Sınırların Çekiciliği

Yine bir sınırı geçtik. 1 Ocak’la birlikte takvimlerden başka pek birşeyin değişmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Aynı meseleler, aynı haberler, aynı çehreler, kavgalar, tartışmalar, krizler, dedikodular...


Oldum olası sınırları severim. Yanlış anlaşılmasın, sınır koymayı, sınırlar içinde yaşamayı, sınırlara hapsolmayı değil, var olan sınırları görmeyi severim. İnsanoğlunun bir şekile koyduğu, kabul ettiği… Coğrafî, siyasî, hayalî… Nasıl olursa olsunlar! Bu yüzden Berlin Duvarı yıkıldığında “Tüh!” demiştim, “ben görmeden yıkıldı.”

Londra’dan otobüse binip Greenwich’in yolunu tutarken bu sınır sevgisiyle doluydum. Yerkürenin başlangıç meridyenini görmeye gidiyorum! İzâfî bir çizgi ama olsun! Doğu yarımküresi ile batı yarımküresi arasındaki sınır!

Küçük Greenwich  kasabasında Kraliyet Rasathânesi az yüksek, ağaçlıklı bir tepede kurulmuş. Rasathâne’nin bahçesinde yere upuzun, bir karış eninde çelik bir şerit gömmüşler. Bir tarafı Doğu Yarımküresi, bir tarafı Batı Yarımküresi. Şeridin doğusu ve batısında bazı mühim şehirlerin adları çakılı. Doğu yakada “İstanbul” da var. Turistler -ben de dahil!- bir ayakları o yakada, bir ayakları bu yakada fotoğraf çektiriyor, sınırın üzerinden bir o yana, bir bu yana keyifle atlıyor, zıplıyorlar. Alın size sınır! Alın size Doğu ile Batı’nın kavuştuğu ya da ayrıldığı çizgi!

Sonra ekvator hattı. Orta Amerika’nın küçük ülkesi Ekvador’a o çizginin aşkıyla gittim. turistler için hazırlanmış “Dünyanın Orta Yeri Parkı”nda, yine bir o yana, bir bu yana atlayan bizler… Sınırları seven insan çok dünyada. Sağ kolumuz Güney Yarımküre’de, sol kolumuz Kuzey Yarımküre’de! Tam orta yerdeyiz! Bir tuhaf duygu. Sizin bu heyecanınızı paraya tahvil etmek üzere türlü ekvator çizgisi deneyleri yaptıran park çalışanları.

Zamanın sınırları da var. Atlayıp duruyoruz. Yine öyle bir sınırı geçtik. Yeni bir senenin ilk günleri. Bu da izâfî… Gezegenimizde 31 Aralık geceyarısı ne biten birşey var, ne başlayan birşey! 31 Aralık tam gece yarısı, dünyanın yörüngesi üzerinde bir kertikten geçtiğini, şöyle bir sâlise tevakkuf eyleyip bir silkinip yola devam ettiğini düşünmeye çalışırım bazen ama, nâfile! Buna dair bir bilgi yok! Olsaydı atmosfer dışında bunca uydu, uzay istasyonu elbet haber verirdi. Herşey aynı minval üzre devam ediyor. Kesintisiz… Duvarlardaki, masalardaki, yenilenen takvimlerimizden başka. Bizim takvimlerimiz güneş sisteminin umurunda değil!

70’li yıllarda siyah-beyaz televizyonlarımızda bir Amerikan dizisi seyrederdik: Uzay 1999. İnsanoğlu ayda uzay üssü kurmuştu. Ama ne olmuşsa olmuş, ay dünyanın çekiminden ve yörüngesinden kurtulup sonsuz kâinatta almış başını gidiyordu. Dizi bu gidiş sırasında, bu dönüşü olmayan seyahat sırasında yaşanan maceralardan meydana gelmişti. 1999 senesi  benim zihin gündemime galiba ilk  o diziyle düştü. Aman Allahım, 1999 senesi! Yazması bir garip, söylemesi başka bir garip… Nasıl olacak o yıla geldiğimizde? Bu filmdeki gibi mi olacak hayat? Neler olacak?

Hiç bir şey olmadı! O dizideki gibi de olmadı. Bir çırpıda alışıverdik.

Sonra 2000 yılına diktik gözümüzü. Büsbütün başka bir sayı. Nasıl alışacağız? Nasıl yazacağız? 2000’e girmeden önce bütün dünyada bir telâştır başlamıştı. Biraz sahte bir telâştı. İnsanoğlu her yerde komplo teorilerini seviyor. Y2K diye bir kısaltma da bulunmuştu, hatırlıyor musunuz? Ve bu kısaltmayla yatıp kalkmaya başladık. Bilgisayarlar nasıl yazacak 2000’i? Sistemler çöker mi? Elektriksiz mi kalacağız, susuz mu? Ekonomi felç mi olur? Fabrikalar üretimi durdurur mu? Bankalar işlemlerimizi yapamayacak mı? Para çekemeyecek miyiz? Haberleşme, ulaşım? Her gün gazetelerde yeni bir haber. Bir sürü kitap sürülmüştü piyasaya. 2000 senesine hazırlık kitapları. Zihinlerdeki sorulardan para kazanmak şart! Biraz korku, endişe pompalayan kitaplar. 2000’in felâketlerinden korunma yolları!

Hiç birşey olmadı! Veya korkulan olmadı. Elbette, bilgisayar sistemlerine bağlı dünyada, 2000 sayısının yazılmasından kaynaklanan ufak tefek aksamalar, arızalar oldu ama günlük hayatı etkilemeden, vatandaşın ruhu duymadan halledildi.

Ayrıca 2000 yılı yüzyıl değiştirmenin ötesinde bin yıl değiştirme zamanıydı. Üçüncü binin sınırıydı. Mühim sınırdı! Katmerli bir sınırdı. O gece New York’ta, Times Meydanı’ndaki çılgın kalabalığın arasına karışmıştım.

Ve biz 2000’li yıllara da alıştık. Birbiri ardınca döküldüler.

Yine bir sınırı geçtik. 1 Ocak’la birlikte takvimlerden başka pek birşeyin değişmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Aynı meseleler, aynı haberler, aynı çehreler, kavgalar, tartışmalar, krizler, dedikodular… Aynı güneş… Dünya cephesinde yeni birşey yok! Yine de sınır işte! Sınırları seviyoruz.  Başlangıçları… Her başlangıcın “taze” olduğunu düşünüyoruz. Takvimlerdeki o rakam değişikliği var ya… Değişen o rakamda vehmettiğimiz değiştirme gücü… Başlayan seneye dair umutlar, beklentiler, dilekler, hayaller, planlar… olmadan olmuyor! Buna da mecburuz zaten. Dünya medeniyeti kendisini kayıt altına almak için zamana sınır, sınırlar koymak zorunda.

Bu izâfî zaman sınırını gezegenimizde ilk geçen, ipi ilk göğüsleyen  belde Büyük Okyanus’taki Kiribati Adaları. 31 Aralık gecesi orada olmayı istemişimdir hep. Henüz başaramadım.

Yazar

Ayşe Göktürk Tunceroğlu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar