Sedir ağacı. Lübnan’ın Kadişa vadisinde bol bol görülen, binlerce sene ayakta duran ve bu coğrafyaya özgü, umudu simgeleyen, Lübnan bayrağını da süsleyen sembol. Protestocular sokakları doldurup taşırırken bu devrimin adını o dönem de, bugün de ABD devletinin dış politikasına yön veren beyin takımının bir parçası olan Paula Dobriansky buna “Sedir Devrimi” adını vermişti. Bu isim sonradan 14 Mart İttifakı adını alacak Batı yanlısı grup tarafından hızla benimsendi.!

Sokaklara dökülen kalabalık organize oldukça, öncülük eden gruplar ve talepleri netleşmişti. Lübnan Demokrasi Merkezi, Özgür Lübnan Yurttaşları, Demokratik Forum, Küresel Demokrat İnananlar Örgütü adlı STK’lar, protestolarda devrimin sivil grubunu temsil ediyordu. Refik Hariri sonrası, partisi “Gelecek Hareketi” başına geçen Sünni Saad Hariri ile birlikte, Ermeni – Hınçak Partileri, Liberal Parti, Ulusal Blok, Özgür Milliyetçi Hareket, Demokrat Yenilenme Grubu, Falanjist Parti gibi neredeyse toplumun tüm kesimlerini temsil iddiasında bulunan hayli geniş yelpazedeki partiler de siyasi ayağını oluşturdu.

Sedir Devrimi için sokaklara dökülen kalabalığın başlıca talebi Suriye’nin ülkeden elini çekmesiydi. Hariri suikastının ardında olmakla suçladıkları Suriye ve Beşar Esad aleyhinde sloganlarla günler ve gecelerce sokakları ele geçiren göstericiler,arkasında geniş bir siyasi yelpaze ve STK desteği bulunca bu taleplerini dünyaya duyurdu ve başarılı da oldular.

ABD, İsrail ve batının “demokrasi şenliği”, Suriye ve İran’ın ise “sivil darbe” olarak gördüğü hareket, temelde Suriye ordusunun Lübnan topraklarından tamamen çıkması, 1991’den beri sürgündeki Michel Aoun’un ülkeye dönmesi ve Suriye baskısıyla hapse atılan Samir Farid Geagea gibi politikacıların serbest bırakılmasını isterken, diğer talepleri şöyleydi;

  • Lübnanlıların bağımsızlıkları(!) için birlik olmasını
  • Suriye kuklası olmakla suçladıkları hükümetin istifasını
  • Ulusal Lübnan Güvenlik Güçlerinde görevli bazı generallerin ve özellikle başsavcının görevden alınması
  • Refik Hariri suikastının ardındaki ismin açıklanmasını
  • Özgür ve demokratik bir parlamento için seçimlerin Suriye etkisi olmaksızın yapılması

Bu, Lübnan’daki ilk Suriye karşıtı protestolar değildi ancak daha öncekiler genelde sadece Hıristiyanların katıldığı ve politik baskıyla ilgili dar katılımlı protestolardı. Bu defa durum farklıydı. Her kesimden 25.000 kadar insan, 15 gün boyunca ve üstelik kendilerini haksız duruma düşürecek şiddet olaylarına karışmadan hem de “renkli görüntüler” vererek durumu protesto ediyordu. 28 Şubat’ta Omar Karami, istifasını açıkladığında meşhur Şehitler Meydanı’na akan kalabalık, “Karami düştü, sıra sende Beşar!” sloganlarıyla çılgınca eğleniyordu. Protestolar bitmedi. Kırılgan Lübnan ekonomisi giderek zarar görürken aynı kırılganlıktaki güvenlikle ilgili kaygılar da giderek artıyordu. Nihayet, uluslararası diplomatik baskılara dayanamayan Beşar Esad, 2 Mart tarihinde Suriye ordusunun birkaç ay içinde Lübnan’dan tamamen çıkabileceğini duyurdu. Almanya ve Rusya’nın tarafları temsilen yaptığı görüşmeler sonrası Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Suriye, Lübnan’dan çekilebilir ancak bunun, kırılgan dengelere zarar vermeyeceği bir formatta olması gerekiyor” diyerek belki de Orta Doğu’da sonradan giderek artacak Rusya etkisini ilk defa böylesine açık etmişti. 5 Mart’ta Lübnan’ı terk etmeye başlayan Suriye Ordusunun çekilmesi, 26 Nisan’da tamamlanırken; 30 sene süren Suriye varlığı da Lübnan’da tarih oluyordu.

8 Nisan’da Beyrut’ta Hizbullah lideri Hassan Nasrallah önderliğinde toplanan büyük kalabalıkla, Suriye ve İran, Lübnan’daki hedeflerinden vazgeçmediğini büyük bir gövde gösterisi ile duyuruyordu. Hizbullah’ın silahlarını asla teslim etmeyeceğini duyuran lideri, yüz binlerce Şii’yi toplamıştı. Beşar Esad resimleriyle Suriye’ye destek veren gruplar, 13 Mart’a kadar Beyrut, Trablusşam ve Nebatiye kentlerinde büyük eylemlere imza attı. Bu, 8 Mart Hareketi diye adlandırılacaktı.

Sedir Devrimiyle sokaklara taşan yüz binlere cevap olarak 8 Martta başlayan Hizbullah gösterileri bu sefer karşıt görüşlü yüz binleri sokaklara dökmüştü. Diğer gösterilerde lanetlenen Beşar Esad posterleri ve Suriye bayraklarıyla Beyrut ve diğer kentlerde sokağa çıkan kalabalıklara Hizbullah genel sekreteri Hassan Nasrallah öncülük ediyordu. Bu gösterilerde de toplumu temsil ettiği iddiasındaki siyasetçiler ve STK’lar vardı. Bu, 8 Mart İttifakı adını alan ve İsrail, ABD, Batı karşıtı Hizbullah’ın başını çektiği gruptu.

Takvimler 14 Mart’ı gösterdiğinde, ABD ve Suudi Arabistan’ın açıktan destek vermekten çekinmediği Saad Hariri’nin Gelecek Hareketi Partisi’nin öncülüğündeki Suriye karşıtı gruplar, bu sefer de meydanları doldurmuştu. Lübnan, durulmuyordu. Refik Hariri’nin inşa ettiği Beyrut’un lüks bölgelerinde, suikastın gerçekleştiği yere kadar yürüyüşler sebebiyle Beyrut’ta adeta hayat durdu. İşte bu da 14 Mart Hareketiydi!

8 – 13 Mart arasında büyük gösteriler yapan Hizbullah öncülüğündeki 8 Mart İttifakı evlerine döndükten hemen bir gün sonra, 14 Martta bu defa batı yanlısı reformist gruplar sokaklardaydı. Lübnan durulmuyordu. Hariri suikastından bir ay sonra sokağa taşan grupların talebi yine netti: Suriye ülkeden elini çeksin. ABD ile yakın ilişkilerini gizlemeyen Saad Hariri, Velid Canbulat gibi isimlerin yanı sıra “demokrasi” vaat eden STK’lar 14 Mart İttifakı diye anılacak batı yanlısı bir grubu oluşturdular. Protestolar sonunda, 14 Mart İttifakı, 8 Mart İttifakına galip gelecekti.
14 Mart İttifakı bileşenleri kameralar karşısında. Arkalarındaki sembol bir hayli ilginç; zeytin dalı tutan bir yumruk!

OTPOR Enstitüsü amblemi
Şu meşhur “yumruk”. Yugoslavya’da “barışçıl gösteriler ve sivil itaatsizlik eylemleri ile ülkeleri bölme” çalışmaları yapan OTPOR Institute adlı Soros fonlu enstitünün özel alanı ve logosu. Suriye, Tunus, Mısır, Bahreyn, Gürcistan, Ukrayna, Libya’da barışçıl ve renkli gösterilerle başlayan eylemler sonunda kanlı iç savaşlara dönmüş veya dönmek üzere iken göstericilerin talepleri yerine getirilerek hükümetler devrilmişti.

