Yumuşak güç ve Avrupa’nın hasta adamı

Türkiye 19. asrın sonunda, 20. asrın başında Avrupa'nın hasta adamıydı. Can havliyle topladığımız son sert gücümüzle, yani canımızla ve kanımızla şu elimizde kalan vatan parçasını kurtardık. Hani ahmakların parantez dedikleri millî mücadeleyle.


Bizim haklı olmamız, gerçekten yana olmamız iyi bir şey. Fakat Biden’in veya Macron’un veya diğerlerinin bu hakkı teslim etmeleri için gerçekler yetmiyor. Biz Anadolu topraklarından yok olsak, onlar üzülmez, hatta sevinir. Bunu 100 yıl kadar önce denediler ve az kalsın başarıyorlardı da.

Milletlerarası siyaset bir kurtlar sofrasıdır ve güçlüler zayıfları afiyetle yer. Bu sofrada arşive, tarihe veya gerçeğe yer yok. Hayatta kalabilmeniz ve hakkınızın teslim edilmesi için güç lazım. Güç hem gerek hem de yeter şart. Ancak bu “güç” askerî güçten ibaret değil.

Dış politikada gücü, “diğer milletlerin, arzu ettiğiniz şekilde davranmasını sağlamak” diye tarif ediyorlar. Bu gücün iki bileşeni var: Sert güç ve yumuşak güç.

Sert gücü anlamak kolay. En başta askerî gücünüz. Sonra ekonomik gücünüz. Ekonomi havuç da olabiliyor sopa da. Havuç, yarar sağlama gücünüz; sopa, zarar verme gücünüz. Benim istediğimi yaparsan sana şu yararları sağlarım… Bu havuç veya “satın alma” gücü. Ekonomik sopa da, zarar verme gücünüz: “Sana ambargo koyarım”, “ekonomini mahvederim”.  Hatırlayacaksınız, bu son ifadeyi, tutukladığımız papazı bırakmamız için Trump kullanmıştı. Galiba başardı da. Bunun türevleri de var: Dediğimi yap yoksa düşmanına yarar sağlarım; dediğimi yap, yoksa dostuna zarar veririm gibi. Türkler bir buçuk milyon Ermeni öldürdü dersen, sana Nobel verdiririm gibi…

Yumuşak güç

Yumuşak gücün anlaşılması daha zor. Bu kavramı ilk defa 1980’lerin sonunda Harvard siyaset bilimi hocalarından Robert J. Nye kullanmış. Yumuşak güçte, karşı tarafı arzu ettiğinizi yapmaya zorlamıyorsunuz. O, kendiliğinden sizin istediğinizi yapmaya yöneliyor. Bilimde her şeyi ölçmeye çalışırlar. Ekonomiden siyasete, sosyolojiden eğitime kadar bol bol “indeksler” kurulması, skorlar düzenlenmesi bundandır. Yumuşak güç indekslerini hesaplayan Monocle, ElCano ve Portland grupları var.

Portland kendine Soft Power 30  da diyor (https://softpower30.com ). Bunun ölçüm tekniğine yakından bakacağım. Böylece çok önemli bir kavramı elle tutulur hâle getirmek mümkün olacak. Yumuşak Güç 30, bazı ülkeler için her yıl, daha güçsüzler için iki yılda bir ölçüm yapıyorlar. Ölçümün iki ana bileşeni var. Birincisine objektif ölçütler diyorlar ve şunları ölçüyorlar: Dijital alt yapı ve erişim, kültür, ekonomik girişim, eğitim, diplomasi, hükümet. Bu altı unsurun her birinin isminin sonuna “…ile karşı tarafı etkileme gücü” ekleyebilirsiniz. Ülkenin dijital alt yapısının gücü ve bunu kullanarak başkalarını etkileme gücü; kültürünün cazibesi, yatırımcılar için arz ettiği cazibe, yabancı öğrencilerin o ülkede okuma arzusu, ülkenin diplomatik yollarla başka ülkelere mesajlarını ulaştırma ve düşüncelerini anlatma gücü, hükümetin dışarıda yarattığı ilkelere bağlılık ve güvenilirlik algısı. Bu altı unsurun da alt unsurları var. Onlar kesin rakamlarla ölçülebiliyor. Toplam 25 alt unsur. Bu yüzden bu gruba, objektif grup deniyor.

İkinci bileşen, büyük bir anket. 2019’da 25 ülkede 11.000 kişiye soruyorlar. Anketin unsurları da şöyle: Mutfak, turistleri ağırlama, teknoloji ürünleri, üretilen lüks ürünler, dünya siyasetinde doğruyu yapacağına güven; ziyaret, çalışma veya eğitim için arzu edilen bir ülke olması; dünya kültürüne katkısı.

Objektif ölçütlerin değerlendirmede ağırlığı %65. Ankete %35 önem biçmişler. Alınabilecek en yüksek puan 100.

Yeniden Avrupa’nın hasta adamı mı?

Bizim gücümüz diğer ülkelerle karşılaştırıldığında ne durumda?

2019 ölçümlerine göre ilk beş ülke şunlar: Fransa (80.28), Birleşik Krallık (79,47), Almanya (78,62), İsveç (77,41) ve ABD (77,40). Sonuncu beş ülke de şunlar: Brezilya (51,34), Çin (51,25), Macaristan (50,39), Türkiye (49,70), Rusya Federasyonu (48,64)…

Kötü değil mi? Daha kötüsü de var, Türkiye 2017’de ilk 30’dan düşmüş, 2019’da tekrar çıkmış. Rusya’nın puanı da düştüğü için sonunculuktan kurtulmuşuz.

Türkiye 19. asrın sonunda, 20. asrın başında Avrupa’nın hasta adamıydı. Can havliyle topladığımız son sert gücümüzle, yani canımızla ve kanımızla şu elimizde kalan vatan parçasını kurtardık. Hani ahmakların parantez dedikleri millî mücadeleyle. O parantez açılmasaydı rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun deyişiyle “Doğudaki Endülüs” de tıpkı batıdaki gibi reconquista’ya uğrayacaktı, istirdad edilecekti, yeniden “üstün beyaz Hrıstiyanların” eline geçecekti.

Yeniden Avrupa’nın hasta adamı olma yoluna girmeyelim. Öyle ya, körü körüne cedlerinizi izlemeye kalkarsanız, cedlerinizin düştüğü hâle düşebilirsiniz maazallah. Muhteşem cedlerimiz var ama o kadar muhteşem olmayanlar da mevcut.

Yazar

İskender Öksüz

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.