Üretimde ne önemli?

Hiç birinin serveti babadan gelmiyordu. Gelseydi de önemli değildi. Öyle nefes nefese yatırım peşinde koşmadılar. Yatırım, bugün girişimin peşinde koşuyor.


Ta eskilerden beri üretimin dört unsuru şöyle sayılır: Toprak, sermaye, emek, girişim. Maddelendirmeyi ilk kim yapmışsa iyi yapmış. Tek tek bakalım.

Toprak bildiğimiz topraktır ama aynı zamanda ham maddelerin hepsidir. Madenlerdir, kömürdür, petroldür.

Sermaye, para değil, paranın aldıklarıdır. Fabrika, makine, bina ve daha ne lazımsa…

Emekten, büyük çapta kol gücü, kas gücü anlaşılırdı. Drucker’ın deyimiyle “bilgi işçileri” çağında kafa gücünü de buraya katmaya başladık.

Girişim, fırsatı görüp harekete geçen insandı. Bugün, kafa gücüne dayanan emeğin nerede bitip girişimin nerede başladığı belirsizleşti.

Bu dört unsur hâlâ var mı? Varsa, önem sırası nedir? Önem sırası son zamanlarda, hele son 20-30 yılda değişti mi? Nasıl değişti?

Tabi, kitaplarda pek anılmayan, fakat bizde nedense yaygın bir dedikodu var. Üretimin beşinci unsuru: Her şeyden önemlidir denilen partizanlık, yanaşmalık, rüşvet, soygun. Şimdilik bunları bir yana koyup namuslu üretimi konuşalım.

Üretimin unsurlarının önem sırası

Daha önce de zenginlik ve gelir sıralamasını verdiğim dünyanın en büyük şirketlerine tekrar bir göz atalım: Microsoft, Apple, Amazon, Google. Ne dersiniz? Bunların envanterinde hangi topraklar, hangi madenler var? Sermayeleri dev demir-çelik tesisleri, gemiler, petrol kuyuları ve demiryolları mı? Şirketlerinde yüz binlerce emekçi sabah akşam boğaz tokluğuna, hadi biraz daha iyisi asgarî ücrete mi çalışıyor? Hayır, hayır, hayır… Hiç yok değil her halde. Bunların ofislerinde de tuğla duvarlar var tabi… Gerçi bugünlerde insanlar uzaktan çalışıyor, ofis binalarının fiyatları hızla düşüyormuş.

Bunların sermayesi kişisel bilgisayarlardı. Hani 1960’larda, hatta 70’lerde yüzbinlerce dolara, bugünün dolarıyla milyonlarca dolara mal olan bilgisayarlar değil. Artık neredeyse her okur-yazarın evinde bulunan bilgisayarlardı. Ve o bilgisayarlar, bugün cebinizdeki akıllı telefonlar kadar akıllı değildi.

Ofis varken onun temizlikçisi falan da vardı her halde. Emekçi yani. Bilgi işçisini, beyaz yakalıyı ayrı tuttum. Mavi yakalı emeğin artık eleneceğini, çağın gelişmelerinin büyük bir işsizlik dalgası yaratacağını söyleyen felaket habercileri geçen asrın başından beri var. Hep haksız çıktılar. Fakat robotlar ve yapay zekâ çağında bu doğru çıkabilir. Yok, öyle olmayacak, diyen makul bir izah yok. Kusura bakma Marks. Senin proletaryan eriyip gidiyor— hani sen “withering away” derdin; devlet için kullandığın tabirle…

Girişim!

Peki girişim? Evet girişim. Günümüzün kahramanı girişimdir! Üretimin dört unsurundan açık ara önde olan girişim. Ve, “inşaat işinde çok para varmış, hadi inşaat müteahhitliği şirketi kuralım, adamımdan ihale alırız” diyen girişim değil. O zamana kadar kimsenin düşünmediği bir yenilik düşünüp hayata geçiren girişim!

Microsoft, 1990’ların başında kişisel bilgisayarların programlarını yazma girişimidir. Hangi programların ihtiyaç hâline geleceğini öngören, işletim sisteminin önemini ve tekelleştirici gücünü tahmin eden Bill Gates’in şirketidir. Amazon, İnternet henüz emekleme çağındayken İnternet üzerinden satışı gören ve “kârı ertele, mühim olan büyüme” diyen stratejiyi çizen, Jeff Bezos’un şirketi. Google, arama motorunda önemli olan falan kelimenin kaç defa geçtiği değil, hangi sitelerin o sayfaya bağlantı verdiği ve o bağlantı verenlere de bağlantı verenlerin sayısıdır denilen sarmal algoritmanın mucidi matematik ve bilgisayar bilimi öğrencilerinin şirketi: Sergei Brin ve Larry Page’in. Apple da IBM’den birkaç yıl önce kişisel bilgisayarın sadece oyuncak olmadığını anlayan  Steve Jobs, Steve Wozniak, ve Ronald Wayne’in şirketi.

Hiç birinin serveti babadan gelmiyordu. Gelseydi de önemli değildi. Öyle nefes nefese yatırım peşinde koşmadılar. Yatırım, bugün girişimin peşinde koşuyor.

Yorumcularımla hasbihal

Epey önce, yorumcularıma da arada sırada döneceğim sözünü vermiştim. İki Sadri Maksudi Arsal yazım üzerine değerli yorumlar aldım. Teşekkür ederim. Birkaç yoruma ben de yorum yapayım:

  1. Atatürk- Sadri Maksudi Arsal ilişkisini bir de Türkolog ve eski Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’dan okuyun: https://millidusunce.com/misak/sadri-maksudi-arsal-ve-turk-dili/
  2. Azar Gat’ın bulduğu kural, “Devlet varsa millet de vardır” diye özetlenebilir. Fakat bir önerinin tersi de doğru olmak zorunda değildir. Yani millet varsa devlet de vardır demiyor. Bütün balıklar yüzer ama ben de yüzüyorum ama balık değilim, değil mi?
  3. Millet olabilmek için Gellner’in şart gördüğü “Yüksek ortak kültür” kavramına da bir göz atmakta yarar var. Gellner, Gat ve konuda çalışmış diğer araştırmacıları toplu olarak, Millet ve Milliyetçilik kitabımdan bulabilirsiniz.
  4. Devlet yoksa dil, dil olamıyor; lehçeler düzeyinde kalıyor. Ne demiş Max Weinreich: Dil, ordusu ve donanması olan bir lehçedir. Ortak yüksek kültür de oluşmuyor. Devlet yoksa en çok etnisite olabiliyor.
  5. Millet ile etnisite aynı şey değildir. Dünyadaki millet sayısı 200’ün altındadır. Buna karşılık 10.000 etnisite sayılır. Bazen etnisitelerden millet yapıp onlara devlet kurmak için uğraşan emperyal güçler çıkıyor; ABD’nin İngiltere’den miras aldığı millet inşası (nation building) projeleri gibi…
  6. Tarihte bir kere devlet olmak yetebiliyor. Yahudiler öyledir. Devletleri vardı. Sonra iki defa yurtlarından kovuldular, devletleri ve onlar için çok önemli olan mabetleri yıkıldı. Arsal, kitabında, milliyet duygusuyla toparlanan ve kalkınan milletlere misal olarak Çekleri, Finleri ve Yahudileri verir.
İskender Öksüz
Yazar

İskender Öksüz

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.