Nihâl Atsız ve Üç Mayıs

“Böyle bir mahkûmiyetten doğacak şeref, oğluma bırakacağım yegâne mirasın, şeref madalyasının sağlam bir halkası olacaktır”


Toplumun büyük çoğunluğu cezalandırılma korkusu ya da ödül beklentisi olmadan doğru davranışı sergileyebilme olgunluğundan çok uzaktır. Örneğin bazı sürücülerin emniyet şeridinden giderek haksız avantaj sağlamasını engelleyen çoğu zaman içindeki eğri/doğru cetveli değil, polise yakalanıp yaptırıma uğrayacağı endişesidir. Cezalandırılma korkusu olmasa rahatlıkla bu ve benzeri bozuk davranışları sergileyecek ve bunda bir sorun görmeyecektir.

Ceza korkusu veya ödül beklentisi insanları doğru bildiğini açık yüreklilikle söylemekten de alıkoyar. Makam, mevki, unvan, yüksek maaş gibi beklentiler inanmadığı şekilde davranmalarına neden olur. Fikirlerinden ödün verir, duygularından ödün verir, sonunda kendine de yabancılaşır. Maskesinden ibaret bir varlığa dönüşür. Maskenin ardındaki karakter ve ruh onu terk etmiştir.

Diğer taraftan insan dışlanmaktan ve yalnız kalmaktan da korkan bir varlıktır. Alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann insan psikolojisindeki bu özelliği “Suskunluk Sarmalı” kuramı ile anlatmıştır. Buna göre belli bir fikrin doğruluğuna inanan, o fikri benimseyen bir kişi çoğunluğun başka fikirde olduğunu gördüğü zaman kendi inandığı fikri açıklamaktan vazgeçer ve çoğunluğa uyar. Çünkü yalnız kalmak ve dışlanmak istemez.

Kısaca, insan diğer bütün canlı türleri gibi hayatta kalma dürtüsü yüksek bir varlıktır. Cezadan korkar. Ödüle koşar. Aynı zamanda yalnız kalmak ve dışlanmak da istemez. Bunlar insana dair çok temel özelliklerdir, zaaflardır.

Ancak nadir de olsa tüm bu insana dair, daha doğru bir ifade ile yeteri kadar olgunlaşmamış insana dair özelliklerin gölge düşürmediği kişiler de vardır. Doğru bildiğini açık yüreklilikle dile getirmekten çekinmeyen, her ne olursa olsun sonuna kadar arkasında duran kişiler. En ağır cezaların, hatta belki ölümün bile yolundan çeviremediği kişiler. Ya da çok büyük maddi-manevi çıkar elde etme ihtimallerine tenezzül etmeyecek kişiler. Nihâl Atsız onlardan biridir. Kendi hayatından izler taşıyan romanına “Ruh Adam” adını vermesi bu bakımdan anlamlıdır. Kendisi bu dünyanın düşüklüklerinin, insan zaaflarının ulaşamayacağı karakter mertebesine yükselmiş bir kişidir. Bir şiirinde “Dünya denen mezellet”ten, ona olan öfkesinden, bıkkınlığından söz ederken kuşkusuz insana dair düşük davranışları, zaafları, ceza korkusu ve ödül beklentisinin tenezzül ettirdiklerini de kastetmiş olmalıdır. Çünkü o hayatının hiçbir döneminde tenezzül etmemiş ve korkmamıştır.

Eğitim hayatına bakıldığında gerek Askeri Tıbbiye’de gerek İstanbul Darülfünu’nda eğer biraz ödün verebilseydi, eğri bildiğine doğru diyebilseydi, ya da en azından suskunluk sarmalına uyup sessiz kalsaydı hiç kuşku yok ki pek çoklarının özeneceği, her türlü olanağın önüne serileceği bir hayat onu bekliyor olacaktı. Ancak o bile bile ateşe yürüyen bir Ruh Adam’dı. Atsız, kendisi ile özdeş olan Selim Pusat karakterini “Bu adamda gizli kaynaklardan gelen bir ateş vardı ki onu daima aşırılığa, tehlikeye, kendini harcamaya sürüklüyordu” şeklinde anlatmaktadır. Roman kahramanının gerçeğe yansıması ise Türk’ün yükselmesi ve büyümesi için, Türk birliği için varlığını adayan bir Atsız’dır. Bugün 77. Yılında andığımız 3 Mayıs 1944, Nihâl Atsız’ın nasıl bir karakter adamı olduğunun destanının yazıldığı bir tarihtir.

3 Mayıs’a götüren süreci ve sonrasını kısaca hatırlamak gerekirse:

Ağustos 1942- Başbakan Şükrü Saraçoğlu Meclis kürsüsünde “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız” cümlelerinin geçtiği bir konuşma yapar.

1 Mart 1944- Atsız, Başbakan Saraçoğlu’na Orhun Dergisinde ilk açık mektubunu yazar ve örnekler vererek ülkede komünistlerin yıkıcı faaliyetlerde bulunduklarını, üniversitelere kadar girip serbestçe Türklük aleyhinde çalışabildiklerini, taşkınlık yaptıklarını dile getirir.

1 Nisan 1944- Atsız, Başbakan Saraçoğlu’na Orhun dergisinde ikinci açık mektubunu yazar. Bu mektubunda ilkinde sözünü ettiği Türklük düşmanı komünistlerin eğitim sisteminin her kademesine yayıldıklarını isim isim anlatır. Örneğin “Türk değil misiniz, Allah belânızı versin. Alman veya İngiliz olmadığıma pişmanım” diyen bir tarih öğretmeninin varlığından söz eder. Atsız en olağan, en doğru vatandaşlık görevini yapmış, Türk’ün ülkesinde Türk’e düşmanlık eden, Türk ülkesinde Türk’e hainlik edenlere karşı ülkeyi yönetenleri uyarmıştır. Yazısında ayrıca Ankara Devlet Konservatuvarı hocalarından Sabahattin Ali’nin herkes tarafından komünistliği iyi bilinen bir kişi olduğunu belirtir. Sabahattin Ali, Nihal Atsız’a hakaret davası açar.

26 Nisan 1944- İlk duruşma yapılır. Salon aşırı derecede dolduğu için, izlemek isteyenler izdiham yarattığı için duruşma ertelenir.

3 Mayıs 1944- İkinci duruşma günü, Nihal Atsız’ı destekleyen çok sayıda genç Ankara Adliyesi’nin önünü doldurur. Bu gençler Atsız’ı destekleyen, komünizmi, Türklük düşmanı bozguncu hareketleri yeren sloganlar atarak Ulus Meydanı’na kadar gelirler. Pek çok genç gözaltına alınır. Türkçülük fikir sahasından çıkmış, hareket haline gelmiştir.

9 Mayıs 1944- Üçüncü duruşma yapılır. Atsız’ın ödünsüz duruşu savunmasının her satırında kendini gösterir. Mahkûmiyetten kurtulmak için en ufak bir geri dönüş yapmaz, en küçük bir geri adım atmaz. Böyle bir mahkûmiyetten doğacak şeref, oğluma bırakacağım yegâne mirasın, şeref madalyasının sağlam bir halkası olacaktır der. Ruh Adam’ın en değerli mirası evler, yalılar, araziler, vesaireler değildir. Şereftir.

Atsız-Sabahattin Ali davası biter. Ancak gençlerin Atsız’a destek olmak için yaptıkları hareket çok daha büyük bir davaya neden olmuştur: Irkçılık Turancılık Davası. Nihal Atsız ve ona yakın bazı kişiler Hükümeti devirmek için gizli cemiyetler kurmak ve yasadışı gösterilerde bulunmakla suçlanırlar ve tutuklamalar başlar. Tutuklanan Türkçülere önceden hazırlanmış ifadeleri imzalamaları için ağır işkenceler yapılır. Sadece tutuklananlar değil, bazılarının eşleri de görevlerinden alınarak maddi-manevi yıkıma uğratılırlar.

19 Mayıs 1944- Tutuklamalar sürerken Gençlik ve Spor Bayramı nedeniyle Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bir konuşma yapar ve Türkçüleri açıkça hedef alır.

Tutuklanan isimleri anmak gerekirse:

Nihâl Atsız, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan, Dr. Yüzbaşı Hasan Ferit Cansever, Dr. Üsteğmen Fethi Tevetoğlu, Piyade Üsteğmen Alparslan Türkeş, Piyade Teğmen Nurullah Barıman, Topçu Asteğmen Zeki Sofuoğlu, Ulaştırma Asteğmen Fazıl Hisarcıklıoğlu, Orhan Şaik Gökyay, Nejdet Sançar, Hüseyin Namık Orkun, İsmet Rasin Tümtürk, Hamza Sadi Özbek, Muzaffer Eriş, Fehiman Altan (Tokluoğlu), Cabbar Şenel, Sait Bilgiç, Cemal Oğuz Öcal, Hikmet Tanyu, Cihat Savaş Fer, Saim Bayrak, Yusuf Kadıgil.

7 Eylül 1944-Irkçılık Turancılık davası başlar. Atsız savunmasında Dünyanın hiçbir yerinde kendi devletini büyütmek isteyenlere vatan haini denmemiştir diyerek vatana asıl ihanetin Türklük için yaşayanları cezalandırmak olduğunu anlatmıştır.

29 Mart 1945- 66 duruşmanın ardından dava sona ermiş, karar verilmiştir. Beraat eden bazı tutuklular hariç Nihal Atsız ve yakın çevresindeki Türkçüler dört ila 10 yıl arasında hapis cezasına çarptırılırlar.

26 Ekim 1945- Türkçülerin Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kararını temyiz etmesi üzerine Askeri Yargıtay önceki kararı bozar ve tutuklulukları sona erer.

Türklüğü yüceltmek, bütün Türkleri bir ve bütün görmek istemek, ülkedeki Türklük düşmanı unsurlara gereğinin yapılmasını istemek dışında hiçbir suçları olmayan Atsız ve arkadaşlarının hayatından 1,5 yıla yakın bir zaman çalınmıştır. Tabutluk denilen hücrelerde, yerin beş metre altındaki insanlık dışı zindanlarda zulme uğramışlardır. Türkiye’nin en zeki, en bilgili, en donanımlı insanları adi suçlularla aynı kefeye konmuştur. Ancak her zulmün, her kötülüğün aynı güçte bir karşı tepkisi olacaktır. Türkçülere yapılan bu haksızlık Türkçülük fikrinin daha da güçlenmesini, ete kemiğe bürünmesini, harekete geçmesini sağlamıştır.

Yürekli Türk gençlerinin Atsız’a destek olmak için 3 Mayıs günü yaptıkları gösteri dünya denen mezelletteki fiziki varlıkların büyük acılar çekeceği süreci başlatmakla birlikte Türklüğe adanmış dağ gibi karakterlerin, Tanrı Dağı’nda buluşacak soylu ruhların kutlu günü olmuştur. Nihâl Atsız “3 Mayıs Türkçülüğün tarihinde bir dönüm noktası oldu. O zamana kadar yalnız duygu ve düşünce olan, edebi ve ilmi sınırları pek aşmayan Türkçülük, 1944 yılının 3 Mayıs’ında birdenbire hareket oluverdi” sözleri ile bugünün önemini belirtmektedir.

Atsız’ın savunmasında sarf ettiği “Beşinci sınıf bir askeri hâkim olan Bay Kazım Alöç bu dünyadan şöylece bir geçip geçecektir. Fakat ben muhteşem anamızın bağrında yani vatan topraklarında yatarken yarınki nesiller benim ektiğim tohumun yemişlerini devşireceklerdir” sözlerinin ne kadar öngörülü olduğunu bugün yaşayarak görüyoruz.

Nihâl Atsız, kalbi Türk diye atan nesillerin damarlarında dolaşan ateşi yakan öncü isimdir. Edebi eserleri ile fikir yazıları ile ve hepsinden önemlisi yaşamı boyunca sergilediği duruş ile Türklük için yaşayan, Türk birliğine inanmış gençlerin yetişmesinde örnek olmuştur. Ulu Önder Atatürk’ün ifade ettiği gibi “Taş kırılır, tunç erir; ama Türklük ebedidir”.

Türklüğü ebediyen var edecek Türkçülerin 3 Mayıs Türkçüler gününü onurla kutluyor, başta Atatürk olmak üzere Nihâl Atsız ve bütün Türkçü büyükleri saygı ile anıyoruz.

Ne mutlu Türk’üm diyene…

 

Kaynaklar:

Ahmet Bican Ercilasun, Atsız Türkçülüğün Mistik Önderi, Panama Yayınları, 2018

Akkan Suver, Nihâl Atsız, Su Yayınları, 1978

Murat Yılmaz, Irkçılık Turancılık Davası Tefrikası, Umay Yayınları, 2016

Nihal Atsız, Makaleler 1. Cilt, İrfan Yayınları, 2017

Nihal Atsız, Ruh Adam, Ötüken Yayınları, 2017

 

 

Yazar

Özgehan Özkan

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.