Yine Kitabın Orta yerinden

Tek tek konuşabilen ve anlaşabilen, birbirine ve yazdıklarına yakınlık duyabilenler, kendi mahallelerine dönünce işler değişiyor. Düşüncelerini rahat bırakamıyor, özgür hareket edemiyor ve konuşamıyorlar. Ülkenin başına gelen bu dehşet bölünmeyi konuşamıyoruz.


Emine Işınsu, milliyetçi bir yazar olarak tanındı.  Kendisine bundan dolayı mesafeli olanlar, görmezlikten gelenler çoktu. Dinden yürüyen çevreler geride dururlardı. Kültür sanat hayatımızın baskın gücü sol zümrelerde ondan bahseden olmazdı. Daha doğrusu bahsedemezlerdi. Sol anlayışa göre bir faşistten olumlu söz etmek affedilemez suç gibiydi. En yakın akraba da olsa tutum aynıydı. Teyzesi İsmet Kür yeğenini severdi. Fakat yazdığı yerlerde onun adını geçirmezdi. Pınar Kür de teyze kızı Emine Işınsu’ya yakınlık göstermez, ismi geçtiğinde olumlu konuşamazdı. Bu ne biçim bir şartlanmadır, düşünebiliyor musunuz?

Sağın durumu da az çok öyleydi. İslamcı dememek için bulduğum tabirle ‘Müsülmancılar’zihin bölünmüşlüğünü medrese yobazlığıyla birleştirerek devam ettirdiler. Daha acısını söyleyeyim: Bunca felakete ve din adına üstümüze çöken koncalaslara rağmen bu hipnozdan da uyanmadık.

Göz göre göre

Yaşadıklarımızı yazarak olumsuzluğu beslemek istemem ama diyeceklerimin önemini pekiştirecek örneklere de yer vermek lazım. Uzak bir zaman değil, 2011 yılıydı. Bir sabah TRT asansöründe şair Adnan Azar’la karşılaştım.  Adnan, Drama Yayınları Müdürlüğü’nden yeni ayrılmış, yapımcılığa devam eden bir arkadaşımızdı. Cumhuriyet Gazetesi’nin kitap ekinde yazıyordu. “Sabah çayını benim odada içelim, bir şey konuşacağım” dedi. Odasına girdik. Yeni çıkan şiir kitabım Melâl Burcu’nu masaya koydu ve dedi ki: “Yağmur, bu şiirler hakkında Adnan’ın yazması gerekir.. fakat yazamam. Bizimkilerin ne düşüneceklerini bilirsin. Beni hoş gör!” dedi. Sonra sohbete romancı arkadaşım Turgay Bostan’la üçlü devam ettik. Adnan’ın üzüntüsünü gidermeye çalıştım. Gel gör ki benim duyduğum acı mahcubiyet onun üzüntüsünden kat kat fazlaydı.

Milliyetçiler için ayrı bir başlık açmak lazım. Alabildiğine açık alanda hem var, hem yoklar. Halbuki hayatımıza ve siyasete yön verecek kültürü yaygın hale getirmek onlardan beklenirdi. Böyle bir düzenleyici, yapıcı güç olmayınca kamplaşma lobisi’ne gün doğuyor. Bakın, şimdi de fırsatçı Müsülmancı taife ortak noktalarımızı dinamitlemekte önden gidiyor.

Kör takım tutmalar

Artık mahalle baskısı denen, her zaman var olacak sosyal olgu da bir cendereye dönüştü. Düşünenlere o baskı ve fikir kalıpları dar geliyor. Birilerini yok saymak medenî bir davranış da değil, biliyorlar. İçleri rahat etmiyor fakat konuşamıyorlar. Yaşadığımız çok yüzlülüğü besleyen zihin bölünmesinin hayatımıza egemen oluşunu yaşamaya böyle mahkûm oluyoruz. Düşününce ahmak işi dehşet bir durum.

1989’da, Halide Nusret Zorlutuna’nın beşinci vefat yıldönümü için bir biyografik belgesel hazırlamıştım. Programda konuşturduğum kişiler arasında Selim İleri de vardı. Çekimden sonra bu konuları açtım. Cumhuriyet’te yazıyordu. Her istediğini, istediği şekilde yazamadığını hissettiğimi söyledim. Özellikle dil bölünmesinden duyduğum rahatsızlığı anlattım ve ne düşündüğünü anlamak istedim. O da dertliymiş ki Ortaköy’de altı saat dertleştik. Aynı kanaatteydik.

İnsanlar bu durumdan rahatsız, biliyorum. Grup-cemaat keskinliğinin kendine yontan ölçüsüzlüğünden kurtulamıyorlar. Bunun için düzelemiyoruz. Değişen pek az şey var. Diğerlerinin değerini değil varlığını bile görmeme eğilimini aynı keskinlikte devam ettirdiklerini bugün de apaçık görüyoruz. Bu konuda cenahlar arasında farklılık şartlara göre şekilleniyor. Gücü ele geçiren hakikati ve tabii vicdanı büsbütün kaybediyor. Yaşıyoruz: İktidar gücünü elinde bulunduranların nobranlığı, kabalığa varan güç dayatmaya yatkın hali insanımızı ve hayatımızı zehirliyor.

Asıl güç

Sol siyasete halkın itibarı her zaman düşük seyreder.  Kültür egemenliği ayrı. Solun gücü yalınkat kültür de olsa kültürden gelir. Yüksek kültürü temsil etmiyorlar, hiç etmediler. Fakat mensuplarının kültür merkezli bakışı alanı kontrol edişlerini sağlıyor. Keşke bu gücü toplum yararına, herkese yaymak için gayret gösterselerdi. Takım oyununu en dar şekilde uygulamaya devam ettiler. Kavga vazgeçilmez ilkeleriydi. Tayyip Bey’in siyasette pekiştirdiği biz ve onlar kavgasını bu tavırlarıyla onlar hazırladılar diyemesek de birinci dereceden rolleri vardır.

İçlerinden bilen-anlayan akıllı ve vicdanlılar ön alabilirlerdi. Boş dinden yürümelerin oyununu bozacak serbest fikir ortamını oluşturmada öncülük edebilirlerdi. Bunu kültürle, sanatla yapmaya çalışsalar etkili de olurlardı. Yapmadılar. Dertleri kendileri ve dar kadroları olanların böyle yüksek duyuş ve düşünüşlere, yüksek fedâkârlıklara girmelerinin imkânsızlığını acıyla gördük.

Tek tek konuşabilen ve anlaşabilen, birbirine ve yazdıklarına yakınlık duyabilenler, kendi mahallelerine dönünce işler değişiyor. Düşüncelerini rahat bırakamıyor, özgür hareket edemiyor ve konuşamıyorlar. Ülkenin başına gelen bu dehşet bölünmeyi konuşamıyoruz.

Dünyada böyle ahmakça yürütülen bir bölünme var mıdır bilmiyorum. Hâlbuki hepimiz Türkçe yazıyoruz. Hepimiz için ölçü aynıdır. Tarih önünde hepimiz aynı şekilde tartılacağız. Fikirler değişebilir. Tartışılırken, onlar üzerinden yapılan edebiyat veya edebiyat üzerinden verilen fikirler de tartışılır. Edebiyat merkezde olmak üzere tartışılır.

Bu zihin bölünmesinin bizi nasıl boğduğunu düşündürmek için devam edeceğim.

 

Yazar

A. Yağmur Tunalı

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar