Nereli olduğuna bir türlü karar verilememiş kuş

Akdeniz büyük ölçüde Osmanlı Türkleri’nin kontrolündedir, tüccarların mühim bir kısmı imparatorluk tebaasındandır ve İngilizler pek beğendikleri bu yeni kuşa, Osmanlı tacirlerinin getirdiğini dikkate alarak, olsa olsa Türk topraklarının ürünüdür deyip “Turkey bird” adını takarlar.


Resmî Gazete’nin 4 Aralık 2021 sayısında sayın cumhurbaşkanının “Marka Olarak Türkiye İbaresinin Kullanımı” başlıklı genelgesi, bundan böyle milletlerarası ilişkilerde “Made in Turkey” değil, “Made in Türkiye” kullanılması yönündeki kararı bildiriyordu. Amerika’daki eski yıllarımızı hatırladım. 90’lı yıllarda “Türkiye Turkey değildir” kampanyası açmıştık. Milletlerarası ilişkilerde ülkemizin, devletimizin adı, kendi dilimizde nasılsa öyle yazılıp okunmalıydı. 2000 imzalı bir dilekçeyi TBMM’ne göndermiştik. Bu konudaki ilk yazımı 1988’de yazmışım. İngilizce’de “turkey” “hindi” demekti, ama kelimenin mecâzî anlamları vardı; aptal, alık, ahmak, beceriksiz mânâlarına geliyordu; bu da zorumuza gidiyordu. Amerika’ya gelmeden önce “turkey” kelimesinin böyle olumsuz kullanımları olduğunu bilmiyordum. Hindi kültürümüz -yılbaşı yemeği kabul edilmesinin dışında- çocukluğumuzdaki bir tekerlemeden ibaretti, hindiyi kızdırmaya yönelik: “Kabaramazsın Kel Fatma, annen güzel sen çirkin…” Ne demekse bu?! (Şimdiki çocuklar bu tekerlemeyi söylese “Sus bakayım, cinsiyet ayrımcılığı yapma!” denecek).

Fakat bu hindi, isim bahsinde ne ilginç hayvandır?! (Kel Fatma’yı karıştırmayın!)

Benim Egeli anneannem, babaannem, dedem ve onların yaşıtları hısım akraba hindiye “mısır” derlerdi. Kitaplar “hindi” derdi, onlar “mısır.” Şaşırırdım. Nerden çıkmıştı bu mısır?

Meğer iş “mısır”la kalmıyormuş! Öğrendikçe daha çok şaşırdım.

Bana öyle gelir ki “vatanım rû-yı zemin” demeye en ziyade hak kazanmış hayvan hindidir. Yeryüzünün en kozmopolit hayvanı! Bir dünya vatandaşı!

“Vatanım rû-yı zemin” demek vatansızlığı da getiriyor ve hindi tam da öyle işte! Her yerde yabancı, her yerin garibi. Hiç bir yer onu hemşehrisi saymamış. Hiçbir yerde yerli olamamış. Belki bu yüzden o kadar düşünüyor!!

Onaltıncı asrın ortalarında İngilizlerin yemek masasına yeni bir kuş eti konur. O güne kadar alıştıkları av kuşlarından daha iri, daha lezzetli. Bu kanatlıyı Akdeniz’de ticaret yapan Levanten tüccarların Afrika’nın batı kıyısındaki Gine’den getirdiği düşünülmüştür. Doğu yakadan, Madagaskar’dan gelmiştir diyenler de vardır. Fakat Akdeniz büyük ölçüde Osmanlı Türkleri’nin kontrolündedir, tüccarların mühim bir kısmı imparatorluk tebaasındandır ve İngilizler pek beğendikleri bu yeni kuşa, Osmanlı tacirlerinin getirdiğini dikkate alarak, olsa olsa Türk topraklarının ürünüdür deyip “Turkey bird” adını takarlar. Bu isim tutar. Yani “Türkiye kuşu.” Veya “Turkey Cock” yani “Türkiye horozu”. Kısa zamanda “Türkiye kuşu” yahut “Türkiye horozu” sofraların vazgeçilmez etlerinden olur. İsim giderek kısaltılır, sadece “turkey” halini alır.

Halbuki bu yeni kuşun Türkiye toprakları ile alâkası yoktu, Osmanlı tebaası tacirlerin Avrupa’ya tanıttığı kuş zaten bugün bildiğimiz hindi de değildi, hindiye çok benzeyen “Gine tavuğu” idi. Bu isim bizde “Beç tavuğu” diye geçer, Beç Viyana’nın Osmanlı’daki adıdır, o kuş da belli ki, ilk defa Viyana yoluyla İstanbul’a ulaşmıştır.

Hindinin anavatanı Kuzey Amerika’dır. Nitekim Yeni Dünya’ya ayak basan ilk Avrupalılar gördüler ki, karşılarında Avrupa’da bir müddettir keyifle yiyip durdukları kuş! Onlar da attılar üçer beşer gemilerin ambarına, Avrupa’ya getirdiler. Eh, ismi çoktan konmuş! Amerika’dan getirilen yabanî hindi ile, Afrika’dan getirilen Gine tavuğu şekilleri şemalleri çok benzediğinden aynı isim, “Türkiye kuşu” ismi altında birbirine karıştı gitti. Halbuki bu ikisi aynı kuş familyasından değildi.

Hindinin Osmanlı sofralarına konması 1700’lerin ortalarını buluyor. Valilikler ve sadrazamlık yapmış olan Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın konak mutfağının defterlerinde kaydına rastlanıyor: Tavuk-ı hindî… Aynı yıllarda düğün, sünnet ziyafetlerinde mebzul miktarda menüye dahil olmaya başladığına göre de sevildiği anlaşılıyor. Biz hindinin bizim topraklarımızın yerlisi olmadığını bilmişiz; “hindi” dediğimize göre, Hindistan’dan geldiğine inanmışız. Bu inançta yalnız değiliz, bizden başka ülkelerde de  “Hint kuşu, Hint tavuğu, Hint horozu” mânâsına isimler halen kullanılıyor. Ama sanmayın ki bu Hint bugünkü Hindistan! Hindinin anavatanı olan Amerika’nın, ilk keşfi sıralarında Hindistan sanıldığını biliyoruz. Kolomb, hep batıya giderek Hindistan’ı bulacağım diye yola çıkmıştı ya… Ulaştığı kara parçalarını Hindistan sanmıştı ya… Hâlâ Karayipler’deki adalara “Batı Hint Adaları” denir. Türkçe’de kızılderili dediğimiz Amerikan yerlilerine de İngilizce’de İndian=Hintli denir. Bu uçamayan kuşa koyduğumuz “hindi” adı da Yeni Dünya’yı işaret eder.

Yani hindinin anavatanı Hindistan değil, Kuzey Amerika’dır, Amerikan coğrafyasının yabanî kuşlarından biridir. Kolomb’tan kaç bin yıl önce Amerika yerlileri tarafından evcilleştirildiği biliniyor. Bu kesin olarak anlaşıldıktan sonra da, Yeni Dünya’ya yerleşen İngilizce konuşan Avrupalılar kuşun adını değiştirme, yerlileştirme gereği duymadı, “turkey” adı yanlış da olsa devam etti gitti. Bugün İngilizce’den başka dillerde de bu isim “turki, turkki, turkiga, turska…” şeklinde devam ediyor.

Pek çok ülke onu, “hindi” diyerek âfiyetle mideye indirirken Hindistanlıların böyle bir kuştan haberleri bile yoktu.

Bazı Avrupa dillerinde (meselâ, Doğu Avrupa ve İskandinav ülkeleri)  kalikut, kalakuta, kalkun… denir ki o da Hindistan’ın Kalküta limanının adıdır. Bu adlandırma, yine o sıralarda, Portekizli Vasko De Gama’nın Ümit Burnu’nu geçerek doğuya doğru devam edip “gerçek” Hindistan’a ulaştığında ilk indiği limanın Kalküta olmasına dayandırılıyor. Avrupa’ya dönüşte gemilerden Hint baharatları ve kumaşlarıyla birlikte, yol boyunca Afrika kıyılarından topladıkları mallar da inince… Aralarında bizim “Beç tavuğu” dediğimiz kuşcağız, hatta limanlarda rastladıkları, Amerika’ya gidip gelmiş İspanyol gemicilerden aldıkları birkaç düzine gerçek hindi de olunca…  “Nerden geliyorsunuz?” “Kalküta’dan!”  Eh, bu kuş da demek oralı! Bu yeni moda kuşa “hindi” diyenler en azından doğru coğrafya, yanlış isim üzerinden gidiyordu, yani ismini yanlış bildikleri doğru coğrafya: Yeni Dünya, Amerika… Kalikut, kalakuta gibi isimlerle çağıran Avrupalılar, Hindistan’a giden Vasko De Gama’nın yolculuğundan kaynaklanan bu ismi bulmuş, fakat coğrafyada külliyen yanılmıştır. Kuşumuz Yeni Dünya kökenlidir, Hint alt kıtası ile ilgisi yoktur.

Nihayet hindi gün gelip Hindistan sınırlarına ulaştığında, Hint sofralarına konduğunda ona isim verdiler: Peru Kuşu. Dünyanın yarısı bu hayvanın Hindistan’dan veya Hindistan olduğunu sandıkları yerden geldiğini düşünüp, “hindi” adını verirken onlar tuttu, Peru veya Piru Kuşu! (Yalnız bazı Hint lehçelerinde kuşumuzun adı: Tarki!) Halbuki Peru’da hindi yetişmiyordu bile. Kuşu kendilerine ilk tanıtan Portekizli tacirlerden kaynaklanan bir isimdi bu, zira Portekizliler de “Peru” diyorlardı.  Peki, neden? Bu denizci millet kuşu nerden aldıklarını bilmiyorlar mıydı? Elbette biliyorlardı. Fakat Portekizliler ticaret yollarını ve mallarını başka ülkelerin tacirlerine kaptırmamak için getirdikleri malları hangi coğrafyadan, hangi ülkeden aldıklarını gizlerler, yanlış bilgi verirlerdi. Krallık emriyle! Ser verip sır vermeyeceklerine dair yemin ederlerdi. Sırrı verenler serden olurdu zaten, emri dinlemeyen idam edilirdi. Deniz haritalarının bile sansürlendiğini yazar kaynaklar. Bu yüzden kuşumuzun vatanının karmakarışık olmasında onların ticarî hırslarının payı büyüktür.

Hırvatistan’da da hindinin adı “Peru.”

Malezya’da, Malay dilinde “Hollanda tavuğu” anlamında “Ayam belanda.” Hollanda’da ise “Kalkoen” deniyor, “Kalküta”dan mülhem.

Kamboçya’da “Moan barang”, yani “Fransız tavuğu.” Fransız tavuğu diyen bir kaç küçük dil daha var.

Fransızca’da “Coq d’inde” veya “Dindon.” “Hindistan horozu.”

Azerbaycan’da “Hinduşka.”

Arapça’da “Dîk rûm” deniyor ki “Anadolu horozu.” Bazı Arap lehçelerinde “Dîk Habeş.” “Habeşistan horozu.”

Ruslar “İndeyka” demiş, “İndian=Hintli” isminden türeme. Vietnamlılar “Ga tây=Batı tavuğu” deyip işin içinden çıkmışlar. Japonca ve Korece’de “yedi suratlı kuş” anlamında bir isim kullanılıyor. Kimlik cüzdanı karışık olduğundan mıdır, nedir? Farsça’da da bu yüzden mi “Bukalemun” denmiş?

Peki, “mısır” nerden çıktı?

“Mısır” diyen büyüklerimden hayatta kimse de kalmadı ki sorayım… derken Bulgaristan’da, Makedonya’da bazı ağızlarda “mısırka” dendiğini öğrendim. Demek ki, ya Ege Bölgesi’ne oradan kopup geldi bu isim, ya bizden o tarafa gitti. İsim nerden nereye gitti bilmem de, ismi ilk koyanlar herhalde bu kuşun Mısır’dan geldiğini düşündüler. Dedik ya, bu kuşcağız her yerde yabancı.

Hâsıl-ı kelâm, nereli olduğuna bir türlü karar verilememiş kuştur, hindi.

Yazar

Ayşe Göktürk Tunceroğlu

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar