<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>M. Hayati Özkaya, Milli Düşünce Merkezi sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://millidusunce.com/author/hayatiozkaya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://millidusunce.com/author/hayatiozkaya/</link>
	<description>Dünyaya Türkçü bakış</description>
	<lastBuildDate>Mon, 04 May 2026 18:51:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Türklüğün ya da Türkçülüğün ebedî ve edebî ruhu</title>
		<link>https://millidusunce.com/turklugun-ya-da-turkculugun-ebedi-ve-edebi-ruhu/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/turklugun-ya-da-turkculugun-ebedi-ve-edebi-ruhu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 May 2026 18:49:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[3 Mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[3 Mayıs Türkçüler Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Atsız]]></category>
		<category><![CDATA[inönü]]></category>
		<category><![CDATA[nejdet sançar]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçüler Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Türkeş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=55079</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazarımız Hayati Özkaya'nın Adana Türk Ocağındaki 3 Mayıs Türkçüler Günü'ndeki konuşmasını ilginize sunarız. </p>
<p><a href="https://millidusunce.com/turklugun-ya-da-turkculugun-ebedi-ve-edebi-ruhu/">Türklüğün ya da Türkçülüğün ebedî ve edebî ruhu</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturklugun-ya-da-turkculugun-ebedi-ve-edebi-ruhu%2F&amp;linkname=T%C3%BCrkl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20ya%20da%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20ebed%C3%AE%20ve%20edeb%C3%AE%20ruhu" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturklugun-ya-da-turkculugun-ebedi-ve-edebi-ruhu%2F&amp;linkname=T%C3%BCrkl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20ya%20da%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20ebed%C3%AE%20ve%20edeb%C3%AE%20ruhu" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturklugun-ya-da-turkculugun-ebedi-ve-edebi-ruhu%2F&amp;linkname=T%C3%BCrkl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20ya%20da%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20ebed%C3%AE%20ve%20edeb%C3%AE%20ruhu" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturklugun-ya-da-turkculugun-ebedi-ve-edebi-ruhu%2F&amp;linkname=T%C3%BCrkl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20ya%20da%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20ebed%C3%AE%20ve%20edeb%C3%AE%20ruhu" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturklugun-ya-da-turkculugun-ebedi-ve-edebi-ruhu%2F&#038;title=T%C3%BCrkl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20ya%20da%20T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20ebed%C3%AE%20ve%20edeb%C3%AE%20ruhu" data-a2a-url="https://millidusunce.com/turklugun-ya-da-turkculugun-ebedi-ve-edebi-ruhu/" data-a2a-title="Türklüğün ya da Türkçülüğün ebedî ve edebî ruhu"></a></p><p>Evet, önce selam, sonra kelam diyoruz…</p>
<p>Türk dilinin ve türkülerimizin yaşadığı tüm topraklara, Kafkaslardan esen yellere, Türkün adaleti olmadan akmam diyen Tuna’ya, ruhumuzu kandırdığımız Orhun’a, dillerde aynı türkünün söylendiği Çankaya’ya, civanların kıyıldığı Bakü’ye, dağlarında çiçekler açan İzmir’e, zindanlara atıldığımız Kerkük’e, gidenin dönmediği Yemen’e, ölmeden mezara girdiğimiz Çanakkale’ye, topraklarında yaş alamadığımız Kırım’a, davulların çalındığı Selanik’e, cihandan gidişimizin nedeni sevdamız olan tüm memleketlere, &#8220;Haray haray men Türk’em!&#8221; diye haykıran Tebriz’e, uyan Ali’m sözlerinin çınladığı Mağusa’ya, Gök bayrağın hüzünlendiği, vakitsiz güllerin solduğu Doğu Türkistan’a, armudun dalda sallandığı Prizren’e, Kürşad’ın sesiyle indiğimiz Tanrı Dağlarına, çırpınan Karadeniz’e, Mayadağ’dan kalkan kazların indiği Vardar ovasına selam olsun, selam olsun Turan illerine…</p>
<p>Ve selam olsun bugün burada toplamamıza vesile olan “Türkçüler Gününe” ve aziz Türkçülere…</p>
<p>Sohbetimize Şair Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’yla başlayalım:</p>
<p><em>Günlerden bir gün, gök kanatlı Cebrail, Tanrı&#8217;nın son elçisi Hz. Muhammed&#8217;in katına yetti&#8230;</em></p>
<p><em>Önce selâm verip, hâl ve hatırını sual etti&#8230;</em></p>
<p><em>Sonra, Ulu Tanrı&#8217;nın gönderdiği şu bildiriyi yüce Peygamber&#8217;e iletti:</em></p>
<p><em>&#8220;And olsun geceye, gündüze&#8230;</em></p>
<p><em>And olsun karaya, denize&#8230;</em></p>
<p><em>And olsun kaleme, kâğıda&#8230;</em></p>
<p><em>Bir millet yarattım doğuda!</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Türk diye bir yüce ad verdim.</em></p>
<p><em>Önüne kılavuz kurt verdim.</em></p>
<p><em>En üstün değerli erdemi,</em></p>
<p><em>En güzel ülkeyi yurt verdim!</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Donattım ruhunu imanla,</em></p>
<p><em>Kolunun gücünü sert verdim.</em></p>
<p><em>Ve onu mazluma sığınak,</em></p>
<p><em>Zalimin başına dert verdim!!!&#8221;</em></p>
<p>Destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun bu şiiri yazmasında ona ilham kaynağı olan hiç kuşkusuz Allah’ın kelamıdır.</p>
<p>Maide suresi 54. Ayet:&#8221; Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir.&#8221;</p>
<p>İşte Tanrı’nın anlattığı ve övdüğü Türk milleti budur.</p>
<p>Göktürk hakanı Bilge Kağan da M.S. 735 yılında ebedî taşa yazdırdığı nutkunda şöyle der:</p>
<p><em>“Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam (İlteriş) kağanı, annem (İlbilge) hatunu yüceltmiş olan Tanrı, devlet veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, Tanrı beni kağan olarak yarattı…”</em></p>
<p>Ardından da şöyle seslenir:</p>
<p><em>“Türk Oğuz beyleri, milleti işitin: Üstte gök çökmese, altta yer delinmese, Türk milleti senin devletini kim yıkabilir, töreni kim bozabilir? Türk milleti kendine gel, kendine dön!”</em></p>
<p>Lakin Türkün kendine gelmesi ve kendine dönmesi ne yazık ki öyle kolay kolay ve hemen olmamıştır. Tarihin akışı içerisinde bin bir türlü badireyi yaşayan Türk milletine, sahip olduğu bu güzel ve değerli özellikleri ve zenginlikleri zaman zaman hatırlatan, kendi öz cevherinden çıkan aklıselim şahsiyetler olmuştur.</p>
<p>Mesela onlardan biri Kaşgarlı Mahmut’tur. 1072’de yazmaya başladığı âdeta ansiklopedik bir eser özelliği taşıyan büyük Türk sözlüğü, Divan-ı Lügat’it Türk‘ü 1074’te bitirerek Türk kültürünün ve dilinin zenginliğini bütün dünyaya ilan etmiştir.</p>
<p>Dîvânı Lugâti’t-Türk adlı eserinde Kâşgarlı Mahmut, Allah’ı övdükten, Kur’anı yücelttikten, peygamber ve soyuna esenlikler diledikten sonra;</p>
<p>“<em>Yüce Allah devlet güneşini Türk burçlarında doğdurdu; felekleri onların ülkeleri etrafında döndürdü, bundan dolayı onları Türk diye adlandırdı; ülkelerin idaresini onlara verdi, onları zamanın hakanları yaptı; zamanımızdaki insanların işlerini onların eline verdi, onları herkese üstün kıldı ve hak üzre destekledi…”</em> der ve şunları ilave eder:</p>
<p>“<em>Açıkça ve kesin olarak, Buhara imamlarından ve Nişaburlu bir başka imamdan duydum. Onlar peygamber efendimize dayandırarak şöyle rivayet ettiler. Peygamberimiz (s.a.) kıyamet gününün şartlarını, âhir zamanın fitnelerini, Oğuz Türklerinin çıkışını anlatırken dedi ki: ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü onların çok uzun sürecek saltanatları vardır.’ Bu hadis doğru ise -sorumluluğu râvilere aittir- Türk dilini öğrenmek vaciptir; eğer doğru değilse, aklın gereği de budur.”</em></p>
<p>Hâl böyle olunca ister istemez insan şunu düşünüyor: büyük atamız Mustafa Kemal Atatürk boşuna mı “Ne mutlu Türk’üm diyene!” demiştir.</p>
<p>15. yüzyıla geldiğimizde bir başka bilge Türk Ali Şir Nevayi karşımıza çıkar. Muhâkemetü’l Lügateyn (iki dilin, Farsça ile Türkçenin karşılaştırılması) adlı eseriyle bir kutup yıldızı gibi yine Türk’e kendi özünü ve sözünü hatırlatır. Fars kültürüne ve diline özenen aydınları milli kültürümüze dönmeye ve Türkçe yazmaya davet eder. Hatta Türkçenin Farsçadan daha ince ve zengin bir dil olduğunu çok çarpıcı örneklerle göstererek Türklüğe hizmeti etmenin gururunu yaşar.</p>
<p>Yine bu dönemde Ebul Gazi Bahadır Han Şecer-i Türkî ve Şecereî Terakime adlı eserleriyle Türk milletinin Oğuz Han’a kadar ulaşan soy tarihini tespit etmiştir.</p>
<p>Oğuz Kağan destanında Türk’ün efsanevi kağanı olan Oğuz Kağan halkına ve beylerine asırları aşıp günümüze kadar ulaşan bir hedef göstermiş ve şöyle demiştir:</p>
<p>“Takı taluy, takı müren / Kün tuğ bolgıl, Kök kurıkan&#8221; &#8220;İşte deniz, işte ırmak Güneş tuğumuz, bayrağımız olsun, gökyüzü ise çadırımız” Oğuz Han’ın ortaya koyduğu bu hedefte bir cihan hakimiyeti ülküsü, dünyaya hükmetme duygusu vardır ki Türk milleti bu duyguyla 1071’de Alparslan’ın öncülüğünde Anadolu’nun kapısı açmıştır.</p>
<p><em>Aylardan Ağustos, günlerden Cuma</em></p>
<p><em>Gün doğmadan evvel iklîm-i Rum&#8217;a</em></p>
<p><em>Bozkurtlar ordusu geçti hücuma</em></p>
<p><em>Yeni bir şevk ile gürledi gökler</em></p>
<p><em>Ya Allah&#8230;Bismillah&#8230; Allahuekber</em></p>
<p><em>Yiğitler kan döker, bayrak solmaya,</em></p>
<p><em>Anadolu başlar, vatan olmaya&#8230;</em></p>
<p><em>Kızılelma&#8217;ya hey&#8230; Kızılelma&#8217;ya!!!</em></p>
<p><em>En güzel marşını vurmadan mehter</em></p>
<p><em>Ya Allah&#8230;Bismillah&#8230; Allahuekber</em></p>
<p>diyerek Anadolu’nun taşına toprağına Türk’ün mührü vurulmuştur. Aradan geçen zamanlarda Türk yine kendi dilini, kendi kimliği ve büyük rüyasını unutmaya başlayınca. Yani Alparslanlar, Kılıçarslanlar unutulup Keykubadlar Keyhüsrevler, türeyince yine aklı başında devlet adamları ve çağın büyük düşünürleri ortaya çıkarak Türk’e kendini hatırlatmıştır. Mesela, Karamanoğlu Mehmet Bey, 1277’e yayımladığı fermanla “Şimden gerü hiç kimesne divanda, dergâhda, bergâhda, mecliste, meydanda ve dahi her yerde Türk dilinden özge söz söylemeye” demiştir.</p>
<p>Yine 1330’da ünlü eseri Garipname’yi yazan Âşık Paşa da Türk milletine kahramanlık günleri hatırlatarak</p>
<p><em>Türk diline kimseler bakmaz idi</em></p>
<p><em>Türklere hergiz könül akmaz idi.</em></p>
<p><em>Türk dahi bilmez idi bu dilleri</em></p>
<p><em>İnce yolu, ol ulu menzilleri</em></p>
<p>diyerek, Türk dilinin arı, katıksız örneklerini sunmuş, Türk’e titre ve kendine dön demiştir.</p>
<p>Bu büyük idealin farkında olan Kayı boyuna mensup Osman Gazi ise Osmanlı Beyliğini kurarken tam bir millî tarih ve Türklük şuuru içinde kendisine ve beyliğine şöyle seslenmiştir:</p>
<p><em>Osman Ertuğrul oğlusun,</em></p>
<p><em>Oğuz Karahan neslisin,</em></p>
<p><em>Hakkın bir kemter kulusun</em></p>
<p><em>İstanbul’u aç gülzar yap</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu mısralar tam da Oğuz Han’ın soyundan gelen bir Türk’e yakışır. Osman Bey’in kurduğu bu büyük devlet Türk’ün büyük rüyasını 17. yüzyıla kadar devam ettirmiştir. Fakat ne yazık ki bir zaman gelip de Osman Gazi’deki bu ruh, bu inanç ve Türk olmanın gururu kaybolmaya başlayınca sözde aydınlarımız Türk ırkını aşağılayan birtakım garip nitelemelerde bulunmuşlardır. Onlara göre Türk, “etrak-ı bî-idrak, ahmak Türk” olmuş kısacası Selçuklularda olduğu gibi Ertuğrullar, Odmanlar, Orhanlar unutulup Adulmecitler, Abdulazizler, Vahidettinler ortaya çıkmış, millî kimlik, millî kültür ve millî dil unutulmuştur.</p>
<p>Gerçi Türk milletini bu gaflet uykusundan uyandırmak için millî şuur sahibi bazı şahsiyetler boş durmayarak ellerinden geleni yapmış, Türk milletini uyandırmaya çalışmıştır. Mesela onlardan biri: Şıpka Geçidi kahramanı Süleyman Paşa’dır. 1876’da Harbiye mektebinde okutulmak üzere yazdığı Tarih-i Âlem (Dünya Tarihi) isimli ders kitabında Osmanlı diye adlandırılan milletin Osmanlı değil, Türk milleti olduğunu anlatarak bu garip tanımlamadan vazgeçilmesini belirtmiştir.</p>
<p>Nitekim millî şairimiz Mehmet Emin Yurdakul da yerlerde sürünen Türklüğü ayağa kaldırmak için “Irkımın Türküsü” adlı şiirinde âdeta kükreyerek</p>
<p><em>Eğiliniz ey şerefler, ey şanlar,</em></p>
<p><em>Ey ırklara altın destan yazanlar!</em></p>
<p><em>Biz devlerin, fillerin</em></p>
<p><em>Diz çöktüğü kuvvetiz;</em></p>
<p><em>Eski, yeni dillerin</em></p>
<p><em>Anlattığı milletiz!</em></p>
<p>Ve ardından 1897’de Türk Yunan savaşı sırasında yazdığı “Cenge Giderken” adlı şiirinde</p>
<p>“<em>Ben bir Türk&#8217;üm dinim, cinsim uludur</em></p>
<p><em>Sinem, özüm ateş ile doludur</em></p>
<p><em>İnsan olan vatanının kuludur</em></p>
<p><em>Türk evlâdı evde durmaz, giderim</em>.” demiştir.</p>
<p>İşte Osmanlı devletinin çökmeye başladığı o günlerde Türk milletine borcunu ödemek için ortaya çıkan şairlerimiz ve fikir adamlarımız her türlü sıkıntıyı göze alarak bizi karanlıktan aydınlığa çıkaracak, bizi adım adım istiklâlimize ve istikbalimize götürecek eserler vermeye devam etmişlerdir.</p>
<p>Mesela, “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” savıyla Kırım’da “Tercüman” gazetesini çıkaran Gaspıralı İsmail Bey, bütün Türk coğrafyasına seslenirken, Ziya Gökalp, Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin Selanik’te “Genç Kalemler” dergisiyle on yıllardır uyuyan Türk milletine kurtuluşun ancak Türkçede ve Türk milliyetçiliğinde olduğunu anlatıyorlardı.</p>
<p>Bakın tam sırası gelmişken iki kitaptan çok çarpıcı iki örnek vermek istiyorum: Biri, Muhittin Birgen’in “İttihat ve Terakki’de On Sene” diğeri Falih Rıfkı Atay’ın “Batış Yılları” Falih Rıfkı çocukluk hatıralarını anlatırken şöyle yazar:</p>
<p>“Okullarda Arap’a Arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, Ermeni’ye Ermeni, fakat sıra bize gelince (nedendir bilinmez!) kendimize Osmanlı derdik.”</p>
<p>Muhittin Birgen de şöyle der:</p>
<p>“Bir gün babama sormuştum: “Baba biz Türk’üz değil mi?”</p>
<p>“Evet oğlum…”</p>
<p>Niçin her millet, Arap, Arnavut, Çerkez, şerefli ve cesur oluyorlar da biz değiliz?”</p>
<p>Babam gözüme baktı. “Onu söyleyenler halt etmişler oğlum!” dedi…”</p>
<p>Evet gerisini okumaya gerek yok zaten.</p>
<p>İşte böyle bir atmosferde Ömer Seyfettin, 18 Şubat 1919’da kaleme aldığı “Millî Kuvvetimiz” adlı yazısında</p>
<p>“Cihan Harbinin sarsıntıları bütün milletlerle beraber bizi de uyandırdı. Artık Türklükten, milliyetimizden başka itimat olunacak bir kuvvet bulunmadığını gördük! Siyasî hudutların ayıramayacağı birbirine bitişik ülkelerden mürekkep koca bir Turan var ki Türkiye’den Sibirya’ya kadar sürer. Turan denen bu dünyada seksen milyona yakın Türk var.” diyerek bir asır önceden sanki bugünleri görüyormuşçasına büyük Türk birliğini ve Turan’ı anlatır.</p>
<p>Ziya Gökalp da bu düşüncenin bir hayâlden ibaret olmadığı şu dörtlükte bakın nasıl dile getirir:</p>
<p>“<em>Kızıl Elma” yok mu? Elbette vardır;</em></p>
<p><em>Fakat onun semti başka diyardır.</em></p>
<p><em>Zemini mefkûre, seması hayâl…</em></p>
<p><em>Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal”</em></p>
<p>Dün, Ziya Gökalp’ın “şimdilik masal dediği gerçeklik” bugün bütün canlılığıyla bir gerçek olarak karşımıza çıkarken büyük düşünürümüzün söylediği şu mısralar her dem tazeliği korumaktadır:</p>
<p>Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan</p>
<p>Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir, Turan!</p>
<p>Evet, işte o günlerde bunları söyleyenler seslerinin bir yerlerden bir şekilde mutlaka duyulacağına o kadar emindiler ki… Nihayet bu sözlerin yankısı tez zamanda Anafartalar’dan, Dumlupınarlardan, Sakaryalardan duyulacaktı. Ve “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” diyen Türk milletinin kurduğu yeni Türk devletinin adı, tarihe altın harflerle yazılacaktı. Bu devletin adında, kuruluşunda mührü olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise Türk’ün ezelî ve ebedî başbuğu olarak anılacak ve onun hafızalarımıza kazınan, ruhumuza işleyen şu sözleri de Türk milleti için her dönemde kurtuluş vesilesi olacaktı:</p>
<p>“Yüksel Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.</p>
<p>Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır. Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.</p>
<p>Hayattaki yegâne üstünlüğüm, Türk doğmaktır! Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i asli’yi çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin.”</p>
<p>Ancak ne yazık ki Atatürk’ün ölümünden sonra iş değişmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetenler Türklük şuurunu ve gururunu terk etmeyi büyük bir marifet zannedip kimseye eyvallahı olmayan, bağımsız ve özgür bir devlet anlayışından uzaklaşınca</p>
<p><em>Delinse yer, çökse gök, yansa, kül olsa dört yan,</em></p>
<p><em>Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan.</em></p>
<p><em>Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan,</em></p>
<p><em>Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz&#8230;</em></p>
<p>diyen Hüseyin Nihal Atsız, Türk olmanın verdiği büyük bir mutlulukla ve gururla bu gidişe isyan edecekti. Sonrası malumunuzdur. Unutulmayacak bir tarih 3 Mayıs 1944 ve unutulmayacak bir dava Irkçılık -Turancılık Davası. Bir başka deyişle haksız, hukuksuz bir dönem. Saçma sapan birtakım iddialarla Türk’ü, Türk’ün diyarında, Türk olduğu için mahkûm etmeler. Zalimce sorgulamalar, tabutluklar, garip işkenceler, işten el çektirmeler bir buçuk yıldan fazla süren mahkumiyetler. Sonra beraatla sonuçlanan bir dava. Boşa giden yıllar, çekilen eziyetler hep bu dönemle anılmıştır, anılacaktır.</p>
<p>Bu dönemin mağdurlarından Reha Oğuz Türkkan yaşadıklarını “Tabutluktan Gurbete” kitabında ayrıntılarıyla dile getirirken Nejdet Sançar da aynı dönemin zulmünü eşiyle birlikte iliklerine kadar nasıl yaşadıklarını “Afşın’a Mektuplar”da anlatır.</p>
<p>Nejdet Sançar’ın mahkeme salonunda söylediği şu sözler ise tarihe unutulmayacak bir savunma olarak geçer:</p>
<p>“(…) Bunlardan yılmış değilim. Bilakis bahtiyarım. Millet yolunda ızdırap çekmiş bir Türk çocuğu olarak bahtiyarım. Yuvamın dağıtılmış olmasına, eşimin bir Türk anası olmak şerefini kazanacağı günlerde çektiği dayanılması güç ızdırapları ve akıttığı gözyaşlarını unutmamış olmama ve bugün hayat kavgasında minimini yavrusuyla tek başına kalmış olmasının ruhunda yarattığı fırtınalara rağmen bahtiyarım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türk’ü sevdim, seviyorum, seveceğim.</p>
<p>Ama bunun sonunda ısdıraplar varmış, felaketler varmış, hatta karşılaşılacak türlü kahpelikler doluymuş; hepsi kabul!</p>
<p>Büyük Türk ırkı sağ olsun!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evet, aradan bunca zaman geçer fakat bir gün gelir “Bozkurtların Ölümü”, “Bozkurtlar Diriliyor” ile biter. “Yolların Sonu”nda “Ruh Adam” “Deli Kurt”uyla yeniden sahneye çıkar ve Atsız gelecek kuşaklara Türk olmanın gururuyla seslenmeye devam eder.</p>
<p>Çünkü o şöyle düşünmekteydi ve şöyle demekteydi:</p>
<p>Türk duygusu her Türkçüye en tatlı kımızdır;</p>
<p>Türk ülküsü candan da aziz bayrağımızdır.</p>
<p>…</p>
<p>Darbeyle gönüllerde yatan ülkü silinmez!</p>
<p>Atsız yere düşmekle bu bayrak yere inmez!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evet “Mazi-hâl-istikbal” dairesinden yola çıkarak aktarmaya çalıştığımız Türklüğün ebedî ve edebî ruhunun coşkusuyla dün olduğu gibi bugün de Türk milliyetçileri olarak dimdik ayaktayız. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni kendimize rehber edinerek dünyada ve ülkemizde olup bitenleri, herhangi bir şekilde bir şeylere aldanmadan ve Türk milletini aldatmadan, çok yakından dikkatle takip etmekteyiz.</p>
<p>Bu sıralar kendilerini bu bağın bağbanı zannedip birtakım garip heveslere, arzulara kapılanlara; birtakım kulak tırmalayıcı garip sesler çıkaranlara diyoruz ki: “Biz bin yıldır buradayız, burada olmaya da devam edeceğiz. Çünkü bin yıldır üzerinde hayat bulduğumuz bu toprakların bir ruhu vardır. Bu ruhun ete kemiğe bürünmüş adı da Türk’tür, Türk milletidir. Bu böyle biline!”</p>
<p>Sözü, Bayrak Şairimiz Arif Nihat Asya’nın Onlar adlı şiirinden şu dörtlüklerle noktalamak istiyorum:</p>
<p>Yurda, baş dedikleri bir</p>
<p>Ağır adakla geldiler</p>
<p>Ve şu bayraksız dünyaya,</p>
<p>Bayrakla geldiler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kopardılar ayı gökten,</p>
<p>Bir ipek dala astılar&#8230;</p>
<p>Yurt dediler, gölgesine</p>
<p>Ayaklarını bastılar.</p>
<p>…</p>
<p>Onlardan kaldı bu toprak&#8230;</p>
<p>Biz gezip tozmayalım mı?</p>
<p>Yabanlar kıskanır diye</p>
<p>Destan da yazmayalım mı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Benim, dedemle yan yana</p>
<p>Yazılı kalacak adım&#8230;</p>
<p>Yıldızların söneceği</p>
<p>Güne yıldızlar sakladım</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/turklugun-ya-da-turkculugun-ebedi-ve-edebi-ruhu/">Türklüğün ya da Türkçülüğün ebedî ve edebî ruhu</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/turklugun-ya-da-turkculugun-ebedi-ve-edebi-ruhu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Protokol Caridir Vesselâm &#8211; V</title>
		<link>https://millidusunce.com/protokol-caridir-vesselam-v/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/protokol-caridir-vesselam-v/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Apr 2026 08:25:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=54929</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yetmiş yaşına giren ve hastalıklarla boğuşan Atsız’ın Cumhurbaşkanı tarafından affedilmesi için Cumhuriyet Senatosunda konuşma yapan Bingöl DP Senatörü Arif Hikmet Yurtsever, yazar Çetin Altan’ı affeden Cumhurbaşkanının, yazar Hüseyin Nihal Atsız’ı da affetmesini temenni eder.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/protokol-caridir-vesselam-v/">Protokol Caridir Vesselâm &#8211; V</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprotokol-caridir-vesselam-v%2F&amp;linkname=Protokol%20Caridir%20Vessel%C3%A2m%20%E2%80%93%20V" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprotokol-caridir-vesselam-v%2F&amp;linkname=Protokol%20Caridir%20Vessel%C3%A2m%20%E2%80%93%20V" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprotokol-caridir-vesselam-v%2F&amp;linkname=Protokol%20Caridir%20Vessel%C3%A2m%20%E2%80%93%20V" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprotokol-caridir-vesselam-v%2F&amp;linkname=Protokol%20Caridir%20Vessel%C3%A2m%20%E2%80%93%20V" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprotokol-caridir-vesselam-v%2F&#038;title=Protokol%20Caridir%20Vessel%C3%A2m%20%E2%80%93%20V" data-a2a-url="https://millidusunce.com/protokol-caridir-vesselam-v/" data-a2a-title="Protokol Caridir Vesselâm – V"></a></p><p>Yetmiş yaşına giren ve hastalıklarla boğuşan Atsız’ın Cumhurbaşkanı tarafından affedilmesi için Cumhuriyet Senatosunda konuşma yapan Bingöl DP Senatörü Arif Hikmet Yurtsever, yazar Çetin Altan’ı affeden Cumhurbaşkanının, yazar Hüseyin Nihal Atsız’ı da affetmesini temenni eder. Ankara ve Eskişehir Gazeteciler Cemiyeti bir af kampanyası başlatır. Dernekler, sendikalar ve yurdun çeşitli üniversitelerinde görev yapan öğretim üyeleri de bu kampanyaya imzalarıyla destek verir.</p>
<p><strong>18 Ocak 1974</strong></p>
<p>“Azizim Gökhun, (namı diğer Şaman)</p>
<p>Mektubunu aldım. (&#8230;) Gazetelerde her gün bana ait bir yazı bulunuyor. Cumhurbaşkanına başvuruyorlar. Bakalım sonuç ne olacak? Ben hapse gireli iki ayı geçti. Kullandığım ilâçlar sayesinde sağlığımı koruyorum ama yetmişe girdim</p>
<p>Hacettepe Üniversitesi’nden, lehimdeki dilekçeye imza koyan dost ve ülküdaşlara teşekkürlerimi söyle. Hiçbirisi­ni bilmiyorum.</p>
<p>Tanrı Türk’ü Korusun.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve nihayet Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk <strong>21 Ocak 1974</strong> tarihinde Atsız’ı affeder.</p>
<p><strong>20/21 Şubat 1974</strong></p>
<p>Azizim Turan Beğ,</p>
<p>(…) Cumhurbaşkanı’nın cezamı kaldırdığını bildiren saat 19 ajansını Maltepe’de ev halkı ile dinleyen Maviş<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> (=Ha­kan) bunun mânâsını kavramış ve aynen: “Dedemi affe­den genel başkanın yanaklarından öpmeli.” Demiş</p>
<p>Kürşad’ın doğumu için sayın Yenge Hanım’ı ve sizi candan kutlarım. İnşallah vatanına yarar bir er kişi olur. (…)</p>
<p>Selâm ve sağlık dileklerimle mektubumu bitireyim. Yenge Hanım’a hürmetlerimi sunar, Kürşadların en küçü­ğünün yanaklarından öperim.”</p>
<p>Atsız genellikle dostlarına yazdığı mektuplarda, çok hoş tavsiyelerde bulunmayı hiç ihmal etmez. Bu konuda oldukça cömerttir… Mesela, <strong>22 Mart 1974 </strong>tarihli mektupta Mustafa Kayabek’e der ki:</p>
<p>“Azizim Kayabek,</p>
<p>Sizi dükkânda bulmak mümkün (olanaklı) olmuyor. Temizlemeye uğraşıyormuşsunuz. Bunun ne demek oldu­ğunu ben iyi bilirim. İnsanın şevki kırılır ve işini yarına bırakır. Aklıma dâhiyâne bir çare geliyor: Yağmurlu bir günde eşyaları kapı önüne çıkarın. Rahmet, bütün tozları alıp götürsün. O sırada siz de dükkânın içini şöyle bir sü­pürün. Olsun bitsin.</p>
<p>Sizi göremiyorum. İstanbul’a inecek hâlim yok. Tele­fonda konuşayım dedim. O da olmadı. Çalışamıyorum. Beni çileden çıkaracak çok şey oluyor. İnme inecek diye korkuyorum. O zaman Azrail hergelesini çağırmaktan başka çare kalmaz.</p>
<p>Mektuplarında mizahın ve hicvin dilini çok ustalıkla kullanan Atsız, zaman zaman da dostlarına hafif yollu sitem eder. İşte <strong>19 Nisan 1974</strong> tarihli mektup:</p>
<p>“Azizim Turan Beğ,</p>
<p>11 tarihli mektubunuzu aldım. 30 abonelik yeni liste­nize teşekkür ederim. Tabiî bunların parasını İzzet Yola­lan’a göndereceksiniz. (…)</p>
<p>Hapisten sonra meşhurlardan kimse ziyaretime gelmedi. Gençler geldi. Bazı dostlar geldi.</p>
<p>Kayabek bir defa buraya geldi. Şimdi hâlâ dükkânı temizlemekle meşgul. 11 ayda tozdan batmış.</p>
<p>Selâm ve sağlık dileklerimle son veriyorum. Yenge Ha­nım’a hürmetler eder, bebeğin çabucak büyümesini dile­rim.”</p>
<p><strong>30 Nisan 1974</strong> tarihli mektubunda ise Atsız arkadaşlarına kendine özgü nükteli ifadelerle ömrü uzatmanın yollarını anlatır:</p>
<p>“Azizim Şaman,</p>
<p>30 Mart tarihli mektubuna onun ay dönümünde cevap vermekle herhâlde kâinatta yeni bir rekor kırmış ve usûl tesis etmiş bulunuyorum. Turan İmparatorluğu sağ olsun. İlmî çalışmalarına hız verip hayvanatla meşgul olmayışın, tam yerinde bir davranıştır.</p>
<p>Ben eve hâlâ yerleşemedim. Ev, hele masanın üstü karmakarışık. Bu arada bazı nesneler kayboluyor. Sonra tekrar buluyorum. Sonra yine kaybediyorum. Yani bu yaş­tan sonra köşe kapmaca oynuyorum. Güzel şey. Tavsiye ederim. Çünkü insan aradığı şeyi bulamayınca dinleniyor. Bu da ömrü arttırıyor.</p>
<p>Selâmlar gönderir. Sabahat Yenge’ye hürmetler eder, çocukların gözlerinden öperim.”</p>
<p>Tanrı Türk’ü Korusun.”</p>
<p>Atsız’ın insanı gülümseten mektuplarından biri de <strong>24 Temmuz 1974’</strong>te Hacaloğlu’na yazılmış, okuyalım:</p>
<p>“Azizim Hacaloğlu,</p>
<p>Bahsettiğin sıcaklar, üç gün öncesine kadar burada da vardı. Bir gece şimşekler çakıp yağmur yağdı. Ben ömrün­de böyle şimşek görmedim. Biri bitmeden biri başladığı için ortalık daima aydınlıktı. Kahraman Elen milletinin asil havacıları İstanbul’a bir hava hücumu yapsalardı ka­rartmaya rağmen aydınlık olan şehri yerle bir ederlerdi ama insanî düşüncelerinden dolayı yapmadılar.</p>
<p>Terken Bebeğin Uygurca konuşmaya başlamasına bayıldım. Merak etmeyin, yakında o Uygurcayı Oğuzcaya çevirir, derdini anlatır. Bizim Yağmur önce Moğolca ko­nuşmaya başlamıştır. Boyuna “gu” diyordu ki Moğolca “iyi” demektir. Galiba hayatı iyi görüyordu. Büyüyünce aklı başına geldi.</p>
<p>Sağlıksal durumum fena değil. Selâm ve sağlık dileklerimle son veriyorum. T. T. K.”</p>
<p>Atsız güçlü bir kaleme sahip olmanın yanı sıra, yakın gelecekte neler olabileceğini görebilme yeteneğine de sahiptir. <strong>5 Aralık 1974</strong> tarihli mektubunu “Nejdet’le ikimiz hızla çökmekteyiz ama son enerjiye kadar mücadelemiz devam edecek.” diye bitirir…</p>
<p>“Azizim Şaman,</p>
<p>25 Kasım tarihli mektubunu aldım. Şu karanlık aralık ayından nefret ediyorum. Ama ayın 22’sinden sonra gün­ler uzamaya başlayacağı için sıkıntım uzun sürmeyecek. Günler uzamaya başlayınca da yaz geliyor demektir. O hâl­de millî tasarruf için sobaları söndürün. Hâlbuki aralık ayı, 4 aylık kışın ilk ayıdır. Ondan sonra da asıl kış, kara kış gelecek. Bakalım bu kışı nasıl atlatacağız? Geçen yıl, kış aylarında hapiste iken, hele Toptaşı’nın sobaları yan­mazken, evvelce, 1944’te aldığım romatizma ilerlemişti. Şimdi daha da arttı. Her yerim ağrıyor. Doğrusu yürümek­te de güçlük çekiyorum. Yani söz aramızda, senin anlaya­cağın yakında defterim dürülecek. Nejdet’le ikimiz hızla çökmekteyiz ama son enerjiye kadar mücadelemiz devam edecek.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>14 Ocak 1975 </strong>tarihli mektubu “Çok Muhterem Âdile Ayda Hanım, diyerek başlar. Bu mektupta Atsız hem memleketin hem de memleket severlerin sağlığı ile ilgili önemli tavsiyelerde bulunur.</p>
<p>“14 Aralık tarihli mektubunuzu ve yeni yıl tebrikinizi aldım. Teşekkür eder, yeni yılın sizin için de uğurlu, hu­zurlu ve sağlıklı geçmesini dilerim.</p>
<p>Yorgunum. Cevaplarım ve her işim bu yüzden geciki­yor. Nihayet muayenehanesinde aletli ve küçük bir laboratuvarı bulunan bir doktora gidebildim ve sevimsiz haberler alarak çıktım: Kalp arızalı, öteki arızalar da caba&#8230;</p>
<p>En aşağı yirmi yıl daha yaşayacağım hakkındaki dostane sözleriniz ve tesellileriniz gerçekleşmeyecek. Abdülhak Hâmid’in dediği gibi, benim için de artık:</p>
<p>Tat yok gecesinde, gündüzünde;</p>
<p>Ben neyleyim bu yeryüzünde?</p>
<p>(…)</p>
<p>Fizik yorgunluğunuzu gidermek için ne yapıyorsunuz? “Fitinal” diye bir damla vardır. Günde üç defa, otuzar damlayı su veya herhangi bir mayi içinde içmek in­sana cidden enerji sağlıyor. Tavsiye ederim. Doktora sor­mağa da lüzum yok. Biliyorsunuz: Tıbbiye’de üç yıl oku­duğum için, çeyrek doktor sayılırım.</p>
<p>Memleketin ve partilerin durumu, ciddiyetsizlik ve gayrimillîlik gibi sinir bozucu sebepler ortadan kalkma­dıkça iyileşemez ammâ, bir siperde savunma yapan asker­ler gibi, son fişeği kullanmadan ve süngüye davranmadan önce yenilmeği kabul edecek insanlar değiliz.</p>
<p>Derin saygılarımla son veriyorum.”</p>
<p><strong>21 Ocak 1975 </strong>tarihli mektuba baktığımızda Atsız’ın müthiş buluşları yine mizah dolu cümlelerle ortaya çıkar:</p>
<p>Azizim Ercılasun,</p>
<p>Gönderdiğin dergileri ve mektubunu aldım. Teşekkür ederim. Sende kalan parayı bir bankaya koysan 2000 asır sonra müthiş bir devlet bütçesi teşekkül edeceği için, o zaman kuracağımız devleti güzelce idare ederiz.</p>
<p>Yakında Levenddere’ye (Londra) gideceksiniz. İyi fakat beni de şimdiden bir düşüncedir aldı: Siz gittikten sonra benim kitap siparişlerimi kime havale edeceğim diye. Fa­kat düşüne düşüne bunun da çaresini buldum. Ben sana Londra’ya yazarım, sen hemen uçağa atlayıp Ankara’ya ge­lir, meseleyi halledersin. Akıl nasıl akıl? Zaten şu bizdeki akıl başkalarında olsaydı dünya güllük gülistanlık olurdu. Kayınatan ve kayınannen otobüsle dönecekleri için ben Şaman dualarıyla havayı yağıntısız ve ısıyı mutedil tutma­ya çalışıyorum. Fakat fazlasına gücüm yetmez. Onun için oradaki tutsakları bir an önce bırakın.</p>
<p>(…)</p>
<p>Bu kadar yeter. Biraz da İzzet Amca’ya yazayım. Sana, Bilge Katun’a çok çok selâmlar. Satuk Buğra Han ve Konur Alp’ın gözlerinden öperim.</p>
<p>Tanrı Türk’ü Korusun.”</p>
<p>Muhterem Âdile Ayda Hanım, diye başladığı <strong>20 Şubat 1975’</strong>li mektubunda bitirmeye çalıştığı ama birçok sebeplerden dolayı bir türlü bitiremediği Türk Tarihini bitirmeye kararlı olduğunu yazar:</p>
<p>“Muhterem Âdile Ayda Hanım,</p>
<p>Kalp yetersizliği denen ârıza bende de eskiden beri vardı ve hâlâ var. Zannederim, bu da yeni medeniyetin normal bir ârızası. Eskiden öldürücü idi. Şimdi bazen öl­dürüyor. İnsanın çevreye ve tabiata intibak hassası saye­sinde bunu da yenmek imkânı sağlanmış oluyor.</p>
<p>Dediğiniz doğru: Artık elimde ne varsa, onları doğru yanlış bastırmalıyım. Mükrimin Halil’in Madrid Kütüphâ­nesi’nde görülecek bir tek kitap yüzünden, Selçuklu tari­hini yazamayışı gibi, ben de Türkçü bakışla <em>Türk Tarihi’</em>ni bitirmeden bitmemeliyim.</p>
<p>Sağlık durumunuzun iyi olmasını dilerim. Ben de tür­lü usûllerle, kendimi korumağa çalışıyorum. Aralık’tan Mart’ın sonuna kadar olan devre, kalp ârızalıları için kritik devredir.</p>
<p>Derin saygılarımı sunar, sıhhatte olmanızı temenni ederim.</p>
<p>Tanrı Türk’ü Korusun.”</p>
<p><strong>5 Aralık 1974 </strong>tarihli mektubunu “Nejdet’le ikimiz hızla çökmekteyiz ama son enerjiye kadar mücadelemiz devam edecek.” diye bitiren Atsız, Adile Ayda’ya yazdığı <strong>2 Mart 1975 </strong>tarihli mektubunda çok üzgündür. Çünkü can yoldaşı, kardeşi Nejdet Sançar 22 Şubat 1975’te vefat etmiştir. Onun ölümü üzerine Atsız, Ötüken dergisinin Mart 1975 sayısında bir paragraflık bir yazı yazar:</p>
<p>“Nejdet Sançar öldü demek, Türkçülük cephesi en iyi savaşan tümenini kaybetti demektir. Bu boşluğu ve ön saftakilerin yıpranmışlığından doğan açığı ikinci, üçüncü sırada hedefe doğru yürüyenler dolduracak, yürüyüşe bir an bile ara verilmeyecektir.”  Der ve mücadeleye yine en önde devam eder.”</p>
<p>Evet, biz kaldığımız yerden tekrar mektuplara dönelim:</p>
<p><strong>2 Mart 1975</strong></p>
<p>Muhterem Âdile Hanım,</p>
<p>Vefalı, dost mektubunuz bana, bu kalabalığın içindeki yalnızlıkta, bir deste teselli oldu. Hiçbir şeyi yokken, bir­kaç saat içinde göçen Nejdet Sançar’ın kaybı beni cidden sarstı. Türkçülük cephesinde doldurulmaz gedik açıldı. Her şey oldu ammâ, yapacak bir şey yok.</p>
<p>Mektubunuzda “son aylarda ölüm bana çok yakın oldu­ğu için&#8230;” diye başlayan cümlenizi anlamadım. (…)</p>
<p>Derin saygılarımı ve rahatsızsanız çabuk şifa temenni­lerimi yollarım.</p>
<p>Tanrı sizi korusun.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>28 Nisan 1975 </strong>tarihli mektubunda ise Atsız yine kalemiyle dostlarını hem tebessüm ettirir hem de rahatlatır:</p>
<p>“Azizim Ercılasun,</p>
<p>Minimini Konuralp’ın kızamık olduğunu ve bir müd­det yanlış teşhis ve tedavi ile vakit geçirildiğini öğrendim. Geçmiş olsun. Ağabeyine geçmemesi de ayrı bir meseledir. Zaten “yaşamak aşınmaktır”. İşin mühim devresini atlat­mış olacağınızı umarım. Bakırköy’dekiler çok üzülüyorlar. Lokman Hekim ve Hipokrat’tan sonraki en ünlü hekim olarak onları teselli ettim. Tehlikeli olmadığını anlattım.</p>
<p>Sana, Bilge Katun’a, Satuk Buğra Kağan’a ve Konuralp Beğ’e selâm ve sevgilerimi, sağlık dileklerimi gönderirim.</p>
<p>Tanrı Türk’ü Korusun.”</p>
<p><strong>26 Haziran 1975’te </strong>Adile Hanım’a yazdığı mektup aslında hepimize yazılmış bir mektup gibidir. Tam da sanki bugünümüzü anlatır gibi…</p>
<p>“Çok Muhterem Âdile Ayda Hanım,</p>
<p>Milletin ve memleketin hâlini görüp, bedbinliğe ka­pılmakta haklısınız. Ahlâkın sukutu, hayvanî bir kazanç hırsı, partilerin birbirini yemeleri, dış dünyanın bize karşı takındığı tavır ortaya korkunç bir manzara koyuyor. Fakat buna rağmen, ümitler kaybolmuş değildir.</p>
<p>(…)</p>
<p>Bu Oğuz taifesi, başını taşa çarpmadan tehlikeyi kavrayamıyor. Fakat artık taş ona çarpmağa başlamış ve uyanma alâmetleri belirmiştir. Bu sebeple, madalyonun öteki yüzünü de düşünerek, karamsarlığı uzaklaştırınız. Kendi hayatımızın aksi gidiş­leri de bizi bedbinleştiriyor. Bir geçiş devresindeyiz. Bir makalenizde çok güzel bir cümleniz vardı. Şu anda ancak mealini söyleyebileceğim: “Fertler gibi milletler de çare­siz kaldıkları zaman maziyi hatırlar.” gibi bir şeydi ammâ daha güzeldi. (…)</p>
<p>Sağlık dileklerimi yollar, derin saygılarımı sunarım. Tanrı Türk’ü Korusun.”</p>
<p><strong>4 Temmuz 1975 </strong>tarihli mektubunda da Atsız memleketin ahvâlini yine kendine özgü anlatımla dile getirir. Aşağıdaki satırları okurken insan ister istemez gülerek ya da düşünerek dünün aynasından bugüne bakıyor:</p>
<p>“Azizim Refet Körüklü Beğ,</p>
<p>Mektubunuzu alıp Muzaffer Amca ile dünyayı idare ettiğinizi öğrenince gayet memnun oldum. Biz de burada İzzet Amca<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> ile dünyayı idare ediyorduk ama İzzet orta­dan kayboldu. (…)</p>
<p>Bu yeni Milli­yetçi Hükûmetten pek fazla ümidim yok. Erik Yanaklı, bu memlekete öyle muktedir adamlar göndermiyor.</p>
<p>İbişler, gebeşler, hödükler, hımbıllar, bönler, avanaklar, alıklar, dangalaklar çoğaldı. Onlar çoğaladursun, akıl sahipleri sindi. Şimdi biz bu aklımızla Güzelyalı’da devlet kurmaya kalkarsak Birleşmiş Milletler ne yapar bilemem.</p>
<p>Muzaffer Amca emekli olduktan sonra artık burada birleşip bir Emekli Sandığı kurar ve birbirimize maaş bağ­lar, fazla paramızla da Kıbrıs Rumlarına yardım etsin diye Kızılay’a bağışta bulunuruz.”</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Maviş =Hakan Atsız’ın manevi oğlu.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> İzzet Yolalan, Nejdet Sançar’ın öğrencisi, Prof. Bilge Ercilasun babası, Prof. Ahmet Bican Ercılasun’un kayınatası.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/protokol-caridir-vesselam-v/">Protokol Caridir Vesselâm &#8211; V</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/protokol-caridir-vesselam-v/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem – 4</title>
		<link>https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-4/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-4/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Mar 2026 19:57:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=53124</guid>

					<description><![CDATA[<p>Atsız, 25 Kasım 1972’de bir mektup daha yazar. Mektubun muhatabı bu sefer Hasan Oraltay’dır.  Atsız bu mektupta, kendi vatanında, haklı olduğu bir konuda haksız duruma düşürülmenin üzüntüsünü yaşamaktadır.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-4/">H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem – 4</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-4%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%204" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-4%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%204" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-4%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%204" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-4%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%204" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-4%2F&#038;title=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%204" data-a2a-url="https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-4/" data-a2a-title="H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem – 4"></a></p><p><strong>25 Kasım 1972, </strong>Pazar<em> “</em>Azizim Şaman” diyerek Atsız, yine Şaman’a yazar:</p>
<p><em>“Bayram tebriki kartını ve 22 Kasım tarihli mektubu­nu aldım. Nihayet oradaki durumundan memnun olma­ya başladığını öğrenince tabiî ben de memnun oldum. Malûm ya, bizim bir özelliğimiz de hiçbir şeyden memnun olmamaktır. Önünde kalan şu 8-9 aylık sürede ne öğrene­bilirsen öğren de vatana bir miktar da olsa yenilikler getir. Burada bu yenilikleri getirmek için bir yığın eşekle uğraşa­cağın muhakkak ama sen yine elinden geleni yaparsın. (…)</em></p>
<p><em>Destanda Finlerin ecdadına “It Barak” dendiğini söyle. Macarlarla Türkler arasındaki ırkî karabetin (yakınlığın) Macarlar ta­rafından kabul edildiğini anlat. Bir de 20 yıl sonra Finlan­diya’nın bolşevik olacağından endişe etmesinler. 20 yıla kadar Rusya’da bolşevizm bitecek ve Rusya parçalanacak.</em></p>
<p><em>Adresindeki rakamlara kızıyorum: 4 B 13 C ne demek? 00600 ne biçim sayı? Finlere söyle şunları düzeltsinler. Selâmlar.”</em></p>
<p>Atsız, <strong>25 Kasım 1972</strong>’de bir mektup daha yazar. Mektubun muhatabı bu sefer Hasan Oraltay’dır.  Atsız bu mektupta, kendi vatanında, haklı olduğu bir konuda haksız duruma düşürülmenin üzüntüsünü yaşamaktadır.</p>
<p><em>“Azizim Hasan Oraltay Beğ,</em></p>
<p><em>“13 tarihli mektubunuzu aldım. Bildiğiniz sebeplerle çok meşguldüm. Tavsiye üzerine, Ankara’ya kadar gittim. Fakat bir sonuç çıkmadı. Yargıtay’ın tasdik kararı dün İstanbul Savcılığı’na geldi. Bize bildirilmesi, gün meselesi­dir.</em></p>
<p><em>Dediğiniz gibi, zaman ve olaylar bana yüzde yüz hak verdiği hâlde, kendi vatanımızda Kürtler ve komünistler yüzünden hapse girmek çok ağır ama ne yapalım, su testi­si su yolunda kırılır.”</em></p>
<p><em>Selâm ve sağlık dileklerimle son veririm. Cenge’ye<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> hürmetler.”</em></p>
<p><strong>5 Aralık 1972</strong> tarihli mektubunda Atsız yine sıkıntıdadır. “Azizim Hacaloğlu,” diye başlar ve devam eder:</p>
<p><em>&#8220;28 Kasım tarihli mektubunu aldım. İlgine teşekkür ederim. Rapor almak için Trabzon’a gidecek kadar istek ve imkânım olsa öyle bir kayıplara karışırdım ki bu herifler beni asla bulamazlardı. Böyle bir heves duymuyorum. Bil­diklerini yapsınlar. Ben infazın dört ay geciktirilmesi için dilekçe vereceğim.</em></p>
<p><em>Şu ap. tamamlansaydı da Nejdet Sançar İstanbul’a gel­seydi iş hayli kolaylaşacaktı. Fakat müteahhit hiç sözünde durmadı. Ortalarda da görünmüyor. Ben onun şeref sözle­rine aldanarak yeni eve geçtim. Kalorifersiz ve elektriksiz bir lüks (!) dairede yaşıyorum… Ev bana dar geldi. Kitaplar sığmadı. Grip ol­mamak için dikkat ediyorum ama, havalar iyi gittiği hâlde bu taş evde romatizma ağrıları başladı. Hülâsa işimiz iş.</em></p>
<p><em>Selâmlarımı ve Terken Hatun’a hürmetlerimi gönderirim.”</em></p>
<p>Uzun zamandan beri inşaatı devam eden apartmanın tamamlanması üzerine yeni evine taşınan Atsız yeni problemlerle karşılaşınca taşındığına bin pişmandır…</p>
<p><em>“Azizim H. Oraltay Beğ,” diyerek başladığı <strong>7.1.1973</strong> tarihli mektupta Atsız’ın hikâyesine bakın:</em></p>
<p><em>Yılbaşı kartınızı aldım. Teşekkür ederim. Ben de hepi­nizin yeni yılınızı kutlar, esenlikler dilerim.</em></p>
<p><em>Yeni eve taşındım. Taşınmaz olaydım. Kalorifer ve elektrik yanmıyor. Müteahhidin sözüne, teminatına kandım. Evvelce komşu apartmandan alınan cereyanla elektrikler yanıyordu. Benden önce apartmana taşınmış olan 4 aile­den bazıları pahalı buldukları elektrik parasını vermeyin­ce onlar da cereyanı kesmiş. İlk günleri mumla oturduk. Sonra bir Aygaz lâmbası edindik.</em></p>
<p><em>İstanbul’a henüz kış gelmediği hâlde ben hastalandım. Utanmasam eski eve döneceğim. (…)</em></p>
<p><em>Hapsin 4 ay geriye bırakılması için kanunî bir madde var. Ondan istifade etmeye çalışacağım. Kışın, bu rahatsız hâlimde, gayrı sıhhî hapishânelere girmek benim için çok fena olur. Bakalım felek ne gösterecek?</em></p>
<p><em>Selâm ve sağlık dileklerimle son veririm. Cenge’ye hürmetler.”</em></p>
<p><strong>18.2. 1973</strong> tarihli mektubunda mahkûmiyet cezasını 4 ay ertelemeye çalışan Atsız “daha hapse girmedim” derken âdeta çocuklar gibi şendir…</p>
<p><em><strong>“</strong>Azizim Şaman,</em></p>
<p><em>22.1.1973 tarihli mektubuna cevap veriyorum. Daha hapse girmedim. (…) Şimdi Ruh Adam’la Türk Ülküsü’nün 3. kısmını yolluyo­rum. Türk Ülküsü’nü oradaki Türklere de okut. O Türkle­rin Finleşmemesi için sen birisini Buğra (Atsız’ın oğlu) ile evlendir. Biriy­le de Sabahat Yenge duymadan sen evlen. En güzellerini buraya getirip buradaki Türkçü gençlerle evlendir de bi­zim gençler de biraz zengin olsunlar.</em></p>
<p><em>Ruh Adam epey çalkantı yaptı. Benim ağzımı arayan meraklılar dahi oldu. Zannederim sen, bunu iyi anla­yanlardan biri olacaksın. En iyi anlayan, Âdile Ayda Hanım oldu. Güzel bir mektup yazdı. Şimdilik bu kadar. Sen de “eleştiri”ni yaz. Selâmlar. Tanrı Türk’ü Korusun.”</em></p>
<p><strong>28 Şubat tam cüce </strong>diye başladığı mektubunda Atsız her ne kadar hangi yıl olduğunu yazmamışsa ya da yazmayı unutmuşsa da mektubun muhtevasından 1973’e ait olduğunu cumhurbaşkanlığı seçiminden anlıyoruz.</p>
<p><em>“Kardeşim Âşık İzzet,</em></p>
<p><em>(…) Âşıklık dürlü dürlüdür. Bir dürlüsü de böylesidir. Şimdi sen bana, “Sende hangi dürlüsü var?” diyeceksin. Vallahi benim sayabildiğim 40 dürlüsü var. Sayamadıkla­rımla beraber kaç dürlü olduğunu Erikyanaklı<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> bilir.</em></p>
<p><em>13 Mart’ta cumhurbaşkanı seçilecek ama telefonumuz olmadığı için telefon başında bekleyemeyeceğiz. Muzaf­fer’e yazdım: O bekler. Cumhurbaşkanı olursa elbette bize bir bakanlık verir. Ben memleketten topyekûn elektriği kaldırmak için Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığını iste­yeceğim. İstersen sen de okulları kapatmak için Maarif’i iste.”</em></p>
<p>Ee, Atsız haklı.  Bir zamanlar Osmanlı maarifini yöneten adam da rivayet odur ki: “Şu okullar olmasa maarifi ne güzel idare ederdim.” gibisinden laflar söylemişmiş…</p>
<p>Neyse, 9<strong> Mart 1973 </strong>tarihli mektuba bir bakalım:</p>
<p><em>“Azizim Şaman,</em></p>
<p><em>25 Şubat tarihli mektubunu zevkle okudum. Tarihî bel­ge mahiyetinde güzel bir mektup yazmışsın, ikimizin de hususiyetlerimize dair satırları dolayısıyla, cevabını ver­dikten sonra bu mektubu da diğerleri gibi yok etmek ge­rekiyor ama bilmem kıyabilecek miyim? Benim ölümüm yakındır (68’i doldurdum). Sen 40 yıl daha yaşarsın. 2013 yılında bu mektubun kazanacağı değeri düşün. İnsan buna kolay kolay kıyabilir mi? (…)</em></p>
<p><em>Kayabek 19 Nisan’da hapse girecek. Bana henüz teb­ligat yok. Bu bakımdan çok sıkılıyorum. Yazan ben, giren o olacak. Âdeta utanıyorum. Bakalım ne olacak? Yeni eve daha yerleşemedim. Kalorifer yanmıyor. Elektrik bozuk. Ben de iki haftadır bronşitim. Havalar şimdi şimdi ısınma­ya başladı. Sen Mayıs’ta Almanya’ya gittiğin vakit şiddetli kış olacak. Selâmlar. Heil Türkei. Tanrı Türk’ü Korusun.”</em></p>
<p>Hasan Oraltay Bey’e yazdığı <strong>3 Nisan 1973</strong> tarihli mektupta Atsız’ın hapse ne zaman gireceği nihayet kesinleşmiştir.</p>
<p><em>“Azizim H. Oraltay Beğ,</em></p>
<p><em>4 Mart tarihli mektubunuzu ve Altın Elbiseli hakkın­daki yeni bilgileri aldım. Teşekkür ederim. Bildiğiniz gibi, ben tevkif olunmuştum. Haksızdı. Çün­kü bana daha önce yapılması gereken tebligat yapılmamış­tı. Bir gece tutuklu kaldıktan sonra tahliye olundum. Dört aylık infaz geciktirilmesi kararı aldım. Yani 15 Temmuz’da tevkif edileceğim. (…)</em></p>
<p><em>Selâmlar. Tanrı Türk’ü Korusun.”</em></p>
<p>Atsız’ın Ötüken de yayımlanan yazısından dolayı yazı işleri müdürü Mustafa Kayabek de mahkûm edilir.  Kayabek’e yazdığı <strong>13 Mayıs 1973</strong> tarihli mektubunda Kayabek’in açlık grevine gitme isteğine Atsız, kendine özgü bir ifadeyle karşı çıkar. Mektubu okuyalım:</p>
<p><strong>13 Mayıs 1973 Pazar</strong></p>
<p><em>“Azizim Kayabek,</em></p>
<p><em>4 Mayıs’ta yazılıp 5 Mayıs’ta postaya verilen mektu­bunuzu 10 Mayıs’ta aldım. Uzun mektubunuzdaki hü­zün bana da sirayet etti. Hesapladım: Bir ayınız dolmak üzere. Daha 4,5 belki de 3,5 ayınız var.</em></p>
<p><em>Ben hapishanenin eski âşinâsıyım: Bu tanışıklık, daha 18 yaşımda iken Askerî Tıbbiye’nin hapishânesine gir­mekle başladı. O zaman hapisler üç, dört, en çok sekiz gündü. Sonra 1935’lerde, mal beyanında bulunmadığım için 24 saat hapse mahkûm edilip Sultanahmet Cezae­vi’nde uykusuz bir gece geçirdim. Daha sonra, meşhur 1944-45 vukuatı, 17,5 aylık tutukluluk ve yaklaşmakta olan 15 Temmuz. Fakat 15 Temmuz, pazara rastlıyor. Şu hâlde ben 14 Temmuz’da mı, yoksa 16 Temmuz’da mı gireceğim? İşte hukukî bir problem. Bunun için bir tevhid-i içtihad kararı, hattâ bir Anayasa Mahkemesi hükmü lâzım. (…)</em></p>
<p><em>Şimdi mektubunuzun bir noktasına temas edeceğim: Açlık grevi meselesine. Bunu yapmamanızı rica edeceğim. İnanır mısınız? Ben, anılmak değil, unutulmak istiyorum. Bundan zevk alıyorum. Bu sebeple beni birçoklarına hatır­latacak olan bu hareket, mahcubiyetin doğuracağı bir azap verir ki bunu da siz istemezsiniz.</em></p>
<p><em>Tanrı Türk’ü Korusun.”</em></p>
<p><strong>8 Haziran 1973 </strong>tarihli mektupta Atsız’ın idealist bir dava adamı olduğuna şu cümle de bizim gibi şahitlik etmektedir: <em>“Millî zihniyeti mahkûm eden cinayete, dilekçe ile başvuramam.” </em></p>
<p><em>“Azizim Turan Beğ,</em></p>
<p><em>3 tarihli mektubunuzu aldım. Sol tarafınızda baş­tanbaşa ârızalar olmasına şaşmayın: Siz milliyetçi, sağcı olduğunuz için solun, size ait taraflarından da ihanete uğrayacağınız muhakkaktı. Fıtık ameliyatına gelince: Bu ameliyat, ameliyatların en kolayıdır. Operatör adaylarına, önce fıtık ameliyatı yaptırırlar.</em></p>
<p><em>Ben 15 Temmuz’da içeri gireceğim. Tevetoğlu’nun ve Yıl­maz Öztuna’nın, Millet Meclisi Dilekçe Komisyonu’na ce­zamın kaldırılması için dilekçe vermem hakkındaki teklif­lerini reddettim. “Millî zihniyeti mahkûm eden cinayete dilekçe ile başvuramam.” dedim.</em></p>
<p><em>Yeni evime daha yerle­şemedim. Gelip görmeyince sebepleri anlaşılamaz. Yer­leşme, Türklerin yerleşik hayata geçmesi gibi gayet ağır oluyor. Şimdi gayet zahmetli bir işim var: Kitap dolaplarından bazılarını boşaltıp dolapların yerle­rini değiştirdikten sonra kitapları tekrar yerleştireceğim. Eğilip kalkarak yerden kitap almak çok zor. Romatizma­lı olduğum için belim ağrıyor. Velhâsıl şaka maka derken ömrü sonuna getirdik. Daha bir iki şey yazmak hususunda büyük isteğim var.</em></p>
<p><em>Selâm ve sağlık dileklerimi yollarım.”</em></p>
<p>Sağlıksal durumu ortanın biraz sağındayken Atsız, Yücel Hacaloğlu’na müthiş bir tavsiyede bulunur. Yine mizah zirvededir…</p>
<p><strong>21 Eylül 1973</strong></p>
<p><em>“Azizim Hacaloğlu,</em></p>
<p><em>14 tarihli mektubunu ve Terken’in resmini aldım.</em></p>
<p><em>Teşekkür ederim. Bebeğin tombalak yanaklarına bayıl­dım. Eğer siz de benim gibi tombul yanak düşkünü iseniz bebeciğin yanaklarının çekeceği var demektir. Etin fiyatı artıyor diyorlar ama sizde böyle körpe ve güzel et hazinesi varken hiç sıkıntı çekmez, öpe öpe doyarsınız. Benim tara­fımdan da öpün. Allah bağışlasın, pek şirin bir şey olmuş.</em></p>
<p><em>Benim durumum şu: İki yıl önce enfarktüs geçirdiğim tesbit edildiği ve diğer bazı ârızalar görüldüğü için, dört aylık rapor verdiler. Rapor 8 Ağustos’ta verilip 16 Ağus­tos’ta İnfaz Savcılığı’na gönderildi. Orası da 20 Ağustos’ta Adli Tıbb’a havale etmiş. Şimdi işin ucu orada. Tasdik ederlerse 8 Aralık’a kadar serbestim. Etmezlerse bir gün polisler gelip, “buyrun efendim” diyecekler. Yani ben tam mânâsı ile huzur içinde değilim ama zaten ömrüm boyu böyle bir şey tatmadığım için normal “yaşantı”mı sürüp gidiyorum. Sağlıksal durumum ortanın biraz sağında.</em></p>
<p><em>Seçimler için birkaç kişiyle bahse girdim. 43 şişe bira kazanacağım. Bu kadar birayı tek başıma içemeyeceğim için dostları da çağıracağım.</em></p>
<p><em>Terken Bebeciğin tombalak yanaklarından öperim.”</em></p>
<p>Atsız<strong>, 8 Kasım 1973 </strong>tarihli mektubunu kader birliği yaptığı Mustafa Kayabek’e yazar:</p>
<p><em>“Azizim Kayabek,</em></p>
<p><em>30 Ekim tarihli mektubunuzu aldım. 31’de postaya ve­rilmiş. Bana altı günde geldi. Size yürüyüş yaptırarak te­selli veren gezinti yerinizin ikiye bölünmesinin ne demek olduğunu ben çok iyi anladım. Yürümek, en iyi avunma ve güç kaynağıdır. İnsanı hayalen nerelere kadar götürür. Daha iyi düşündürür. Doğru kararlar verdirir. Vaktiyle buna benzer bir iki şey bana da çok fena tesir etmişti. Fakat ne yapa­lım? Sabır. Bir şey kalmadı. 7 ay doldu. Kalan 3 ayı bek­lemeden, basın suçlarının affı hakkındaki kanun çıkacak.</em></p>
<p><em>Dün iki kişiden aynı haberi telefonla aldım: Adlî Tıp benim 4 aylık raporumu tasdik etmemiş. Demek ki bugün yarın kapımı çalacaklar. Onun için ben de hazırlığa başla­dım.</em></p>
<p><em>Necati Sepetçioğlu şeker olmuş. Epey de fazla. Sıkın­tılı ve öfkeli bir hayat geçiriyor. Yürümüyor. Ben, Lokman Hekim ve Hipokrat’tan sonraki en mühim doktor olarak, kendisine bir rejim verdim. Bakalım tutacak mı?</em></p>
<p><em>Gözlerinden öperim. Tanrı Türk’ü Korusun.”</em></p>
<p><strong>11 Aralık 1973</strong> tarihli mektupta Türkçülerin bir zaafı ya da bir özelliği ortaya çıkıyor. İster cennet gibi bir yerde olsunlar ister cezaevinde hiç fark etmez, onlar için bir bardak çay çok çok önemlidir. İşte bunun ispatı:</p>
<p><em>“Azizim Şaman,</em></p>
<p><em>Eve yazdığın mektubu Nejdet Sançar bana, Toptaşı Ce­zaevi’ne göndermişti. Sıkıntıdan cevap veremedim. Dün beni Numune Hastahânesi’ndeki Mahkûmlar Koğuşu’na naklettiler. Kaloriferli olması bakımından, tabiî, iyi. Fakat ötekinden daha çok bir hapishâne havası var. Dört kişilik koğuşun kapısı kilitli. Jandarma bekliyor. Ötekinde bahçe vardı. Bunda yok. Benden başka bir tek mahkûm var. Zin­cirle bağlı. Ötede tahayyül kolaydı. Güzel çay bulunuyor­du ve kalorifersiz olmakla beraber, çay ve bisküvit rahat geliyordu.</em></p>
<p><em>Bununla beraber, maneviyatım yük­sek. Hapse gireli bir ay oldu. Daha bir defa bile kızma­dım. Yalnız bu koğuşun bakımsızlığı, pisliği can sıkıyor. Paspas falan yapıldığı yok. Helâdan bozma bir yer. Hamam böcekleri geziyor.</em></p>
<p><em>Selâmlar ve sağlık dilekleri. Yenge ’ye hürmetler.”</em></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Kazakçada kelimelerin başındaki “y”lerin yerine “c” geldiği için, Atsız, Oraltay’ın hanımından cenge=yenge olarak bah­sediyor</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Erik Yanaklı: Atsız “Tanrı” yerine bu deyimi kullanıyor. Bu deyimin hoş bir hikâyeden veya olaydan kaynaklandığı anlaşılıyor.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-4/">H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem – 4</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-4/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akdeniz Havzasından Turan&#8217;a Yahya Kemâl&#8217;den Ömer Seyfettin&#8217;e</title>
		<link>https://millidusunce.com/akdeniz-havzasindan-turana-yahya-kemalden-omer-seyfettine/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/akdeniz-havzasindan-turana-yahya-kemalden-omer-seyfettine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Mar 2026 17:23:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=52954</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yeni bir medeniyete kucak açan şair, bir süre sonra bu medeniyetin tek başına Yunan mucizesi değil olsa olsa bir Akdeniz mucizesi olduğunu kâh Biblos limanlarında, kâh Sicilya kıyılarında, kâh İskenderiye’de kâh Bergama’da dolaşarak kabul eder.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/akdeniz-havzasindan-turana-yahya-kemalden-omer-seyfettine/">Akdeniz Havzasından Turan&#8217;a Yahya Kemâl&#8217;den Ömer Seyfettin&#8217;e</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fakdeniz-havzasindan-turana-yahya-kemalden-omer-seyfettine%2F&amp;linkname=Akdeniz%20Havzas%C4%B1ndan%20Turan%E2%80%99a%20Yahya%20Kem%C3%A2l%E2%80%99den%20%C3%96mer%20Seyfettin%E2%80%99e" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fakdeniz-havzasindan-turana-yahya-kemalden-omer-seyfettine%2F&amp;linkname=Akdeniz%20Havzas%C4%B1ndan%20Turan%E2%80%99a%20Yahya%20Kem%C3%A2l%E2%80%99den%20%C3%96mer%20Seyfettin%E2%80%99e" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fakdeniz-havzasindan-turana-yahya-kemalden-omer-seyfettine%2F&amp;linkname=Akdeniz%20Havzas%C4%B1ndan%20Turan%E2%80%99a%20Yahya%20Kem%C3%A2l%E2%80%99den%20%C3%96mer%20Seyfettin%E2%80%99e" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fakdeniz-havzasindan-turana-yahya-kemalden-omer-seyfettine%2F&amp;linkname=Akdeniz%20Havzas%C4%B1ndan%20Turan%E2%80%99a%20Yahya%20Kem%C3%A2l%E2%80%99den%20%C3%96mer%20Seyfettin%E2%80%99e" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fakdeniz-havzasindan-turana-yahya-kemalden-omer-seyfettine%2F&#038;title=Akdeniz%20Havzas%C4%B1ndan%20Turan%E2%80%99a%20Yahya%20Kem%C3%A2l%E2%80%99den%20%C3%96mer%20Seyfettin%E2%80%99e" data-a2a-url="https://millidusunce.com/akdeniz-havzasindan-turana-yahya-kemalden-omer-seyfettine/" data-a2a-title="Akdeniz Havzasından Turan’a Yahya Kemâl’den Ömer Seyfettin’e"></a></p><p>19 yaşındayken İstanbul’dan Paris’e kaçan Yahya Kemal, hürriyet ve şiir sevdalısı genç bir adamdır. Tam dokuz yıl sonra, Nisan 1912’de İstanbul’a döner.  Kafası, memleketin havası gibi karmakarışıktır. Paris’teyken meftun olduğu sihirli bir şarkının anlaşılmaz nağmelerini fısıldayıp dururken kendisi gibi düşünen, duyan, hisseden Yakup Kadri’yle dost olur.</p>
<p>Bu dostluk onları hayran oldukları eski Yunan medeniyetine yönlendirir.  Memlekette şiir ve nesirde yeni bir akım, yeni bir hava estirmek isterler. “Edebiyata Dair” isimli kitabında Yahya Kemal, “Yakup Kadri ile anlaşmış, yaşlı ve genç bazı arkadaşlara görüşlerimizi anlatmaya koyulmuş ve kendimize göre yeni bir çığır açmaya heveslenmiştik.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> derken Yakup Kadri de “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları” kitabında şöyle der: “Yahya Kemal Türk edebiyatında, Türk şiirinde yepyeni bir çığır açmak amacında idi ve bu amaca ancak geniş zengin bir kültürle varılabileceğini düşünüyordu.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Yahya Kemal’in şiirde Yakup Kadri’nin nesirde koştuğu bu zengin kültürün kaynağında Nev-Yunânîler veya Nev-Yunânîlik fikri ağır basıyordu.  O yıllarda Avrupa’nın eski Yunan’a duyduğu bu hayranlık kıyısından köşesinden bizim edebiyat dünyamızı da sarmaya başlamıştı.</p>
<p>Onlara yani Yahya Kemal ile Yakup Kadri&#8217;ye göre modern edebiyatımız Tanzimatla birlikte Batı edebiyatını kendine rehber edinmişse de bu yeterli değildir.  Yeni edebî anlayışımızın gelişmesi için Yunan ve Latin çeşnisinden mutlaka tatmamız gerekmektedir.</p>
<p>İşte bu anlayışla kaleme sarılan Yahya Kemal “Biblos Kadınları”nı aşk ve tutku tanrıçası Afrodit’e anlatır:</p>
<blockquote><p>“Mermerde nâ’şî hareli bir tülle örtülü</p>
<p>Biblos, ilâhi genç Adonis, bekliyor ölü</p>
<p>Matem şeritleri ile sarılmış alınları</p>
<p>Mevkiple geldi lâhdine Biblos kadınları… Afrodit!”</p></blockquote>
<p>Ardından “Sicilya Kızları” düşer Yahya Kemal’in mısralarına.</p>
<blockquote><p>“Sicilya kızları üryan omuzlarında sebu;<br />
Alınlarında da çepçevre gülden efserler,<br />
Yayar bu mahfile asabı gevşeten bir bu<br />
Ve gözleriyle derinden bakar gülümserler…”</p></blockquote>
<p>Yeni bir medeniyete kucak açan şair, bir süre sonra bu medeniyetin tek başına Yunan mucizesi değil, olsa olsa bir Akdeniz mucizesi olduğunu kâh Biblos limanlarında, kâh Sicilya kıyılarında, kâh İskenderiye’de kâh Bergama’da dolaşarak kabul eder ve Eflatun’un “Biz medeniler Akdeniz’in etrafında, bir havuzun kenarlarındaki kurbağalar gibiyiz” sözüne sıkı sıkı sarılır. Sonra da kendisini de Türk milletini de Asyalı ya da Şarklı kabul etmeyerek “Biz Akdenizliyiz” demeye başlar<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[3]</a></p>
<p>Akdeniz Havzası’ndan beslenen Yahya Kemal, Batı dillerinde var olan “beyaz şiir” tabirinden etkilenerek beyaz bir Türkçeyle, süslerinden arınmış bir dille, şiirler yazmayı arzular.</p>
<p>Nihat Sami Banarlı, böyle bir Türkçeyi Yahya Kemal 1903-1907 seneleri arasında Fransa’da aramaya başlamış ve bulmaya muvaffak olmuştu der. [başarmıştı] <a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[4]</a></p>
<p>Yahya Kemal&#8217;in bu yıllara ait, kendi el yazısıyla yazdığı hatıraları arasında şu cümleler dikkat çeker:</p>
<p>“Heredia’yı severken eski Yunan ve Latin şiirinin zevkini almıştım. Öteden beri aradığım yeni Türkçenin yanına yaklaştığımın bu münasebetle farkına vardım. Söylediğimiz Türkçe, eski Yunan ve Latin şiirindeki &#8216;beyaz lisan&#8217; gibi bir şeydi. (…) Yeni Türkçeyi Heredia’nın vasıtasıyla, eski Yunan ve Latin şiirinin yanı başında görmeye başlamıştım. Asıl Türkçe bana Sophokles’in Yunancası Tacite’in Latincesi gibi saf görünüyordu.&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[5]</a></p>
<p>Yahya Kemal bu gayeyle şiirler kaleme alırken kendisiyle yaşıt olan Ömer Seyfettin, arkadaşı Ali Canip Yöntem’le birlikte lisanda bir ihtilâl vücuda getirerek Selanik’te yayımlanan “Genç Kalemler”de Türkçemizi yeni, yepyeni millî bir lisanla zirveye çıkartmanın çabası içindedir.</p>
<p><strong>21 Nisan 1911</strong>’de Genç Kalemler’de yayımlanan <strong>Yeni Lisan</strong> adlı makalesinin sonuç bölümünde yeni lisana olan ihtiyacımızı şu şekilde özetler:</p>
<p>“…İşkodra’dan Bağdat’a kadar bu kıta’yı, bu Osmanlı memleketini, işgal eden Turanî ailesi, Türkler ancak kuvvetli ve ciddi bir terakki ile hâkimiyetlerinin mevcudiyetlerini muhafaza edebilirler. Terakki ise ilmin, fennin, edebiyatın hepimizin arasında intişarına vabestedir [yayımlanmasına bağlıdır]. Ve bunları neşir [yaymak] için evvelâ lâzım olan millî ve umumî bir lisandır. Millî ve tabiî bir lisan olmazsa ilim, fen ve edebiyat bugünkü gibi bir muamma hâlinde kalacaktır. Asrımız terakki asrı, mücadele ve rekabet asrıdır.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[6]</a></p>
<p>Evet, dil konusunda bir ihtilâl yapmayı göze alan Ömer Seyfettin, mevcut düzeni değiştirmek, yeni lisanı anlatmak için <em>Yeni Lisan</em> başlığı altında tam dokuz, Güzel Türkçemiz başlığı altında ise sayısız makale yazar.</p>
<p>Edebiyatımızda fikir yazılarından daha çok hikâyeleriyle tanınan Ömer Seyfettin aslında hikâyelerinde de hep birtakım duyguları, düşünceleri bir amaç doğrultusunda okuyucuya vermeye çalışmıştır. Mesela, <strong>30 Mayıs 1914</strong>’de Tanin de yayımlanan “Boykotaj Düşmanı&#8221; hikâyesi, 1912-1913 yılarında İstanbul’da faaliyete sokulmaya çalışılan Nev-Yunânîlik akımına karşı kılıçtan keskin bir kalem mücadelesidir.</p>
<p>Yahya Kemal ile Yakup Kadri’nin hicvedildiği, alaya alındığı hatta ima yoluyla Yunan donanmasına iane toplayan iki adam gibi gösterildiği bu hikâye, boykotaj risalesi ile başlar. Bu risalede amaç, azınlıkların ticaretteki ve ekonomideki gücünü kırmaktır.  “Rumlardan, Ermenilerden alışveriş etmemeleri, onlara verilen her kuruşun Rum, Yunan sermayesine dönüp ordularına aktarılacağını, bizlerin parası ile yine bizim askerlerimizin vurulacağını…” Türklere hatırlatmaktır. “Ezan susacak, çanlar çalacak…” diyerek Türklerden uyanmaları istenir.</p>
<p>İşte bu risale bir Yunan hayranı olan gazeteci Mahmut Yüsri’yi yani Yakup Kadri’yi fena rahatsız eder:</p>
<p>“Dünyada bu milletten asil, bu milletten soylu, bu milletten kibar bir millet daha var mıydı?” diye düşünürken bu risaleyi yazanları barbarlıkla itham ediyordu. Ona göre dedelerimiz şimdiki serseriler gibi &#8216;Turan, Turan…&#8217; diye bağırmıyorlar, kendilerine &#8216;ehl-i Rum&#8217; diyorlar, şairlerine &#8216;şair-i Rum&#8217; adını veriyorlardı.</p>
<p>Halbuki heyhat… Birkaç serseri Yeni Lisan, yurt, ocak, fırın, baca gürültüleriyle Bizans’ın şimdiye kadar hiç duymadığı uğursuz bir heyecanı, milliyet tutuculuğunu uyandırmışlardı. Bunlar, şiarı (parolası) meşhur bilatefrik-i cins ü mezhep [soy ve inanç farksızlığı] olan Tanzimat’ın milletlerarasılık, devletlerarasılık hatta ümmetlerarasılık manasına kullandığı Osmanlılığa mukabil [karşılık] bir Türklük emeli takip ediyorlar. Bir muharririn [yazarın] yazdığı gibi ‘lisanımızdan ruhumuza varıncaya kadar biz Osmanlıları büsbütün Türkleştirmek’ istiyorlardı…”</p>
<p>İşte, hikâyenin kahramanlarından Yunan aşığı Mahmut Yüsri bütün bu düşüncelerle perme perişan bir halde yürürken bir el kolunu tutar. Bu en aziz arkadaşlarından şair Nihat’tır yani Yahya Kemal’dir. O da kendisi gibi Yunan hayranıdır.  Yunan ruhunu, Yunan zevkini, neşretmek [yaymak] için kaç senedir önüne gelene propaganda yapıyor, Türkçülüğe karşı insanî ve kozmopolit [milliyetsiz] bir cereyan uyandırıyordu.</p>
<p>Mahmut’un koluna girip “Haydi Moda’ya, sana dörtte birini tamamladığım bir ched’oeuvreümü [şaheserimi] okuyayım” der.  Hikâyenin bundan sonrasında şair Nihat, morali yerlerde sürünen Mahmut Yüsri’yi rahatlatmak için epeyce dil döker. Üzülme sen azizim dercesine konuşur:</p>
<p>“Bir sürü kimse onların kitaplarını, ilanlarını dinlemiyor. Yunanlılar yine eskisi gibi mesut ve zengin…  Ama yakında Altaylarını, Kızılelmalarını görecekler.”</p>
<p>Fakat Mahmut, ikide bir “Ah monşer, ah monşer…” diyerek Türklere ve Türklüğe karşı nefretini dile getirir.  Sevgili dostu Nihat, onu sakinleştirmek için bir ruh doktoru edasıyla tebdil-i havaya [hava değişimine] ihtiyacı olduğunu söyler. Hatta bir Yunanistan seyahatini salık verir. Bu tavsiye Mahmut Yüsri’yi pek memnun etmiştir. “Ah, evet Akropol… Atina, Argos…Agamemnon’un mezarı…” Artık Mahmut rahatlamış, Nihat şiirini okumaya başlamıştır:</p>
<p>“Afrodit… Afrodit… Afrodit…”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[7]</a></p>
<p>Hikâye burada biter. Ama bence Ömer Seyfettin hikâyenin sonunda tekrarladığı “Afroditler” le Yahya Kemal’in “Biblos Kadınları” şiirine bir gönderme yapar.</p>
<p>Zaten Tahir Alangu’nun belirttiğine göre “Ömer Seyfettin’le Yahya Kemal arasındaki bu çatışmalar, savaşın son yıllarına kadar sürüp gidecek, bulundukları her yerde aynı düşünce üzerinde hiçbir zaman birleşemeyeceklerdir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[8]</a></p>
<p>Fakat ne tuhaftır ki Ömer Seyfettin, 1919’da yazdığı “Heykel” adlı hikayesini “Bergama Heykeltıraşları” şiirini yazan Yahya Kemal’e ithaf eder. Nedenini, niçinini edebiyat tarihçelerine bırakıp sadece şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki her iki metinde de yontucular başroldedir&#8230; Heykel hikâyesinin özetinin özeti de şöyledir:</p>
<p>İstanbul şehremaneti [belediyesi] Sultanahmet meydanına şehir namına ilk defa bir heykel diktirecektir. İstanbul’daki bütün heykeltıraşları müsabakaya çağırır. Dikilecek olan bu ilk heykeli yapmaya hazırlanan heykeltıraş Behzat tarifsiz bir mutluluk yaşar. Fakat bir süre sonra müsabakanın şartnamesini öğrenince yarışmaya girmekten vazgeçer. Çünkü Sultanahmet meydanına bir eşek heykeli, sırtında su kırbaları olan tek bir eşek dikilmek istenmiştir. Böylece Heykeltıraş Behzat’ın hayalleri yıkılmış, eşek heykeli de maalesef (!) şehir meydanına dikilememiştir.</p>
<p>Halbuki Ömer Seyfettin hikâyenin sonunda, “Anadolu’daki genç kaymakamın yaptığı gibi etrafı velveleye vermeden bu işe başlanmış olsaydı İstanbul’un ilk mermer heykeli bir eşek olacaktı.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[9]</a>diyor.</p>
<p>Şimdi burada tam vaktidir diyerek yazımıza kısa bir mola verip Anadolu’daki bu genç kaymakamı bir araştıralım ve diktirdiği heykeli öğrenelim. Sonuç:</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin 8-10 metre yüksekliğindeki anıt heykeli, Sivas Valisi Muammer Bey’in talimatı üzerine, 1916 yılında, Hafik Kaymakamı Serezli Nebi Bey tarafından yaptırılır.</p>
<p>Evet, Ömer Seyfettin’in hikayesindeki heykeltıraş Behzat’ın yıkılan hayallerinden Osman Gazi’nin dikilen heykeline oradan da nihayet Yahya Kemal’in “Bergama Heykeltıraşları” adlı şiirine geliverdik. Buyurun okuyalım:</p>
<blockquote><p>Pek taze penbe tenlere benzer bu taşları</p>
<p>Yontarken eski Bergama heykeltıraşları</p>
<p>İlhâm eden vücûdun edâsıyle mest imiş;<br />
Heykeltraş demek o zaman putperest imiş.</p>
<p>İnsan vücudu bâzan açık, bâzan örtülü,<br />
Her çizgisiyle san&#8217; atı canlandıran büyü,</p>
<p>Artık dehâya eski güzellikte sinmiyor.<br />
Gördük ki yer yüzünde ilâhlar gezinmiyor.</p></blockquote>
<p>Edebiyat araştırmacıları bu mısralardan farklı anlamlar çıkarsalar da hepsinin ortak yanı Yahya Kemal de tıpkı Batılılar gibi eski Yunan hayranlığı ile sarmaş dolaş olmuştur. Bu sevda Beşir Ayvazoğlu’na göre “ilmî olmaktan çok, inanç hüviyeti taşıyan bazı kanaatlere dayanmaktadır.” <a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[10]</a>Bir başka deyişle bu bir mitolojik vakadır.</p>
<p>Yahya Kemal’in “Bergama Heykeltıraşları” şiirinde de bu mitolojik varlıkların tanrıların, tanrıçaların, artık yeryüzünde insanlarla birlikte iç içe yaşamadıkları belirtilerek paganist çağlara olan özlem dile getirilir.</p>
<p>Yahya Kemal ve Yakup Kadri bu Nev- Yunânîlik fikriyle, bir ara, “Havza” adını verdikleri bir dergi çıkarmaya çalışmışlarsa da dönemin yazar çizerlerinden gereken desteği alamadıkları için başarılı olamamışlardır.  Böylece Nev- Yunânîlik tezinden uzaklaştıklarını açık seçik itiraf etmemiş olsalar da kısa bir süre sonra bu fikirden vazgeçmişlerdir.</p>
<p>Cemil Meriç, Yahya Kemal’deki bu değişimi şöyle ifade ediyor: “İstiğfar ederek tez zamanda asıl sesini bulmuş, başka bir kelimeyle kendisi olmuştur.” Bergama Heykeltıraşları adlı şiirindeki şu mısra bir hatime olarak kabul edilebilir: Gördük ki yer yüzünde ilâhlar gezinmiyor.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[11]</a></p>
<p>Evet, Yahya Kemal bu garip düşüncelerden arınıp yeni bir çehreyle kendi dünyamıza dönmüş fakat tarihi köklerimizi hiçbir zaman Ömer Seyfettin veya Ziya Gökalp gibi Göktürklere, Oğuzlara götürememiş ve “ırk birliğinden ziyade 1071’den itibaren Anadolu’da vücut bulmaya başlayan ve İstanbul’un fethiyle olgunlaşan bir Türklüğe inanmıştır.” Zaten Türk ve Türklük Yahya Kemal’in şiirlerinde ve nesirlerinde Malazgirt’ten daha doğuya gidememiş, Tanrı Dağlarının eteklerinde ya da Orhun Irmağının kenarında dolaşamamıştır.</p>
<p>Oysa Ömer Seyfettin <strong>18 Mart 1914</strong>’te yazdığı “Türklerin Millî Bayramı Yeni Gün” adlı yazısında, “Türkleri ve Türklüğü inkâr etmekte garip ve marazî bir lezzet duyan hasta bir kısım… onlarca meselâ Yunanlıların bütün esâtir [masal, efsane] ve tarihleri mukaddestir, muhteremdir.  Hatta, belki hakikattir. Lâkin Türklerin tarihi bile yalandır. Fakat halis Türkler kendi tarihlerine inanır asla onu unutmazlar. Misal olarak büyük ve şanlı adı, biz garp Türklerine alem olan ve bugünkü devletimizi kuran Osman Gazi’yi yâd edeceğim. Onun meşhur şiirini hangi Türk bilmez? Osman Gazi, bu şiirinde kendi milliyetini, babasını, dedesini soyunu tanır ve onlarla iftihar eden bir er olduğunu gösteriyor:</p>
<blockquote><p>Kurt olup gel gir sürüye,</p>
<p>Arslan ol, bakma geriye,</p>
<p>Car edip haydi çeriye</p>
<p>Dil geçidi hisar yap.</p></blockquote>
<p>Dedikten sonra bakınız aslıyla, esasıyla nasıl gururlanıyor:</p>
<blockquote><p>Osman Ertuğrul oğlusun,</p>
<p>Oğuz Kara Han neslisin,</p>
<p>Hakkın bir kemter<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[12]</a> kulusun,</p>
<p>İstanbul’u aç gülzar yap.” <a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[13]</a></p></blockquote>
<p>İşte Osman Gazi’den Ömer Seyfettin’e ve bütün Türk milliyetçilerine göre Türk tarihi bir bütündür, parçalara ayrılması da mümkün değildir.  Bu bütünlüğü koruyan ve gelecek nesillere aktaran da Türk dilidir. Ömer Seyfettin “Lisan Bağı” yazısını şöyle bitirir:</p>
<p>“Bir milliyet için siyasî hudutların hiç ehemmiyeti yoktur. (…) Büyük Türk milletini ayıran siyasî, coğrafî hudut mühim bir engel sayılmaz. Türk birliğinin en sağlam bağı “lisan”dır ki hiçbir kuvvet onu koparamamıştır, hem koparamayacaktır.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[14]</a></p>
<p><strong>18 Şubat 1919’</strong>da kaleme aldığı “Millî Kuvvetimiz” adlı yazısında ise,</p>
<p>“Cihan Harbinin sarsıntıları bütün milletlerle beraber bizi de uyandırdı. Artık Türklükten, milliyetimizden başka itimat olunacak bir kuvvet bulunmadığını gördük!  Siyasî hudutların ayıramayacağı birbirine bitişik ülkelerden mürekkep koca bir Turan var ki Türkiye’den Sibirya’ya kadar sürer. Turan denen bu dünyada seksen milyona yakın Türk var.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[15]</a>  diyerek bir asır önceden sanki bugünleri görüyormuşçasına büyük Türk birliğini ve Turan’ı anlatır.  Ömer Seyfettin’in müthiş bir öngörüyle kaleme aldığı bu satırlar, bugün bağımsız Türk devletlerinin varlığıyla somut hale gelmiştir.</p>
<blockquote><p>&#8216;Kızıl Elma&#8217; yok mu? Elbette vardır;</p>
<p>Fakat onun semti başka diyardır.</p></blockquote>
<p>Diyen Ziya Gökalp da aynı duygular ve düşüncelerle 1914’te yazdığı dörtlüğünü şöyle tamamlar:</p>
<blockquote><p>Zemini mefkûre, seması hayâl…</p>
<p>Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal”</p></blockquote>
<p>Evet, edebiyatımızın iki değerli kalemini tarih, dil, millet, milliyet kavramları üzerinden farklı bakış açılarıyla ele aldığımız yazımızın sonuna geldik.  İçinde bulunduğumuz mart ayı münasebetiyle 11 Mart 1884’te doğan ve 6 Mart 1920’de 36 yaşında vefat eden büyük hikâyecimiz Ömer Seyfettin’i rahmetle yâd ederken sözü şiirimizin zirvelerinde yaşayan Yahya Kemal Beyatlı’nın şu güzel mısralarına bırakıyoruz:</p>
<p>Tekrar mülâki oluruz<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[16]</a> bezm-i ezelde<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[17]</a><br />
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler…</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>Yahya Kemal, “Edebiyata Dair” Yahya Kemal Ens. İst. 1971 s. 20</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları” Bilgi yay. Ank. 1969 s.149</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[3]</a> Gençlik ve Edebiyat Hatıraları s.151</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[4]</a> Nihat Sami Banarlı, “Yahya Kemal Yaşarken” Yahya Kemal Ens. İst. 1959, s.53</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[5]</a> Yahya Kemal, “Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım” Yahya Kemal Ens. İst. 1976, s.108</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[6]</a> Ömer Seyfettin, “Bütün Nesirleri” Haz: N. Hikmet Polat TDK. Yay. Ank.2016, s.209</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[7</a><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">]</a> Ömer Seyfettin,” Ashab-ı Kehfimiz” Haz: N. Hikmet Polat Ötüken Neş. İst. s.167</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[8]</a> Tahir Alangu, “Ömer Seyfettin-Ülkücü Bir Yazarın Romanı” May Yay.İst.s.286</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[9]</a> Ömer Seyfettin,” Ashab-ı Kehfimiz” Haz: N. Hikmet Polat Ötüken Neş. İst. s.265</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[10]</a> Beşir Ayvazoğlu, “Yahya Kemal Eve Dönen Adam” Ötüken Neş. İst.1995 s.32</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[11]</a> Beşir Ayvazoğlu, a.g.e, s.36</p>
<p>[12] Kemter: aciz, zavallı</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[13]</a> Ömer Seyfettin “Bütün nesirleri” a.g.e s.306</p>
<p>14 Ömer Seyfettin “Bütün nesirleri” a.g.e s.654</p>
<p>15 Ömer Seyfettin “Bütün nesirleri” a.g.e s.680</p>
<p>16 Mülâki olmak: kavuşmak</p>
<p>17 Bezm-i ezel: ruhlar meclisi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"></a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="https://millidusunce.com/akdeniz-havzasindan-turana-yahya-kemalden-omer-seyfettine/">Akdeniz Havzasından Turan&#8217;a Yahya Kemâl&#8217;den Ömer Seyfettin&#8217;e</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/akdeniz-havzasindan-turana-yahya-kemalden-omer-seyfettine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem – 3</title>
		<link>https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-3/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-3/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Feb 2026 14:44:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=52605</guid>

					<description><![CDATA[<p>18 Mart 1972 tarihli mektup Atsız için bir zafer takı gibidir. Dün İngiliz’e Fransız’a, bugün ise kış mevsimine karşı bir zafer kazanılmıştır.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-3/">H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem – 3</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-3%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%203" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-3%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%203" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-3%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%203" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-3%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%203" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-3%2F&#038;title=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%203" data-a2a-url="https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-3/" data-a2a-title="H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem – 3"></a></p><p><strong>7 Eylül 1971 </strong>tarihli mektubu <em>“Azizim Hasan Oraltay Beğ, 3 tarihli mektubunuzu dün aldım. Bu ay Ötüken pek geç kaldı. Ağustos sayısı ancak dün geldi. Size de postala­dım.”</em> diye başlar ve derginin neden geç basıldığını anlatır. Sonra da <em>“bizim eve gelince”</em> diyerek Nejdet Sançar’ın arsasının üzerinde yapılmaya başlanan fakat bir türlü bitmek bilmeyen Afşın apartmanın inşaatından söz açar:</p>
<p><em>“Bizim eve gelince: Maalesef daha bitmedi. O da ayrı bir dert. Ben Eylül’de oraya taşınacaktım. Ayın 12’sinde falan Nejdet Sançar İstanbul’a gelecek. Beraber bu işle uğraşa­cağız. Biter bitmez tabiî sizin dairenin kiraya verilmesi işiyle uğraşacağız. Daha doğrusu, bunu Muzaffer yapacak. O beceriklidir. Bahsettiğiniz borçları, zamanı gelince Mu­zaffer’e yollarsınız. Bana yollayın diyemem. Yaşlı­yım ve kendimi iyi hissetmiyorum. Durup dururken tuhaf bir şeyler oluyor ve yatmaktan başka bir şey düşünmüyo­rum. Ânîden ölürsem, o sırada da paranız bende olursa işler karışır. Yanıma kimlerin ilk geleceği belli olmadığı için paranın çalınması ihtimali de vardır. O sebeple Mu­zaffer’e yollarsınız.”</em></p>
<p>Bu mektuptan sonra <strong>23 Aralık 1971</strong> tarihli mektubunda Atsız, Hasan Oraltay Bey’e müjde verir: <em>“İnşallah Haziran’da evlerimiz tamamlanacak, girece­ğiz, sizinkini kiraya vereceğiz. Senetlerinizi ne şekilde ödeyeceğinizi Muzaffer size yazacak. Ona göre hareket edersiniz.”</em></p>
<p><strong>4/5 Şubat 1972 </strong>tarihli mektup,bir fikir ve mücadele adamı olan Atsız’ın çektiği ızdırapları dile getirir.</p>
<p><em>“Azizim Hacaloğlu, 18 Ocak tarihli mektubunla tebrikini aldım. Sağ ol. Benim hâlimi biliyorsun. Hele bu kış, beni fenersiz yakaladı. 13 Ocak’tan beri hastayım. Bir türlü geçmeyen bir bronşit beni eve bağladı. Sobasız odalarımızda ısı bazen 2 dereceye kadar düşüyor. Bronşitli bir hasta için bu ısıda kalkıp soba yakmanın ne belâ olduğunu çekmeyen bilmez. Oturduğum odada hem Aygaz sobası hem de gaz sobası yanıyor. İkisi birden yanınca palto ile oturulur hâle geliyor. Fakat bu odadan dışarı çıkmak mühim bir problem. Neyse… Şimdi gelelim benim şahsî işime… “</em></p>
<p>Hemen burada Atsız’ın “şahsi işim” dediği konu hakkında kısa bir malumat vereyim: Atsız, Kültür Bakanlığının yayımladığı Bin Temel Eser dizisi için hazırladığı <em>Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nden Seçmeler</em> adlı kitaptan alması gereken telifi bir türlü alamamaktan perişandır. Mektuba devam edelim:</p>
<p><em>“Necati Sepetçioğlu, “İlk formadan başka bütün formaları bastık.” dedi. İlk forma­nın basılmayışının sebebi usûlen başına yazılacak önsöz­müş. Sanki Hint kumaşı döşeyecekler. Basım biteli bir ay oldu. Maarif Bakanı’nın da kolu kırıldı. Bu kolla önsöz ya­zamaz. Senden ricam, Kültür Müsteşarı Mehmet Önder’i tanıyorsan şu önsözün bir an önce yazılıp kitabın piyasaya çıkarılmasını sağlamasını söyle. Ben ancak bu şekilde telif hakkımı alabileceğim. Bu kış, ocağıma incir dikti. Yalnız ısı</em><em>nma parası için günde 14-15 lira gidiyor.”</em></p>
<p>Bu mektubunda Atsız ayrıca bir başka garabetten de yakınmaktadır:</p>
<p><em>“Bizim 4 yıllık dâvamız devam ediyor. Sondan bir ön­ceki celsede, aleyhime oy veren iki üyeyi istifaya dâvet etmiştik. Benim bulunamadığım 19 Ocak tarihli son du­ruşmada, bu talebimiz reddolunmuş. Şimdi 15 Mart’ta sa­vunmalar yapılacak. Ne garip! Bizim mahkûm olduğumuz maddenin aynı fıkrası ile Diyarbakır Sıkıyönetim Mahke­mesi’nde (Bölücülükten dolayı) Kürtçüler muhakeme ediliyor. İşte yuvarlak dünya diye buna derler.&#8221;</em></p>
<p><strong>18 Mart 1972 </strong>tarihli mektup Atsız için bir zafer takı gibidir. Dün İngiliz’e Fransız’a, bugün ise kış mevsimine karşı bir zafer kazanılmıştır.</p>
<p><em>“Azizim Hasan Oraltay Beğ,</em></p>
<p><em>18 Mart 1915, Birinci Cihan Savaşı’nda büyük İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale Boğazı’nı geçmek için yaptıkları müthiş hücumun bozgunla sonuçlanıp kaç­maları günüdür. Bu sebeple kutlu olsun. (…)</em></p>
<p><em>Kışın şiddeti geçtiği için ben de düzeldim. Her fırtınada evin ufak bir parçası kırılıyor. Bilhassa çinkolar. Ev başıma yıkılmadan inşallah şuradan çıkarım. Selâm ve sağlık dilekleriyle. Hepinize… Tanrı Türk’ü Korusun.”</em></p>
<p><strong>Azizim Şaman,<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> </strong>diye başladığı<strong> 25 Mart 1972 </strong>tarihli mektubu arkadaşı Prof. Dr. İsmail Hakkı Gökhun’a yazmıştır. (Atsız’ın, yakınlarına ve bazen başka­larına da takma isimler yakıştırma âdeti vardır.) Mektupta memleketin birtakım meselelerinden bahsettikten sonra karşılaştığı gariplikleri dile getirir, tabii yine hiciv ve mizah zirvededir:</p>
<p><em>“(…) Ben, buradaki birçok deliler ve akıllılarla uğraşmak mecburiyetindeyim. Beni rahat bırak­mıyorlar. Herkes yalnız kendi derdini dünyanın en büyük derdi sanıp “Bu yalnız adam acaba ne yapıyor?” diye ken­di kendine sormuyor. Benim kimseden yardım istediğim yok ama kimseye de yardım edecek hâlim yok. Benden iş istiyorlar. Ben ancak 500 liralık iş buluyorum. Bugü­nün gençleri tabiî bunu beğenmiyor. Ben onların yerinde olsam derhâl kabul ederim. İmparatorluk nesli olduğum için kanaatkârım ama siz Cumhuriyetçiler öyle değilsiniz. Yarın Muzaffer gelecek. Kafaları çekeceğiz. Müthiş naralar duyarsan şaşırma, buradan biz bağırıyoruzdur. Sen ne ya­pıyorsun? Hâlâ şu at hırsızının hakkından gelemedin mi? Erkeklik öldü ama Türklük de öldü mü? Ben şu Türk Ta­rihi’ni yazabilsem kalkınır ama çurçurlardan vakit yok ki. Haydi selâmlar. Yenge ’ye hürmetler. Balaların gözlerinden öperim.”</em></p>
<p><strong>12 Nisan 1972</strong>’de Sıkıyönetim idaresinin hüküm sürdüğü tarihlerde<strong>, Azizim Şaman</strong>, diyerek bir mektup daha gönderir İsmail Hakkı Gökhun’a;</p>
<p><em>“8 tarihli mektubunu alıp, verdiğin sırra çok memnun oldum. Bütün bunlar bizim Şaman dualarının tesiriyle oluyor. Şimdi siz orada Rus ayılarını karşılamakla meş­gulsünüz. Herhâlde Sıkıyönetim İdaresi bugünlerde An­kara’daki bütün Çingeneleri tutuklamıştır. (…) Nihayet Erim’e de acımıyor değilim ha&#8230; Peki, ordu başbakan bulamıyorsa biz de aklına gelmiyor muyuz? Tam onlara göre kaftanız. Sen söyle de başka isimler üzerin­de uğraşmaktan vazgeçsinler. Devleti altı ayda kıvamına getiririz.” der demesine ama kendi arkadaşlarını dahi henüz bir kıvama getiremediğini de satır aralarına sıkıştırmaktan vazgeçmez. Oldukça da öfkelidir: “Göndereceğin üç kitabın değeri nedir? O kitapların ne olduğunu bile unuttum. İşte bizim gençlerin hâli bu&#8230; Bir işleri olduğu zaman kapıyı aşındı­rırlar. Sonra, bir işimizi sürüncemede bıraktıkları yetmiyormuş gibi, parayı da ortadan kaldırırlar. Sanki biz bura­da Menderes’ten kalma makine ile para basıyoruz. Allah, topunun belâsını versin!”</em></p>
<p><strong>19 Nisan 1972</strong> tarihli mektubunda Atsız’ın öfkesi biraz azalmış gibi görünse de tamamen geçmemiştir&#8230; Muhatabı yine <strong>Azizim Şaman</strong>’dır.</p>
<p><em>“Biz, İzzet Yolalan’la<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> kararlaştırdık: Telefonun başın­dan ayrılmıyoruz. Sabaha kadar bekliyoruz. Uyku kaçırıcı ilâçlar alıp boyuna koyu çay içiyoruz. Uyumayalım diye&#8230; Neden mi? Eh ne olur ne olmaz, belki başbakanlığı bize teklif ederler diye. Onun için kaç gündür yorgunuz.</em></p>
<p><em>Halûk Çay telefon ederek senden bir haber verdi: Beklediğim üç kitaptan birini postalamış­sın. Dünkü postadan kitap çıkmadı. Bugünkü postadan da çıkmadı. Bu da bizim başbakanlığa benzedi. Yoksa “Postaladım.” demedin de “Postalamak üzereyim.” mi dedin? ­(…) Yahu, ne biçim adamlarsınız? Kırk kişi dört kitabı gönderemediniz gitti. Bundan sonra Ankara’dan ki­tap almak gerekince, anlaşılıyor ki benim oraya gelmem gerekecek. Mendebur şehri de bilmiyorum. En iyisi, kitap almaktan vazgeçip onun yerine şarap almak.</em></p>
<p><em>Sana bir de kimyasal olay söyleyim de incele: Bu kış soğuk geçtiği için çok üşüdüm ve sıkıntı çektim. Şimdi havalar ısındı. Fakat ben hâlâ üşüyorum. Bundaki kim­yevî faktörleri inceleyip bir doktora tezi yaparsan Nobel mükâfatını alırsın. Tabiî, haberi sana verdiğim için bu mükâfattan %5 komisyon isterim. Artık tam mânâsı ile ticarî zihniyette bir kişi oldum. 100 milyon lira ile tica­rete başlarsam kediye falan değil, file yüklerim. Selâm ve sağlık dilekleriyle.”</em></p>
<p>İki gün sonra <strong>21 Nisan 1972</strong>’de Şaman’a bir mektup daha yazar Atsız ve yine “Azizim” diye başlar ama bu sefer “Herr Schamann von Dorul” diye devam eder. Gökhun’un lâka­bı olan “Şaman”ı Almancalaştırarak “Schamann” şeklinde yazmış. Gümüşhane’nin Torul ilçesinden olduğu için de “von Dorul”u ilâve etmiş. Bu mektuptan anlaşıyor ki Atsız’ın beklediği kitaplar gelmiştir. Pek mutludur. Fakat hâlâ Ankara’dan telefon beklemektedir:</p>
<p><em>“Hâlâ telefon başında oturup sabahlıyorum. Belki başbakanlığı bana teklif ederler diye. O zaman bakanlık­ları lâğvedip dört genel müdürle Türkiye’yi idare edecek ve büyük tasarruf sağlayacağım. Bütün bayramları kaldırıp bir tek millî bayram koyacak, iki milyon işsizi toplayarak Türkiye’nin bir ucundan öte ucuna gayet geniş anayollar yaptıracak, okulları ana, ilk, küçük orta, büyük orta, lise, olgun lise, yüksek, daha yüksek, en yüksek diye kademe­lere ayırarak herkesi istidadına göre yerleştirip memleketi 100 yılda kalkındıracağım. Plân nasıl? Bunu kimse düşü­nemez.”</em></p>
<p>Son paragrafta ise uzadıkça uzayan mahkeme ile ilgili bir de haber verir: <em>&#8220;15 Mart’ta savunmamızı yaptık. Mahkeme 17 Mayıs’ta karar verecek. Selâm ve sağlık, başarı dilekleriyle…”</em></p>
<p><strong>24 Nisan 1972 </strong>tarihli mektubunda Atsız, kitaplarını vermek için küçük oğlunun gelmesini bekler; ama bu kavuşma sanki “Anahtar nerede?” tekerlemesi gibi geçekleşmesi çok zor bir şey… İsterseniz mektuba geçmeden önce tekerlemeyi bir hatırlayalım: Açıl kilit açıl, açılmaz. Niçin açılmaz. Anahtar yok. Anahtarı nerede Suya düştü. Su nerede? İnek içti. İnek nerede? Dağa kaçtı. Dağ nerede? Yandı bitti kül oldu gitti…</p>
<p><em>“Azizim Hacaloğlu,</em></p>
<p><em>Cemalettin Yücel Beğ’in kitabını ve senin mektubunu aldım. Şu benim yılan hikâyesine dönen kitaplar da ni­hayet geldi. Eskisi kadar kitap almamakla beraber, evde kitap koyacak yer kalmadı. Şu yeni taşınacağım günü bekliyorum ama orası da kitaplara yetmeyecek.  Buğra bir an önce doktor olup gelse, askerliğini yapsa da kitapları ona verip kurtulsam diye düşünüyorum ama buna da ömrüm vefa edecek mi bilmem.”</em></p>
<p><strong>7 Mayıs 1972 </strong>tarihli mektubunda unutulmaması gereken önemli bir olayın yıldönümünü hatırlatmak zorunda kalır Atsız.</p>
<p><em>“Azizim Şaman, 3 Mayıs tarihli mektubunu aldım. Bunca siyasal ve sos­yal vukuattan bahsediyorsun da bir “3 Mayıs kutlu olsun.” demiyorsun. Demek ki siyaset, ülküyü unutturuyor. Za­ten unutturduğunu, 1944’te bu kadar güçlü olan Türkçü­lüğün partiler kurulduktan sonraki zayıflamasıyla da anla­mıştım. İnsanlar siyasete dalınca galiba gözleri kararıyor. Başka nesne görmüyorlar.”</em></p>
<p><strong><em>“</em></strong>Muhterem Âdile Ayda Hanım”, diye başladığı <strong>1 Haziran 1972 </strong>tarihli mektuba geldiğimizde Atsız’ın yaşadığı mekânla ilgili yine iğneleyici satırlar dökülüyor:</p>
<p><em>“Beni ziyaretiniz büyük bir sürpriz ve bahtiyarlık oldu. Haklı olarak “büyük bir köy” diye vasıflandırdıkları İstanbul’da benim de iki katlı ve beş odalı bir kulübede yalnız yaşadığımı görerek hayat şartlarım hakkında tam bir fikir edindiniz. Yazıp çizmek için çok zamana ihtiyacım olma­sa, bu kulübeden hiç de şikâyet etmeyeceğim ammâ, ipti­dâîliği yüzünden epey vakit alışı âdetâ bir mesele oluyor.”</em></p>
<p><strong>10 Ağustos 1972 </strong>tarihli mektup ise sanki 53 yıl önceki bir zaman diliminden değil de günümüzden bahseder gibi…</p>
<p><em>“Azizim Hacaloğlu,</em></p>
<p><em>2 tarihli mektubunu aldım. Sıcaklardan bunalırken ge­çende burada iki dakika süren ve zannederim bir kasırga yavrusu olan tabiat olayı, az daha benim kitaplardan bir kısmının canına okuyacaktı. Saat sekiz buçukta havanın pek karanlık olması dikkatimi çekmişti ama tabiî güneş­teki patlamalardan, aydaki çatlamalardan falan haberim yoktu. Bildiğim tek şey; İsmet ……… fesadı, Bülent Ecevit’in nifakı, Halk Partisi’nin şerrinden ibaretti. Dolu ile buz parçalarıyla birlikte başlayan sağanak, bir anda bizim evin önündeki caddeyi dereye çevirdi.</em></p>
<p><em>Bu sağanak ve rüzgâr iki dakika yerine on veya on iki dakika devam etseydi belki de ev yıkılırdı. Ben ömrümde böyle şey görmedim. Anladım ki bizim memlekette, her şeyden önce, bir mazgal reformu yapmak lâzım. Mazgal olmadığı için Eminönü vesair mey­danların yağmurlu havalardaki hâlini bilirsin.”</em></p>
<p><strong>30 Ağustos 1972 </strong><strong>ve 23 Ekim 1972 </strong>tarihli mektupları art arda okuduğumuzda anlıyoruz ki sadece tıkanan mazgallar değil, güreşçilerimizin minderi boynu bükük terk etmeleri, millî futbol takımızın başarısızlıkları da Atsız’ın canını fena halde sıkıyormuş…</p>
<p><strong>30 Ağustos 1972</strong> <em>“Azizim Hasan Oraltay Beğ,</em></p>
<p><em>Oturduğum evde her gün yeni ârıza çıktığı için çok ra­hatsızım. Bostancı’ya gitmeyi onun için istiyorum. Baka­lım girmek kısmet olacak mı? Çünkü sağlığım bir düzeli­yor, bir bozuluyor. Olimpiyatlarda boyuna yenilen namus­suz, şerefsiz güreşçilere de çok öfkeleniyorum.”</em></p>
<p><strong>23 Ekim 1972 </strong><strong>Pazartesi</strong>, <strong>Maltepe’deki Harabezar </strong>(viranelik)</p>
<p>“Kardeşim Muzaffer Amca,</p>
<p>Şu saatte evinde bulunduğun için seni tebrik ederim. Bakalım ben ne zaman evde olacağım.” diyerek devam ettiği mektubun büyük bir bölümü evin halleriyle ilgilidir. Yıllardır bir türlü taşınamadıkları evin eksikleri, ustaların ve “hamsi” dediği müteahhittin yalanları Atsız’ı canından bezdirirken bir de marangozun şu cümleleri yok mu Atsız’ı âdeta küplere bindirir:</p>
<p>“Dün biz buranın tahta işlerini yapmıştık, fayansçılar batırmış.” diye esef etti ve “Biri­mizin yaptığını öbürümüz bozuyor.” dedi. Bu sözle ben, Türkiye’de olduğumu anladım. Mektup devam eder ve Atsız kaybettiğimiz milli maçın ardından ilginç bir teklifte bulunur: “Millî futbol takımı­nın Lüksemburg’a yenilmesinden sonra anayasaya, Türki­ye’de futbol yasağı koyan bir madde zarurî oluyor. Zaten daha önce de Cezayir’e yenilmişlerdi. Birkaç yıl önce de Suudî Arabistan’ı, güçbelâ, 2-1 yenebilmişlerdi.” der sonra da “Selâm ve sağlık dilekleriyle. Protokol caridir. Tanrı Türk’ü Korusun. Tengri Türk’i Aburatugay (Moğolcası).” diyerek mektubu bitirir.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Prof. Dr. İsmail Hakkı Gökhun (?- 2011)</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> İzzet Yolalan, Nejdet Sançar’ın öğrencisi, Prof. Bilge Ercilasun babası, Prof. Ahmet Bican Ercılasun’un kayınatası.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-3/">H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem – 3</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-3/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem &#8211; 2</title>
		<link>https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-2/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 21 Jan 2026 19:18:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=52397</guid>

					<description><![CDATA[<p>Atsız’ın 1970 yılında yazdığı mektupların içerisinde en uzun ve en kapsamlı mektup şüphesiz Prof. Tahsin Banguoğlu’na yazdığı mektuptur. Belki de Atsız bu mektubu yazarken Edebiyat Fakültesinden sınıf arkadaşı olan, eski Millî Eğitim Bakanlarından Tahsin Banguoğlu’na torpil geçmiştir. </p>
<p><a href="https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-2/">H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem &#8211; 2</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-2%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%202" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-2%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%202" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-2%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%202" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-2%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%202" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-2%2F&#038;title=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem%20%E2%80%93%202" data-a2a-url="https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-2/" data-a2a-title="H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem – 2"></a></p><p>Atsız,<strong><em> 3 Şubat 1965 </em></strong>‘te tarihçi, halkbilimci, dilbilimci ve öğretim üyesi Abdülkadir İnan’a kısa bir mektup yazar ve <em>“Kardeşim Abdülkadir, Türkçe Kur’anlar hakkındaki kitaba çok teşekkür ede­rim. Sen ki Şamanîler başısın, demek İslamiyet’e de el attın. Zaten İslamiyet’i İslam geçinenlerin doğru yola sevk etmesine imkân yok. (…)</em></p>
<p><em>Neşrettiğin kitaplar, Amerika’nın keşfinden daha mü­himdir. (…) Selamlarla gözlerinden öperim. Sağlıklar dilerim Kar­deşim.”</em></p>
<p>Hemen her mektubunu “sağlıklar dilerim” diye bitiren Atsız, 1967’in başlarında “sağlıksal” problemlerinden dolayı bir ameliyat geçirmiştir. Bu durumu <strong>15 Şubat 1967 </strong>tarihli mektubunda  “Azizim Refet Körüklü Beğ,”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> diyerek anlatır:</p>
<p><em>“Hatırnüvaz (gönül okşayan) mektubunuzu aldım. Teşekkür ederim. Ameliyat bir şey değil. Çünkü bıçakla değil, elektrikle ya­pılıyor. Ameliyattan sonraki perhiz, yani açlık da o kadar mühim değil. Fakat bünyem alerjik olduğu için yaram he­nüz kapanmadı. Bugün 21 gün oldu. Benden sonra ame­liyat olanlar ve rahatsızlıkları bana göre çok ileri olanlar, benden önce iyileşip birer birer gidiyor. Ben hâlâ yerimde sayıyorum. Vaktiyle apandisitten ameliyat olduğum za­man da yara, altı ayda kapanmıştı. Her gün pansumana gidip gelmek de ayrı bir gaile…”</em></p>
<p><strong>5 Haziran 1967 Pazartesi, saat: 11.16’da </strong>yazdığı mektupta da sağlıkla ilgili sıkıntılarını dile getirirken yine mizahın perdesini aralar:</p>
<p>Azizim Kayabek, (Mustafa)<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p><em>“Evvelâ mahsus selâm edip minimini İpek Hanım’ın tombalak yanaklarından öperim. Bizim taraftan sual olu­nursa iyi olmaya çalışıyoruz. Terkibi meçhul bir nevî çayla ve ilâçlarla tansiyonumuzu düşürmeye uğraşıyoruz; vak­tiyle bu türlü acayip ve nâşenîde (duyulmamış) kefere kelimeleri yoktu. Tansiyon ve pansiyon ve mansiyonlar meçhulümüzdü. Sa­ye-i cumhuriyette bunları da öğrendik.”</em></p>
<p><strong>26 Mart 1968 </strong>tarihli mektupta Atsız, himmet sahibi kimselerden ya da devletin hazinesinden mahrum kalarak dergi çıkarmanın ne kadar zor olduğunu anlatır:</p>
<p><em>Azizim Hasan Oraltay Bey,<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></em></p>
<p><em>6 Mart tarihli mektubunuza ancak şimdi cevap verebi­liyorum. Verdiğim paketi yerine ulaştırdığınız için teşek­kür ederim.</em></p>
<p><em>Göndereceğiniz başka yazıları da basarız. Yalnız, biz bay kişiler olmayıp yoksul kişiler olduğumuz için yazıla­rın klişesiz olmasını tercih ederiz. Yani klişe masrafından mümkün olduğu kadar kaçıyoruz demek istiyorum. (…) Size ve bütün Kazaklara, öteki Türklere selâmlar.</em></p>
<p><em>Tanrı Türk’ü Korusun.</em></p>
<p><strong>17 Haziran 1968 </strong>tarihli mektubundan yeni bir şey keşfediyoruz(!) Meğer Atsız sadece Türk dünyasıyla ilgilenmiyormuş.  Fransa’daki seçimlerde yarışan dostlarını(!) da yakından takip ediyormuş.  Hatta bu seçimlerden zaferle çıktıkları için onları tebrik bile etmiş:</p>
<p><em>“Azizim Kayabek,</em></p>
<p><em>Evvelâ mahsus selâm eder, bizim Pompidou seçimi kazandığı için tebrik ederim. Cumhuriyetin solak muhar­riri Pompidou için, azınlığın oylarıyla başkan oldu, diyor. Çünkü Fransız seçmenlerin %30’u seçime katılmamış, katılanların da %42’si başkasına oy vermiş. Dünyanın her yerinde bu iş böyledir. Seçime katılmayanlar, hukuken ço­ğunluğun fikrini kabul etmiş sayılır. Fakat bir de şu var: Bu iş, demokrat ülkelerde böyledir. Solak salak ülkelerde başkan seçilenler neyin adayıdır ve oyların binde kaçı ile iş başına gelmiştir?”</em></p>
<p><strong>25 Eylül 1968</strong> tarihli mektubunda ise Atsız, hiç yapmadığı bir şeyi yapıyor ve içinde bulunduğu durumdan şikâyet ederek “yalnızlık belimi bükmekte” diyor:</p>
<p><em>“Çok Muhterem Âdile Ayda Hanım,<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></em></p>
<p><em>Göndermek lütfunda bulunduğunuz mektupla çok sevindirdiniz. Evde son kalan fert olan mânevî kızım da birkaç gün sonra evlenip gideceği, büyük oğlum askerde olduğu, küçük oğlumla annesinin Almanya’dan dönmele­rine en aşağı iki yıl bulunduğu için, yalnızlığın garipliği içindeyim.”</em></p>
<p>Evet, Adile Ayda ’ya yazdığı bu mektuptan hemen hemen bir yıl sonra Atsız yalnızlığa daha fazla dayanamayarak soluğu eşinin ve küçük oğlunun yanında, Almanya’da alır. 68.vilayetimiz<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> diye adlandırdığı bu topraklardan arkadaşı Muzaffer Eriş’e mektup yazar. Mektupta Atsız’ın insanı hem düşündüren hem güldüren anlatımı yine karşımızdadır:</p>
<p><strong>15 Ağustos 1969</strong></p>
<p><em>“Kardeşim Muzaffer Amca,<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></em></p>
<p><em>Pek çok güçlüklere uğradıktan sonra, nihayet 8 Ağus­tos’ta uçakla Münih’e geldim. Böyle iki buçuk saatlik bir yolculuk, bende yabancı bir diyara gelmiş olmak intibaı uyandırmadı. Ankara’ya trenle 9 saatte git, Almanya’ya 2,5 saatte var. Böyle rezalet olmaz. Herhâlde bu işte bir yanlışlık olacak. Belki de bu bir rüyadır. Bak, rüya dedim de aklıma geldi: Geçen gece rüyamda, araba ile uçuruma yuvarlandım. Hiç korkmadım (vaktiyle İstanbul’daki bir rüyamda, içinde bulunduğum gemi fırtınadan alabora olunca çok korkmuştum). “Şimdi araba uçurumun dibi­ne çarpınca, belki bir anlık bir ızdırap duyacağım; fakat hemen öleceğim için bu acı da uzun sürmeyecek.” diye düşündüm. Hemen arkasından da: “Yok canım, hâlâ çarpmadığımıza göre bu rüya olacak.” diye düşündüm ve uyandım. Doğrusunu istersen, hayatta olduğuma da se­vindim.</em></p>
<p><em>Münih güzel ve muntazam şehir. (…) Münih’te çok Türk var demişlerdi. Ben de bunlara güvenerek merkez­den ânî bir darbe ile ihtilâl yapmayı düşünmüştüm ama henüz Bedriye (Atsız) ile Buğra (Atsız) dan başka Türk göremedim.</em></p>
<p><em>Buraya dinlenmek, bilhassa mânevî bakımdan dinlen­mek için geldiğimi biliyorsun. Fakat Türkiye’den uzaklaşmak için ya Fin­landiya ya da İzlanda’ya gitmekten başka çıkar yol olma­dığına kanaat getirdim.</em></p>
<p><em>Sana bir defa sormuştum ama unuttum: Senin hiç olmazsa 15 günlük bir tatilin yok mu? Çünkü sen de daha şimdiden hayli yorgun sayılırsın. Velhâsıl yu­varlak dünyada yuvarlanıyor, yuvarlandığımız için de yo­sun tutmuyoruz. Münih’ten selâm ve sevgiler.”</em></p>
<p>Azizim Turan (Kekevi)<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> diye başladığı <strong>2 Şubat 1970 </strong>tarihli mektubuna bir öğretmen edasıyla giriş yapan Atsız, hemen sonra memleketi bölüp parçalayan yazılar yazdıkları için aldıkları mahkumiyeti müjdeli bir haber gibi açıklar. Demek ki o günkü açılım süreci bunu emrediyordu.</p>
<p><em>“Mektubunu ve yazını aldım. Devrik cümleleri düzeltip “tüm”leri “bütün” yaptıktan sonra Nejdet Sançar’a<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> gön­dereceğim. (…)</em></p>
<p><em>Sıhha­tim memleketin hâline baktıkça bozuluyor. Bir de müjde vereyim: İki buçuk yıldır süren mahkeme<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> bitti. 14 Ocak’ta Kayabek ve ben, milleti böldüğümüz için on beşer aya mahkûm edildik. Aynı günkü gazeteler, Doğu mitingleri­ni tertip eden Kürtçülerin Ankara Ağır Cezası’nda beraat ettiklerini yazıyordu.</em></p>
<p><em>(…) Temyiz ettik. Yalnızlığım artıyor. Şimdiye kadar sert kış olmadığı için fazla sıkıntı çekmedim ama İstanbul’da kış şubatta belli olur. Bu yaşta, kara düşüncelerle maneviyatını bozma. Her şey düzelir. Yeter ki kararlı ol. Başarısızlıklara da aldırma. Yenile yenile yenmesini öğrenirsin. Hayatta haksızlığa uğ­ramamış insan var mı? Bana bak da ibret al. Daha başarı yüzü görmedim. (Bu mektubu yazdığı tarihte Atsız 65 yaşındadır.) Ney­se selâmlar.</em></p>
<p><em>Tanrı Türk’ü Korusun!”</em></p>
<p><strong>23 Şubat 1970</strong> ve <strong>6 Mart 1970 </strong>tarihli “Azizim Turan” diye başladığı mektuplarda insanlığın iki büyük derdini dile getirir: Biri aşk diğeri ise bulaşıcı hastalıklar.</p>
<p>Birinci mektup: <em>“Bu mektupla birlikte derginin Aralık sayısını da gönderiyorum. Ayşe Hanım’a iyice âşık olduğun anlaşılı­yor. Aşk, güzel bir hastalıktır. (…) Bu asırda bir birlikte tifo olması çok garip. Zavallı Afşın<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> da tifodan ölmüştü. Henüz çok iptidâî olduğumuz belli…”</em></p>
<p>İkinci mektup: <em>“28 Şubat tarihli mektubunu aldım. Acele cevap veri­yorum. <strong>Ötükenler</strong> bugün herhâlde gelir. Tabiî onun sevkiyatını acele yapmak lâzım. Üstelik bir de küçük ameliyat geçireceğim. Ben kendi kendime prostat teşhisi koyarak büyük bir ameliyat geçireceğim sanırken iş küçülünce baya­ğı sevindim. Bereket versin hanım da bir ay için Alman­ya’dan geldi. Fakat bu bir ayı mühim işler için hep koşuş­turmakla geçirecek. Bir defa da Ankara’ya gitmesi lâzım.</em></p>
<p><em>Sen romantik çağda olduğun için aşkın tatlı hastalık olduğunu anlamamışsın. İkincisinde bunun farkına vara­caksın. İnsan, aşkını ebedî sanır. Ebedîdir de. Fakat ebedi­yet üç dört aylık bir şeydir. Biz Tıbbiye’de iken, “Göz, nâ­mütenâhiye (=sonsuzluğa) baktığı zaman dinlenir.” diye öğretmişlerdi. Fakat aynı hoca, “Göz, 6 metreye bakınca istirahat hâlindedir.” demişti. Demek ki sonsuzluk 6 met­re&#8230; Artık gerisini sen hesapla. Selâm ve sağlık dileklerimi gönderirim.”</em></p>
<p>Atsız’ın 1970 yılında yazdığı mektupların içerisinde en uzun ve en kapsamlı mektup şüphesiz Prof. Tahsin Banguoğlu’na yazdığı mektuptur. Belki de Atsız bu mektubu yazarken Edebiyat Fakültesinden sınıf arkadaşı olan, eski Millî Eğitim Bakanlarından Tahsin Banguoğlu’na torpil geçmiştir. Hal böyle olunca biz de gayet rahatça bu mektuptan epeyce bir bölümü (ç)alıverdik:</p>
<p><strong>16 Nisan 1970,</strong></p>
<p><em>Kardeşim Tahsin,<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></em></p>
<p><em>Sokaktaki tesadüften sonra nihayet yazmak fırsatını yakaladım. Bu mektubu ve dergileri Çengelköy adresine göndereceğim. Ankara’yı tanımıyor ve cennet-mekân Ak­sak Timur Hazretleri bu şehri haritadan silmediği için esef ediyorum. Sen hem Çengelköyü’nde hem de Çankaya’da oturuyorsun. Dil-Güneş teorisine göre, bu ikisi birdir. Za­ten büyük mutasavvıf üstatlarımız her şeyin bir olduğunu ispat edeli asırlar geçtiği için bize fazla söylemek düşmez. Seni gördüğüme çok memnun oldum. Zannederim bu memnuniyet de bir hodbinlikten yani geçmiş zamanın cidden bahtiyar günlerini hatırlamaktan doğuyor. O gün­lerin kadrini şimdi idrak edebiliyoruz. Hele böyle ma’şerî sukut ve rezalet zamanlarında.</em></p>
<p><em>Ben altı buçuk yıldan beri aylık <strong>“Ötüken”</strong> dergisini çıkarıyorum. (…) Yahu şu benî beşer denen yaratık da amma komiksel şey değil mi? Aylık bile olsa, bir der­gi çıkarmak zor iş. Bu sebeple bunun zahmetini dört kişi paylaştık. Dergi İstanbul’da çıkıyor ama Ankara’da bası­lıyor ve tevziatının kısm-ı küllisi diğer üç kişi tarafından yapılıyor. <strong>Ötüken</strong>’in elde mevcut beş sayısını gönderiyorum.</em></p>
<p><em>İlk önce Aralık 1969 tarihli 12’nci sayıyı oku. O sayı hemen tamamen benim Münih seyahatnâmeme has­redilmiştir. Sana veryansın ettiğim yazı odur. Gayet uzun olduğu için bir iki saatini alacak ama değer. Ondan son­ra da canın isterse, diğer sayılardaki yazılarımı okursun. Mart 1970 tarihli 3’üncü sayıdaki yazım da seni ilgilendi­recektir. Bu yazıda, yobazlığın yeni marifetlerini görecek­sin.</em></p>
<p><em>Yıllardır görüşmeye görüşmeye beni epeyi unutmuş olduğunu, “Evli misin? Çocukların var mı?” suallerinden anladım. İlk zevcemden ayrıldıktan sonra ikinci bir izdivaç yapmıştım. Hattâ Lâleli’deki bu evimize bir gün sen de di­ğer arkadaşlarla birlikte gelmiştin. İki oğlum var. Büyüğü Yağmur, Bonn’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun. Küçük oğ­lum Buğra 24 yaşında, Münih’te Türkoloji okuyor. Annesi de Münih’te Şarkiyat Fakültesi’nin Türkçe okutmanı. 27 Mayıs devrimi aile ocağımızı dağıttı. Uzun hikâyedir ve ayrı bir rezalettir.</em></p>
<p><em>Şimdi ben tek başıma yaşıyor, bilmediğim ev işlerini yapıyor, bir yandan da eski ihtiyat mûcibince, dünyayı ida­re ve ıslâh etmeye uğraşıyorum.</em></p>
<p><em>Yalnızlık falan filan hep dert ama yine de memleket kaygısı başka dert oluyor. Bir anayasa yapıp memleketin anasını bellediler. Her şey ana­yasaya aykırı. Bir de öyle bir demokrasi var ki, Kürtlerin istiklâl hevesleri insan hakkı sayılıyor da onların karşısına çıkmak, milleti bölmek oluyor. Ben milleti bölmek iste­diğim için 15 aya mahkûm edildim. Bakalım Yargıtay ne diyecek? Sen neler yapıyorsun? Parti hayatı dışında ilimsel, bi­limsel çalışmaların var mı? Ben güya akademik sahaya gi­recektim. İnsanların fenalığı yüzünden hiçbir şey olamayarak, hiçbir yere tutunamayarak 66 yaşına geldim.</em></p>
<p><em>Bu kadar yüksek fikir, bu kadar strateji ve felsefe yeter. Sonra gözlerin kamaşacak. Selâm ve sağlık dileklerimi gönderir, gözlerinden öperim kar­deşim Tahsin.”</em></p>
<p><strong>23 Nisan 1970</strong> tarihli mektupta sitem dolu üç beş satır: Sağlık problemleri, yalnızlık, yaşlılık ve konforsuz bir mekân…</p>
<p>“Azizim O. N. Kurt Beğ,</p>
<p><em>(…) Ufak bir ameliyat geçirdiğim için mektubunuza vaktin­de cevap veremedim. Şimdi tamamıyla iyiyim. Fakat yine de çok meşguliyetim var. Hele evimizin pek konforsuz ve çürük çarık olması bu evdeki işleri zorlaştırıyor. En mü­him sıkıntımız da suyumuzun keyfî şekilde akması. Bazen üst üste dört gün akmadığı oluyor. Yaşlı da olduğum için artık eskisi kadar çabuk çalışamıyor, iş göremiyorum.</em></p>
<p><em>Çalışmalarınızda başarılar ve sağlıklar diler, selâmları­mı gönderirim.”</em></p>
<p>Atsız’ın <strong>1 Eylül </strong>ve <strong>9 Ekim</strong> <strong>1970</strong> tarihli mektuplarında yine mizah ve hiciv karışımı cümleler birbiri ardınca sıralanmış:</p>
<p><em>“Azizim Turan,</em></p>
<p><em>17 Ağustos tarihli mektubunu aldım. Hâlim malûm. Bildiğin işlerden başka bir de büyük gazâ eyledim. Türk tarihinde zaferler ayı olan Ağustos’un 25’inde, bir aydır eve girip türlü akınlar yapan Moskof, komünist, solcu, Halk Partili, yobaz, Hipi ve namussuz kertenkeleyi takri­ben 4 dakika süren kahramanca bir savaştan sonra katlet­tim. Fakat ondan sonra öyle bir iğrendim ki o gece yemek yiyemedim…”</em></p>
<p><strong>9 Ekim 1970</strong></p>
<p><em>“Azizim Turan,</em></p>
<p><em>Gazetelerdeki listelerde en çok Turan ve Hakan adla­rına rastlanıyor ama ortada henüz ne Hakan var ne de Turan&#8230; Fakat günün birinde bunların da olacağına ina­narak yaşamakta büyük bir enerji kaynağı var.”</em></p>
<p>Atsız, <strong>21 Ocak 1971</strong> tarihli mektupta arkadaşı Fethi Tevetoğlu’na soğuklarla ve tansiyonla boğuşmasa, konforlu bir mekâna sahip olsa Türk Ansiklopedisi için daha faydalı olacağını yazar:</p>
<p><em>“Azizim Tevetoğlu,</em></p>
<p><em>Zamanı yaklaşıyor diye K harfinden verilen maddelerin ilkini hazırlarken resmî mektubun geldi. Her resmî mek­tubu aldığım zamanki gibi yoruldum.</em></p>
<p><em>Lebbeyk dedi Tevet</em></p>
<p><em>Atsız dedi evet</em></p>
<p><em>diyerek tezgâhı kurduk. Bir buçuk günde üstesinden gel­dik. Ammâ Evliya Çelebi Hazretleri bırakmıyor ki! İlk cildi gönderdim. Mehmet Önder ferahlamış. İkinci ciltten de şimdiye kadar on iki sayfayı makineye çektim. Mart başın­da gönderirim demiştim. Soğuklar belimi bükmese, ev işi belâları olmasa, gazete ve radyolar tansiyonumu yirmiye çıkarmasa daha verimli olurum… ama biliyorsun. Fakat ben yine “Ümit, en son terkedilen şeydir.” deyip bekliyorum.” der.</em></p>
<p><strong>21 Nisan 1971</strong> tarihli mektuba geldiğimizde Atsız, mektubun bir bölümünde eğitim ve kültür seviyemizin yerlerde süründüğünü örnekleyen bir tablo sunar ve paragrafı “İşkembe kazanından atlas çıkmaz ya&#8230;” diye bitirir.  Aşağıdaki cümleleri ister mizah ister hiciv penceresinden seyredelim hiç fark etmez; nasıl olsa her ikisinde de manzara karanlık:</p>
<p>“Azizim Turan,</p>
<p><em>Malazgirt’in 900. yıl dönümü için açılan tarihî roman müsabakasına gelen 8 romanı bana gönderdiler. Bizim millet laf anlamıyor. Roman Malazgirt ve Alp Arslan hakkında olacak. Fakat 3 tanesi bunu an­lamış, 4 tanesi Anadolu Selçuklularının son devirlerini al­mış, biri de Yavuz’un seferini yazmış. Ama ne romanlar&#8230; Bunları herhâlde ortaokul çocukları yazmış olacak. İsimle­ri silinmiş olduğu için muharrirlerini öğrenemedim. Fa­kat sefaletti&#8230; Selçuk beyi sigara içiyor, Alp Arslan Rumca konuşuyor, Diyarbekir şehri Suriye’ye oturtuluyor, Alp Arslan demirci ustasının elini öpüyor, Yavuz “Boş ver!” diye konuşuyor, Kahire’de parke taşlı sokaklar bulunu­yor vesaire&#8230; Romancı, tulga kelimesini bilmiyor olacak ki “sivri tepeli şapka” diyor ve baştanbaşa devrik cümleler, yanlış kullanılmış kelimeler, nokta ve virgül hak getire&#8230; İşte biz buyuz. İşkembe kazanından atlas çıkmaz ya&#8230;”</em></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Refet Körüklü (1924-2011): Şair</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Mustafa Kayabek (1930-2015): Yazar, şair, antikacı</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Hasan Oraltay (1930-2010): Araştırmacı, yazar.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Âdile Ayda (1912-1992): Diplomat, yazar.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Atsız bu seyahatini (68. Vilayete Seyahat adıyla Ötüken dergisinde, 1969, Sayı:12) yayımlar.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Muzaffer Eriş (1918- 1916): Yazar</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Turan Kekevi, emekli Albay, şair</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Nejdet Sançar (1910-1975): Edebiyatçı, yazar, Atsız’ın kardeşi</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Ötüken dergisinin Nisan 1967 sayısında Atsız’ın “Konuşmalar” başlıklı yazı dizisi başlar ve dört sayı devam eder. Atsız, bu yazı dizisinde Kürtçülük ve bölücülük tehlikesini haber verir. Atsız ile derginin sorumlu yazı işleri müdürü Mustafa Kayabek hakkında dava açılır ve bu dava mahkumiyetle sonuçlanır.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Afşın: Atsız’ın yeğeni, Necdet Şançar’ın oğlu.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Prof. Tahsin Banguoğlu (1904-3 Mart 1989): Eski Millî Eğitim Bakanlarından. Atsız’ın fakülteden sınıf arkadaşı.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-2/">H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem &#8211; 2</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>H. Nihâl Atsız&#8217;ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem</title>
		<link>https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Dec 2025 17:15:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=52206</guid>

					<description><![CDATA[<p>İşte bu yazı dizisinde biz, bir ömür boyu Türklük uğruna kalemiyle mücadele eden bu yüzden şüpheli görülen, sürgüne gönderilen, tutuklanan, görevinden alınan Türkçülüğün bayraktarı N. Atsız’ı mektuplarıyla anacağız.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem/">H. Nihâl Atsız&#8217;ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem%2F&amp;linkname=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fh-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem%2F&#038;title=H.%20Nih%C3%A2l%20Ats%C4%B1z%E2%80%99%C4%B1n%20Mektuplar%C4%B1nda%20Mizah%2C%20Hiciv%20ve%20Sitem" data-a2a-url="https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem/" data-a2a-title="H. Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem"></a></p><p><strong>Eski Mısırlılardan beri insanlar arasında haberleşme aracı olarak kullanılan mektup, “Hitap, Giriş, Gelişme, Sonuç” şeklinde kendine özgü bir plan dahilinde yazılır.  Mektubun sonuç bölümünde genellikle iyi dilekler, selam, sevgi ve saygı ifade eden cümleler yer alır.  </strong></p>
<p><strong>20.yüzyılın Türkçüleri arasında da mektup, vazgeçilmez bir haberleşme aracıdır. Ancak Türkçüler, mektuplarının sonunda, birçok kimsenin adını sayarak selâm gönderme yerine zaman zaman “Protokol caridir vesselâm…” şeklinde bir deyim kullanmışlardır. Hatta bu deyim, Türkçülerin “şüpheli” görüldükleri dönemlerde bazı “becerikli” ve “işgüzar” emniyet mensupları tarafından bir şifre olarak değerlendirildiği de nakledilmiştir. </strong></p>
<p><strong>İşte bu yazı dizisinde biz, bir ömür boyu Türklük uğruna kalemiyle mücadele eden bu yüzden şüpheli görülen, sürgüne gönderilen, tutuklanan, görevinden alınan Türkçülüğün bayraktarı N. Atsız’ı mektuplarıyla anacağız.</strong></p>
<p>Altan Deliorman <strong>Tanıdığım Atsız</strong> kitabında öğretmeni Atsız hakkında şöyle der: “Atsız çeşitli yönleri bulunan bir şahsiyetti. Fikir adamı, yazar, şair, romancı, bilgin ve öğretmen olarak yaşadığı çağa kuvvetli tesirler vermişti. Fakat onun daha çok dâva adamı, ülkücü yönü, inancı uğrundaki kavgacı tarafı dikkat çekicidir. Zamanındaki ve kendisinden sonraki nesillere de en ziyade bu yönü ile etkili olmuştur. Türklüğe derin bir sevgi ile bağlanmak ve ona karşılıksız hizmet etmek fikrini yüceltmiştir.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Tarihçilerimizden Yılmaz Öztuna ise bütün bir ömrünü Türklük uğruna mücadeleyle geçiren H. Nihal Atsız için “Şairlikten gelen ekseri yazarlar gibi Türkçeyi çok iyi kullananlardandı. Yalın, güzel ve açık bir dili vardı. Yüzlerce fevkalade, güzel fikir yazısı yazmıştır. Yazılarındaki şiddet dozu onu tanımayanları ürkütmüş, düşmanlarını korkutmuş; fakat aynı zamanda büyük bir hayran kitlesi kazandırmıştır.  Aslında mütevazı, mahcup, merdümgiriz (insanlardan uzak duran) idi…Gerçekten terbiyeli, samimi, nazik bir insandı… “der.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>İşte sahip olduğu bu güzellikleri ve özellikleri de yanına alan Atsız, 11 Aralık 1975’te bu fani dünyadan çekilip “yolların sonu” na ulaşırken geride Türk tarihi ve edebiyatı için muhteşem eserler bırakır.  Bu eserler ilk günkü gibi büyük ilgi görmektedir. Mesela <strong>Deli Kurt</strong> romanı 92., <strong>Ruh Adam</strong> 96., <strong>Bozkurtlar</strong> 150. baskısıyla   okuyucuların karşısına çıkarken <strong>Yolların Sonu</strong> isimli şiir kitabı ise 38. baskısıyla raflarda arzı endam etmektedir.  Bu verilerin ışığında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Atsız’ın eserleri gelecek kuşakları da bir mıknatıs gibi kendine çekecektir.</p>
<h3><strong>Atsız’ın mektuplarında, mizah, hiciv ve sitem…</strong></h3>
<p>Evet, bu kısa giriş bölümünden sonra biz asıl konumuza gelelim ve Atsız’ın mektuplarında kısa kısa yolculuklar yaparak dostlarına gönderdiği mektuplardaki samimi dili, kıvrak ve ince zekâyı; mizahın, hicvin ve sitemin sarıp sarmaladığı kalemin gücünü keşfedelim. Gerçi Atsız’ın kalemindeki bu sihirli güç, yalnız mektuplarında değil kitaplarında, farklı gazete ve dergilerde yayımlanan yazılarında da kendini apaçık göstermektedir.</p>
<p>Fakat biz bu yazımızda Atsız’ın sadece mektuplarını ele alacak onun iç dünyasında dolaşarak geçip giden yılların geride bıraktığı izleri takip edeceğiz.  Çünkü mektup insanın duygularını, düşüncelerini hiçbir zorlamaya gerek duymadan ortaya koyduğu apaçık bir yürek sesidir. Onlarda gizli kapıları aralayan efsunlu bir anahtar vardır.</p>
<p>Öyleyse gelin bu efsunlu anahtarla Yücel Hacaloğlu’nun hazırladığı <strong>Atsız’ın Mektupları’</strong>nı <a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[3]</sup></a> bir bir açalım ve Atsız’ın insanı zaman zaman düşündüren, zaman zaman güldüren nükteli anlatımını, mizahın, hicvin ve sitemin keskin dilini birlikte görelim:</p>
<p><strong>3 Haziran 1943</strong> tarihli mektubuna “Kardeşim Mesud Koman”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[4]</a> diyerek başlıyor Atsız. Mektubun ilk paragrafından itibaren mizahın perdesi hemen açılıyor ve neredeyse tamamında nükteli sözler hedefini tam on ikiden vuruyor. Zaman zaman da hicvin acı okları düşünce dünyamıza birbiri ardınca saplanıyor.  Onun için bu mektuptan birkaç cümle almak yerine cimrilik yapmadan kocaman bir bölümünü servis etmek kanaatimce daha uygun olacak. Evet buyurun okuyalım:</p>
<p>“Bu sefer gayet geç cevap veriyorum. Böyle geç cevap vermeyi senden öğrendim ama görüyorsun ki üstâdını geçmiş şakirt durumundayım. Bunun sebebi nedir biliyor musun? Ankara’ya gittim. Sakın gülme! Senin sinemaya gitmen, Mükrimin Halil’in roman okuması, Bakî Gölpınarlı’nın evlenmesi ne kadar tuhafsa benim de Ankara’ya gitmem o kadar tuhaf. Bunu ben de bilmiyorum ama ne yapayım ki hakikat budur. Hem de daha tuhafını söyleye­yim mi? Sakın gülme ha!.. İş takibine gittim. Anlatayım da dinle:</p>
<p>Belki Tasvir ve Cumhuriyet gazetelerindeki ilânları görmüşsündür. 15 Mayıs’ta <strong>Türk Sazı</strong> adında aylık bir mecmuamız çıkacaktı. Nazlanan matbaacıyı ikna edip sıkıştırarak 14 Mayıs sabahı her şeyini hazır etmiştik. Bayilerle mukaveleler, ittifaklar, antlaşmalar yapmıştık. İspanya’da şatolar kuruyorduk. Fakat birdenbire Ankara’da Matbuat Umum Müdürlüğü’nden gelen bir telgrafla mecmuanın satışa çıkarılması men edildi. Mecmuanın imtiyazı Balı­kesir’de Reşide Sançar (kardeşim Necdet Sançar’ın refika­sı) tarafından alınmıştı; Ankara’dan gelen telgrafta şu iki nokta ileri sürülüyordu:</p>
<p>1.Her ne kadar Balıkesir vilâyeti Reşide Sançar&#8217;a imtiyaz vermişse de bilâhare Emniyet Umum Müdürlüğü’nün yaptığı tahkikat üzerine, Reşide Sançar&#8217;ın kimyâ öğretmeni olduğu anlaşılmış ve matbuat kanunu hükümlerine göre de memurlar ancak meslekî mecmua çıkarabileceklerinden imtiyazın usulsüz alındığı anlaşılmıştır.</p>
<p>2.İstanbul gazetelerine verilen ilânlarda, <strong>Türk Sazı,</strong> <strong>At­sız Mecmua’</strong>nın devamı olarak gösterilmiştir. Bu mecmua hükûmetçe kapatılmış olduğundan, onun devamı olarak başka bir mecmua çıkarılamaz.</p>
<p>Derhâl 64 lirayı gözden çıkararak Ankara’ya gittim. Selim Sarper’e dedim ki: “Memurlar meslekî mecmua çıkarırlar demek, ancak gayr-i siyâsî mecmua çıkarabilirler demektir. Bir kimyâ öğretmeninin kültürü, fikrî mecmua çıkarmağa müsaittir. (…) Sâniyen (ikinci olarak) <strong>Orhun </strong>mecmuası hükûmetçe kapatılmıştır, ama bu matbuat kanununa göre ancak ben başka bir mecmua çıkaramam. Bu fikri benimseyen başka birisi çıkarabilir.”</p>
<p>Sonuçta <strong>Türk Sazı</strong> birinci sayısından sonra bir daha ortaya çıkmaz, çıkamaz. Lakin mektup da mizah da burada bitmez. Gelin son perdeyi de seyredelim:</p>
<p>“Kardeşim! Bu Konya sana yaramıyor. Sen ya Ankara’da mebus ol yahut İstanbul’da sucu dükkânı aç. İstanbul’da iken sıhhatin iyiydi. Sana gıpta ederdim. Konya’da ise galiba sen bize gıpta ediyorsun.</p>
<p><em>Konya </em>dergisi artık çıkmıyor mu? Bende en son 50’nci sayı var. 51, 52, 53, 1000, 15.000 falan çıkarsa isterim. Böyle dostluk olmaz. Vazifemiz, dostların çıkardığı mec­mua ve kitapları almak, çıkardığımız mecmua ve kitapları da onlara vermektir… Selamlar, sağlıklar ve iyi haberler dilerim.”</p>
<p>Evet bu mektubun sonrasında Atsız ve arkadaşları için sıkıntılı bir dönemin ayak sesleri duyulmaya başlar. Tarihe 1944 Irkçılık- Turancılık davası diye geçen garip sorgulamalar ve hürriyetten men edilen günler… 25 Ekim1945’e kadar demir parmaklıkların ardında yaşamak zorunda kalan 23 adam&#8230; Atsız’a 1949’a kadar devlette iş verilmez. Bu durumu Arif Türkdoğan Bey’e yazdığı <strong>13.6.1946</strong> tarihli mektubunun son paragrafında şöyle ifade eder:</p>
<p>“Irkçılık ve Türkçülük Dâvası hâlâ başlamadı. Bu başlamadığı için de bir baltaya sap olamıyoruz. Nejdet Sançar’ı öğretmenlikten kat’i surette çıkardılar. Demek ki bizim gibiler bu memlekete yaramıyor.</p>
<p>Selâmlarımı yollar, sağlıklar ve başarılar dilerim.”</p>
<p><strong>23 Temmuz 1946’</strong>da Arif Türkdoğan Bey’e yazdığı bir başka mektubunda ise “Irkçılık-Turancılık Dâvası da 5 Ağustos’ta başlıyor. Bizim dâvamız, Ruslara kompliman yapmak yü­zünden çıkmıştı. Şimdi gazeteler, Rus aleyhinde kıyamet kadar neşriyat yapıyorlar. Binaenaleyh bu dâvanın da lehi­mizde neticelenmesi icap eder. Fakat bu hükûmetin hiçbir şeyine inanmak caiz olmadığı için karar verilinceye kadar itimatsızlığım devam edecek.” der.</p>
<p><strong>16 Aralık 1948</strong> tarihli mektubunu İsmail Hakkı Yılanlıoğlu<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[5]</a>’na yazmış ve “Rahatsızlığı atlattığın için tebrik ederim. İnşallah bir daha gelmez.” demiş ardından da “Bizim hâlimize gelince: Ben gözlerimden şikâyetçiyim. İki profesör bir şey bulmadı. Mecburî bir de gâvura gideceğim.” diyerek sıkıntısını anlatırken bile gülümsetmeyi ihmal etmemiş. Ha, yine aynı mektubunda</p>
<p>Orhun dergisinin diriltilmesi için arkadaşına birtakım şartlar sunmuş: “İşte benim şartlarım bunlar. Kabul ederseniz ne âlâ. Etmezseniz ben ortada yokum. Zaten yok olmak üzereyim. Mücadelesiz hayat, beni mahvediyor” demiş ve mektubunu “protokollar caridir vesselâm.” diyerek bitirmiş.</p>
<p>İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’na <strong>9.09.1949</strong>’da yazdığı mektubunda ise “Ben, evvelce bildirdiğim gibi, sözde öğretmen, hakikatte tasnif memuruyum.”</p>
<p>25 Temmuz 1949’da devlet, nihayet Atsız’a öğretmenliğini iade etse de fiili görevi Süleymaniye Kütüphanesinde eski eserleri tasnif memurluğudur.</p>
<p><strong>1 Ekim 1950</strong> tarihli mektubunda da yine Yılanlıoğlu’na sesleniyor: “Bülbül ne çekerse dilinden çekermiş. Bizler de bülbülden başka her şeye benzediğimiz hâlde, yine dilimiz yüzünden çekiyoruz.” diyor ve uzunca bir mektup yazıyor. Bu mektubunda Yılanlıoğlu da dahil arkadaşlarına gereksiz konuştukları ve aramızda kalsın denilen sözleri hemen ortaya saçtıkları için fena kızıyor. Hatta mektubun bir yerinde bizim tarihimizden örnek verip Sadrazam’ın huzurunda yapılan gizli toplantılarda, Sadrazam konuşulanların faş edilmeyeceği hakkında ye­min verdirdiği hâlde, birkaç gün sonra o iki devletin Rusya ve Avusturya (yani Almanya) el­çileri Babıâli’ye gelerek, “Hakkımızda verdiğiniz şu ve bu kararları protesto ederiz.”, şeklinde beyanlarda bulunarak devleti hayrette bırakıyorlardı. Çünkü o zamanki rical de bizim Türkçüler gibi ağzı gevşek zevat olduklarından her şey dışarıya sızıyordu. Sen bile hiç lüzum yokken Tevet<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[6]</a>’e ifşaatta bulunarak bizi kepaze ettin.” diyor.</p>
<p>Ayrıca mektupta Orkun dergisinin yükünü taşımaktan yorulduğunu; evde huzurunun kalmadığını dile getirip eşinin sitemlerini dile getiriyor: “Bedriye, Orkun’dan bizim eve bir fayda var mı? Benim yorgunluğum ve uykusuzluğum Orkun dergisiyle telâfi olunacak mı diye haklı olarak soruyor ve kendisine yardım edebileceğim saatleri mecmuaya hasrettiğim için kızıyor.” Ve daha birçok şeyi sıralayıp öfkeli bir boksör gibi Yılanlıoğlu’nu abandone edip ringden ayrılırken yine “Protokol caridir. Tanrı Türk’ü Korusun.” diyor.</p>
<p><strong>19 Kasım 1951</strong>’de “Kardeşim Yılanlıoğlu,” diye başladığı mektubunun ilk paragrafında “Hastalığım sürüp gidiyor. 8 Eylül’den sonra 10 Kasım’da bir kriz daha geçirdim. Sonuncusu hafif geçti. Daha evvelki müthişti. Dokuz gün hastahânede yattım. İlâç parası çok gidiyor. Bilmem ne olacak.” diye içinde bulunduğu durumu dile getiren Atsız, “Fakat benim bildiğim bir şey var; ben artık bu memlekette, Türkçü denen adamlarla iş ve gönül birliği yapamam. Hastalığımın asıl sebebi üzüntüden doğuyor. Üzüntüye de Türkçülerin mânâsız hareketleri sebep oluyor. Ankara’dakilerden bazılarına göre biz Orkun’da kendi reklâmımızı yapıyormuşuz. Bunu Hürriyet gazetesinde Nihat Sami Banarlı<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[7]</a>’da yazdı. (…)</p>
<p>Benim safrakesem şu illetten kurtulsa âdeta bahtiyar olacağız. Sizin de iyi olma­nızı dileriz. Protokol caridir.” diye bitirdiği mektubun ardında yine İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’na <strong>6 Aralık 1951’de</strong> bir mektup daha yazar; yine canı sıkılmıştır: “Artık kendi kabuğuma çekiliyorum.</p>
<p>Türkçülüğü kendi kendime yapacağım. Benim Türkçülüğüm, yarın için bir Türkçülüktür. Şimdi yarından daha sonrası için Türkçülük yapacağım. Evvelce de söylediğim gibi, artık benim için kendi fikirlerimden aziz hiçbir fikir yoktur. Yalnız kendi fikirlerimle müdafaamı yapacağım. Bağdaşmak, uzlaşmak, anlaşmak, uyuşmak artık bitti. Irkçılık-Turancılık tefrikasında kendi reklâmımı yaptığımı iddia edenlerle aynı safta bulunmak bana zillet gelir. Ne yapalım, ben bu kadarım. Ben millî dava uğrunda iktidarımda olanı yaptım, çekebileceğim çileyi çektim. İstikbalimi teptim ve sıhhatimi kaybederek hiçbir işe yaramaz hâle geldim. Bunun için mükâfat beklemiyordum ama bu kadar kötü kalplilik ve nankörlük de beklemiyordum.”</p>
<p>Evet “yüce dileğe doğru” yola çıkanlar bu sitem köprüsünden daha kaç kez geçecek, daha kaç kez nankörlük çukuruna düşecek Tanrı bilir, diyerek ve bazı yılları atlayarak 1958 yılına gelelim. Atsız’ın, “Kardeşim Kırzıoğlu”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[8]</a> diye başlayan <strong>26 Eylül 1958</strong> tarihli mektubunda sanki bir münzevi gibi dünyadan elini eteği çekmiş bir Atsız var. Yalnız ve çaresiz. İyi dilekler ve hâl hatır soran cümlelerden sonra yine nükteyle karışık hâlini arz eder: “Yaşım 54. Birçok Avrupa ve Asya Devletlerinden, daha yaşlıyım. Korkarım eserlerimi bitiremeden… Sana tavsiyem çok işe birden başlama… “diyerek Süleymaniye Kütüphanesindeki memuriyetini anlatır: “Kimseyi gördüğüm yok. Süleymaniye Kütüphânesi’ndeki softalar Şâhı Hâli Arıcan’la, Şamanîlik-Müslümanlık münakaşa­ları yapıyor ve onun dışında, hiçbir şeyle uğraşmıyorum. Ona, Manzum hicivler yazmağa başladım. Bir tânesini, sana da bildireyim:</p>
<p>Şimdiden Cennet’i tutmuş Arıcan,</p>
<p>Hûrîler emrine, âmâde onun.</p>
<p>Cümle âlem ya masondur ya gâvur;</p>
<p>Din, diyânet ve ilim sâde onun&#8230;</p>
<p>İşte bizim ahvâl-i perişânımız, bu merkezde.”</p>
<p><strong>25.10.1963</strong> tarihli mektubunun muhatabı Yücel Hacaloğlu’dur. Bu sefer ele aldığı konu ise memleketimizin bir başka derdidir.</p>
<p>“Gölköy’ü hakkında verdiğin bilgiyi çok ilgi çekici buldum. Ankara ilinde bu kadar iptidâî bir yer olacağını tahmin etmediğini söylüyorsun. Buna hiç şaşma.</p>
<p>Biz milletçe çok iptidâîyiz. Polatlı civarındaki iki Alman turistine yapılan canavarlığı tabiî okudun. Doğrusunu istersen, bu olayda millî bir utanç ve rezalet var. Bu utanç ancak bu iki canavarın halk tarafından linç edilmesiyle temizlenebilir ama o haysiyet, o şuur, o kan, o gayret nerede? Bu iradeyi bu Hitit sürüsünden mi bekleyeceğiz? Almanlar Almanya’daki 30.000 Türk işçisini bir anda kovsalar yerden göğe kadar hakları var. Mebus olsaydım bu iki Alman’ın ailelerine maddî tazminat vermek için kanun teklif ederdim ama bizim mebuslar, parti dalaşmaları arasında bilmem böyle bir işe vakit bulabilirler mi?</p>
<p>“Azizim Ali” diye başladığı <strong>2 Ocak 1964 </strong>tarihli mektubunu Türkçüler Derne­ği’nin gençlik kolu yönetim kurulu üyesi olan ve askerliğini Hakkari’nin Çölemerik kasabasında yapan Ali Diktaş’a gönderir. Bu mektupta Ali Diktaş’ın yeni yılını kutlarken Türk milletini yakından ilgilendiren Kıbrıs konusuna değinir ve “İsmet Paşa çok geç kaldı. Atik davranıp Kıbrıs’a asker çıkarılsaydı hem Türk kırgını önlenir hem de Kıbrıs’ın taksimi işine derhâl gidilerek bugünkü güç durum hâsıl olmazdı.” der sonra da rutin haberleri sunar:</p>
<p>“Türkçüler Derneği, ayın on beşinde bir bülten çıka­racak. Aylık bir neşir organı. Sekiz sayfa olacak ve 100 kuruşa satılacak. Şimdiden 100 kuruşu hazırla. Bakalım tutunabilecek mi?</p>
<p>İstanbul’da iki defa çok miktarda yağmur yağdıktan sonra kaç gündür hava günlük güneşlik. Metre kareye 200 kilo kadar yağan yağmurlar bizim evi göl hâline getirdi. Ne diye insan olduk da ördek yaratılmadık diye düşündüm. Sen orada nasılsın? Hakkâri’nin iklimi sert mi?</p>
<p>Selâm ve sağlık dileklerimi gönderirim.”</p>
<p>Atsız<strong>, 7 Ocak 1964</strong> tarihli mektubu Erk Yurtsever<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[9]</a>’e, Türkistanlı bir hanımın bir fabrikada işe yerleştirilmesi için yazmış ve “İşte hikâyât bundan ibaret. İstersen bir de kübik şiir yazayım, diyerek bitirmiş: “Biz/ Hepimiz /Biliriz:/Hayat/ Bayat / Bir katakulliyat/ tan ibaret” Protokol caridir. Tanrı Türk’ü Korusun.”</p>
<p>“Azizim Hacaloğlu,” diye başladığı mektubun tarihi ise <strong>3 Nisan 1964’</strong>tür.</p>
<p>“Evvelâ nisan-ı şerîfi­ni tebrik ederim. İstanbul’a bahar geldi, hem de biraz fazla geldi. Arkasından elbet bir oyun edecek ama biz kömürü, odunu bitirerek birkaç gün evde palto ile oturduğumuz için şimdilik hayatımızdan memnunuz. Hayatından mem­nun olmayan bir Çavuşoğlu var. Onun da sebebi malûm. Söz aramızda, bu aşk Çavuşoğlu’nu bunaltmaya bile baş­ladı.</p>
<p><strong>Ötüken’in</strong> 3. sayısındaki yazım Nurcuları çileden çıkar­mış. Beni öldüreceklermiş. Hükûmet de bunlar aleyhinde kanun hazırlıyor ama önce adı, “geri cereyanlarla müca­dele” iken sonradan “zararlı cereyanlarla mücadele” oldu. Tabiî Türkçülük de zararlı olduğu için o da bu kanunun şümulüne girecek. Bakalım felek neler gösterecek?</p>
<p>Buğra’nın<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[10]</sup></a> tatiline 8 hafta kaldı. Fakat havalar güzel ol­duğu için adam havalı. Güneş batıncaya kadar gezip on­dan sonra çalışmaya başlıyor. Şimdilik ders durumunda vahamet yok ama cebir ve hendeseden gelecek yazılı yok­lama notları işi değiştirebilir.</p>
<p>Selâm ve sağlık dilekleri. Çevreyi iyi etüt et. Sonra makaleler yazarsın.”</p>
<p><strong>20 Ekim 1964 </strong>tarihli mektupta muhatabı yine Yücel Hacaloğlu,</p>
<p>14 tarihli mektubunu aldım. Vefakârlığına teşekkür ederim. (…) Sen oranın sıcağından şikâyet ediyorsun. Ben bugün pencereden bizim bahçeye bakınca bayağı korktum: Erik ağacı çiçek açmış. Bu ayda böyle re­zalet olur şey değil. Kıyamet mi kopacak nedir?</p>
<p>Çavuşoğlu<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[11]</a> telefon etti. Artık aşkından kurtulmuş. Burnundan ameliyat ola­cakmış. Et aldıracakmış. Bu gibi ârızaların gençlikte aldı­rılmasının fazileti hakkında kendisine nutuk çektim. Za­ten fonksiyonumuz bu: Öğüt vermek. Dinleyen yok ama olsun. Biz yine öğüt vermekte devam ediyoruz…</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Altan Deliorman, “Tanıdığım Atsız” Boğaziçi Yayınları, İst. 1978, s. 6</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[2]</a> Yavuz Bülent Bâkiler, “Sorgulamalar, Savunmalar” Türk Ed. Vak. İst. 2010 s. 42</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[3]</a> Yücel Hacaloğlu, “Atsız’ın Mektupları” Ötüken Neşriyat, İst. 2013</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[4]</a> Mesud Koman (?-1979): Konya Millî Kütüphane Müdürü</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[5]</a> İsmail Hakkı Yılanlıoğlu (1918-1993): Askerî veteriner hekim, siyasetçi ve şair.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[6]</a> Fethi Tevetoğlu (1916-1989): Doktor, siyasetçi.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[7]</a> Nihad Sâmi Banarlı (1907-1974): Edebiyat tarihçisi, eğitimci ve yazar.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[8]</a> Fahreddin Kızıoğlu (1917-2005): Tarihçi yazar</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[9]</a> Erk Yurtsever (1934-2017): Yazar, şair</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[10]</a> Buğra, Atsız’ın küçük oğlu.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[11]</a> Mehmet Çavuşoğlu (1936-1987): Yazar, akademisyen, edebiyat tarihçisi</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem/">H. Nihâl Atsız&#8217;ın Mektuplarında Mizah, Hiciv ve Sitem</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/h-nihal-atsizin-mektuplarinda-mizah-hiciv-ve-sitem/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihin acil çağrı merkezi</title>
		<link>https://millidusunce.com/tarihin-acil-cagri-merkezi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/tarihin-acil-cagri-merkezi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Dec 2025 16:30:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=52055</guid>

					<description><![CDATA[<p>İleri sürülen tezler, ortaya atılan güzel sözler, sloganlar, kurulan millî dayanışma, kardeşlik ve demokrasi komisyonu gibi göz kamaştırıcı komisyonlar bizi aldatmak ve kandırmak için büyük çaba sarf ediyorlar.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/tarihin-acil-cagri-merkezi/">Tarihin acil çağrı merkezi</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Ftarihin-acil-cagri-merkezi%2F&amp;linkname=Tarihin%20acil%20%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1%20merkezi" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Ftarihin-acil-cagri-merkezi%2F&amp;linkname=Tarihin%20acil%20%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1%20merkezi" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Ftarihin-acil-cagri-merkezi%2F&amp;linkname=Tarihin%20acil%20%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1%20merkezi" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Ftarihin-acil-cagri-merkezi%2F&amp;linkname=Tarihin%20acil%20%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1%20merkezi" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Ftarihin-acil-cagri-merkezi%2F&#038;title=Tarihin%20acil%20%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1%20merkezi" data-a2a-url="https://millidusunce.com/tarihin-acil-cagri-merkezi/" data-a2a-title="Tarihin acil çağrı merkezi"></a></p><p>Bir zamanlar çok sık anlatılan bir Karadeniz fıkrası vardı. İnanmak, güvenmek üzerine ya da bir meseleyi ciddi ciddi araştırmak, sorgulamak ne oluyor ne bitiyor demek üzerine. Şimdilerde ne kadar ilgi çekici olur bilemem ama geçenlerde birdenbire, nerden aklıma takıldıysa takıldı. Halbuki hiç de davet etmemiştim ama işte kendiliğinden çıkıp geldi. Gerçi neden ve niçin geldi demeye gerek yok. Çünkü gündemimizdeki açılım rüzgârları, komisyon görüşmeleri, tutanaklar, Papa’nın ve Barzani’nin mesut ve mutlu bir şekilde ülkemizi ziyareti, galiba bu fıkranın gelişini tetikledi. Neyse, fıkra dediysem de sizi öyle kahkahalara gark edecek, gülmekten helâk edecek bir tarafı da yok. Sadece birkaç cümlelik basit bir fıkra işte:<br />
<em>“Karadenizlinin biri, muhtemelen Temel veya Dursun’dur. Arkadaşlarına “Ben hastayım ben ölüyorum” deyip duruyormuş; fakat kimse ona inanmıyormuş. Sonunda arkadaşlarına şöyle bir vasiyette bulunmuş: “Ben ölünce mezar taşıma şöyle yazacaksınız” demiş: “Hastayım dedim, hastayım dedim inanmadınız, sonra ne oldu?”</em></p>
<p>İşte hepsi bu kadar.<br />
Hepsi bu kadar da bu muhteşem fıkradan nereye ulaşacak, hangi kıssadan hisse çıkaracağız diye düşünenler için, ki onlar yerden göğe kadar haklıdırlar, biraz açmak lazım bu meseleyi.<br />
O halde hadi bakalım 112 yıl önceye gidelim ve Yusuf Akçura’nın <em>“Suriye ve Filistin Mektupları”</em> kitabını açalım. Bu 112 de sanki tarihin acil servis çağrı numarası gibi geldi değil mi? Neyse, bu kitapta toplamda 22 mektup var. On bir tanesi Suriye’den on bir tanesi de Filistin’den yazılmış. Yusuf Akçura bu mektupları Tatar, Başkurt, Kazak Türklerinin yaşadığı Rusya’nın Orenburg şehrinde yayımlanmakta olan Vakit gazetesine göndermiş.<br />
Evet bu kısa bilgi notundan sonra sayfa 43’e dalıyoruz. Tarih 9 Mayıs 1913’tür. Suriye’den 5. mektup. Bu mektupta Osmanlı devleti sınırları içindeki bir bölgeden, bugünlerde sık sık adı geçen Beyrut’tan, Şam&#8217;dan bahsediliyor. Hadi gelin birlikte okuyalım, bakalım Yusuf Akçura neler yazmış:</p>
<p><em>“Beyrut Islahat Lâyihasının (Beyrut reform belgesinin) Türkçe yazılmış bir nüshasını bana da teveccüh gösterip verdiler. Lâyihada yazılanları Lecne&#8217;nin en nüfuzlu Müslüman azası Muhtar Beyhem hulasa edip bana anlattı:</em><br />
<em>1.Dil meselesi.</em><br />
<em>2. Merkezî hükümetin müdahalesini azaltma, hükümet ve idare işlerinin çoğunu vilayet halkından seçilen meclise verme. (Bu bir nevi otonomi)</em><br />
<em>3.Vilayet işlerini tanzim ederken yol göstermesi için Avrupalılardan müsteşarlar getirme.</em><br />
<em>4. Baş memurlardan başka diğer memurları Araplardan tayin etme.&#8221;</em></p>
<p>Özetlenerek sunulan bu istekleri Beyrutlular sadece kendi vilayetleri olan Beyrut için isterken Şam, Halep, hatta Bağdat, Hicaz vilayetleri de yani Arap vilayetlerinin hepsi de harekete geçerek İstanbul’a telgraflar çekip aynı taleplerde bulunmuşlardır, diyor Yusuf Akçura.<br />
Vakit gazetesinin muhabiri olan Yusuf Akçura, Osmanlı devletinin güneyinde gelişen bu önemli talepleri ve girişimleri yazdıktan sonra kuzeyde yaşayan Türklere de bir uyarıda bulunuyor ve diyor ki:<em> “(&#8230;) Ben bunları kâğıt karalamak için yazmıyorum, anlayıp düşünüp okuyanlara bunlar masal değil. Türk dünyası, şimdi batıdan değil güneyden de millî hareketlerle sıkıştırılmaya başlandı. Bu tarihçe mühim bir vak’a, bütün Türklerin bunu bilmesi gerek&#8230;</em><br />
<em>Lâyihanın en umumî meselesi dil meselesidir. Araplar, biz Türkçe bilmiyoruz. Şimdiye kadar Türk hükümeti bize kendi dilini öğretmedi, öğretemedi, şimdiden sonra da öğretemez, hem Türkçe öğrenmeyi kendimize gerekli de görmüyoruz.&#8221; diyorlar.&#8221;</em></p>
<p>İşte bu kadar net. Akçura’nın yazısı Arapların dil konusundaki taleplerini apaçık anlatmaya devam ediyor: <em>“(…) Arap vilayetleri içinde dil Arapça olur, Arap vilayetlerinin resmî dili sadece Arapça olabilir… Dil meselesi sadece bununla kalmıyor Araplar mebusan ve ayan meclislerinde de Arap dilinin Türkçe gibi resmî dil itibar edilmesini istiyorlar. Onların isteğine göre, Osmanlı devletinin iki resmî dili olacak Türkçe ve Arapça; Arap vilayetlerinde sadece Arapça istimal edilecek. (kullanılacak)&#8221;</em><br />
Araplar bu talepleri ortaya koyarken bir de şöyle diyorlarmış:</p>
<p><em>“Arapça Kur’an dili, dillerin en fasihi olan cennet halkının konuşmakta olduğu ve Allah tarafından övülen bir dil.”</em></p>
<p>Demek ki 112 yıl önce de tıpkı bugünkü gibi saf Müslümanları bu konuda ikna etmek çok zor değilmiş. Halbuki Yusuf Akçura şöyle der: <em>“(…) Din-i İslâm bence milliyet fikirlerinden yukarı, milliyet fikirlerinden âlîdir. O bir millete bağlanmamış, Arap’a da Türk’e de has değil. Din ile milletin ayrılması gerekir. İslâm’ın dili sadece Arapça, Müslümanlık Araplıktır demek, Allah’ın rabbülâlemin olduğunu unutmak demektir. İslâm milliyete bağlı değildir, ben İslamiyet’i Hristiyanlık gibi bütün dünya milliyetlerini bitirmeden içine alacak kadar geniş diye iman ediyorum.</em>”</p>
<p>Beyrutluların ve bütün Arap vilayetlerinin de kabul ettiği reform belgesindeki maddeler arasında bir de Avrupalılardan müsteşarlar getirmek var ki dün 1913’te, yani 112 yıl öce bu rolü Ortadoğu’da İngilizler ve Fransızlar oynarken bugün 2025’te, bu rolü İsrail ve Amerika üstlenmiş. Onların çizdikleri yol haritalarına göre Araplar ve Kürtler kendilerine yeni bir dünya kurmaya çalışıyorlar ya da kurduklarını zannediyorlar. Çünkü yabancıların yardımı karşılıksız olmaz. Hatta kaşıkla verdiklerini kepçeyle almasını iyi bilirler.<br />
Bize gelince, tarihin anlattıklarını dinlemez, dünün öğretmenliğini kabul etmez de gemileri filan yakmaya kalkarsak korkarım ki 112 yıl öncesinin Islahat Lâyihası, nasıl Osmanlı devletinin coğrafyasını parçaladıysa, bugünün açılım rüzgarları da bir süre sonra bizim memleketimizde fırtınaya dönüşüp bin yıllık vatanımızı ve mazimizi perişan edecektir. Gerçi Türk milleti bu hikâyeyi 10 Ağustos 1920’de Sevr’de okumuş 24 Temmuz 1923&#8217;te Lozan’da parçalayıp atmıştı.<br />
Fakat, yine de dikkatli olmalıyız. Çünkü hemen hemen her gün farklı mekânlarda yeni ve süslü dekorlarla sahnelenen farklı olaylar, ileri sürülen tezler, ortaya atılan güzel sözler, sloganlar, kurulan millî dayanışma, kardeşlik ve demokrasi komisyonu gibi göz kamaştırıcı komisyonlar bizi aldatmak ve kandırmak için büyük çaba sarf ediyorlar. Tarih gösteriyor ki bütün bunlar bizi büyük bir hızla dipsiz bir kuyuya doğru sürüklemekte… İnanmayanlar fıkra kahramanlarımızdan Temel’in ya da Dursun’un başına gelenlerden ders alsın veya mezar taşlarında yazılanları bir daha okusun.<br />
Sonuçta Allah korusun sözde bir barış için yollara düşerken, savaşın korkunç yüzüyle yüz yıl sonra yeniden karşılaşmayalım.</p>
<p><em>Kaynakça: </em></p>
<p><em>Yusuf Akçura, “Suriye ve Filistin Mektupları” Ötüken Neş. İst. 2016</em></p>
<p><a href="https://millidusunce.com/tarihin-acil-cagri-merkezi/">Tarihin acil çağrı merkezi</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/tarihin-acil-cagri-merkezi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ziya Osman Saba</title>
		<link>https://millidusunce.com/ziya-osman-saba/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/ziya-osman-saba/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Jun 2025 21:24:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=50555</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk şiirinde sosyal gerçekçilik anlayışının ön plana çıktığı 40’lı yıllarda Ziya Osman şiirlerinde, genellikle yaşama sevinci ile insan sevgisini, ev hayatını, kadere boyun eğme ve sevdiklerine kavuşacağı öte dünya özlemini yoğun bir şekilde işler.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ziya-osman-saba/">Ziya Osman Saba</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fziya-osman-saba%2F&amp;linkname=Ziya%20Osman%20Saba" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fziya-osman-saba%2F&amp;linkname=Ziya%20Osman%20Saba" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fziya-osman-saba%2F&amp;linkname=Ziya%20Osman%20Saba" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fziya-osman-saba%2F&amp;linkname=Ziya%20Osman%20Saba" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fziya-osman-saba%2F&#038;title=Ziya%20Osman%20Saba" data-a2a-url="https://millidusunce.com/ziya-osman-saba/" data-a2a-title="Ziya Osman Saba"></a></p><p style="text-align: right;">“Bütün saadetler mümkündür…”<br />
Abdullah Özdemir Ağabey’e…</p>
<p>Yıl 1941’dir, şair Ziya Osman Saba 31 yaşındadır… Sevgili arkadaşı Cahit Sıtkı’nın “Otuz Beş Yaş Şiiri”nde bahsettiği “yolun yarısına” dahi henüz ulaşmamıştır. Lakin geçip giden zamanı bir daha geri getiremeyeceğini, yaşadıklarını bir daha yaşayamayacağını gayet iyi bilmektedir. Bundan dolayıdır ki “Geçen Zaman” şiirinde âdeta yalvarırcasına “Yalnız bırakmayın beni hatıralar!” der… Sonra da maziye uzanır, sahip olduğu güzellikleri bir bir hatırlar: doğduğu evden, sevdiklerinin doldurduğu odalardan; temiz uysal çocukluğundan, ümit dolu gençliğinden, bir bayram sabahından, sevgilisini öptüğü o ilk günden bahseder ve “Neler geçmişti aklımdan, nedendi ağladığım, neydi güldüğüm? Ah, nasıldı yaşamak?” der…<br />
Sahi nasıl yaşamıştı Ziya Osman Saba, nerede doğmuştu, kimdi, neler yapmıştı ve nasıl gitmişti bu dünyadan?<br />
Gerçi bu suallerin cevabı onun için pek de önemli değildi. Çünkü o, “Yaşamak için dünyaya gelmişim, kabul.” diye başladığı 1951 tarihli şiirinde şöyle der:</p>
<p>Kabul, ellerimin beyazı, gözlerimin rengi,<br />
Kadın, erkek, evli, bekar, dul,<br />
Toprak üstünde yürümek: kabul.<br />
Toprak altında çürümek: kabul.<br />
Yaşamak her çeşidinden: Kem yüz, acı dil<br />
Aç, sefil.<br />
İnsanlara köle,<br />
Allah&#8217; a kul.<br />
Ey, kıtalar, denizler, gök kubbe dolusu:<br />
&#8211; Kabul, kabul, kabul!..”<br />
Evet, her şeyi böyle “Kabul” eden zarif şairimiz, acaba diyorum uzun zamandır edebiyat dünyamızda adından pek fazla söz edilmemesini, unutulup bir kenara atılmasını da peşin peşin kabul etmiş miydi? Neyse…<br />
Ziya Osman Saba, 1910’un Mart’ında İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde doğar. Güzel bir aile ortamında, mutlu-mesut bir çocukluk yaşarken 1918’de İspanyol nezlesine yakalanan annesini kaybeder henüz sekiz yaşındadır. Babası ikinci kez evlenir ve evden uzaklaşır. Teyzesinin şefkatli kanatlarının gölgesinde büyümeye başlar. On yaşında sıcak bir aile yuvasından uzakta, Galatasaray Lisesi’nde yatılı olarak okumak zorunda kalır.<br />
Lise birinci sınıfta şiirle dostluğu iyice gelişir ve pek yakında “Yedi Meşaleciler” ismini alacak olan edebî topluluğun içinde yer alır. Sabri Esat, Yaşar Nabi, Vasfi Mahir, Muammer Lütfi, Cevdet Kudret ve Kenan Hulusi’den oluşan topluluğun en genç üyesi Ziya Osman’dır. Ne yazık ki o yıl sınıfta kalır. Gerçi kendisi bu durumdan o kadar memnundur ki bunu da “Ziya’ya Mektuplar” kitabının girişinde bakın nasıl anlatır: “…Ben, 1927-28 ders yılını Galatasaray’ın lise birinci sınıf öğrencisi olarak tamamlamışken belki bütün bu şiir çalışmaları sonucu, 1928-29 ders yılında da aynı sınıfın öğrencisi olmaya utançla karışık bir hüzün, kırık bir haysiyetle hazırlanıyordum. Şimdi o sınıfı bana bir daha okutmuş, böylelikle bana şairlerin, arkadaşların tek kelimeyle insanlarının en iyilerinden birinin en yakın arkadaşlarından olmayı nasip etmiş riyaziyeci Dellou’nun o rakam adamının sınıf döndürücü rakamı atan mübarek elini – o el de toprak olmadıysa şayet- öpesim geliyor.”[1]<br />
Lise biri tekrar ettiği o yıl, tanıştığı sınıf arkadaşı Cahit Sıtkı’dır. Onunla kurduğu arkadaşlık edebiyatımıza yeni bir renk, yeni bir hava getirmiş hatta Mehmet Kaplan’a göre “Cahit Sıtkı’nın derin dil zevki ve benzeri olmayan sevgisi Saba’ya gizliden gizliye tesir etmiştir.”[2]<br />
Genç şairimiz 1931’de liseyi bitirip Hukuk Fakültesi’ne başladığı yıl, fena halde âşık olur. Âşık olduğu kız, birtakım psikolojik sıkıntılarla boğuşan amcasının kızıdır. Aile büyüklerinin bütün itirazlarına rağmen onunla evlenir. Şairin isteği olur ama bu sırada babası vefat eder.<br />
Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra askere gider, dönüşünde Emlak Bankası’na girer, burada beş yıl çalışır. Bakırköy Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi’nde sık sık tedavi gören eşinden ayrılmak zorunda kalır. Sevdiklerini yitirmesi, on iki yıl süren mutsuz ve problemli bir evlilik Ziyâ Osman’ın gerek şahsiyetinin gerekse sanatçı kişiliğinin oluşumunda etkili olur… Eşinden ayrıldığı yıl (1943) ilk şiir kitabı “Sebil ve Güvercinleri” yayımlar.<br />
“Sebil ve Güvercinler” adlı kitaba alınan gençlik dönemine ait bu şiirler için Mehmet Kaplan, “1928’de yazdığı manzumelerde, şair, melânkolik, karanlık, hattâ trajiğe giden bir ruh hali taşıyor. Fantastik veya şarka ait dekorlar, karanlık sokaklar, sonbahar ve yağmur, bu şiirlere bedbin bir hava veriyorlar. (&#8230;) 1929, 1930, 1931 yıllarında da aynı karanlık atmosfer, onu ezmekte devam eder.”[3]der…<br />
İkinci Dünya Savaşı yıllarında ikinci kez askere alınır. Askerlik dönüşü ikinci kez evlenmeye karar verir. “Beyaz Ev” isimli şiiriyle bu düşüncesini dışa vurur.<br />
Gözlerimin önünde hep aynı beyaz ev.<br />
Her dağ yamacına kurduğum,<br />
Beliren her su kenarında,<br />
Pembe damlı, yeşil panjurlu, balkonlu,<br />
Balkonuna tırmanan sarmaşık.<br />
Gece, pencerelerinden sızacak ışık,<br />
…<br />
&#8211; Evim! Evim! . . Ellerimle asacağım<br />
Camlarına perdelerini.<br />
Yatak odasında düşüneceğiz bir an<br />
İki kişilik karyolanın yerini . . .<br />
Yatak odamız, yemek odası, kiler,<br />
Raflarında ellerinle yapılmış reçeller.<br />
…<br />
Evet şiir devam eder gider… Sevgili dostu Cahit Sıtkı’nın bu şiirle ilgili yorumlarını “Ziya’ya Mektuplar” kitabındaki 31 nolu mektupta görebilirsiniz. Ayrıca bu kitapta Ziya Osman’ın ikinci defa yapacağı evlilikle ilgili Cahit Sıtkı’nın başka neler söylediğini, başka başka mektuplarda da okuyabilirsiniz.<br />
Mesela, 41 nolu mektubunda Cahit Sıtkı sevgili dostuna seslenirken “…Şiir hiç ikinci plana atılır mı? Benden sana tavsiye Ziyacığım, evlendiğin takdirde yenge hanım şiir yazmana sinirlendiği veya onu kıskandığı gün, tereddütsüz onu boşa ve şiir yazmaya, bülbül sesli bir insan kalmaya devam et!” 20.10.1942 tarihli bu mektubu şu satırlarla bitirir:<br />
“Ziyacığım, sen güzel şiirler yaz mesut ol, şâd ol, ben bu güzel vakalardan haberdar olayım, gerisi kolaydır. Haydi gözlerinden, yanaklarından öpeyim. Mektubunu hep beklediğimi bir saniye olsun unutma!”<br />
Bu mektuplar zaten sadece hâl hatır sormak türünden yazılan mektuplar değildir. Her biri âdeta edebî bir sohbetin kapısını aralar ve siz bu sohbet mekânlarında yerli yabancı birçok tanıdık şaire, şiire, yazara, dergiye, kitaba rahatlıkla rast gelirsiniz…<br />
Mesela “Bursa’da Zaman” şiirini yazan Ahmet Hamdi Tanpınar için Cahit Sıtkı şöyle diyor: “…Bursa valisi olsaydım Hamdi’ye bu şiirinden dolayı Bursa’nın fahrî hemşeriliğini takdim ederdim. İşte şiirde mahallilik, Türklük kısacası şairlik böyle olur…” [4]<br />
1944’te yeniden bankadaki görevine dönen Ziya Osman, aynı yıl içinde, mesai arkadaşlarından Rezzan Hanım’la evlenir. Bu hanımdan iki oğlu olur. Lakin çocukluğunda annesinin ölümü, babasından ayrı kalması ve ilk eşinin hasta olması Ziya Osman Saba’nın çok duygulu ve kırılgan bir karaktere sahip olmasına yol açmıştır. Onun bu hassas yapısı kalbini fena halde yormuş, 1950’de geçirdiği kalp krizi sonucunda işinden ayrılarak evinde çalışmak zorunda kalmış, 29 Ocak 1957’de tekrar geçirdiği bir kalp krizi sonucunda Kadıköy’deki evinde vefat etmiştir.<br />
Oktay Akbal “Şairlere Ölüm Yok” başlığı altında yayımladığı kitabında, “Şiirin yaşı yoktur. Ha bin yıl önce yazılmış olsun, ha bugün!.. Şiir eskimez. Eskimişse, şiir değildir.”[5] der ve bu dünyadan göç eden 13 şair hakkında bir kitap dolusu yazı yazar. Bu şairlerin arasında bir ara Milli Eğitim Basımevi&#8217;nin Düzeltme Bürosu şefliğinde birlikte çalıştığı mesai arkadaşı Ziya Osman Saba da vardır.<br />
Oktay Akbal onun için şöyle der: “Şiirlerindeki Ziya Osman&#8217;la, yaşamdaki Ziya Osman bir bütündü. Sanatıyla bütünleşmiş pek az insan tanıdım. Öyleleri var ki, kişiyi yanıltır, sanırsınız ki yazdıkları, yarattıkları gerçek yaşamının, içtenliğinin ürünüdür…”[6] ve sonra devam eder: “ &#8216;Ölüm&#8217; çok geçer Saba’nın dizelerinde&#8230; Bazıları sandılar ki Ziya Osman bir &#8216;ölüm&#8217; şairidir. (…) Öyle değildi. O, yaşamayı severdi. Ölmek, bir vazgeçilmez gerçekti. (…) Ölümden çok söz etmesi ölümü istemesinden, özlemesinden değil, yaşamın insana bir kez sunulan büyük bir nimet olmasındandı, buna inanmasındandı.” der ve onun şu mısralarına yer verir:<br />
“Rabbim nihayet sana itaat edeceğiz<br />
Artık ne kin ne haset ne de yaşamak hırsı<br />
Belki bir sabah vakti, belki gece yarısı<br />
Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz.<br />
…<br />
En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz<br />
Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz.”</p>
<p>Haklıdır Oktay Akbal, Saba’nın şiirlerinde ölüm bir gerçektir yaşamak ise bir başka gerçek… İşte size, onun üçüncü şiir kitabının da adı olan “Nefes Almak” şiirinden birkaç mısra:<br />
“Nefes almak, içten içe, derin derin,<br />
Taze, ılık, serin,<br />
Duymak havayı bağrında.<br />
&#8230;<br />
Sürahide, ışıl ışıl, içilecek su.<br />
Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu.<br />
Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses.</p>
<p>Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes . . .<br />
Anlıyorum, birbirinden mukaddes,<br />
Alıp verdiğim her nefes.”</p>
<p>Türk şiirinde sosyal gerçekçilik anlayışının ön plana çıktığı 40’lı yıllarda Ziya Osman şiirlerinde, genellikle yaşama sevinci ile insan sevgisini, ev hayatını, kadere boyun eğme ve sevdiklerine kavuşacağı öte dünya özlemini yoğun bir şekilde işler. Tanrı’nın rahmet ve merhametine sığınma ve tevekkül, onun şiir dünyasının temellerini oluşturur. Şiiri sade ve yapmacıktan uzaktır. Edebiyatta çağdaşlarının ilgi gösterdiği birtakım edebî modalara da pek itibar etmemiş kendi içinde tutarlı bir şiir dünyası meydana getirmiştir.</p>
<p>Ziya Osman Saba sanattaki yeniliğin insan ruhunun yeniye olan ihtiyacından doğduğunu ve bu yeniliğin olgunlaştığı takdirde her zaman güzel olarak değerlendirileceğini belirttikten sonra; yeniliğin bir ihtiyaçtan kaynaklanması gerektiğini şöyle dile getirmiştir:</p>
<p>“Fakat bütün mesele bu yeniliğin tabiî bir ihtiyacın şevkiyle doğmuş, devresini tamamladıktan, kemale geldikten sonra dünyaya gelmiş olmasındadır. Zorlama, taklit, özenti yenilikler elbette ki ömürlü ve değerli olamaz. Yalnız modadan ibaret kalan ve modaya uymak için yapılan yeniliklerin, sanat dünyasını zaman zaman sarsan gerçek ve yaratıcı yenilikle bir ilgisi olmadığını söylemeye hacet yok.”[7]</p>
<p>Behçet Necatigil de onun hem şairliğini hem şiir anlayışını kendi üslubuyla şöyle özetlemiştir:</p>
<p>“Beni Ziya Osman’a, bir madde ve mâna olarak hep insanın bu kaçırılan tarafı yaklaştırdı. Sanatta içtenliğin bir erdem olduğunu ben bir onda gördüm. Eserine katıksız bir saygıyla bağlı oluşu, yazdıklarını süslemekten onu alıkoyuyor… ”[8]</p>
<p>Lise yıllarından itibaren meşhur bir şair olmayı hedefleyen Saba, “…şairi, şiir yazmak zorunda kalmış kişi olarak düşünüyorum (…) Bir yanardağın indifa etmesi (lav püskürtme) gibi sahici şair de şiir yazmadan edememiş adamdır. Yalancı şairin tarifi de buradan çıkıyor: Kendini şu veya bu sebeplerden şiir yazmaya zorlayan kişi”[9] der.</p>
<p>Peki ona göre hakiki şiir nedir?</p>
<p>“…hakiki şiirin bir tarifini yapamayacağım, o tarifi bilmiyorum; çünkü hakiki şiir bir sırdır. Bu sırrı ara sıra tesadüfen çözenler olmuyor değil, fakat anahtarını bulmak hiç kimseye şimdiye kadar nasip olmadı.”[10] der.</p>
<p>Ziya Osman şiirlerinde olduğu gibi hikâyelerinde de okuyucuya kendi dünyasını takdim eder. Mesela, “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi”nin sayfalarında onun adım adım gezdiği yerleri birlikte gezer, onunla birlikte sevdalısı olduğu İstanbul’u doya doya yaşarsınız. Anlatınlar ise elbette en sadesinden “Nasıl anmazsın o çocukluk günlerini! Dalda bülbülü vardı, gökte beyaz bulutu.” dediği o mesut günler ve yaşadığı çevredir.<br />
Evet, “Şiirler yazmak için öğrendiğim güzel Türkçe” diyerek dilimizin zenginliğini, kıvraklığını, inci mercan dizer gibi mısralara dizen şairimizle, bir başka sohbetimizde yeniden buluşmak üzere sözümüzü noktalarken gelin, onun en sevgili dostu için yazdığı şu mısraları birlikte okuyalım:<br />
Düşümde gördüm Cahit’i:<br />
Banka gibi bir yer,<br />
Aynı servise verilmişiz,<br />
Yolumu gözler.</p>
<p>Baktım ki, toplamış memurlarını<br />
Nutuk çekmede şefimiz.<br />
El edip geçecektim yerime<br />
Sessiz.<br />
Cahit bu, dayanamadı, boynuma atıldı.<br />
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara.<br />
O, düşümde ağladı.<br />
Bense uyandıktan sonra.</p>
<p>[1] Haz. Ziya Osman Saba, “Ziya’ya Mektuplar” Varlık Yay. İst. 1957, s. 3<br />
[2] Mehmet Kaplan, “Cumhuriyet Devri Türk Şiiri” MEB Basımevi. İst. 1973 s.405<br />
[3] Mehmet Kaplan, “Cumhuriyet Devri Türk Şiiri” Dergâh Yay. İst. 1998, s. 234-235<br />
[4] Haz. Ziya Osman Saba, age. s.190<br />
[5] Oktay Akbal, “Şairlere Ölüm Yok” Özgür Yay. İst. 1994, s.7<br />
[6] Oktay Akbal, age. s. 80-81-82<br />
[7] “Yeni Sanatı Nasıl Buluyorsunuz?”, Varlık Dergisi S.315, Ekim 1946, s.7<br />
[8] Behçet Necatigil, “Ziya Osman Saba” Varlık dergisi, Şubat 1967, s.6<br />
[9] Berrin Ar “Ziya Osman Saba’nın Şiir Anlayışı” Türk Edebiyatı Dergisi Ekim 2023 İst.s.99<br />
[10] Berrin Ar, agy. s.94</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ziya-osman-saba/">Ziya Osman Saba</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/ziya-osman-saba/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kırım&#8217;dan Kalkan Sürgün Trenleri ve Cengiz Dağcı</title>
		<link>https://millidusunce.com/kirimdan-kalkan-surgun-trenleri-ve-cengiz-dagci/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/kirimdan-kalkan-surgun-trenleri-ve-cengiz-dagci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 May 2025 18:40:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=50278</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bundan tam 81 yıl önce, bir mayıs ayında, İkinci Dünya Savaşı sırasında 11 Mayıs 1944’te zalim Stalin’in almış olduğu bir kararla Kırım âdeta karanlığa gömülmüştü. </p>
<p><a href="https://millidusunce.com/kirimdan-kalkan-surgun-trenleri-ve-cengiz-dagci/">Kırım&#8217;dan Kalkan Sürgün Trenleri ve Cengiz Dağcı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkirimdan-kalkan-surgun-trenleri-ve-cengiz-dagci%2F&amp;linkname=K%C4%B1r%C4%B1m%E2%80%99dan%20Kalkan%20S%C3%BCrg%C3%BCn%20Trenleri%20ve%20Cengiz%20Da%C4%9Fc%C4%B1" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkirimdan-kalkan-surgun-trenleri-ve-cengiz-dagci%2F&amp;linkname=K%C4%B1r%C4%B1m%E2%80%99dan%20Kalkan%20S%C3%BCrg%C3%BCn%20Trenleri%20ve%20Cengiz%20Da%C4%9Fc%C4%B1" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkirimdan-kalkan-surgun-trenleri-ve-cengiz-dagci%2F&amp;linkname=K%C4%B1r%C4%B1m%E2%80%99dan%20Kalkan%20S%C3%BCrg%C3%BCn%20Trenleri%20ve%20Cengiz%20Da%C4%9Fc%C4%B1" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkirimdan-kalkan-surgun-trenleri-ve-cengiz-dagci%2F&amp;linkname=K%C4%B1r%C4%B1m%E2%80%99dan%20Kalkan%20S%C3%BCrg%C3%BCn%20Trenleri%20ve%20Cengiz%20Da%C4%9Fc%C4%B1" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fkirimdan-kalkan-surgun-trenleri-ve-cengiz-dagci%2F&#038;title=K%C4%B1r%C4%B1m%E2%80%99dan%20Kalkan%20S%C3%BCrg%C3%BCn%20Trenleri%20ve%20Cengiz%20Da%C4%9Fc%C4%B1" data-a2a-url="https://millidusunce.com/kirimdan-kalkan-surgun-trenleri-ve-cengiz-dagci/" data-a2a-title="Kırım’dan Kalkan Sürgün Trenleri ve Cengiz Dağcı"></a></p><p>Bundan tam 81 yıl önce, bir mayıs ayında, İkinci Dünya Savaşı sırasında 11 Mayıs 1944’te zalim Stalin’in almış olduğu bir kararla Kırım âdeta karanlığa gömülmüştü. “Vatan hainliği, Sovyet halkını imha etmeye yönelik girişim ve Nazi işgalcileriyle iş birliği” gibi asılsız gerekçeler öne sürülerek Kırım’daki Türkler yerinden yurdundan koparılmıştı. Bu olay insanlık tarihinin en acı olaylarından biridir.</p>
<p>18-19-20 Mayıs 1944’te, her eve eşyalarını toplamak için 15-20 dakika gibi kısa bir süre tanınarak Kırım halkı kamyonlarla tren istasyonuna taşınmış. 230 binden fazla Kırım Türkü, 70 vagonla ve 2-3 hafta süren yolculukla, Özbekistan başta olmak üzere Urallar’a ve Sibirya’ya sürgün edilmişti. Susuzluk, açlık, hastalık, olumsuz hava şartları gibi sebeplerle en az 150 bin insan bu sürgün vagonlarında hayatını kaybetmişti.</p>
<p>Gerçi emperyalist Rusların, Kırım topraklarını ele geçirme iştahı sadece İkinci Dünya Savaşı ile başlamamıştı. Yüz yıllardır bu hedefe ulaşmak için Ruslar her dönemde Kırım Türklerinin üzerinde baskı ve yıldırma politikaları uygulamıştı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında bir ara Almanların eline geçen Kırım, 18 Ekim 1921’den itibaren tamamen Sovyet yönetiminin kontrolüne geçer. İkinci Dünya Savaşı sırasında bir ara Almanların işgaline uğrayan Kırım’ın kontrolü savaş sonrası yeniden Rusya’nın eline geçmiştir. Bu tarihten itibaren Kırım âdeta ölümler, zindanlar ve sürgünler diyarı olur.</p>
<p>Bu zulümler karşısında, mücadeleden kaçmayan, vatan ve istiklâl uğruna her türlü cefaya katlanan Kırım Türklerinin arasında bütün Türk dünyasının yakinen bildiği gerçekten örnek alınacak sembol isimler vardır.<br />
Mesela onlardan biri İsmail Gaspıralı’dır. Gaspıralı İsmail Bey, bütün zorluklara göğüs gererek 1883-1914 yılları arasında Bahçesaray’da Tercüman Gazetesi’ni yayınlamış. “Dilde, fikirde, işte birlik!” ilkesi ile bütün Türk coğrafyasında, Türklük şuurunu uyandırmayı başarmıştır.</p>
<p>Bir diğer kahramanımız ise hayatının 17 yılını cezaevinde, esir kamplarında ve sürgünde geçiren Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’dur. Ancak biz bu yazımızda “Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, O Topraklar Bizimdi, Badem Dalına Asılı Bebekler” gibi romanlarıyla Kırım Türklerinin yaşadığı büyük acıları dünyaya duyuran usta yazar Cengiz Dağcı’dan bahsedecek ve 81 yıl önce Kırım’dan kalkan sürgün vagonlarında can verenleri bir kez daha rahmetle anacağız.</p>
<p>Evet, 92 yıllık ömrünün büyük bir bölümünü Kırım’dan yani vatanından uzakta geçirmek zorunda kalan Cengiz Dağcı’nın en büyük gayesi tıpkı sürgündeki bütün Kırım Türkleri gibi sevdiği topraklara ulaşmak ve yeniden vatanının havasını teneffüs etmek, suyunu içmekti. Lakin yaşarken bu imkâna sahip olamayan Cengiz Dağcı ancak öldükten sonra bu isteğine kavuştu.</p>
<p>22 Eylül 2011 Perşembe günü Londra’daki evinde vefat eden Cengiz Dağcı, Türk Dışişleri Bakanlığının gayretleriyle Kırım’da, kendi köyü olan Kızıltaş’ta 2 Ekim 2011 Pazar günü yapılan cenaze töreni ile vatan toprağına defnedildi. Bir başka deyişle memleketinden ayrıldıktan tam 71 yıl sonra, 71 yıl boyunca hafızasından asla silinmeyen, bir an bile kesintiye uğramayan ana vatanında, Karadeniz’i seyreden o muhteşem manzaranın koynuna teslim edildi.<br />
Cengiz Dağcı: 9 Mart 1919 tarihinde Kırım’ın Yalta şehrinin Gurzuf köyünde doğar. Çocukluğu kıtlık, yoksulluk, Rus emperyalizminin zulmü ve büyük baskılar altında geçer. İlkokulu köyünde, ortaokulu Akmescit’te bitirir. Kırım Pedagoji Enstitüsü ikinci sınıfında iken İkinci Dünya Savaşı çıkar. Rus ordusunun bir mensubuyken 1941’de Ukrayna cephesinde Almanlara esir düşer.</p>
<p>Ukrayna’da Kirovograd esir kampına götürülür. Burası esirler için cehenneme açılan bir kapıdır âdeta. Susuzluk, açlık, yorgunluk, soğuk ve Alman askerlerinin acımasızlığı pek çok esiri hayattan koparır.<br />
Bundan sonrası Cengiz Dağcı için “kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına” türünden bir yolculuktur.<br />
1942 yılının Nisan ayında Almanların kurduğu Türkistan Lejyonuna katılır. Artık bir Alman subayı olarak Ruslara karşı savaşacaktır. Ancak Almanların yenilmesi üzerine müttefik devletler safına sığınır. 1945 yılında Avustraya’daki bir mülteci kampında Regina isimli bir Polonyalı hanımla evlenir. Bir kız çocuğu olur. Adı Arzu’dur…<br />
1946’da İngilizler tarafından Doğu Avrupalı mültecilerle beraber İskoçya’nın Edinburg şehri yakınlarında eski ordu barakalarına yerleştirilirler.</p>
<p>Ocak 1947’den itibaren Londra’dadır. Yalnız başına geldiği bu şehirde amacı Türkiye’ye gitmektir. Bu düşünceyle Türkiye’nin Londra Başkonsolosluğunun kapısını çalar. “Savaş bitti. Ben Türkiye’ye gitmek istiyorum.” der. Başkonsolosluk yetkilisi Cengiz Dağcı’yı dinler ve “Türkiye’de akrabaların varsa ve onlar seni davet ederse gidebilirsin, başka türlü mümkün değil.” der. Bu cevap Cengiz Dağcı’yı bir mum gibi eritir, çünkü o, bütün Türkiye’yi kendisinin akrabası sanıyordur. Âdeta yıkılmış, ne yapacağını şaşırmış, nereye gideceğini bilemeyecek bir haldedir. Konsolosluğun önündeki bankta üzgün ve hüzünlü bir şekilde oturur. Konsolosluktan çıkan birisi ona doğru gelir ve yardımcı olmak istediğini söyler. Tanıdığı bir lokantanın adresini verir. Cengiz Dağcı oraya gider. Aynı gün iş bulmuştur&#8230; Evi olmadığı için de lokantanın üzerindeki depo onun evidir artık…[1]<br />
İşte o gün Cengiz Dağcı için Londra yeni ve bilinmez bir hayatın kapısını aralar. Ancak açılan bu kapının ötesinde hiç de kolay olmayan bir hayat vardır. En vasıfsız ve ağır işlerde çalışmak zorunda kalır. Fakat bütün bu zorluklara rağmen çocukluğundan itibaren onu çepeçevre saran iki şey vardır: Biri, Kırım’a duyduğu sevdası, diğeri ise kalemidir. Yazmaktan ve Kırım’ı anlatmaktan asla vazgeçmez…</p>
<p>Memleketine olan tutkusunu “bülbülü altın kafese koymuşlar ille de vatanım demiş” misali hatıralarında sık sık dile getirir:<br />
“Bizlerin Gurzuf&#8217;ta ve Kızıltaş’ta otururken isimlerimizin ve doğum tarihlerimizin sicil kütüğüne yazılı olup olmaması önemli değildi. Herkes, ama herkes, biliyordu: Kızıltaşlı Emir Hüseyin Dağcı&#8217;yla evli Gurzuflu Fatma Hanım’ın (dördüncü kız çocuğu küçük Ayşe&#8217;yi Soğuksu mezarlığında toprağa verdikten tam iki yıl sonra) Cengiz isimli olan bir çocuk doğurduğunu. Bilmeyen, tanımayan yoktu. Yüzünüzü görmese de kucağına alıp alnınızı öpmese de tanırdı sizi herkes. Doğduğunuz gün siz bir Gurzuf türküsü olurdunuz. Sabahın köründe motorlu kayığıyla denize çıkan balıkçı söylerdi türkünüzü; tütün tarlalarında tütünlerin fidelerini diken kızlar söylerdi türkünüzü; bağlarda üzümler devrilirken kuşlar duyardı türkünüzü Aypetri&#8217;den Ayı Dağı&#8217;na dek.”<br />
Ömrünün her anını, vatansız kalmanın acısıyla iliklerine kadar hisseden Cengiz Dağcı yaşama gücünün kaynağını da yine hatıralarında şöyle açıklar:<br />
<em>“Gün geldi Gurzuf&#8217;tan ve Kızıltaş&#8217;tan çıkmamız gerekti; çıkınca da Gurzuf&#8217;un denizi ve Kızıltaş&#8217;ın bağları bizim yaşam kaynağımız oldu; bayramlarımız ve neşemiz oldu, kaygılarımız ve dertlerimiz oldu yüzyıllar boyunca. Ömrümüzü Gurzuf’suz ve Kızıltaş’sız yaşamamıza imkân yoktu. Bunu ben daha çok küçük yaşımdayken biliyordum. Evet, hiç kimse şaşmasın, biliyordum. Gurzuf&#8217;un ve Kızıltaş&#8217;ın doğasıydık biz: çiçeği ve otuyduk, dalı ve yaprağıydık, havası ve suyuyduk; toprağından besin alıp sürdürüyorduk varlığımızı. Gurzuf&#8217;suz ve Kızıltaş’sız biz pörsüyüp solacak, sonra da kuruyup gidecektik. Benim gibi, benim insanlarım da biliyorlardı bunu. Biri, ikisi değil; hepsi! Bugün biz hayatta kalabilmişsek, sarsılmaz ve çökmez bu bilinç ve inancın gücüne borçluyuz.”</em> [2]<br />
Evet, bugün dünyanın neresinde olursa olsun Kırım’dan ayrı kalan her Kırım Türk’ü de Cengiz Dağcı gibi aynı duygu ve düşünceyle hayata tutunmuşlardır.<br />
*<br />
“Türkçe bana anamın konuştuğu dil” diyerek ana diliyle duygularını düşüncelerini dile getiren Cengiz Dağcı’ya göre dil, vatandır. Hele “Yurdunu Kaybeden Adam” için dil, her şeydir. Onun için Cengiz Dağcı yıllar yılı hep Türkçe yazmış, Türkçe anlatmıştır.<br />
“Yansılar” kitabında dil ile ilgili düşüncelerini şöyle açıklar:<br />
“Benim durumumda yurt dediğin gerçekten dilden başka bir şey değildir. Bugüne dek düşünce özgürlüğümü koruyabildiysem, dille koruyabilmişimdir; yurdumun toprağı, dağı, bağı, denizi, çiçeği, böceği, insanıyla yaşayabildiysem, dille yaşayabilmişimdir. Dilini umursamayan, özellikle yabancı bir ortamda, dilini yitiren bir insan, dilden fazla bir şey yitirir. Yurdu ve insanları pörsüye pörsüye, ağara ağara, dönmemecesine silinip gider onun gözlerinden ve yüreğinden. Gene de insan olarak yaşayabilir belki, ama o artık kendi yurdunun insanı olamaz; içinde yaşadığı dilini benimseyip kabul ettiği yabancı milletin insanı da olamaz.”[3]<br />
Cengiz Dağcı 1936 yılında ortaokul öğrencisi iken yazma çalışmalarına önce şiirle başlar. “Akmescit’te 13. Tam Ortaokulda öğrencisi olduğu Edebiyat Öğretmeni Safiye Akimova’nın yönlendirmeleri ile ilk şiiri Gençlik Mecmuası’nda çıkar. Bu şiir “Kış” adını taşır. 1939 yılında yazdığı “Söyleyin Duvarlar” isimli şiiri ise Edebiyat Mecmuası editörü Şâmil Alâddin tarafından değiştirilerek yayınlanır.”[4]<br />
Bu değişimin sebebi hiç kuşkusuz Sovyet yönetimin akıl almaz baskısıdır. Bu baskıya rağmen Cengiz Dağcı, “yurdunu kaybetmeden önce” havasını teneffüs ettiği, suyunu içtiği topraklarda duygularını şiirin sihirli gücüyle dile getirmeye devam eder. Mesela “Sevdiğim Yalta” şiiri onlardan biridir:<br />
&#8230;<br />
“Dağları terekli, dağları çamlı,<br />
Dağından suv aqar, şerbetten damlı.<br />
Bu topraq şerefli, bu topraq namlı,<br />
Ne güzel yaraştın, sevdigim Yalta!” der.</p>
<p>Yurdundan ayrı kaldığı o “Korkunç Yıllar”da da şiirden kopmayan Cengiz Dağcı, memleketine olan hasretini, gökteki yıldızlarla paylaşır ve der ki:</p>
<p>Bizden başqa barmı dersiñ, ey, yıldız,<br />
Gece doğup yer yüzüni körmegen?<br />
Bizden başqa barmı dersiñ, ey, yıldız,<br />
Cefa körip, yer sefasın sürmegen?!</p>
<p>Londra’da ümitle ümitsizlik arasında gidip geldiği günlerde yazdığı üç dörtlükten meydan gelen “Kırım Meni Anasın mı?” şiiri ise anayurduna bir güzelleme bir özlemdir âdeta. Çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği memleketinin her köşesini şiirinde yeniden yaşayarak onu unutmadığını ifade ederken şiirinin son mısrasında Kırım’a “Sen de beni güzel bir sözle hatırlar mısın?” diye sorar.<br />
“Kün doğmadı Qırımımnıñ semasında,<br />
Ağlaysıñmı, kederlenip, yanasıñmı?<br />
Qırım, Qırım! Böyle suvuq gecelerde<br />
Sen de meni yahşı söznen añasıñmı?”</p>
<p>Aslında bu sorunun cevabını Cengiz Dağcı’ya Kırım’ın ve bütün Türk dünyasının adına, onun eserlerini ebedî ve edebî bir anıt gibi okuyarak ve okutarak ancak biz verebiliriz…<br />
Bütün ömrünü yazmaya adamış bu büyük yazarımız ilk romanlarından itibaren, Kırımlıların yaşadıklarını klasik roman kurgusuyla adım adım anlatır. Nehir roman sayılabilecek süreklilikle ele aldığı tarihî olayları, yeni nesillere aktarmayı ilahî bir görev gibi üstlenir. Hiç durmadan yazar, hiç durmadan anlatır. Yazdıklarıyla özelde Kırım’ı ve Kırım Türk’ünün hikayesini anlatsa da genelde bütün insanlığın trajedisini anlatmıştır. Ne yazık ki bu trajedi bu yeryüzünde zaman ve mekân değişse de sahnelenmeye devam etmektedir.<br />
Dün Rusya’nın Kırım’da, Kafkasya’da yaptıklarını, bugün İsrail Gazze’de; Çin, Doğu Türkistan’da yapmakta&#8230; Rusya ise bildiğimiz Rusya, dün yaptıklarını 2014’ten beri işgal ettiği Kırım’da, Ukrayna’da elini kolunu sallayarak yine icra etmekte… Ne garip bir çelişki değil mi? Bize de sadece Tolstoy’un şu sözünü hatırlamak ya da hatırlatmak düşmekte: “Acı duyabiliyorsan, canlısın; başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın!”<br />
Hâlbuki Cengiz Dağcı hem kendisinin hem başkalarını acısını son nefesine kadar duydu ve yazdı. İşte size “Anneme Mektuplar” kitabından bir paragraf:<br />
“Dün de Akmescit’te, kendisini tutuklayıp sürgün trenine götürmek amacıyla evine gelen KGB mensuplarının gözleri önünde kendi kendini yakan Davut Mahmud’un ölüm haberini verdi Londra radyosu. Sen bilmiyorsundur belki; hayatımız hâlâ yasaklarla sınırlı. Kızıltaş’ta ikâmet etmemiz yasak… bizim gülümsememiz ve öpücüklerimiz hâlâ sosyalist romantizmin dışında. Tüm gerçeklerimiz Taşkent, Simferopol, Moskova savcılarının dosyalarında. Davamız basit: bizim biz olarak yaşama hakkımız. Bunca yıl ocağımız sönük diye ağlar analar; dünyamız karanlık diye ağlar gelinler ve yavrular; ben bir ihtiyar savaşçıyım, gücüm yitik, şafaktan bir parça ışık, güneşten bir parça ateş koparıp getiremem der size yiğit Aydamak.<br />
Ama üzülme, anne. Gün günü yeni Phoneixlerimiz[5] yükseliyor küllerimiz içinden. Hayatımız efsane gibi. Phoneixlerimiz herkesin dilinde. Şaşmamak elde değil Grimm Kardeşler’in masalımızı bilmezlikten gelmelerine.”[6]<br />
Evet, hürriyet, vatan ve istiklâl uğruna can verenlerin hikâyesini duymayanlara “Yuh olsun!” diyerek son sözümüzü bir Kırım türküsüne bırakalım:</p>
<p>Aluşta’dan esken yeller<br />
Yüzüme urdı.<br />
Balalıqtan ösken yerler<br />
Közüme tüşti.</p>
<p>Men bu yerde yaşalmadım,<br />
Yaşlığıma toyalmadım,<br />
Vatanıma asret oldım,<br />
Ey, güzel Qırım…</p>
<p>[1] Mustafa Köker, “Yurdunu Kaybeden Adamı Kaybettik” Eurovizyon gazetesi, 23.09.2011<br />
[2] Cengiz Dağcı, Türk Ede. Dergisi, İst. 1997, S 280, s. 20<br />
[3] İsa Kocakaplan, Kırımın Ebedî Sesi Cengiz Dağcı, TEDEV Yay. İst. 3. Bsk. 2019 s. 45<br />
[4] İsa Kocakaplan, age. s.72<br />
[5] Phoneix (Feniks) Eski Mısır kökenli efsanevi ateş kuşunun Batı mitolojisindeki karşılığıdır. Farklı mitolojilerde farklı isimler alır: Zümrüdü Anka, Simurg, Tuğrul gibi…<br />
[6] Cengiz Dağcı, “Anneme Mektuplar” Ötüken Neşriyat, İst.1998, s.51</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/kirimdan-kalkan-surgun-trenleri-ve-cengiz-dagci/">Kırım&#8217;dan Kalkan Sürgün Trenleri ve Cengiz Dağcı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/kirimdan-kalkan-surgun-trenleri-ve-cengiz-dagci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