Görünen o ki bu sokak eylemleri ve Sedir Devrimi – Sedir Baharı diye adlandırılan devrimi en iyi özetleyen, Suriye karşıtı gruplar içindeki en öne çıkan isimlerden Kürt asıllı Dürzî lider Velid Canbulat’ın Washington Post’a verdiği röportajdaki sözleriydi; “Bunu söylemek tuhaf ama bu değişim süreci, ABD’nin Irak’ı işgali sonrası başladı. Irak konusunda temkinliydim ama üç hafta önce Irak’ta 8 milyon insanın oy verdiğini gördüm. İşte bu, yeni Arap dünyasının başlangıcıdır!”

Kast ettiği seçim, IŞİD’in doğuşu yazı dizimi okuyanlar hatırlayacaktır. Irak’ı kana bulayan hatalar silsilesinin en vahimlerinden biri olan ve Zerkavi’nin çağrısıyla Sünnilerin tamamen radikalleştirildiği meşhur 2005 seçimleri! Başka söze ne hacet!

14 Mart İttifakının iki başrol oyuncusu; Dürzîleri temsil eden Kürt asıllı siyasetçi Velid Canbulat ve Saad Hariri.

Protestolarla yükselen Saad Hariri, protestolarla düştü; Lübnan’da bugünkü krize bakış

2005 olayları sonrası oğul Hariri, tıpkı babası gibi Lübnan siyasetine avantajlı bir noktadan giriş yapmıştı. Saad Hariri, seçimleri kazanamadı. Ancak parlamentoda 72 sandalye alarak Suriye – İran karşıtı cephenin temsilcisi olarak aslında başbakanlıktan daha avantajlı bir konum elde etti. Hariri’nin 14 Mart Hareketi ile iktidarı alacağını hesaplayan batı, 2006 yazında Hizbullah – İsrail geriliminin zirve yapmasıyla İsrail’in Lübnan’ı işgal girişimine sessiz kalmıştı. 1500 sivilin hayatını yitirdiği ve yasaklı mühimmat kullanılan çatışmalarda Beyrut hükümeti ve Lübnan ordusu İsrail’in işgal girişimine karşılık vermedi. Silahsızlandırmak ve hatta tamamen yok etmek istediği Hizbullah’ı hedef alan İsrail karşısında; Hizbullah, Rus, İran ve Çin yapımı füzelerle İsrail güçlerini püskürterek büyük bir sürprize imza atmış, İsrail’i dize getirmiş ve toplumda hiç olmadığı kadar popüler hale gelmişti.

1982 senesinden sonra 2006’da Lübnan tekrar İsrail’in işgal girişimine maruz kalarak büyük bir savaşın eşiğine gelmişti. Beyrut hükümeti, Lübnan topraklarından İsrail’e yapılan füze saldırılarını üstlenmemiş, savaş bir İsrail – Hizbullah savaşına dönüşmüştü. Rus yapımı Katyuşa, İran yapımı Fajr-3 ve Ra-ad-1 füzelerinin yanı sıra Çin yapımı C-802 füzeleri kullanan Hizbullah, büyük bir sürpriz yaparak İsrail’i geri püskürtmüştü.
Dönemin başbakanı Fuad Sinyora, ABD Dışişleri Bakanı Condolleza Rice’ı ülkeye davet etmiş, Rice, “İsrail hedeflerine ulaşana kadar bir ateşkes mümkün değil” cevabını verince Sinyora dünyaya bunu gözyaşları içinde duyurmuştu. Bu görüntüler, basın tarihinin belki de en unutulmaz görüntülerinden biri olarak anımsanacak.

Ülkede siyasal istikrar bir türlü sağlanamazken, Saad Hariri nihayet bir sonraki seçimlerde tam da beklendiği üzere başbakan seçilmişti. 2009 senesinde, 14 Mart hareketi gruplarından oluşan kabinesi ile batı yanlısı politikalarla ülkeyi yöneten Hariri, Arap Baharı arifesinde bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmayı da ihmâl etmedi. Öyle ki Saad Hariri, 2009 Ekim ayında Lübnan Başbakanı sıfatıyla, babasına suikast düzenlemekle suçladığı Beşar Esad’la el sıkışıyor, dünyaya reform sözü veren ve farklı bir Suriye vaat eden Esad, Hariri’yi başbakan olarak selamlıyordu. İki ülke arasındaki gerilimleri bitirmek ve yeni bir sayfa açma iradelerini beyan eden liderlerin fotoğrafları, o dönem iyi şeyler olacağı umudu vermişse de işler hiç de öyle gitmeyecekti; zira Arap Baharı fırtınası yaklaşıyordu.

AK Partinin Arap Baharı dönemine kadar sürdürdüğü diyalog ve çözüm odaklı dış politikasının bir neticesiydi Hariri Esad buluşması. Birkaç sene önce, Esad’ı babasını öldürmekle suçlayarak büyük bir toplumsal destek alan ve iktidarı ele alan Hariri, Esad ve Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “normalleşme sürecini” konuştukları toplantıda bir arada. Yaklaşan Arap Baharı fırtınasıyla birlikte bu olumlu hava dağılacak, Esad Suriye’si ve Hariri Lübnan’ı “fabrika ayarlarına” dönerken bu ateşe yangınla gidecek olan Davutoğlu ile Türkiye, yakaladığı avantajlı pozisyonu kaybetmekle kalmayıp milyonlarca sığınmacıya ev sahipliği yapacaktı.

Muhalefet partileri ile birlikte kurduğu kabine, 2011 senesinde, Arap Baharı bölgeyi kan gölüne çevirmişken Obama ile verdiği fotoğraftan sonra dağıldı. Büyük bir şoktu Hariri için. 14 Mart Hareketi eylemleri sırasında kalabalıkların ülkeye dönmesi için sloganlar attığı Michael Aoun 2016’da Cumhurbaşkanı seçilince Hariri’ye hükümet kurması için yetki verdi. Daha önce Hizbullah’ın başını çektiği muhalefet bloğunun çekildiğini açıklamasıyla kabinesi düşen Hariri’nin ikinci başbakanlık serüveni de 18 Aralık 2016’da başlamış oldu.

Takvimler 2011’i gösterirken Arap Baharı gösterileri, Orta Doğuda ardı ardına iç savaş benzeri olaylara dönüşüyordu. Suriye’de balon patlasa etkilenen Lübnan’da halk bir hayli gergin, Suriye’deki olayların sıçramasından endişeliydi. İsrail’e karşı zafer kazanan ve popülaritesi artan Hizbullah başta olmak üzere toplumun bir çok kesimi Arap Baharının aslında bir tuzak olduğunun farkına varmıştı. Bu açıdan Lübnan, dönemi en olaysız atlatan ülkelerden biri oldu ancak Hariri, dökülen kandan sorumlu tutulan Obama ile işte bu pozu verdiğinde olan oldu ve kabinesi düştü. Başbakan olarak gittiği Washington’dan, yenilgiyle dönmüş, iktidarı kaybetmişti. Lübnan parlamentosu, Hariri’nin bu pozunu affetmedi.

Adeta bir “Arap devrimi laboratuarına” dönen, bir türlü istikrarı yakalayamayan Lübnan’da Saad Hariri, toplumun reform beklentilerini karşılamak şöyle dursun, adının karıştığı tuhaf olaylar ve yolsuzluklar yüzünden giderek yıpranıyordu. Başbakan olarak gittiği ABD’den devrik lider olarak dönen Saad Hariri’nin başrol oynadığı tuhaflıklar bunlarla da bitmiyordu. 2017 yılında, Suudi Arabistan veliaht prensi Selman’ın bir av partisine katılmak için gittiği Suudi Arabistan’da yaka paça gözaltına alınmıştı. Önce kendisinden haber alınamayan Hariri, 4 Kasım’da Suudi Arabistan devlet televizyonunda yaptığı açıklamada, Lübnan başbakanlığından istifa ettiğini, İran ve Suriye’nin kendisine suikast yapabileceği endişesi ile bu kararı aldığını açıkladı ancak Aoun, istifayı kabul etmedi. Rehin tutulduktan sonra döndüğü Lübnan’da “batılılaşma, demokrasi ve istikrar” vaat eden 14 Mart Hareketi, ülkeyi adeta uçuruma sürükledi.

Dünya, Prens Selman’ın suçlandığı kan donduran Cemal Kaşıkçı cinayetini konuşurken bu sefer Selman, av partisine davet ettiği Hariri’yi Riyad’a iner inmez yaka paça gözaltına aldırıp birkaç gün sonra İran’ı suçlayan bir istifa açıklamasına zorlamıştı. Ülkesine geri dönüp istifadan vazgeçen Hariri olayıyla ilgili Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron, sonradan yaptığı açıklamada Hariri’yi kendisinin kurtardığını, Selman’ı Riyad’a giderek kendisinin ikna ettiğini açıklamıştı.

İsrail’in Suriye ve Filistin politikalarının olumsuz yansımalarının en şiddetli hissedildiği Lübnan’da 2019’da sokaklar yeniden karıştı. 17 Ekim’de, popüler mesajlaşma uygulaması WhatsApp görüşmelerine tıpkı Ürdün’deki gibi vergi koyma kararı alan Hariri hükümeti, hiç ummadığı bir tepkiyle karşılaştı. 14 yıl önce Suriye yanlısı hükümete karşı sokaklara taşan kalabalık, şimdi Hariri hükümetinin istifasını, yolsuzlukların son bulmasını ve artık mezhep, din, etnik grupların temsil edildiği anayasal sistemin değişmesi talebiyle sokaklardaydı. Hıristiyan, Sünni, Şii liderlerin teskin etmeye çalıştığı protestocular, eylemlerine son vermeyince 29 Ekim’de Hariri başbakanlıktan istifa ettiğini duyurdu!

Taif Anlaşmasıyla kurumsallaşan ayrımcılık anayasasının değişmesi, yolsuzluğa karışan siyasilerin derhal yargılanması, iç savaş bittiğinden beri yönetimi sırayla ele geçiren tüm siyasi parti ve figürlerin siyasetten çekilerek teknokratlar hükümetinin kurulması ve erken seçime gidilmesi!..

AP Ajansı tarafından dünyaya servis edilen, hükümeti göstericiler karşısında geri adım atmaya iten 17 Ekim protestolarından çarpıcı bir kare. Profesyonel bir açı, arka plan, bayraklar, gökyüzüne kalkan bir yumruk ve arkada yine o bilindik sembol. Fazla söze gerek bırakmayan tarihi bir fotoğraf daha Beyrut sokaklarından.

Protestocular, Hariri’nin istifasının ardından Michel Aoun’un da istifasını isteseler de, Cumhurbaşkanı Aoun “ülkeyi kurtaracak bir hükümet ihtiyacını” dile getirdi ve teknokratlar hükümeti fikrine sıcak baktığını açıkça ifade etti! Aoun, 2008 senesinde Suriye ziyareti esnasında “Taif Anlaşması’nın tartışmaya açılması gerektiğini” söyleyecek kadar reformist bir siyasi figür olarak süreci iyi okuyor denebilir.

Hariri, yeniden ülke yönetimine talip olmaya hazırlanırken yakın zamanda Türkiye, Fransa, Çin, Mısır, ABD gibi ülkelere gıda ve hammadde yardımı çağrısında bulundu. Bankaların müşterilerinin dövizine el koyduğu ve döviz işlemlerinin kısıtlandığı, olağanüstü ekonomik önlemlerin alındığı ülkede gıda ve temel yaşam malzemelerine ulaşım inanılmaz güçleşmiş durumda. Ülke kaynakları adeta soyulmuş ve Lübnan, Korona Virüsü sebebiyle turizm gelirinden de olduğu için ekonomik kriz içinden çıkılmaz bir hâl almış vaziyette. Ülkenin acil olarak 15 milyar dolar kadar nakit paraya ihtiyacı olduğunu söylese de Hariri, artık güvenilirliğini toplum nezdinde büyük ölçüde yitirmiş durumda. Dahası, birçok otorite bunun geçici bir sorun olacağını ve Taif Anlaşmasıyla şekillenen anayasa başta olmak üzere Lübnan’da reformlar olmadığı müddetçe krizin sadece derinleşeceği uyarısında bulunuyor.

Sedir Devriminde sürgünden ülkeye geri dönmesini istedikleri Michel Aoun’u ve başbakan olarak görmek istedikleri Hariri’yi istifaya davet eden kalabalıklar. Hırsızlık, yolsuzluk, çevre kirliliği, işsizlik, İran – Batı yanlısı gruplar ve hakim oluğu yerlerde yatırımların zorluğundan kaynaklı elektrik, su, altyapu bozukluklar, ekonomik kriz… Protestocular, mevcut siyasi partilerin tamamını reddederek siyasetçi değil, alanında uzman teknokratlardan oluşan bir iktidar istiyorlar.

“Kelloun ye’ne kelloun!”[2]

Lübnan’da olan biteni anlamak için sosyal medyada Trablusşam ve Beyrut sokaklarında haftalardır bitmeyen protestoları anında duyuran “Fawra Media” adlı haber sitesi editörü, Ermeni asıllı Jean-Claude Boulos ile küçük bir röportaj yapıyoruz. Orta Doğu’nun en kırılgan ve hassas ülkelerinden Lübnan’da her ne olursa, bir süre sonra bu coğrafyada geniş çaplı benzerinin yaşanması Lübnan’ı önemli kılıyor. Tıpkı bu raporda bahsettiğimiz Lübnan iç savaşının aktörleri ve şiddeti açısından Arap Baharı’nda kan gölüne dönen Suriye ve Libya’daki çatışmaların, Sedir Devrimi hareketinin ise Arap Baharının ta kendisinin bir provası niteliğinde olması gibi. Zira Lübnan’da geçen sene başlayan sokak hareketleri, Irak’a da sıçramış yine Ürdün’de de benzer taleplerin dile getirildiğini görmüştük. Jean-Claude Boulos’a, Lübnan’da durmak bilmeyen protestoları sordum.

Jean-Claude, protestolarla ilgili genel görüşlerini şöyle aktardı;

Musa Uçan: Merhaba Jean-Claude. MİSAK okurları için kendini tanıtır mısın? Altyapın nedir?

Jean-Claude Boulos: Merhaba, benim adım Jean-Claude Boulos, Beyrut’ta yaşayan 28 yaşında bir Lübnan-Ermeni sinemacı, yazar ve aktivistim. Ayrıca, devam etmekte olan Lübnan devriminin başlangıcında doğan bağımsız bir medya kuruluşu olan Fawra Media’nın kurucu ortağı / editörüyüm. 2015’teki “çöp krizi” protestolarından bu yana, beni gençliğimden ve iyi bir yaşama sahip olma şansımdan alıkoyan ve soyan ülkeye karşı koymaya ant içtim! Doğal olarak, 17 Ekim 2019’da protestolar başladığında oradaydım ve o zamandan beri Beyrut ve Cunya arasında gerçekleşen protestoların % 90’ında bulundum!

MU: Bize Fawra Media’dan bahseder misin?

JCB: Fawra resmi olarak 1 Kasım 2019’da lanse edildi. Fawra’nın iki anlamı vardır: çiçek açmak ve gelişmek ya da enerji ve heyecan içinde patlamak ve ‘thawra’ (devrim) kelimesinin eş anlamlısı. Fawra, kendisini devrimin taleplerine göre konumlandıran mezhep karşıtı, gönüllülük esaslı, bağımsız bir medya kuruluşudur. Bu devrime devam etmek için zamanlarını, enerjilerini ve varlıklarını adamış bireyleri ve girişimleri filme alıyor, belgeliyor ve vurguluyoruz. Ayrıca, birden çok defa önyargılı olduğu kanıtlanan ana akım yerel medyanın bir karşı anlatımını da sunuyoruz. Dürüst olmak gerekirse, Fawra projemizi başlatma sebebimiz;
a) Olayların gerçek yüzünü kapsamayan ana akım medyaya karşı (hem yerel hem de uluslararası) doğrudan bir yanıt olarak başladı.
b) Uluslararası medya devrimden “WhatsApp devrimi” olarak bahsetti ve sebep yalnızca bu değildi.
c) Yerel medyanın devrimi, önyargılı bir rejim yanlısı hikâye gibi sunması

MU: Peki, Lübnan’daki olayların esas sebepleri neler? Bu sadece ekonomik sebepler, Lübnan lirasındaki devalüasyon, döviz takasındaki kısıtlamalar ve hükümetin sabit kur rejimi ile alakalı bir durum mu? Değilse, protestoların ardında yatan diğer sebepler neler?

JCB: İnsanları protesto etmek için sokaklara iten birkaç tetikleyici sebep vardı; genel olarak, adil ekonomik reformları istiyoruz ve yağmalanmış paramızı geri almayı. İç savaştan ve temel haklardan (ve ve bunlarla sınırlı olmamak üzere, daha iyi sağlık sistemi, daha iyi eğitim, daha iyi atık yönetimi, emeklilik planları, içilebilir su, daha iyi elektrik yönetimi, daha iyi toplu taşıma hizmetleri, vb.) makul talepler! Covid 19 salgınının patlak vermesiyle, küresel ekonomi yarı yarıya çöktü ama burada Lübnan’da ekonomi zaten çoktan çökmüştü. Şimdi ülkenin bağımsızlığından bu yana yaşadığı en kötü ekonomik duruma tanıklık ediyoruz; işsizlik oranları arttı ve artmaya devam ediyor (% 40), bu arada yoksulluk oranları hızla artıyor (% 50) ve The Economist’e göre, dünya genelinde en zayıf ekonomik ülkeler listesinde ikinci sıradayız. Sokağa çıkma yasağı insanlar için zor oldu, ancak enflasyonla ve sadece Lübnan’daki hayatımızı daha da zorlaştıran yasalar çıkaran hükümetle hayat daha da zorlaştı. İşte bu faktörler insanları sokağa ele geçirmeye itti ve devrim ateşini yeniden yaktı!

MU: Protestolarda genç kesim hükümetten ne talep ediyor? Sence mevcut koalisyon hükümeti tüm kesimleri yeterince temsil edebiliyor mu?

JCB: Bu sadece gençlikle ilgili değil, gençlik büyük bir rol oynuyor olsa da herkes, bizi şu an bulunduğumuz noktaya getiren siyasi partilerin hiç birisi ile bağlantısı olmayan liyakatli, halkın arasından çıkmış insanlardan oluşan, gerçek manada bağımsız bir hükümet istiyor. Mevcut hükümet böyle değil ve bizi hiçbir şekilde temsil etmiyor; bazıları son zamanlardaki olaylar göz önüne alındığında, yine de bir şans vermek istese de, çoğunluğu gitmesini istiyor. Daha iyi, bağımsız bir temsili hak ediyoruz ve bunu yapabilecek pek çok yetenekli ve politik bağlarıyla değil; beyinleri ve değerleriyle bunu hak eden insanımız var.

MU: Son olarak; Türkiye’de ve uluslararası medyada Lübnan’daki kriz için İran destekli Hizbullah’ı suçlayan bir grup var. Bunun karşısında bir de batı ve İsrail’i sorumlu tutan diğer bir grup var. Olayların arkasındaki aktörleri sorgulayan bu iki karşıt fikir hakkında sen ne düşünüyorsun?

JCB: Bu soruya kısacık bir cevapla yetineceğim: Lübnan’da, iktidardaki her kişi veya kuruluş İran, ABD, Suudi Arabistan, vb. gibi dış bağlantılarla zaten ilişkilidir. Ekonomik krizin bir sürü farklı sebebi var ve bu sebeplerin tamamı dönüp dolaşıp devletin yanlış yönetimine ve egemenliğimizin kısıtlı olmasına dayanıyor. Ekonomimiz zaten uzun bir süredir; iç savaştan bu yana kötüleşiyor ve iktidara hangi grup gelirse gelsin kişisel menfaatlerini, halkın menfaatlerinden öncelikli gördüğü için şu an bulunduğumuz yerdeyiz!

Tamamen gönüllülerin küçük bağışlarıyla ayakta kalan Fawra Media’nın editörü Jean-Claude, protestoların arkasındaki güçler ve komplo teorilerinden çok, açlıkla boğuşan halkın tıpkı batıdaki insanlar gibi insanca bir yaşam hak ettiği kısmıyla ilgileniyor. Ana akım medyanın, meseleyi basite indirgediğini ve Lübnan’da olan biteni herkesin kendi perspektifinden aktardığına değinen Boulos, olayları günlük aktaran www.lebaneserevolution2019.com diye bir de site önerdi. Söz konusu talepleri kimin listelediğiyle ilgili merakımı da kendi araştırmalarım giderdi: Sosyal medyada öne çıkan belli başlı çok takipçili hesaplar ve samimi gibi görünen sivil figürlerin aylar süren istişarelerinin neticesinde teknokratlardan oluşan liyakat esaslı bir hükümet fikri ortaya çıkmış. Diğer talepler ise başka ülkelerdeki akranlarını gören insanların tabiî ortak talebi olarak meydanlarda dillendiriliyor. Siteyi kimin yaptığına dair bir bilgi yok ama sitedeki kronolojik akış, günlük güncelleniyor ve oldukça tarafsız görünüyor. Jean-Claude Boulos, sözlerini şöyle bitiriyor;

Boulos’un bana gönderdiği, anonim bir fotoğraf. Chyah kentinde, otobüs katliamının yaşandığı Ain al-Remmeneh’de bir yürüyüş esnasında çekilmiş. Bir kadın gözyaşları içinde protestocular arasında yürürken elinde “elin elimde, kardeşim – iç savaş sona erdi” yazılı bir pankart taşıyor.

“Kısaca özetlemek gerekirse: 17 Ekim 2019’da binlerce insan, 30 yılı aşkın siyasi baskıya, ekonomik kötü yönetime ve en temel insan haklarının yokluğuna bir son vermek için Lübnan’ın dört bir yanındaki sokakları doldurdu. 17 Ekim’den Kasım ortasına kadar, Kelloun Ye’ne Kelloun’un (Herkes yani herkes!) tekrar eden bu sloganla Lübnan’ın kuzeyinden güneye kadar yollar kapatıldı. En mühim talepler şunlardı:

  • Bugün gördüğümüz yolsuzluğa karışan siyasi partilerin hiçbirine bağlı olmayan bağımsız bir hükümet!
  • Herkesi ve yolsuzluğa karışan herkesi yargılamak için bağımsız bir yargı sistemi!
  • Erken parlamento seçimleri (ve bunun nedeni Gebran Bassil’in son parlamento yasasını kendine sadık çoğunluğunun meclise girmesi ve iktidarda kalması için tasarlamış olmasıdır!)
  • Çalınan paramızı geri getirin! (çünkü kamu yararına olduğu düşünülen bütçelerin yanlış yönetimi yoluyla paramız çalındı!)

17 Ekim Devrimini tetikleyen birkaç unsur vardı; fırınların, gaz dağıtım firmalarının greve gitmesi, dolar kurundaki dalgalanma, vergiler vb. sebepler esas sebeplerdi. Yerel ve uluslararası ana akım medyaya göre WhatsApp’a getirilen ek vergi meseleyi tetikleyen unsur ama esas sebepler bu saydıklarım. Mesela, 17 Ekim olaylarından hemen önce çıkan orman yangınlarına müdahale edemememiz olayların fitilini esas ateşleyen sebepti. Çünkü yine kaynakların yanlış kullanımından ötürü yangını söndürecek helikopterlerimize bakım dâhi yapamamıştık ve kendi ormanlarımızdaki yangını söndürmek için, diğer ülkelerin yardımına muhtaç kalmıştık!”

Elbette Arap Baharı ve dünyadaki tüm benzer olaylar, gerçek sebeplerle protestolara ve devrimlere dönüşür. Ancak söz konusu Orta Doğu, hele ki buradaki ülke Lübnan ise bu tip halk hareketlerinin “başıboş” kalması mümkün değil. Boulos’un MİSAK okurları için verdiği özel röportajda, Lübnan’ın içine düştüğü ağır ekonomik buhran ve bunun halka yansımalarına siyasi bir çözüm getirilmezse Orta Doğu, Lübnan merkezli yeni bir çözümsüzlük dönemine girebilir. Bilhassa Türkiye’nin, Lübnan’ı doğru okuması ve büyük bir sosyolojik değişim geçiren Lübnan’ın geleceğinde etkin bir dost olarak yer almak için bu süreçte hamlelerini buna göre ayarlaması gerekiyor. Lübnan’da sahada etkin olabilen güç, Orta Doğu’da da söz sahibi olur.

[1] Bağımsızlık isyanı

[2] Herkes, yani herkes!

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları